26 Kasım 2010 Cuma

DÖNÜŞ

Dışarıya çıktığından beri uykusuzluk ve uyum sorunu yaşıyordu. Geceden aldığı alkol 
ve içtiği iki paket sigaranın zehrini ağzında ki tükürük salgısında öldürmüştü. Yutkunma 
ve soluma güçlüğü yanında ellerinin titremesini de engelleyemiyordu. Kalkmak için kendini zorladı yatağında bir süre oturarak derin derin soluk almaya çalıştı sonra ayağına terliğini geçirerek, mutfağa yöneldi.  Işığı açtı buzdolabın kapısını tuttu ki sonra aklına geldi. Onbeş gündür eve bir şey almamış dahası bir şey de yememişti. Midesi bulandı hızlı adımlarla lavaboya gitti. Aynada yüzünü görünce ürktü.  Bakışları derinliğini yitirmiş kaşları kirpiklerine doğru sarkık, sakalları ve bıyıkları ayrım çizgilerini yok etmişti. Özellikle de sol burun deliğinin altındaki kesik izi göremiyordu artık. Ağzındaki acıyı bir yudum suyla bastırmak için, sağ eliyle musluğu açtı bir saç teli inceliğinde sızan kahverengi su birkaç saniye içerisinde kesilince; ödenmeyen faturalarını hatırladı.

Önce suyu keserler dedi içinden. Kendilerine bağladıkları damarlarla emiyorlar kanımızı. 
‘’Su hayattır’’ dedikleri şey bu olmalı. Hayat damarlarımızı kesiyorlar Roya! Öldürmüyorlar ama kötürüm bırakıyorlar kını kim tutuyor, kılıcı kim? Belli değil. Günlerden sonra duyduğu 
ilk ses kendi sesi olmuştu. Daha da kötüsü Roya kimdi?

Uykusuzluk, açlık, unutkanlık zihnini bulandırmıştı.  Mutfak masasının üzerinde duran bir kenarı hafif sararmış, karıncaların etrafında dört döndüğü şekeri gözüne kestirdi. Kim bilir 
kaç zamandır oradaydı.  Karıncaları incitmeden kalan kısmı temizleyerek, dilinin üzerine yerleştirdi.  Yutağa doğru bir rahatlık hissi, birazdan midesine doğru yayılacak ve kasılmaları azaltacağını umut ederek koridora çıktı.

Zaman sabaha yüzünü dönmeye başlamıştı bile.  Salona geçerek pervazları ahşap, kenar macunları siyahî renge dönmüş olan camın dibindeki divana oturdu. Evin penceresi bahçeye bakıyordu. Dışarıda ölümü bile kıskandıracak beyaz örtüyü görünce üşüdü, bacaklarını dizlerinden bükerek göğsüne yaklaştırtarak ısınmaya çalıştı.  Gökyüzü derin bir karanlığa bürünse de bahçe beyazın örtüsüyle aydınlanıyordu. Karın beyazlığı garip bir maviliğe sonrada bacalardan çıkan dumanın etkisiyle grileşiyordu. 

Gözleri dışarıya bakıyor olsa da bakışları içine doğru akıyordu.  Sol yanağını dizinin üstüne bastırarak, yüzündeki izi derinlere gömmek istedi. Ya sesler, isimler bir araya getiremediği harfleri…

İnsanın gökyüzüne hasreti ne zaman başlar Roya?  Bana getirdiğin mavi kazağa neden güneşi de işlemedin. Neden bütün kokular kimyasal deyip teninin benden kaçırdın. Neden Roya neden! Ciğerindeki havayı nereye vereceğini bilmezse bir insan dışarıdakini nasıl içine çeker.  Bir tek yıldızı görmek için kaç yıl bekler dahası…

El değmemiş erkeklik organında sızan spermlerle açlığını giderenlerin düş’ü hangi kitap aralığına ayraç yapıldı… Biz bütün bu acıları içimizde çürütürken onlar kimin rüyalarında gelecek kuruyordu…

Zihni ona oyunlar oynuyordu yine. Geçmişte yaşadıklarıyla tekrar yüzleşmek onu yalnızlığa ve ölümün sınırlarına taşıyordu. Yüzündeki kesik, sol baldırındaki yanık izi, omurgasındaki kayıp disk “ölüme dönüş’’denen o dönemeçte yakalamıştı…

Şiddetli bir mide bulantısıyla kendine geldi. Sokak kapısına doğru koşarak, içindeki bulantıyı bastırmaya çabaladı. Ayakları onu daha fazla taşıyamayacağını anlayınca dizlerinin üzerine yığıldı, dışarısı artık uzaktı ona, dilinin ucundaki isimleri yüksek sesle çağırmak istese de başaramadı. Kapının eşiğinden içeriye doğru vuran ışık yılgın bedeni ve sakallarının içinden kaybolmuştu. Sol avucunda sakladığı kâğıdı kenetlenmiş dişlerini aralayarak dilinin üzerine yuvarladı.

 Kan ve mürekkep kokusunun delilleri karartmaya, yok saymaya gücü yeter miydi Roya ?

Soluksuz Gri

                                                                William Blake