18 Nisan 2015 Cumartesi

UÇURUM 7


“ Beni sen kadın yaptın.”

Dudaklarımı sırtındaki kızarıkların üzerinde gezdirirken söylemişti bunu. Bir bahar akşamında, ılık göl sularına dalar gibi girmiştim sıcacık kadınlığına. Orada kımıltısız bir halde dururken; önce boynunu öpmüş, ardından hemen bitmemesi için elindeki tanghuluyu* ağır ağır yalayan bir çocuk gibi usulca inmiştim sırtının pürüzsüz düzlüğüne. Dudaklarım tenine her değdiğinde bir yara kapanıyordu adeta. Onun yaraları kapanıyor, benim dudağıma soru işaretleri bulaşıyordu.

Oteldeki yemekten sabah dört gibi geldim eve. Taksiciyle kavga ettim yolda, araba sürerken telefonda konuştuğu için. Telefonda konuşmasına bir lafım yoktu aslında. Öyle bir bağırıyordu ki kafamın içinde düğün bandosu çalıyordu sanki. Sarhoş halimle hoşgörü eşiğim çok alçak oluyor doğal olarak. Önce uyardım, takmadı. Sonra bağırdım. Yine bana mısın demedi! Az daha aramızdaki koruyucu cama eklenmiş, parayı rahat bir şekilde uzatmak için boş bırakılmış yarım çembere elimi sokup, yumruk atacaktım adamın suratına. Neyse ki tuttum kendimi biraz. Zaten midem allak bullaktı, o rahatsızlıkla hiçbir şeye cesaret edemiyordum.

Binaya girdiğimde masanın arkasına yatağını sermiş uyuyan bekçiyi gördüm ilkin. Asansörde midemin çalkantılarını dinledim, kalabalık bir lokanta gibi uğulduyordu içerisi. Sanki bir şişe baycoyu tek başıma devirmiştim. Rüzgârda sallanan ağaç gibi sallanıyordum asansördeki aynalara baktıkça. Asansörden çıktıktan sonraki kısmı nedense pek hatırlamıyorum. Ne yatak odasına girdiğimi biliyorum ne de ışığı kapatışımı. Yorganı üzerime bile çekemeden sızmışım yatağın üzerinde, üşüdüğümden olsa gerek cenin gibi büzülerek sabahlamışım.

Sabah altı gibi kapı çalıyor ama ben duymuyorum. Güm güm inliyor kapı, ben o sırada rüyamda çağıldayan şelaleler görüyorum, kapı aklımda bile değil. Ne kadar içtiysem artık, rüyada olmasam koca şelaleyi yutacağım. Baktım ben açmıyorum, telefonu çaldırmış kapıdaki. Onu da uzun süre duymuyorum. Telefonun sesi bana taksi şoförünün telefonunu hatırlatıyor. Adama “Açsana telefonunu, aç da sonrasında döveyim seni.” diyorum ama adam bir türlü telefonunu açmıyor. “Az önce açtığım için kızdın, şimdi de açmadığım için kızıyorsun.” diyor şaşkınlıkla. “Sen de haklısın.” diyorum içimden, bu ikilemin içinden nasıl çıkacağımı düşünüyorum kara kara. Rüya felsefi bir boyuta geçiyor. Bir, iki, üç… Telefonun susacağı yok. İçim kabarıyor artık, dalga dalga yayılıyor gerginliğim. Kopsa bir yerden, kafam gözüm yarılsa da razıyım artık. En sonunda aralanıyor gözlerim.

Tavanın beyazlığını görüyorum ilkin, yarım yamalak çekilmiş perdeleri; odanın içi buz gibi, sanki sokakta uyumuşum da yoldan geçen bir hayırsever yanıma yorgan bırakmış. Dışarıdan, esen rüzgârın uğultusu geliyor. Pencere mi açık ne? Gece farkına varmadan yorgana sarılmışım, kolum bir yerde bacağım bir yerde. Kafamı kaldırmak istiyorum ama sanki birisi sert bir şekilde bastırıyor alnıma. Mıhlıyor beni yastığa, gülle gibi ağır kafam bir var bir yok! Israr ediyorum, zorluyorum kendimi. Elim bana çaktırmadan uzanıyor telefona.

“Vey”

Birden patlıyor telefon. Ses olup yağıyor bedenimin üzerine. Onun sesiyle alıyorum sabah duşunu ama seste anormal bir titreme var. Bir kırıklık, bir burukluk; pirinç yerken ağza gelen taşlar gibi rahatsız eden hıçkırıklar. Konuşan Zhu Min.

“Neredesin sen? Yarım saattir kapıdayım. Açsana! Buz gibi burası, dondum!”

Telefonu kulağımdan uzaklaştırınca kapıdan gelen sesi duyuyorum. Kapıya vuruyor. Tekrar telefona yaklaştırıyorum yüzümü.

“Tamam geldim. Dur azıcık, dur. Kırma kapıyı.”

Telefondaki ses söylenmeye devam ediyor. Kızgınlığının nedeni ben değilim, biliyorum bunu. Emin olabildiğim tek şey bu şimdilik.

“Kıracağım, açmazsan kapıyı da kıracağım pencereyi de…”

Hıçkırıklar ses olup akıyor telefondan, gözyaşlarının ıslaklığını hissediyorum kulağımda. Yataktan kalkmaya çalışıyorum ama başım dönüyor. Sendeliyorum. Kafamın etrafında her şey dönüyor. Sanki ben güneşim de odadaki sandalye, masa, yatak ve tüm diğer eşyalar etrafımda dönen gezegenler. Düşmemek için duvara yaslanıyorum. Ağırlaşıyor etrafımdaki nesneler, ağırlaşıp zemine oturuyorlar, kendilerine bir yer ediniyorlar. Bu arada telefon çalmaya başlıyor tekrar.

“Azıcık sabret, geliyorum.” diye bağırıyorum. “ama önce kapıyı bulmam lazım” diye de ekliyorum halimin ne kadar perişan olduğumu belirtmek için. Ben böyle bağırıyorum ama Zhu Min’in benim durumumdan zırnık haberi yok. Yumruklamaya devam ediyor. Bu arada gözüm saate çarpıyor. Yelkovan akrebi sekize az kala yakalamış, ezip geçmiş üzerinden.

Duvara tutunarak yürümeye devam ediyorum. Yatak odasının kapısından geçip salona girince rahatlıyorum biraz. Zemin buz gibi soğuk, tabanlarımı jilet gibi kesiyor soğuk. Masaya elimi koyuyorum. Düşmeyeceğimden emin bir şekilde diğer elimi kapıya uzatıyorum. Kola elimi bastırır bastırmaz, kapı tazyikli suyla itiliyormuş gibi üzerime doğru açılıyor. Zhu Min üzerime atlıyor yaydan çıkmış bir ok gibi, üzerime atlıyor ve sarılıyor boynuma, göğsünün çarpıntısı çarpıntım oluyor bir anda.

“Ne oldu? Neyin var?”

Yüzündeki telaşı görüyorum önce, gözlerini ve altlarından süzülen yaşları fark ediyorum sonrasında. O anda dağılıyor tozlar, sis perdesi kalkıyor. “Kötü bir gün başlıyor” diyorum içimden. Sonra da ekliyorum yanlışımı düzeltmek için, “Çoktan başlamış bile.”

“Dövdü beni yine alçak herif! Kemerle sırtıma vurdu, tokat attı bana, tekme attı.”

Sesi kesik kesik geliyor, iyi çekmeyen bir radyonun cızırtılı yayını gibi. Burnunu her çekişinde hırıltılar kesilecek diye ümit ediyorum ama nafile. Çok derinlerde bir fay kırılmış, yüzyıllık sıkışmışlıklar anlık bir patlamayla açığa çıkmış gibi.

“Gel şöyle içeri. Oturalım, konuşalım. Böyle ayakta mı…?”

Kollarını bir milimetre bile gevşetmeden ürkek adımlarla yürüyor. Ayağında ucu kapalı terliklerden var. Evden aceleyle çıktığını, hatta kaçtığını o anda anlıyorum. Bir ara yanlışlıkla ayağıma basıyor. Özür diliyor belli belirsiz. “Boş ver!” diyorum.

“Çok dövdü beni. Sırtıma vurdu, Kiki’ye de vuracak diye korktum.”

“Tamam canım, geçti!” diyorum başka ne diyeceğimi bilemediğim için. “Dün gece kahkahalar atarak, patronunun ve parti yetkilisinin yanında şen şakrak konuşan adam; karısına, hayat arkadaşına, her şeyin ötesinde çocuğunun annesine, bunları yapabilir mi diye soruyorum kendime. Hemen sonrasında bu sorunun saçmalığının farkına varıyorum. Yapmış işte, sorunun ne anlamı var? İnsana en büyük zararın yakınlarındakilerden geldiğini ben de çok iyi biliyorum. Çünkü en yakınların bilir senin zayıf yanlarını, dokunulduğunda acıyacak tarafını, sözü edildiğinde çürüyüp kokuşacak sırlarını. Çok iyi bilirler tek bir cümleyle, bazen tek bir kelimeyle ve hatta kimi zaman tek bir bakışla gününü zehir etmeyi. Bunun da ötesinde sana zarar verdiklerinde senin uzaklaşamayacağını, uzaklaşsan bile eninde sonunda geri döneceğini de bilirler. Kullanırlar bu görünmez bağları; ailenin kurumunun kutsallığını, evlilikte sabrın önemini, anne babaya itaati…

“Kiki’yi kız kardeşime bıraktım. Orada beni bulur diye korktum, yanına geldim. Buraya gelmesi olanaksız. Bırakma beni ne olur, tut beni burada, bırakma, bırakmayacaksın değil mi?”

Sıcaklığını hissediyorum boynumda; korkmuşluğunu, ezilmişliğini, yardıma muhtaçlığını duyuyorum yüreğimde. Sanki avucumda yaralı bir serçe var, çırpındıkça daha çok sıkıyorum avucumu. Sıktıkça sorumluluğum artıyor, o hep kaçtığım, kendime yakıştıramadığım duygular dolduruyor içimi. Birbirimize sarılı halde kanepeye kadar yürüyoruz, yapışık ikizler gibiyiz. Onun yaşadığı saldırı beni kızdırmaya yetiyor ama benim kanımdaki alkol onun damarlarındaki kanı uyuşturmaya yetmiyor. Söylediklerini düşünüyorum, yalvarışını. Biliyorum, ben bırakmasam bile durmaz burada. Biliyorum ama ağzımı açmıyorum. Gün dinleme günü, ağzımın olduğu yere de bir kulak ekleyip dinleme.

“Utanmaz herif, pislik herif, alçak herif, ödlek herif…”

Yavaş yavaş koltuğa oturuyoruz. Uzun süre konuşmuyoruz. Bekliyorum sessizliği onun bozmasını ama çıt yok. Bedeni bazen titriyor, bazen durgunlaşıyor. Buzların içinde birbirine sarılmış halde bulunan bir çift gibiyiz. Biz aşkın getirdiği güveni ve huzuru yaşarken, soğuk bir anda gelmiş dondurmuş bizi. Ebediyete kadar birbirimize kalmışız. Tenimiz birbirine dokunurken, damarlarımız birbirinin üzerinde atarken, yüreklerimiz senkronize olurken donmuşuz sanki.

“Oda çok soğuk. Müsaade eder misin, açayım ısıtıcıyı?”

Ses vermiyor. Yanıt bekliyorum. Başını okşuyorum. Taranmamış saçlarını elimle düzeltiyorum.

“Isıtıcıyı açalım. Üşüteceğiz ikimiz de!”

Başını omuzumdan uzaklaştırıyor. Kolları halâ boynumda. Yüzüme bakıyor. Islak gözlerinde siyah bir ışıltı var kaynağını pişmanlıktan alan. O anda anlıyorum ne istediğini, sessiz kalarak anlatmaya çalıştığını.

“Hadi bakalım sıkı tut, kalkışa geçiyoruz. Bir, iki, üç…”

Bir elimle koltuğun başından tutup belime yüklenerek kalkıyorum ayağa. Bacakları belime dolanıyor, kolları sıkılaşıyor boynumun etrafında. Düğünde uyumuş da uyandırılmaya kıyılmamış bir bebek gibi durumu. Kucağımdan bir anlığına ayrılsa, “Hadi biraz yürü de ayakların açılsın.” desem, dünyayı başıma yıkacak sanki. Yengeç gibi yalpalayarak ilerliyorum odanın köşesindeki ısıtıcıya doğru. Kırmızı düğmeye basar basmaz da kanepeye geri dönüyorum.

Oda kısa sürede ısınıyor. Zhu Min’in kolları, ısındıkça genleşen lastik gibi gevşiyor. Nefesinin düzenli hale geldiğini duyuyorum sağ kulağımda. İnip çıkan göğsü bir yaz sabahı sahile vuran narin dalgalar gibi okşuyor bedenimi. Ağır ağır ayrılıyor kolları, ağır ağır düşüyor kanepeye. Başının altına sandalyenin üzerinde yığılmış olarak duran kırlentlerden birisini koyuyorum. Üzerine de yatak odasından getirdiğim ince battaniyeyi örtüyorum. Bir süre izliyorum yüzünü güzel bir sanat eserini izler gibi. Gözlerinin ardındaki huzur, zararsız bir fırtınadan sonra yaşanan durgunluk mu yoksa yıkıcı bir depremin ardından gelen kaosun ve şaşkınlığın getirdiği bir şey yapamama durumu mu? Bilemiyorum!

Zhu Min’in uyuduğundan emin olduktan sonra mutfağa girip kahvaltılık bir şeyler hazırlıyorum. Kendime bir kahve yapıyorum çabucak. İlk yudumu almamla yağmur sonrası açılan hava gibi açılıyor zihnim, berraklaşıyor ışığın üzerine vurduğu cisimlerin görüntüleri. Dün aldığım tatlı patatesi buharda pişsin diye için ocağın üzerine koyuyorum. Buzluktan kendim için bir roti* çıkarıyorum. İki tane de yumurta, haşlamak için. Ses çıkarmamaya gayret ederek bir de salata yapıyorum buzdolabında bulduğum sebzelerle. Zhu Min sever taze salatayı ve haşlanmış yumurtayı. Yanında bir de ufak patates yedi mi doyar onun karnı. Benim karnım daha zor doyduğu için roti şart. Isınan tavaya donmuş roti hamurunu koyunca çıkan cızırtı hoşuma gidiyor. Kendimi birkaç saniyeliğine de olsa yemek yapan usta bir aşçı gibi hissediyorum. Oysa tüm yaptığım hazır bir yemeği ısıtmak, buzlanmış bir hamuru ekmek haline getirmek.

Hazırladıklarımı salondaki masaya taşırken Zhu Min’in uyumadığını fark ediyorum. Oturmuş, dizlerini karnına doğru çekmiş, boşlukta bir yere gözlerini dikerek ısıtıcının hırıltısını dinliyor.

“Uyanmışsın, hadi kahvaltı yapalım. Acıkmışsındır. Salata yaptım bak, tatlı patates de var.”

Yanlış bir şey söylemişim gibi bana bakıyor. Sanki böyle bir durumda yemeği düşünmek ya da onun acıkacağını hesap etmek; sorunu hafife almakla aynı şey.

“Hiç uyumadım ki! Azıcık gözüm almış o kadar. Sabaha kadar içen ben değilim, sizsiniz. Ben eve gittim, Kiki’yi uyuttum, ardından da sıcak bir banyo yaptım ve mışıl mışıl uyudum. O alçak sabahın köründe gelip beni deli etmeseydi şimdi halâ uyuyor olacaktım.”

Gözleri ağlamaktan şişmiş, burnu ve yanakları kıpkırmızı, ince uzun parmakları rüzgârda salınan bir yaprak pır pır ediyor havada. Elimdeki tabağı ve yemek çubuğunu masaya bırakıp yanına gidiyorum, iki elinden bir anda tutup kendime doğru çekiyorum.

“Hadi canım! Bir şeyler yiyelim, başka konularda konuşalım. Senin azıcık sakinleşmen lazım.”

Yine o kin dolu gözlerle bakıyor bana. “Başka bir konudan bahsetmek mümkün olsaydı konuşurdum.” diyen bakışlar bunlar. “Beni asla anlayamayacaksın.” diyen, “Bütün erkekler aynısınız. Başkalarının sorunlarını ertelemek işinize geliyor.” diye haykıran bakışlar. Gözlerinin içinde büyük kavgaların izleri var; çelişkilerin, arada kalmışlıkların, çözülmez düğümlerin. Evli bir kadının kocasından nefret etmesi anlaşılır bir şey ama kocasından dayak yemesi ve bunu kabul etmeye zorlanması bambaşka bir şey. Bunu asla anlayamayacak olmam bekâr olduğum göz önüne alındığında gayet doğal değil mi?

Masaya oturuyoruz. Elinde çubuklar uzun süre oyalanıyor. Ne çabucak soğuması için ikiye böldüğüm tatlı patatese dokunuyor ne de haşlanmış yumurtaya. Salataya oynuyor bir süre, domatesleri tutup tutup bırakıyor çubukların ucuyla.

“Belki de sesimi çıkarmamalıydım. Sonuçta ben de onu aldatıyorum. En azından benimkisinde aşk var, tutku var, ne bileyim güven var. Peki o ne yapıyor! Hayatında bir daha asla görmeyeceği bir kadının koynuna giriyor. Para ödüyor ona, her para ödeyenin öptüğü bir bedeni öpüyor. Okşanmaktan bataklığa dönüşmüş bir tenin içine dalıyor. Sonra da eve geliyor hiçbir şey olmamış gibi. Saklamaya bile çalışmıyor yaptığını. O kadar yüzsüz, o kadar patavatsız, o kadar umursamaz. Her tarafı sabun kokuyordu geldiğinde! Sabah altıda eve gelen bir adam neden sabun kokar söyler misin bana? O kokuyor, demek ki yeni duş almış, demek ki orospunun yatağına girmeden önce sabunlanmış. Bilmiyorum sanıyor? Her şeyi bir anda anlarım ben. Kadınım ben kadın! Metres edinemediği için kendisine, ha bire orospularla takılıyor. İğrenç herif! Tabii, kim ne yapsın senin gibi bencil ve kaba bir adamı? Dünyanın en cahil, en salak kızı bile olmaz senin metresin. Ama sen, kendini Lao Ai* sanıyorsun. Benim yatağımı garanti gördüğün için gücün kuvvetin kalmayınca bana dönüyorsun, benim seni sen bana ne yaparsan yap seveceğini düşünüyorsun.”

Sesi titriyor bir ara. Benim kahve fincanımı alıp bir yudum içiyor. Şekersiz acı kahve gözlerindeki nefreti alıp götürüyor. Ağzındaki tattan iğrendiğini belli eden bir buruşukluk oturuyor yüzüne.

“Demek ki ikna edemediler Yu Jia’yı. Adam teklif edilen rüşvete hayır deyince, biraz yumuşasın diye masaj salonuna götürdüler. Ya da tem tersine, işler yolunda gitti ve kutlamak için gittiler. Erkekler böyledir! Kadınlarla beraber olmak için bir bahane bulurlar mutlaka. İşler yolunda gitse kutlamak için becerirler, işler kötüye gitse unutmak için. Bütün bunlara ses çıkarmazdım ben. Zaten biliyorum orospulara para yedirdiğini. Beni huzursuz eden, çileden çıkaran onun aymazlığı, yaptığı pisliği saklamak için en ufak bir çaba sarf etmemesi. Ne bana ne de kızına zırnık derecede saygısı kalmış. Nasıl bir baba, nasıl bir koca bu derece kaygısız olabilir? Kalbinde bana karşı aşk olmadığını çoktandır biliyordum, kızına karşı merhamet kalmadığını da yeni öğrendim.”

Yemek çubuklarını masaya fırlatıp ve elleriyle yüzünü kapatıyor. Ben yerimden kalkıp onun tarafına geçmek için yelteniyorum ama durduruyor beni eliyle.

“Gelme bu tarafa. İyiyim ben! Yapacağını yaptın sen zaten. Ne kadar teşekkür etsem azdır sana. O alçaktan ayrılma vaktim çoktan geldi de geçti. Bu evliliğin bir gün bile daha devam etmesinde kimseye yarar yok. Bir de o kadar salak ki; gömleğinin düğmelerini yanlış düğmelemiş, çorabını ters giymiş… Yani sırf sabun da değil! Sanki bilerek yapmış, “Gör bak, seni aldatıyorum.” diye bağırmak istemiş. Eskiden; Kiki daha bebekken yani, üzerinde tek bir saç teli bulamazdım. Tertemiz ederdi paltosunu, pantolonunu, gömleğini. O kadar temizlerdi ki ben kendi saçımı bile bulamadığım için kuşkulanmıştım ilk zamanlarda. Şimdilerde ise saymaya kalksam otuz farklı kadının saçını bulurum üzerinde. Hiçbirisini de inkâr edemez. Lanet olsun! Beni de o orospulardan farksız görüyor demek ki! Başka nasıl açıklanabilir bu aymazlık?”

Ne diyeceğimi bilemediğim için sessizce oturuyorum karşısında. Kocasını aldatan bir kadının, kocasının kendisini aldatmasını kabul edememesi tuhaf geliyor, onun ürettiği tüm bu bahanelere rağmen. “Bırak ne yaparsa yapsın.” demek istiyorum ama tam ağzımı açacakken fark ediyorum onu bu derece rahatsız eden şeyi. Kocasının aymazlığı son umutların tükenmesi demek evliliği için. Saklamak, geçici bir gönül ilişkisine mahsustur. Saklamıyorsan, evliliğinin bitmesinden gocunmuyorsundur. Bu olsa gerek Zhu Min’i sarsan ve kızdıran. İyi ama sevmediği, hatta nefret ettiği bir adamla daha nereye kadar gideceğini sanıyordu ki? Hem hangisi daha dürüst bir hareket? Gizlemek mi? Yoksa açık açık belli etmek mi?

“Sabah geldi, üstünü başını soyunmadan yatağa girmeye kalktı. Belli yeni duş aldığı, buram buram sabun kokusu yayılıyor her yerinden. “Nereden geliyorsun sen?” dedim, tutamadım kendimi daha fazla. “Nereden olacak, yemekten!” dedi ama yalan söylediği belliydi gözlerini fırıldak gibi döndürüşünden. “Banyo mu yaptın sen bir yerde? Böyle kokan sabun yok bizim evde!” Yanıt vermedi. Sırtını döndü, yorganı çekti üzerine. Ben de dayanamadım vurdum sırtına tüm gücümle. “Pislik herif, masaj salonuna gittin değil mi? Def ol git yatağımdan, def ol git, o orospuların koynunda sabahla. Madem beceriyorsun onları, git onların yataklarında uyu. Ne işin var karının, kızının evinde?” Sonra döndü ve vurdu suratıma. “Sen kim oluyorsun da bana hesap soruyorsun?” dedi vururken. Sürekli aynı şeyi söylüyordu, küfrediyordu, hakaretler ediyordu. O vurunca ben ellerimle kafamı korumaya çalıştım ama benden on kat güçlüydü. Her vurduğunda beynimin kafamın içinde oynadığını hissediyordum. Tekme attı sonra karnıma. Ben karnımı tutayım derken itti beni, düşürdü yataktan. Benim düştüğümü görünce belinden çıkardığı kemeriyle vurmaya başladı. Çığlıklar atıyordum, belki komşular duyar da yardım ederler diye ümit etmekten başka çarem yoktu o anda. Kafamı kollarımın arasına aldığım için sırtıma inen darbeleri engellemem olanaksızdı. Vurdukça vuruyordu, üzerimdeki kalın gecelik olmasaydı kanatırdı her yerimi. Bir süre sonra çığlık atmayı da bıraktım. Yorulmasını beklemekten başka seçeneğim kalmamıştı. Sünger gibi büzülmüş, küçülmüştüm. Zamanın geçmesini bekliyordum sadece, geçsin de bitsin yaşadıklarım diyordum. O sırada Kiki’nin sesi geldi. Yatak odasının kapısına gelmiş, ağlıyordu hüngür hüngür. Kızının ağladığını duyunca kesti bana vurmayı. Ben bir süre yattım orada, buzulların arasında unutulmuş bir kazazede gibi kımıltısız, gözlerim açık. Onun küfürbaz ağzı durulunca kalktım, Kiki’yi aldım ve koşarak çıktım evden. Ben çıkarken o ya Kiki’nin odasındaydı ya da tuvaletteydi. Bakmadım bile. Büyük bir olasılıkla sızmıştı olduğu yere. Uyusun da uyanamasın bir daha lanet herif!”

Sabah başından geçenleri bu kadar detayına inerek anlatması korkutmuştu beni. Neden yapıyordu bunu? Benim bilmemi istediğimi düşündüğü için mi yoksa anlatmak acılarını azalttığı için mi? Kendim dayak yemişim gibi yaralanmıştı bedenim, onun sırtına inen kemerin sesini duymuştum kulağımın iç çeperlerinde, karnına yediği tekmeyle iki büklüm olmuştum. Lokmaların bu andan sonra boğazımdan aşağıya inmeyeceklerini anladığım için masadan kalktım. Ben mutfağa girince, o da arkamdan geldi. Konuyu dağıtmak istiyordum ama nereden, hangi konudan gireceğimi bilemiyordum.

“Sen kal burada bugün. Televizyon izle. İnternete gir. Gitme evine, olur mu?”

Elimdeki kirli tabağı alıp musluğun altına tuttu. Sabunlu süngeri tabağın yüzeyine sertçe sürdü. Yüzünde mutfağın camından gelen ışığın getirdiği aydınlık, dudaklarında titreyen bir gölge, bir süre bir şey demedi.

“Gitmem gerek. Kiki rahat bırakmaz kız kardeşimi. Evi birbirine katar.”

Duruladığı tabağı bulaşık sepetine koyarken ne düşündüğünü az çok kestirebiliyordum. “Evlilik böyle bir şey” diye düşünüyordu. “Bir direğe bağlanmış tavuk gibisin. Sürekli daire çizersin. Ne bir yere gidersin, ne de kanatlanıp uçabilirsin. Hep aynı şeyleri yaşarsın. Hep aynı şeylerden şikâyet edersin. İpin kopmayacağına kendini inandırdığın için daire çizmek tek eğlencendir.”

“Kal burada bence. Kocanı görmek zorunda değilsin. İstiyorsan Kiki’yi buraya getir. Ben öğleden sonra burada olmayacağım, derneğe gideceğim. Öğlen açılış yapacağız Dreamland Harita Merkezi için.”

Musluğu kapattı. Yüzüme baktı ama beni görmediği belliydi. Sanki arkamdaki duvara, onun da arkasındaki odalara ve o odalardaki mutsuz hayatlara bakıyordu. Olanaksızı istediğimi anlamıştım.

“Kiki annesinin yanında başka bir erkeği uzun süre görünce huzursuz oluyor. Bir kere denemiştik hatırlasana. Kadınsı bir içgüdü var çocukta. Babasının yerine kıskanıyor beni.”

Bulaşıklar bitince birlikte salona geçiyoruz. Az önce üzerine örttüğüm battaniyeyi kenar itip yüzüstü uzanıyor kanepeye. Bir süre onu izliyorum. Ne yapmak istediğini kestirmeye çalışıyorum.

“Televizyonu açayım mı? Belki güzel bir şeyler vardır.”

Anlamamış gibi yüzüme bakıyor. Başka bir dilde, başka birisiyle konuşmuşum gibi.

“Bırak şimdi televizyonu. Buraya gel. Ben yarın akşam Kiki’yi de alıp köye gideceğim biliyorsun. İki hafta görüşemeyeceğiz. Gel yanıma da doyayım sana.”

Bahar bayramı dolayısıyla köyüne, annesini babasını ziyarete gideceğini söylemişti daha önce ama yarın akşam gideceğini bilmiyordum. Herkes gidiyor zaten, Çanco Çancolulara kalıyor iki haftalığına. Bir de benim gibi ailesi Şanhay gibi yakın kentlerde olup, bilet bulmakta sıkıntı çekmeyecek olanlara.

“O kanepe tek kişilik. İkimiz sığmayız yan yana.”

Şuh bir gülümseme yayılıyor yüzüne, yanaklarından aşağıya sinsi bir kırmızı çizgi seğirtiyor.

“Yanıma gel diyen kim?”

Yanına yanaşıyorum ve usulca uzanıyorum üzerine. Ağırlığımın altında ezilmesin diye bacaklarımı kanepeye dayıyorum. Onu rahatsız etmediğimden emin olduktan sonra öpüyorum boynunu, ağır ağır açılan omuzunu, boynunun bitip sırtının başladığı deltayı.

“Seviş benimle, ama çok yavaş ol. Akıp akmadığı belli olmayan Yangtze nehri gibi ak bana doğru. Ben bile bilmeyeyim hareket ettiğini. Sadece varlığını hissedeyim, içimde olduğunu duyayım.”

Öperek çıkarıyorum üzerindekileri, öperek kokluyorum tenindeki yaraları ve ağır ağır karışıyorum tatlı ılıklığına. Ve işte tam o anda, zamanın durup mekânın sonsuzlaştığı anda söylüyor hayatım boyunca unutamayacağım cümleyi. O andan sonra tüm kelimeler havada asılı kalıyor. Yağmur altında unutulmuş çamaşırlar gibi varlıklarının anlamını yitiriyor bildiğim bileceğim tüm ifadeler. Bu sarhoşluk halinde kımıltısız bekliyorum. Azıcık sevinsem uyandıracağım onu, bozacağım büyüyü. Kız kardeşi arayıp, “Neredesin sen? Kiki ağlıyor. Ne yaptıysam susturamadım. Gel artık.” diyene kadar kanepenin üzerinde öylece duruyoruz.

Lacivert

- - -

* tanghulu: Bizdeki elma şekerine benzeyen, şekerle kaplanmış muşmula, çilek, kivi gibi meyvelerden yapılan ve sokaklarda satılan geleneksel bir Çin tatlısı.

* roti: Aslen Hindistan mutfağına ait, hamur işi bir tatlı. Çin’de süpermarketlerde donmuş halde satın almak mümkün. Kızgın tavaya konunca, iki-üç dakika içinde hazır hale geliyor.

* Lao Ai: İlk İmparator Çin Şı Huang zamanında, kraliçenin emriyle hadım edilmeksizin hareme alınmış bir erkek. Sima Çian’ın meşhur kitabında çok büyük bir erkeklik organı olduğu için kraliçenin ona özel iltimas geçtiği, hadım etme işini yürüten görevlilere yüklü miktarda rüşvet verdiği yazılıdır. Yalnız, kraliçe Lao Ai’ye aşık olup, bir de ondan hamile kalınca sarayda işler karışır.



14 Nisan 2015 Salı

SEN


Gözden kaçmış bir şiiri okumak gibi sen
Değeri sonradan anlaşılan ve hiç eksilmeyen
Hani, bir şairi şair yapan
Sonbaharı aydınlatan yağmurlar gibi

Ayın yüzü gibi görkemlidir hasretin
Gece gündüz silinmez semadan
Hep oradadır fark etmeseler de
Yalnız, geceleri kasvete boğar beni

Oysa yalnızca bir mevsim var aramızda
Güneş birkaç kez batacak
Yemyeşil yağmurlar saplanacak yüreğimize
Onlarca sigara sönecek

Ve sen,
Orada olacaksın
Elinde balon, yüreğinde çocukluğunla…


Lotus Yeşili




4 Nisan 2015 Cumartesi

UÇURUM 6



“Kadınlar hep karşılaştırırlar, dostum. Yenisini eskisiyle, gerçeğini hayaliyle, evdekini televizyondakiyle, ellerinden kaçırdıklarını okudukları romandaki yakışıklıyla…”

Ben odaya girerken Yu Jia söylüyor bu lafı tam karşısındaki Wen Lieng’e. İçtiği sulardan sonra, bayco’nun etkisi azalmış; sadece rengi değil, zihni de açılmış. Daha net, daha özgüven dolu ağzından çıkan kelimeler.

“Öyle değil mi sayın haritacı? Sen ne diyorsun kadınlar hakkında? Yaşın genç, evli de değilsin. Bir de senden dinlemek lazım kadınların dünyasını.”

Masaya, Wen Lieng’in yakınına, az önce Japon çiftin oturduğu sandalyeye oturuyorum. Bizden sonra onlar da çıkmışlar demek! Zhu Min’in parfümünün kokusu işlemiş masanın bu tarafına. Hong Mei parkındaki bahar sabahı doluyor ciğerlerime bir anlığına, erik ağaçlarının çiçekleri, çiçeklerden dökülen tomurcuklar, kırmızı yapraklı ağaçların insanı sarhoş eden rayihası. Solumda oturan ve yemeğin başından beri sadece karısıyla konuştuğuna şahit olduğum şirket yöneticisi bana bakıp gülümsüyor. Şimdi konuşacak diyorum içimden ama yine sesini çıkarmıyor. Kadehini havaya kaldırıyor ve ardından aynı ketumlukla kafasına dikiyor. Düşünmek için zamana ihtiyacı olan ama uçurumun kenarına geldiğinde atlamaktan başka çaresi yokmuş gibi davranan umutsuz bir hasta gibi hissediyorum kendimi bir anlığına ve dalıyorum kelimelerin arasına, cenk meydanına dalan cesur bir aptal gibi.

“Karşılaştırmayan var mı ki, efendim? Yani seçim yapmak zorunda olduğumuza göre karşılaştırma yapmak zorundayız değil mi? Kadınlar, yüzyıllarca erkek egemen toplumlarda ezildiler, sessizleştiler, pasifleştirildiler. Seçme hakları olmadı. Babalarının, annelerinin, hatta kardeşlerinin ve amcalarının kendilerine uygun bulduklarıyla, çoğu zaman zorla evlendirildiler. Günümüzde kentlerde yaşayan kadınlar istemedikleri zaman evlenmeyebiliyorlar. Hayır demeye ilk defa hak kazanmışken, beğenmediklerine sırtlarını dönmeyi ilk defa öğrenmişken; karşılaştırmayıp ne yapacaklar? Erkeklerin binlerce yıldır ellerinde tuttukları bir ayrıcalık, şimdi kadınların elinde de olduğu için erkeklerin kıskanmasına gerek yok. Bilakis tadını çıkarmalılar bu durumun.”

Wen Lieng, önündeki tabaktan bir dilim karpuz alıp kemirmeye başlıyor. Bir yandan da sigarasını tüttürüyor umursamaz bir tavırla. Yu Jia ise sessizce masadaki siyah bir noktaya dikmiş gözünü, kaybettiği değerli bir eşyasını arar gibi dalmış. Sonra bir anda gözlerini kırpıştırıyor, benim konuşmamı bitirdiğimden emin olduğunda oturduğu sandalyede dikleşiyor, boğazını temizliyor.

“Aramızda bir feminist varmış da fark etmemişiz. Nereden geliyor bu düşünceler aklına haritacım? Kadınlar karşılaştırırlar çünkü gözleri asla doymaz ya da kadınlar karşılaştırırlar çünkü daha iyisini hak ettiklerini düşünmekten asla vaz geçmezler. Senden daha basit, daha net bir tavır beklerdim. Neyse, günümüzde Çin kadını özgürce seçimler yapabiliyorsa bunda en büyük katkı yine Çin Komünist Partisi’nin elli yıllık kadın politikasına aittir. Eğitimde, sağlıkta, toplumsal hiyerarşide hep kadını erkekle eş tuttuk. Değil mi Wen Lieng? O güzel karın da biliyor mu bunları? Anlatıyor musun ona partimizin kadınlara verdiği hakları?”

Wen Lieng, yediği karpuzun kabuğunu bırakıp, masadaki ıslak mendile elini siliyor. Karısından bahsedilmesi pek hoşuna gitmemiş gibi gözlerini kaçırıyor önce, bakacak yer ayırıyor ama bulamayınca Yu Jia’ya geri dönüyor.

“Evet sayın Yu Jia. Karım pek bilmez partinin kadınları son altmış yılda nasıl özgürleştirdiğini ama ben fırsat buldukça anlatmaya çalışıyorum. Asıl aklıma ne geldi biliyor musunuz? Bugün bir internet forumunda okudum. Şu Şanhay izdihamıyla alakalı, yaşının genç olduğunu tahmin ettiğim birisi yazmış. Diyor ki “Eğer kadınlar bu kadar özgürce hareket ediyor olmasalardı, Şanhay izdihamında bu kadar insan ölmezdi. Ölenlerin yüzde seksene yakını kadın.” Adama hak vermedim diyemem? Neden mi? Kadınların özgür olmaları tabii ki güzel bir şey, bu konuda parti çok önemli bir görevi yerine getirmiştir ama kadınların kendilerini olduklarından daha güçlü görmeleri sorun yaratıyor toplumda. Kendilerini kabiliyetli sanıyorlar, her yere gider her işi yaparız sanıyorlar! Sonra ne oluyor? İşte böyle bir izdiham anında erkeklerin ayakları altında eziliyorlar.”

Wen Lieng’in gerçek yüzü ortaya çıkmaya başlamıştı ya da ben böylesi bir beklentinin içinde olduğum için böylesi bir farkındalığı yaşamıştım. Alkol müydü onu konuşturan, karısına el kaldırtan alkol? Yoksa konu denk geldiği için mi açılmıştı bu kadar, dalgaların küçüklüğüne güvenip sahilden uzaklaşan bir sandal gibi ortada kalıvereceğinden korkmayarak. Nedeni ne olursa olsun, memnun olmuştum durumdan. Hayat beklediklerimizi önümüze serdiğinde nasıl da hemen mutlu oluveriyoruz, bir kere daha haklı çıkmış olmanın gururuyla! Haksızlığına rasyonel payandalar üretmeye çalışan ama çabaladıkça daha çok batan bir cahil o, evet! Böyle olduğunu gözlerimle görmüş olmam ayrı bir zenginlik benim için. Söylediği laflara bakılırsa karısından nefret ediyor olmalı. Benim bildiğim Zhu Min burada olsa, bir saniye durmaz tabağı kafasına geçirirdi.

Peki ben ne yapmalıyım? Sessiz kalıp dinlemeli miyim bu saçmalıkları? Yoksa düşündüklerimi mi söylemeliyim dobra dobra. Burada bulunmamın tek nedeni Zhu Min’in kocasına yanaşmak ve mümkünse Yu Jia’nın sempatisini kazanmak. Bunu sessiz kalarak ya da onlarla hemfikir olarak yapabileceğim gibi söyledikleri her şeye itiraz ederek de yapabilirim. İnsanlar kendilerine meydan okuyanlara daha sıkı bağlanırlar sonuçta, özellikle erkekler. Yenseler yenmiş olmanın sarhoşluğuyla bağlanırlar mücadeleye. Yenilseler, bir dahakine ben yeneceğim düşüncesinin hayaliyle. Önümdeki dolu şat bardağını kafama dikiyorum. Bundan sonra ne olursa olsun diyorum içimden. Ok yaydan çıktı! Tepelerden yuvarlanan kaya parçaları gibi önüme ne çıkarsa ya ezeceğim ya da üzerinden atlayacağım. Durdurmak isteyen olursa denesin bakalım!

“Şanhay’da otuz altı kişinin ölmesinin nedeni kadınlar değildir, efendim. Böyle bir şeyi iddia etmek bile bizi ahmak yerine koyar. İzdiham kontrolü yapması gereken polislerin, saat 12’ye yaklaşırken, yani görevlerinin başında olmaları gereken saatte, porsiyonu 600 Yuan olan yemeklerin satıldığı bir lokantada içmeleri ve eğlenmeleridir asıl neden. Kadınlarla ne alakası var izdihamın! Sizin o bahsettiğiniz yorum internet polisi tarafından silinmez ama görevli polislerin izdiham sırasında keyifleri gıcır bir halde yemek yediklerine dair haberler ve yorumlar yayınlandıktan sonra iki saat içerisinde silinir. Sorun ihmaldir, ihmali yapanları teşhir edenleri düşman ilan etmektir; sorun gerçeğin önüne, onun insanlara zararlı olduğunu iddia edip, setler çekmektir. Bence gerçekten verilen her taviz topluma bir katliam olarak geri döner. Tarih bunun örnekleriyle dolu.”

Yu Jia oturduğu sandalyeden kalkıp, az önce Lu Xi’nin oturduğu sandalyeye geçiyor. Elini omuzuma atıyor. Sakinleşmem için bir şeyler söylüyor ama anlamıyorum ne dediğini. Kulaklarıma balmumuyla tıkamışım sanki! Kaptırmışım kendimi, sel gibi akıyorum. Yanımda Çanco İl Komitesinden üst düzey bir yetkili varmış ya da yokmuş, hepsi bir masal gibi tınlıyor kafamın içinde. Yu Jia omuzuma dokunmasaydı, Zhu Min azarlayan gözlerle hayal dünyama girmeseydi, durmaksızın yarım saat daha dökerdim içimi.

“Unutmamak gerekir ki o polislerin hepsi görevinden alındı. Hem de hepsi! Adalet yerini buldu yani! Parti olarak kimsenin gözünün yaşına bakmadık.”

Masanın ortasındaki mavi şişeden önümdeki şat bardağına ağız dolusu bayco döküyorum bir daha ve hiç beklemeden tüm bardağı dikiyorum kafama. Kaynar su gibi yakarak iniyor sıvı mideme, yakarak yani beni cezalandırarak, yemek boruma çizikler atarak. Çenemi tutamadığım, tüm planı altüst ettiğim için hak ediyorum bu yudum yudum ateşi. Karşımda Wen Lieng benim alkolden büzülmüş halime bakıp derin bir kahkaha atıyor. Çok da umurunda değil kimin hangi fikri savunduğu aslında. Ben varım odada sadece. Ben ve benim karşımda gerçeği olduğu gibi göstermekten kaçınan aynalar.

“Yeter mi görevden almak, sayın Yu Jia? Görevi ihmal etmek ve bunun sonucunda otuz altı kişinin ölümüne neden olmak az bir suç mu ki polisleri işsiz bırakmakla yetiniyoruz? İşsiz de kalmazlar ayrıca, özel şirketlerde güvenlik görevlisi olurlar. Yani ceza bile vermiş olmuyoruz aslında. Belki emeklilikleri gecikir, belki biraz para kaybederler. Hepsi bu kadar! Peki diğer görevliler; yani görevlerini yapmadıkları zaman masum insanların hayatlarını yitirdiği görevliler, alacak mı gerekli dersi bu cezadan?”

“Ne yapsaydık peki, idam mı edelim adamları görevlerini ihmal ettiler diye? Hem öyle suçlanabilecek tek bir kişi yok ki, ya nehir kenarındaki görevli olan tüm polisleri cezalandıracağız ya da başlarındaki amiri.”

“Bakınız sayın Yu Jia, kime ne ceza verileceğine ben karar veremem ama otuz altı kişinin ölümüne neden olan bir ihmalin sorumlularının, ofis arkadaşıyla kavga ettiği için işine son verilen herhangi bir memurla aynı kategoriye konması benim adalet anlayışıma biraz ters. Benim iş yerimde bir arkadaş, dalgınlıktan bir haritayı yanlış kodladığı için kovuldu. Ne bir insan öldü ne de ciddi bir maddi kayıp oldu. Yine de patron kovdu arkadaşı, projede gecikmeye neden olduğu için. Peki Şanhay’daki olay nasıl? Otuz altı kişi ölüyor ve verilen tek ceza görevlilerin işlerine son verilmesi. Ayrıca böylesi bir olayda bile sansürün birinci derecede kullanılması şaşırtıcı. Bırakın o memurların lokantada çekilmiş resimleri yayınlansın internette. Saklayarak suçluları korumuş, suçu hafifletmiş oluyorsunuz.”

Yu Jia’nın yüzü gerilmiş, bakışları ciddileşmişti. Yanakları hem içtiği bayconun etkisiyle hem de gittikçe ciddileşen tartışmadan dolayı domates gibi kızarmıştı.

“Abartıyorsun genç adam. Anlıyorum seni; gençsin, kanın durmuyor yerinde, bir şeyleri değiştirmek istiyorsun ama devlet işleri öyle anlık heyecanların güdüsüyle idare edilmiyor. Bir sivrisineği öldürmek için koca bir ağacı kesip sivrisineğin üzerine düşüremeyiz. Ağacı, o ağaçtan beslenen milyonları göz önüne almalıyız. Hiçbir şey büyüyen ekonominin ve toplumsal harmoninin önüne geçemez, geçmemeli. Bunu anlayamıyor gençler! Bir gerçek insanlar arasındaki huzuru bozacak, toplumsal yapıyı kaosa sürükleyecekse biz parti olarak o gerçeği insanlardan saklamayı görevimiz biliriz.”

Gözlerim acımaya, bakışlarım bulanmaya başlamıştı. Heyecanlanınca böyle olurdu genelde. Birileriyle sözlü çatışmaya girince ya da haksızlığa uğradığımı hissettiğimde.

“Size bir sorum var sayın Yu Jia, onu da yanıtlayın susacağım. Haddimden fazla konuştuğumun farkındayım ama son bir soru.”

“Sor tabii, böyle izin istemene ne gerek var. Konuşuyoruz şunun şurasında. Senin gibi gençlerin benim gibi parti yöneticileri karşısında rahat konuşabiliyor olmaları mutlu ediyor beni. İstediğini sorabilirsin ama bana söz ver konuştuğumuz her şey bu odada kalacak. Ne senin soruların ne de benim yanıtlarım herhangi bir gazetenin, herhangi bir sina* blogcusunun eline düşecek, tamam mı?.”

Önümdeki su bardağının dibinde kalmış suyu kafama dikiyorum. Boğazımdan geçen soğuk su çok uzun zamandır su içmeksizin konuştuğumu hatırlatıyor bana. Gülümseyerek Yu Jia’nın yüzüne bakıyorum. “O konuda merakınız olmasın.” sırdaşlığından ziyade “Ben kimseyi gammazlayacak bir insan değilim.” gülümsemesi bu.

“Az önce, bir anaokulundan bahsetmiştiniz. Ben aşağıya inmeden önce, hani yıldızların gökyüzüne ait olduğunu bilemeyen çocuklar vardı; yıldız deyince, mavi gök deyince aval aval bakan çocuklar! Hava kirliliğinden dolayı göğün gerçek renklerini bir kere bile görememiş çocuklar! Ne oldu o videoya? Duruyor mu internette? Yoksa kaldırıldı mı?”

Yu Jia kafasını hafiften geriye doğru hareket ettiriyor. Böyle bir şeyi soracağımı düşünmemişti herhalde. Vereceği yanıtın arkasından gelecek yorumumu da tahmin etmiş olmalıydı. Elini ağzına götürüp, hafif bir öksürükle boğazını temizliyor.

“Silindi o video*. Çok oldu silineli. Başlarda videoya partiden iyi niyetle yaklaşanlar oldu ama baktık izleme sayısı iki gün içinde yüz milyonu geçti, videonun altına yazılan yorumlara ve diğer forumlarda hakkında konuşulanlara yetişemez olduk, o zaman kapattık. Partinin ihtiyacı yok böyle can sıkıcı bir videoya havanın kirli olduğunu anlaması için. Umutsuzluk değil bize gereken, tam tersine umut. Partiye güvenmeyecekse halkımız, neden çalışıyoruz biz, nasıl sağlayacağız bir nokta üç milyar insanın güvenliğini ve huzurunu?”

Yu Jia’nın samimi yanıtı sevindirmişti beni. Videonun silindiğini ben de biliyordum ama ondan duymak ayrı bir haz vermişti bana. Efendisinin iplerini ele geçirmiş bir köle gibi hissetmiştim bir anlığına. Neredeyse acıyacaktım karşımdaki parti yetkilisine, içine düştüğü zavallı durumdan dolayı.

“Ben de diyorum ki; eğer insanlar dertlerini istedikleri gibi ifade edebilseler, yazdıkları yorumlar sansürlenmese, Çin’deki hava kirliliği bu noktaya gelmezdi. Sesini çıkaranın ağzını tıkadığımız için, internetteki yorumları okuyup silmeleri için milyonlarca vu-mao* askerini insanların peşine saldığımız için kirlendikçe kirlendi hava. Farkına vardık ama şikâyetlerimiz çay evi muhabbetlerinin ötesine geçemedi. Farkına vardık ama okullarda üzerinde konuşamadık, bunun edebiyatını, tiyatrosunu, sinemasını yapamadık. Yapsak da Çin’de yayınlayamazdık zaten. Biz bunu yapamadığımız için de hava kirliliği üzerimize daha çok çullandı. Gökyüzü ağır metallerle doldu, mavinin yerini gri aldı, güneşin yerini buzlu cam arkasında parıldayan bir lamba. Sonra o metaller toprağa ve suya karıştı. Yediğimiz domatesten içtiğimiz çaya kadar tükettiğimiz her şeyin bu toprağın, bu suyun ürünü olduğunu yeniden keşfettik ama iş işten geçmişti. Şimdi de parti temizlik kampanyası başlatıyor. Ben şunu söyleyeyim, bu yıl başlatılan kampanya ile elli yılda ancak temizlenir Çin’in havası. O da plan uygulanır, insanlar kurallara uyarsa. Hepimiz biliyoruz, yasakları etrafından dolanmaya alıştırılan bir topluluğun kolay kolay yola gelmeyeceğini.”

Wen Lieng benim son sözlerimi duyunca ayağa kalkmış, elindeki şat bardağını havaya kaldırmıştı. Sözümü kesmek için arada birkaç kere kaş göz işareti yapmıştı ama ben durmamıştım. Hem zaten son sorum demiştim, bundan sonra da konuşmayacaktım. Onun uzun süre çırpındıktan sonra ayağa kalkışı bana “Yeter artık genç adam; değer verdik, yemeğe çağırdık, fikirlerini açık açık söylemene izin verdik ama tepemize çıkma bir zahmet!” mesajı da içeriyordu.

“Tamam, şimdi de aykırı doğası ve isyankar fikirleri gençliğinden, bekârlığından ve kaybedecek bir şeyi olmamasından gelen genç haritacı arkadaşımız için içelim.”

Yu Jia hemen ayağa fırladı bu lafı duyar duymaz. Yüzü gülüyor, gözleri parıldıyordu.

“Bekârlığı evet en çok da bekârlığı! Evli bir Çinli, çocuğu olan bir Çinli, banka kredisiyle ev almış bir Çinli bu kadar rahat konuşamaz.”

Kadehler kalktı, hakkımda söylenenlerin benim sözlerimin etkisini yumuşatmak için dile getirilmiş iyi niyetli laflar olduğunu az çok kestirebiliyordum ama yine de yediremiyordum kendime böylesi ucuz bir kaçışı. Kaçmak için değil, çarpışmak için söylemiştim o lafları.

“Hadi haritacım, sen de kalk. Çarptı mı yoksa bayco?”

Bunu söyleyen akşamın başından beri ağzını bir kere bile açmamış şirket yöneticisiydi. Nihayet sesini duymuştum. Belki de bir işaretti bu, o konuştuğuna göre ben susmalıydım.

Şaşkınlığımı saklamaya ihtiyaç duymadan kalktım ayağa. Artık ağzımı açmayacaktım, zorlasalar da, işkence etseler de sessizliğimi koruyacak ve yemeğin bitmesini bekleyecektim. Zhu Minh’in şuh bakışlarını düşündüm bardağımı havaya kaldırırken, kollarımda yaralı bir kuş gibi çırpınışını, beni öperken yüzüne yayılan utangaç kızıllığı, avuçlarımdan taşan memelerini… Etrafımdaki yetkili ve etkili insanların bakışları Zhu Minh’in hayaliyle bulanmış, zehirlenmişti bir anda. Berrak bir suya düşen bir damla kırmızı mürekkepti Zhu Minh, düştüğü yerde ne berraklık bırakıyordu ne saflık. Her şey ve herkes bir şakaya dönüşmüştü zihnimin boşluğunda. Gecenin benim için bittiğini ilan eder gibi kapadım gözlerimi, gürültüyü ve kahkahaları dinledim birkaç saniyeliğine.

“İy, ar, san, gan be!”

---

* sina.com Çin’de kullanılan ve hükümet tarafından sıkı bir şekilde denetlenen büyük bir blog servisi. Blogspot, wordpress gibi batılı blog servisleri Çin’de yasak.

* Bahsi geçen belgesel video “Kubbe Altında” (Under the Dome) adıyla internette yayınlanmış ve çok kısa sürede milyonlarca insan tarafından izlenip, üzerine pek çok yorum yapıldığı için hükümetin müdahalesi sonucunda Çin’deki video paylaşım sitelerinden (youko.com gibi) kaldırılmıştır.


* Vu-mao: Çin’de hükümet tarafından görevlendirilen internet bekçileri. Vu-mao’nun kelime anlamı “5 Mao”dur. 1 Mao, 1 Yuan’ın onda biri değerindedir. 5 Mao şu anki kurda 21 Kuruş ediyor. Böyle adlandırılmalarının nedeni yazdıkları her hükümet yanlısı yorum için ya da rapor ettikleri her hükümet karşıtı yorum için 5 Mao ücret almalarıdır.

Lacivert




30 Mart 2015 Pazartesi

GÖĞÜ DİNLEYEN KADIN

kendisi kuru, gölgesi ıslak bir şemsiyenin altında
uzun uzun öpüşmüştün rüzgârla
sırtında iz bırakırken kanatlı karıncalar
ağzının içinde açmamak için direnen bir gül
ve düşerken gökyüzünü de yanında getiren bir kuş

denize tuz götüren kervanların vardı senin
siyah tanrılar için terleyen beyaz atların
insan nasıl incelirse yaralı bir kirazı ısırırken
nasıl durgun suda alabora olursa kimsesiz akşamlar
kabuğunu sessizce döken bir ceviz sandık gibi
usulca dökerdin taşlarla parlattığın kederini
ayağında kopmuş sandaletiyle üzgün bir yaz
ve azıcık enkaz, yarım bir hazdan kalan

kalbinin akında sönmemek için direnen kireç
parmaklarında ardiyeye çevrilmiş odaların hüznü

bahçeyi zamanla içine alan bir orman gibi
ömrüne dahil ettin kıymeti bilinmemiş kıymıkları
kırlangıç çobanı dedim sana, denizi bekleyen korkuluk
dağ olma yolunda ilerleyen tepelerden geçtin
okyanusa dökülmeye heveslenen göllerden
birbirine karışan otlardan ve oltalardan
gelip oturdun kıyısına şu serin cehennemin

ellerim yerinde olsaydı göstermek isterdim sana
kardeşliğin bulanık gökyüzünde asılı duran kuşları
geceye zehirli oklar saplayan akşamönü şarkılarını
sıcak ikindi çorbalarını, kış gününün ömrünü kısaltan
ağacın belleğinden düşen sararmış yaprakları
göstermek isterdim, aşkı ve diğer felaketleri

arı kovanının ruhunu da gördüm, kahire’nin mor gülünü de
sobanın üstünde sessizlikle konuşan güğümden dinledim
ve duvardaki acem kiliminden düşmüş bir cezveden
sonsuzluğun boynunda kaldı göğü açan anahtar

kızlar, işledikleri mendile saklarmış rüyalarını
oturdukları halının desenine karışırmış oğullar


kahverengi





23 Mart 2015 Pazartesi

PROTOKOL: NONİNVAZİV

üstümüze yapışan çilingir arzularla dingince ve dik durarak ki dayayamasınlar duvarlara
istanbul'da çok etik, çok sarmaşıklı sanrılarla, içi güzel adalarla
ve belki gerçekleşebiliriz, sev-iş sendikasına halüsinasyonlar yazabiliriz
bir yerlerde bol kahve, bol sigara içerken, ironiyi bedenlerimizde kara çikolatalarla besleyebiliriz
ve kabarmış, şişmiş damarlarımızla pullu derilerimizi takas edebiliriz

jile yerine kara bir pantolonla anlaşabiliriz bulutları görmek için kadıköy'de
ve içinde beyazlı siyahlı bir kaplan gizleyen kedi ile.
seri cinayet panterimizi bulmuş olabiliriz
içi kan..

(candy'lik ve candy'lik duygusunun gelişinde
zaman ve mekanda dağınık bütünleşmeye arzulu deneyimlerimiz: kan akışı içinde youmak(çoğul)
nesne devamlılığının şatoya doğru giden milyarlarca merdivenlerinde avuç içlerim
varoluşsal etiyolojimle cinsiyetsizliğine tutunmam ve sembolik anlatım yolum olan “çalma” davranışım: jile.)

ellere ve ayaklara geçirilebilecek denli seni ele geçirmek istediğime inanma, o ben değilim!
bacaklarımı eklemlerimden kıvırarak göğsüne yaslayıp
ve ardımı dönerek sana aynadan yansıyıp
terli burnumu gamzelerinde gezintiye çıkararak cinayete ortak olabilirim
alnı açık cinsel karmaşa sanatçısının gözlerine sürme çektikçe
“ellerini tutup öpebilirim bordo ojelerinle
ellerin büyü, koklayabilirim pa ile..”

çok oyunlu senaryolarla, fetişlerle, arzu yüklü avangardlar..
aşırı uç kahveden olacak ölümüm
bir de uyanırken yaşadığın maniden

(dudaklarının kucaklayıcı, kavrayıcı, kapsayıcı hallerine sözlerimi konduruyorum
bir de dilinin..
kapsayan nesne ve nesnel nesne: ikili ilgi basamağı(çoğul)
candy'liğimin yalnız kalabilme kapasitesinde aksiyonsuzluk potansiyelimle
dış uyaranlarla bölünemez tinsel deneyimlerim ve düşlerim..)

ondan sonraki sayı bundan sonraki an
bir ve bir döne dolaşa kucaklaşarak iki noktaların bulaşıcılığıyla
çok saçlarım alnının sınırını çizecek
avucumu öpeceksin en tehlikelisi
bir de göbeğimden öpeceksin müftülere inat
ve kapıda çöküp, dizlerime sarılmanın mümkünatı ile burnumdan öpeceksin, kedi..

(tüm güçlülük duygumun haritasıyla yanılgılarımın fay hatlarını aşamalandırıyoruz
içimin zorluklarının gerçeklik algısı, tırtıklı: aşırı elektriklenme-yüklenme-boşalım(çoğul)
yineleyen biçimde candy'mden memnun, yinelenen biçimde candy'me yabancı..
candy'liğimizin acıkan büyülü ıslak memeleri..)

devlet dersinden izinsiz çıkacağız el ele
“burjuvazinin gizemli çekiciliği”nde tek seferde içip martinilerimizi
boş bir sınıfta tebeşir tozu sürüneceğiz, sürtüneceğiz
kokumuzun atmosfere yaydığı ısı ile erimeyi sürdüren devlet 1000a'sında
küçük ayaklarımla tebeşir dolu izler bırakacağım sana
ve parmak uçlarımdan akan minik, sarı nemli notlar
kopçalanmaya direnen akşam üstü birasının dudaklarıyla..


üç ton kara




15 Mart 2015 Pazar

UÇURUM 5



“Takıntılar paylaşılmaz.”

Kendimi böyle klişe sözlerle savunmaya çalışacağım hiç aklıma gelmezdi. Ne bileyim, eğitimli insanlardan daha nitelikli sorular beklerdim açıkçası. Yol boyunca Lu Xi’nin çantasını taşıyarak ve otele girdiğimiz andan itibaren onun, hiç gereği olmadığı halde, koluma girmesine izin vererek alıştığım evrenin çok dışında bir yerlere savruldum zaten. Şimdi de tanımadığım insanlarla dolu yuvarlak bir masanın etrafında, bahar bayramı* yemeği yiyorum. Odanın duvarları kırmızı koç resimleriyle donatılmış. İki tane çocuk var masanın etrafında dolanıp duran, birisi Kiki, diğeri de yine onun yaşlarında başka bir kız. Karınları tok olduğundan masada, annelerinin yanında oturmuyorlar. Odanın içinde kendi aralarında oyunlar oynayıp, koşuşturuyorlar. Anneleri, ara sıra “kızım gel buraya”, “kızım koşma, çarpacaksın garson ablalara” gibi uyarılar yapsa da bu uyarıların ciddi bir etkisi olmuyor çocukların üzerinde. Odanın atmosferine ve misafirlerin ruhlarına hakim olan şen hava, parıldayan yüzlerde, gülümseyen gözlerde ve en çok da çocukların sınırsız çığlıklarında buluyor anlamını. Yeni yılın iyimser ve cömert iklimi, masaya gelen mezelerin çeşitliliğinden ve ihtişamından belli oluyor en çok.

Masada on üç kişiyiz; en az konuşması gereken ben olduğum halde, sanki yemek benim adıma verilmiş gibi sürekli bir şeyleri açıklamaya çalışıyorum. Yok dünya haritasında Çin neden olduğundan küçük görünüyormuş, yok haritaları elle mi çiziyormuşuz, yok Güney Çin denizinde Vietnam’ın hak iddia etmesi başlı başına komedi değil miymiş! Oysa ben, bir de yanımda oturan Amerikalı İngilizce öğretmeni, bu akşamki yemeğin en yabancı misafirleriyiz. Adı Brian olan bu sarışın adam birkaç kelime dışında Çince bilmediği için etrafa gülümsemekle ve dönen masadan önüne düşen etsiz mezeleri mideye indirmekle meşgul. Ben bildiğim çat pat İngilizceyle adamla biraz ilgilendim ama Yu Jia’nın ısrarla benimle konuşma isteği yüzünden pek ilerleme kaydedemedim. Şirketteki yöneticilere ve masa başı iş yapan diğer çalışanlara İngilizce öğretiyormuş Brian. Ona bu işi, benim yalancıktan sevgilim Lu Xi ayarlamış. Lu Xi ayrıca, Brian’ın çalışma izninin ve yabancı uzman sertifikasının çıkmasını da sağlamış, etyemez olduğu için ve Hint yemeklerini sevdiği için Çanco’daki tek Hindistan lokantası olan Indian Kitchen’a yakın bir yerde ona kiralık ev bulmuş.

“Haklısın delikanlı, takıntılar paylaşılmaz ama biz de hükümet olarak korumalıyız gençleri kötü alışkanlıklardan. Herkes istediğini yaparsa ne olur bu ülkenin hali, bir düşünsene? Özgürlük Çinliler için bol bir elbise gibidir. Hiçbir zaman dolduramayız o elbiseyi biz.”

Bu adamın yakınına oturmakla iyi mi ettim yoksa kötü mü bir türlü karar veremiyorum. Tam karşımda sevdiğim, yani benim burada olmamın nedeni olan kadın Zhu Min var, yanında kocası Wen Liang oturuyor. Az önce Lu Xi tanıştırdı beni onlarla. Tanıdığın birini tanımıyor gibi davranmak sandığımdan da kolaymış. Biraz gülümsüyorsun, biraz şaşırıyorsun, hepsi bu kadar. Yine de bu kadar yakınında olup, ona dokunamamak, yanına yaklaşamamak tuhaf bir duygu benim için. Saçlarını kafasının tepesinde topuz yapmış, boynu ve ensesi tüm çıplaklığıyla, tıpkı yağmur sonrası toprağın köylüyü tarlaya çekmesi gibi, çekiyor beni. Zor tutuyorum kendimi, oturduğum sandalye bile titriyor benim bu ikircikli halimden. Sol elinin yüzük parmağında evlilik yüzüğü var, bir kara delik gibi ihtiyacım olan tüm ışığı yutan dev bir mücevher parçası. Kocası benim bu halimden habersiz; şen şakrak bir halde sigarasını tüttürüyor, bağıra bağıra bir şeyler anlatıyor çaprazındaki patronuna.

Onların tarafından saat yönünde bana doğru gelirken ilk önce Japonya’dan gelmiş bir misafir ve karısı oturuyorlar. İkisi de konuşulanlardan bir şey anlamadıkları için ya kendi aralarında Japonca konuşuyorlar ya da ara ara etrafa gülümseyip masadakilere “Biz de buradayız.” mesajı veriyorlar. Japon çiftin yanında Wen Lieng’in patronu ve karısı var. Zhu Min’in solunda –yani saat yönünün tersine hareket ettiğimizde- görevini bilmediğim bir şirket yöneticisi ve onun kızıl saçlı, şişman karısı var. Kadın nedense mutsuz görünüyor benim olduğum yerden bakınca. Çocuğu ikide bir yanına gelip ağlıyor, bir şeyler istiyor. Lu Xi’nin hemen yanında da Komünist Partisi Çanco İl Komitesi’nden üst düzey bir memur olan Yu Jia ve karısı oturuyorlar.

“Bence hükümet halkına, en çok da kendisine güvenmediği için bu derece önem veriyor genç zihinleri kontrol etme işine. Ben, yaratıcılığın tutku olmadan gerçekleşemeyeceğine inanıyorum. Tutkunun insan ruhunda kök salması için de özgürlük şarttır. Ülkemiz gelişen ekonomiler sınıfından gelişmiş ekonomiler sınıfına geçmek istiyorsa genç zihinlerin önünü açmalıdır.”

Herkes yakınındakilerle konuşmaya çalışıyor. Ara sıra birileri ortalığa bir şey söylediğinde, derin bir kahkaha masayı sarıyor ama söylenen şeyin etkisi söndüğünde, herkes tekrar yarım kalan muhabbetine geri dönüyor. Masanın üzerine konan soğuk mezelere Japon çift ve Brian dışında dokunan pek yok –az konuşup çok yedikleri için imreniyorum onlara- ama büyük bir sürahiye konmuş kırmızı şarap çabucak tükeniyor, ikincisi ve üçüncüsü getiriliyor. Brian, her gördüğü tabak için Lu Xi’ye yemeğin etli olup olmadığını soruyor, yemek etsizse dönmekte olan yuvarlak sofrayı parmağıyla tutup, tabağına birazcık alıyor, ardından bırakıyor sofrayı serbestçe dönmesi için.

“Ne diyorsun Wen Lieng? Haklı mı bu genç? Biz parti olarak bu ülke için elimizden geleni yapmıyor muyuz? Üç beş çapulcu, içi boş hayallerini deneyecekler diye bir milyar üç yüz milyon insanın geleceğini tehlikeye mi atalım? Batılılar bizi anlamıyorlar, anlayamıyorlar, akılları yetmiyor. Onların demokrasisi bizimkinden üstün değil, farklı sadece. Xi Jinping bu yüzden Çin Usulü Demokrasi diyor bizim ülkemizdekine. Gelişmeyi, harmoniyi, barışı, huzuru ve düzeni ön plana alan bir demokrasidir buradaki. Karnını doyuramadıktan sonra ne yapacaksın özgürlüğü? Özgürlüğün sınırlarını iyi belirlemezsen bela açar başına. Bunun örneklerini çok gördük, kurbanını çok verdik biz. Öyle değil mi Wen Lieng?”

Wen Lieng sigarasını ağzından çıkarıyor. Yüzündeki gülümseme konuşulan konunun ciddiyetini anlayınca kayboluyor. Ağzında kalmış dumanı havaya püskürtüyor, beyaz duman bir hayalet gibi ağır ağır kayboluyor odanın yüksek tavanına yükselerek.

“Haklısınız sayın Yu Jia, çok haklısınız hem de. Gençler anlamazlar. Şimdikiler bilmiyor bir önceki neslin ne kadar sefalet çektiğini, ne acılar yaşadığını. Ben çocuktum o zamanlar, az çok anımsıyorum aç kaldığımız, pirincin yanına katık yapacak bir şeyler bulamadığımız zamanları. Babaannem haşlanmış pirince soya sosu ekleyip yedirirdi bana, o da soya sosu bulabildiğimiz zamanlarda. Çoğu zaman onu da bulamazdık. Aslına bakılırsa çoğu zaman pirinç bile bulamazdık; arpayla, darıyla şişirirdik karnımızı. Kolay mı bu günlere gelmek? Bilmedikleri için boş konuşuyorlar. Batının iyi yönlerini alalım ama ahlaksızlığını, bireyciliğini, sınırsız özgürlüğünü almayalım. Çin Usulü Demokrasi, onların yolsuzluklara ve rüşvete bulanmış yalancı demokrasisinden bin kat daha iyi.”

Çok ısrarcı olup, ortamdaki hemfikir havayı bozmak istemiyorum. Hem buraya Yu Jia’yla ve özellikle de Wen Lieng’le dost olmak için geldim ben. Çizgiyi aşarsam, niyetimin tersi bir sonuçla karşılaşabilirim. Bunu ne ben ne de tüm bu planı yapan Zhu Min ister. Zaten ters ters bakışından az çok sezebiliyorum. “Ne yapıyorsun salak? Söylenen her şeye “He” de geç, komünist parti yetkilisiyle siyasi tartışmaya girmek senin neyine?” diyor yaramazlık yapan çocuğuna kızan anne gözleriyle. Yine de düşüncelerimi açık açık söyleyemeyecek olmam rahatsızlık veriyor bana. Bir kadını elde edeceğim diye inandığım gerçekleri saklayacak olmak gurur kırıcı değildir de nedir? Böylesi bir omurgasızlık sevdiğim kadının gözünde beni daha rezil bir duruma düşürmez mi? Ben tam lafa girip, konuyu değiştirecekken Zhu Min, kontrolü ele geçirmek istercesine ağzımdaki cümleyi çalıyor.

“Siz nasıl tanıştınız Lu Xi? Bana hiç anlatmadın? Severim ben gençlerin romantik hikâyelerini. Bizden geçti ne de olsa, anlat da dinleyelim!”

Lu Xi, ağzındaki lokmayı yutmadan konuşmaya çalışıyor ama dişlerinin arasından kayan bir parça genzine kaçtığı için öksürmeye başlıyor. Ben, mecburen ilgileniyorum kızcağızla. Sırtına hafifçe vuruyorum, saçını okşuyorum, omuzuna dayanak oluyorum. Bu arada Zhu Min’in bakışlarını da kontrol ediyorum, sütün kaynamasını isteyen ama taşmaması için gözünü tencereden ayırmayan aşçı gibi.

“Dikkatli ye canım, acelemiz yok!”

Zhu Min kirpikleriyle kıstırıp, gözleriyle eziyor beni. Kulakları “canım” kelimesinden sonrasını duymamış gibi. Belki de pişman beni buraya çağırdığından. Rolümü gereğinden iyi mi yapıyordum yoksa!

“İyiyim, iyiyim! Bir şeyim yok. Biz, şeyde tanıştık, İngilizce kursunda. Kurs da denmez aslında, konferans gibi bir şeydi. Çanco Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nde, salondayken koltuklarımız yan yanaydı. Konuşmadan sonra çay içmeye davet etti beni üniversitenin kantininde. Önce reddettim ama sonra baktım yakışıklı ve uzun boylu; Hem Çince’yi de çok güzel konuşuyordu, CCTV’de akşam haberlerini sunan spiker gibiydi. Ben de kabul ettim. İyi etmişim değil mi?”

Wu Jia’yla Wen Lieng, sanki aralarında anlaşmışlar gibi aynı anda kahkahayla gülmeye başlıyorlar. Erkeklerin kısa ve öz, yani zahmetsiz ve çetrefilsiz aşk hikâyelerinden hoşlandıkları doğru olmalı. Ben, ısrarla Zhu Min’e bakıyorum, tepkisini ölçmek için. Dudağının kenarında memnun olup olmadığını pek de belli etmeyen özensiz bir tebessüm var sadece.

“Bu kadar kısa olmamalı bir aşk hikâyesi. İnsan azıcık süsler püsler, sağına soluna ayrıntı ekler, ne bu böyle? Nan Da Jie üzerindeki manavlar bile daha uzun anlatıyorlar tezgâhlarına getirdikleri patateslerin, lahanaların yolculuk hikâyelerini.”

Kendimi tutamayıp gülüyorum. İçimden “İşte benim aşık olduğum kadın, işte bekar olduğu halde neden Lu Xi’ye aşık olmadığım sorusunun yanıtı, işte zekalar arası flörtün önüne hiçbir şeyin –ne evliliğin, ne güzelliğin ne de çocuk sahibi olmanın- geçemeyeceğinin kanıtı.” diyorum.

Lu Xi aramızdaki plana sadık kalarak iyi yapmıştı belki ama yaratıcılığını konuşturmadığı için aşka aç bir kadından zayıf not almıştı.

“O kadar basit değil tabii” deyip durumu kurtarmaya girişiyorum, çok da özgüven barındırmayan cılız sesimle. “Hangi aşk hikâyesi ilk görüşün heyecanını, ilk bakışmalardaki çocuksu masumiyeti, ilk teklifteki tereddüdü, ilk sesteki titremeyi es geçebilir? Bunları kendimize saklıyoruz biz. Hem sadece altı aydır beraberiz. Birbirimizi tanımakla meşgulüz halâ, anıları deşme noktasına henüz gelmedik. Anılar, şimdiden umut kalmadığı zamanlarda değerli olurlar, yanılıyor muyum?”

Lu Xi ben daha sözlerimi bitirmeden koluma giriyor, üşümüş de acilen ısınması gerekiyormuş gibi elini koltuğumun altına sokuyor, soğukta yorgan altına sıvışan kedi gibi. Sonra da başını omuzuma dayıyor. Rol mü yapıyor yoksa tüm içtenliğiyle hislerini mi yansıtıyor, bilemiyorum. Yalnız, Zhu Min hariç masadaki kadınların hepsi derin bir “ooooooh” çekince çok başarılı bir iş çıkardığını anlıyorum. “Çok tatlısınız”, “Birbirinize çok yakışıyorsunuz.”, “İkiniz de çok güzelsiniz, bir an önce evlenin de güzel bir çocuğunuz olsun. Hatta ikinizin de kardeşi yoksa ikinci bebeği yaparsınız.” Zhu Min ne olup bittiğini anlamamış gibi bir bana, bir Lu Xi’ye bakıyor. Ya durumdan memnun ama vereceği tepkiyi bilemediği için gözünü benden kaçırmakla meşgul ya da durumdan memnun olmadığı halde masadan kalkıp gidememenin acısıyla kıvranıyor.

Bu arada Yu Jia, aşk meşk muhabbetinden sıkıldığını belli edercesine etrafa bakınıyor, garson kızlardan birisinin getirdiği turkuaz renkli bayco şişesini masanın merkezinden alıp ayağa kalkıyor. Misafirlerin bardaklarını tek tek doldurduktan sonra, sandalyesinin başına geçiyor.

“Yaklaşan Koç Yılının bizlere ve çocuklarımıza sağlık, mutluluk ve huzur getirmesi dileğiyle. Gan be*”

Önümüzdeki şat bardaklarını kafaya dikip, boğazımızdan aşağıya ateş topu gibi inen alkolün etkisiyle, sanki önceden anlaşmış gibi hep birlikte aynı anda yüzümüzü buruşturuyoruz. Bir tek Brian içmiyor önündeki baycoyu. Onun içmediğini gören Japon misafir “If you not drink give to me*” diyor, şakacı bir tavırla. “No sake in China, we drink bai jo*” diye de ekliyor gülerek.

Yu Jia ikinci bir bardağı doldurup kafasına diktikten sonra bana dönüyor.

“Sen benimle bir de sarhoş olduktan sonra konuş. İşte o zaman resmi görüşümü değil de kişisel görüşümü öğrenirsin.”

Belki de insanlar bu yüzden içiyordur diyorum içimden. Sarhoş olup yaptıklarından sorumlu sayılamayacak hale gelmek ve sırf bu yüzden söyleyemediklerini söyleyebilmek, yapamadıklarını yapabilmek için. Akıl, taşındıkça ağırlaşan bir yük sonuçta. Onu bir kenara koyup, kafamızı ara sıra rahatlatmadıkça gerçek anlamda dinlenmiş sayılmıyoruz.

“Tamam başkanım” diyorum saygıda kusur etmemeye dikkat ederek. “Gece uzun, konuşuruz. Sizden öğrenecek çok şeyim var.”

Bu sözlerimi duyunca, yaramaz öğrencisini yola getirmiş gaddar bir öğretmen gibi gülümsüyor Yu Jia, karşısındaki gencin onun önünde saygıyla eğiliyor olmasını, düşüncelerimin hizaya çekilmesi konusunda da tam bir teslimiyetle sonuçlanacağını sanıyor büyük bir olasılıkla.

Wen Lieng’in patronu üçüncü bayco kadehini kafasına diktikten sonra, ancak cesaretini bulmuş gibi başlıyor konuşmaya. Yanındaki karısı, kocası yanlış bir şeyler söyleyecekmiş gibi endişeli, ikide bir kocasının önündeki tabağa bir şeyler koyuyor, içerken yemeği ihmal etmemesini salık veriyor.

“Sayın Yu Jia, hepimiz çok çok mutluyuz bu akşam. Özellikle bizleri kırmayıp, şirketimizin davetini kabul ettiğiniz için çok çok çok teşekkür ederiz. Umarım Koç Yılımız hepimize daha çok kâr, daha az sorun getirir.”

Yu Jia yanındaki karısına dönüp, “Kaç oldu bu, üç mü dört mü?” diye soruyor. Karısı “Bu beşinci” deyince önce sesli bir kahkaha atıyor Yu Jia, sonra ağzına kadar dolu şat bardağını kafasına dikiyor, ardından da duvar kenarında bekleyen garson kızlardan birisine “Bana biraz su verin, daha çok erken.” diye sesleniyor. Onun, içkiye biraz ara verip, su istemesi hem karısını hem de karşısında oturan Wen Lieng’i memnun ediyor.

Fabrikanın kentin dışına taşınması için hükümetin ciddi baskı yaptığını ve ancak partiden üst düzey bir yetkiliyle ilişkiler ilerletilirse bu taşınma işinin iki yıl kadar ertelenebileceğini birkaç hafta önce Zhu Min söylemişti bana. Bu yemeğe partiden birisinin katılmasının nedeni de gecenin ilerleyen saatlerinde, yani kadınlar ve çocuklar evlerine gittikten sonra, iş konuşulacak olmasıydı. Yalnız, eğer Yu Jia bu şekilde içmeye devam ederse, kısa sürede pert olacaktı ve yemek basit bir yılbaşı yemeği olarak kalacaktı.

Yu Jia, büyük bir bardakta getirilen ılık suyu tek dikişte içince biraz kendine gelir gibi oluyor. En azından baş aşağı gitmekten kurtuluyor. Bundan sonra daha dikkatli olacak, onun umudu var gözlerinde.

“Bu yıl kolay olmayacak. Kimse taşınmak istemiyor ama hükümet de çok sıkı dayatıyor. Çanco’daki havayı görüyorsunuz. En güneşli günlerde bile gökyüzünü görmek imkânsız. Geçen ay Pekin’de bir anaokulunda çekilmiş bir video izledim youko’da. Çocuklara gökyüzündeki yıldızları soruyorlar, hiçbirisi yıldızların geceleri gökyüzünde görülebildiğinin farkında değil. Hayatlarında yıldız görmemişler ki! Varsa yoksa karanlık, kirli gökyüzü. Sınıflarını süslerlerken kullandıkları yıldızları biliyorlar, o kadar. Basına yansımıyor ama halktan çok şikâyet var. Fabrikaları kentin uzağına atmazsak, yüzlerce yıl daha göremeyiz yıldızları. Bana kalsa hava kirliliği büyük bir sorun değil ama uluslararası arenada Çin’in imajı var. Batılı ülkeler de zamanında çok kirliydiler. Sonra ne yaptılar, ucuz iş gücü buldukları için fabrikalarını bizim topraklarımıza kurdular. Onların havası temizlendi, bizimkisi kirlendi. Şimdi biz de aynısını yapmalıyız ama gerekli kıvama gelmedik henüz.”

Wen Lieng sigarasından derin bir nefes alıyor, Yu Jia’nın konuşmasının hoşuna gittiği belli. Sarhoş değilken böyle konuşuyorsa, birkaç saat sonra ondan istediklerini rahatlıkla elde edebileceklerini seziyor sanırım. Ciğerlerine dolan dumanı burnundan saldıktan sonra ağır ağır başlıyor konuşmaya.

“Bu yüzden Afrika var ya! Avrupalılar ve Amerikalılar, Doğu Asya’yı kirli sanayileri için kullandılar. Şimdi sıra bizde, kıskanıyorlar bizi bu yüzden. Afrika bizi bekliyor ama biz daha o kadar zenginlemedik. Bu ülkede bunca fakir varken, Afrikalı işsizlere istihdam sağlamak lüks kaçıyor biraz. Yine de giden çok. Hallerinden de gayet memnunlar.”

Bu adamın böyle oturaklı düşünceleri olduğu halde, nasıl olup da karısını döven bir koca, çocuğuyla ilgilenmeyen bir baba olabildiğini anlayamıyorum. Dostlarının ve iş arkadaşlarının yanında siyaset ve ekonomi uzmanı, evde karısının ve çocuğunun yanında hödük mü oluyor? Mümkün mü böyle bir şey?

Önümde ağır ağır dönen masadan tofulu patlıcanı görünce dayanamayıp Brian’a haber veriyorum. “Look, this one has no meat.*” Brian’ın, sıkıntıdan bunalmış yüzünde hafif bir aydınlanma beliriyor. Birilerinin onun varlığını hatırlaması güzel bir şey tabii. Tofulu patlıcandan o alınca, ben de alıyorum. Ardından kendi tabağıma, geyik eti sote ve soya soslu etli fasulyeden koyuyorum biraz. Bir ara müdahale edip, “Peki, Afrika’dan sonra ne yapacağız?” diye sormak istiyorum ama frenliyorum kendimi. Oyunbozanlık yapıp, ortamı germem çok gereksiz kaçacak böylesi bir yemekte.

Gece uzuyor, konular; ekonomiden siyasete, ailenin öneminden Asya kupasında Çin’in oynayacağı maçlara kadar geniş bir yelpazede salınıyor hiç durmaksızın. Bir ara yine benim mesleğime geliyor konu. Her ne kadar haritalar hakkında, onları bilmeyenlerle konuşmaktan haz almasam da bu sefer kısa kısa anlatıyorum beni haritalara çeken şeyleri.

Saat ona doğru, kadınlar yavaş yavaş kalkmaya hazırlanıyorlar. “Çocukların uyku saati geldi.” diyor Zhu Min. Bir ara Kiki geliyor annesinin yanına, kafasını sürtüyor ilgi bekleyen kedinin sahibinin paçasına sırnaşması gibi. Zhu Min “Aferin benim kızıma, kimseye sormadan kendi başına tuvalete gitmiş. Annesinin zeki kızı.” diyerek seviyor Kiki’yi. Wen Liang ise patronuyla önemli bir konuyu görüşmekle meşgul o sırada. Yu Jia ise önündeki bardaklardan hangisinin kendisine, hangisinin karısına ait olduğunu kestirememenin sıkıntısını yaşıyor o anda.

Lu Xi de toparlanıyor diğer kadınların hazırlandığını görünce. “Ben de çıkayım, saat 11’e kadar iznim bu akşam. Annem babam merak ederler. Biz Brian’la aynı taksiye biner gideriz, onun evi çok uzak değil bizim evden.” diyor. Yirmi yedi yaşındaki bir kadının bu çocuksu tavrı ben de şaşkınlık, diğer kadınlarda hayranlık uyandırıyor. ”Seni taksiye bindireyim, sonra ben yemeğe geri gelirim.” diyorum. Amacım bu vesileyle Zhu Min ile iki kelime laflamak. Odadaki erkeklerden ben ve Brian hariç hiçbirisi çıkmıyor bizimle. Hatta ben odadan çıkarken Wen Lieng’in patronu “Karılarımız sana emanet, onlara iyi bak.” deyip uzun bir kahkaha atıyor. Yu Jia resmi bir sesle arkamdan bağırıyor, “Çabuk gel ama, konuşacaklarımız var, güzel sevgilini az öp bu akşam.”

Kapıdan en son ben çıkıyorum. Koridor serin ve karanlık. Zhu Min, bir elinde Kiki, diğer elinde şirketin yeni yıl hediyesi olan ayçöreği kutusu hemen yanımda beliriyor. Kiki’yi Lu Xi’ye verip, önde yürümesini işaret ediyor gözünün üzerinde dans eden kaşlarıyla. Diğer kadınların da önümüzde yürüdüklerinden emin olduktan sonra fısıldamaya başlıyor.

“Rolünü çok iyi oynuyorsun, sanki rol yapmıyormuş gibi. Korktum bir ara.”

Bu bir tuzak mı diye merak ediyorum birkaç saniyeliğine ama sonrasında böylesi kontrolsüz bir akşamda onun da tuzaklara ayıracak vakti olmadığını düşünüyorum.

“Ne o kıskandın mı beni?”

Geriye dönüp tekrar bakıyor arkamızda birileri var mı diye.

“Saçmalama, çok hoşuma gitti. Yani Lu Xi karşımda yavru kedinin annesine yanaşması gibi sana sokulurken biraz rahatsız oldum ama bu iyiye işaret. Onu sen bana bırak, parasını verdim mi rahat eder ama bir de aşağıda bir iki fotoğraf çekilmeniz lazım. Anlaşmaya dahildi bu. Ailesine gösterecekmiş. Neyse, iyiydi bu akşam, çok iyiydi. Kocam artık ne senden ne de benden kuşkulanır. Biz gidince onun yanına otur. Sarhoş muhabbetini sever o. Futboldan bahset, bırak o konuşsun. Yu Jia’yla da gereksiz siyasi münakaşaya girişme. Adam partide yetkili, üç beş seneye kalmaz bakarsın Çanco valisi olmuş. Seni aykırı düşünceli birisi olarak anımsamasın. Derneğin için hayırlı olmaz.”

Tamam anlamında başımı sallıyorum. Asansörün kapısına geldiğimizde, Kiki, Lu Xi’nin elinden kurtulup annesine sarılıyor. “Anne çok uykum var, beni kucağına al.” diyor yalvaran bir sesle. Zhu Min, elindeki ayçöreği kutusunu bana verip, “Tutar mısın şunu taksiye binene kadar. Ben Kiki’yi kucağıma alacağım diyor.” Onun tüm anaçlığıyla yavrusunu kucaklayıp, göğsüne dayamasını hayranlıkla, hatta biraz da kıskançlıkla izliyorum. Koridorun diğer ucundan erkeklerin kahkahalara karışan sesleri geliyor.

San, ar, iy, gan be*
Asansörün kapısı açılıyor.
--

* Bahar Bayramı: Çin’in en büyük resmi bayramıdır. Aynı zamanda Çin Yeni Yılına denk gelir.
* Gan be: “Dibine kadar içeceğiz” anlamında bir deyim.
* If you not drink give to me: Kırık bir İngilizceyle “Eğer sen içmiyorsan, bana ver.”
* No sake in China, we drink bai jo: Kırık bir İngilizceyle “Çin’de sake yok, biz de bayco içiyoruz.”
* Look, this one has no meat.: Bak, bu etsiz bir yemek.
* San, ar, iy, gan be: Üç, iki, bir, dibine kadar…

Lacivert







10 Mart 2015 Salı

KİRAZ AĞACI


Köhne bir salonda oturmuşum
Oturmuşum ki
Rakıya adını katıp
Susuzluğumu içiyorum.
Bir adam merdivenleri
İkişerli
İniyor
O adama iniyorum
O adamı biliyorum
O adam
Oluyorum.
Halime bakıyorum
Halime gülüyorum.
Derken beton yolda buluyorum kendimi,
Beni betona basmak zorunda bırakanlara
Betim benzim atana dek
Küfrede küfrede 
                                              Sonunda
Küflenmiş bankı buluyorum.
Mutlu şiir olmaz diyor ağaç
Biri o kiraz ağacını buduyor.
Beni kiraz ağacı buluyor
Anılarımı buluyorum
Gözlerini
Bulamıyorum
Gözlerin bir şeylerin anahtarı sanki
Kapıda kalıyorum
Güçsüz kalıyorum
Kapıda oturmuş ağlıyorum

Kapı da...

Lotus Yeşili