25 Mayıs 2015 Pazartesi

HÂLLENMELER

Sıradan Bir kaplumbağa yürüyüşü -çeşitli yanaşmalar ve birkaç esna…
                                                                                              İle
Seyrelmiş hüzün bulutlarını sol baştan saydım.
Ve öptüm Atları, Cadde kıyısı dalgınlıklarından.
Işıkla ölüm arasında.
Kuşakların Ve Sert dövüşlerin
O parlak yalnızlığında yok olmak
Bir dalgınlık anıdır yalnızca.
Oturup kendimi de dinlesem
Ya da Gerinsem doğan güne karşı
Her şey samimiyetini yine de son kere yoklardı.
-          Yok! O an mümkün olsa herkes tembellik yapardı.

Bir kez göründü mü güvende olmalı yeryüzü.
Bulunduğum yer, sağım solum
Ekmeğimi dildiğim balkon sefaları
Ya da Güvercin boşluğuna akan her karanlık heyecan
Güneşin sarısıyla yada toprağın koyusuyla bulmalı rengini aşk.
Bu geçimsiz günler kendi ritmiyle kurumalı.
Kabullendiğim her şey
Ön görülerim ve yanılgılarım
Sığınarak yaşadığım çağın tüm aksilikleri artık kurumalı.
Biliyorsun sevgilim ve sesime ilişen dost;
Hiçbir düşün içinde
Yine de tek bir dilek tutulmuş değil _
Sonradan olduğu gibi.
Bir hırsız seçerde
Onu tutkuyla yakalar gibi
Susup Bakar gibi Kol saatine, - vişne
Sallanırken tutkusunda öylece
Çırılçıplak ve neşeyle
Havaya kalkarken her toz tanesi
Artık hayatta kalmanın en iyi tedavisidir unutmak.
Kapımdaki taş, karıştığım kozmos
-          Her şey ama her şey bekleyebilir

                              Çürüme illeti hariç...


Kemik




18 Mayıs 2015 Pazartesi

UÇURUM 8

“Senin ne işin var burada?”

Ağzımdan bir anda çıkmıştı bu laf ama pişman değildim. Gerçekten ne işi vardı Lu Xi’nin derneğimizin toplantısında? Nasıl öğrenmişti burayı? Henüz resmi belgeleri tamamlamadığımız için herkese söylemiyorduk açılış tarihimizi ve yerimizi. Arkadaşlar arasında, özellikle de Çanco’daki üç beş harita tutkununu bir araya getiren mütevazı bir açılış yapmayı planlıyorduk o kadar. Bir başkanımız vardı ve evet, ben başkan yardımcısıydım ama bunların hiçbirisinin resmiyeti yoktu. Kendi aramızda konuştuğumuz, konuştuktan sonra unuttuğumuz şeylerdi hepsi.
“Nasıl ne işim var? Dün akşam sen dedin istersem gelebileceğimi, hatta müsaitse Brian’ı da getirebileceğimi.”
Şaşkınlığım birken iki oluyor. Acaba ağzımdan mı kaçırdım yanlışlıkla? O kadar sarhoş oldum mu ki ben? Hele ki kadınların yemekten ayrıldığı saatte aklım başımda değil miydi benim? İnanamıyordum onu derneğin toplantısına davet ettiğime. Sağıma soluma bakıyorum Brian ortalıkta mı diye.
“Emin misin benim böyle bir şey dediğimden? Ben hatırlamıyorum hiçbir şey?”
Çocuğunu yalan söylerken yakalamış bir annenin gözleriyle süzüyor beni tepeden tırnağa, amacı beni suçlu durumuna bırakma ve ardından özür dilemeye zorlamak. Bunu anlamam için kâhin olmam gerekmiyor ama işi uzatmaya niyetliyim.
“Fotoğraf çektirdikten hemen sonra söyledin. Beni taksiye bindirirken; bir elinde Zhu Min’in çantaları vardı. Kiki’yi kucağına alınca sana vermişti ayçöreği kutusunu. Hatırladın mı şimdi?
Doğruyu söyleyip hayır desem beni unutkanlıkla, takmamakla, hatta bencillikle suçlayacak. Yalan söyleyip evet desem, içerideki arkadaşlara durumu izah etmek zorunda kalacağım. Çok da umurumda değil aslında onun ne düşüneceği. Para karşılığı aşık rolü oynayan birisi sonuçta karşımdaki.
“Bu arada annemle babam çok beğendiler fotoğrafımızı, bizi ne zaman tanıştıracaksın diye sordular. Ha ha!”
Kahkahasında yaşama karşı duyulan kayıtsız bir bağlılığın keskin renkleri var. Sabah yaşadıklarımdan sonra böylesi bir kahkaha, hak etmediğim halde şımarmışım gibi utandırıyor beni.
“Tamam, tamam; hatırladım şimdi! Hem hatırlamasam ne olacak, buraya kadar gelmişsin, seni geri gönderecek değilim ya? Arkadaşlarımla tanışırsın, haritacılık hakkında biraz bilgi edinirsin. Brian’ı niye getirmedin?”
Soruma yanıt vermiyor. Belki önemsiz bulduğu için belki de benim yanıtı bildiğimi düşündüğü için. Kafasını bir sola, bir sağa çevirip duvarlardaki antik dünya haritalarına, dünyanın farklı kentlerine ait metroların planlarına, Çin tarihindeki hanedanlıkları farklı renklerle resmeden modern bir haritaya ve insan bedenini resmeden eski bir Budist çizime göz atıyor.
“İlginç bir yer burası. Konuşmanı sabırsızlıkla bekliyorum. Hazırladın mı bir metin yoksa aklına geldiği gibi mi konuşacaksın?”
Konuşma yapacağımı nereden biliyorsun diye sormuyorum artık. Demek ki ayıklıkla sarhoşluk arasında bir yerde freni patlamış kamyon gibi dağıtmışım ortalığı. İyi ama ben bu kadar açılıp saçılıp, Lu Xi’ye bu derece yaklaşırken, Zhu Min ne yapıyordu? Zevk mi alıyordu beni başka bir kadının ağında görmekten? Yoksa çapkın erkeklere yakışan bir çeviklikle ikisini de idare mi etmiştim, birini diğerine çaktırmadan? Kendimden bile korkuyorum bazen, doğruyla yanlışın arasındaki çizgiyi görmezden gelişim ve bunu farkında bile olmadan yapışım ürkütüyor beni.
“Evet, hazır bir metin var. Geçen hafta yazmıştım. Güya dün akşam eve erken gelirsem düzeltecektim ama ne dün akşam eve erken gelebildim ne de bu sabah vaktim oldu yazdıklarımı okumaya. Artık ne yazdıysam okuyacağım.”
Gözleri akvaryumdaki huzursuz balıklar gibi oynamaya başlıyor. Bir duvarlara bakıyor, bir bana, bir yere. Yanımızdan genç bir arkadaş geçiyor. Durmaksızın dar koridorda yürüyüp, koridorun sonundaki merdivenleri tırmanıyor. Toplantıyı yukarıda, çatı katı görünümündeki dar mekânda yapacağız. Isıtıcıları sabah erkenden açmış organizeden sorumlu arkadaş. Dışarıdan bakınca herhangi bir kafeden farksız bizim yerimiz. Girişte sağda, bir masa ve iki sandalye var. Onun berisinde dikdörtgen şeklinde bir tezgâh. Buraya ileride bir kahve makinesi, bir buzdolabı ve bir de ufak fırın koyacağız. Şimdilik sadece çay yapabiliyoruz. Herkes evinden bardak ve fincan getirdi. İdare edeceğiz bir süre.
Dernek resmiyetini kazanmasa bile, burası civardaki gençlere hizmet veren bir kafe olarak kullanılacak. Biz yine gözlerden uzak toplantılarımızı yaparız burada, etkinlikler düzenleriz insanları bilinçlendirmek için, bir yere gideceğimiz zaman derneğin önünde buluşup gideriz. Koridorun sonunda, merdivenin basamaklarının altında haritacılığın tarihi üzerine yüzlerce kitaptan oluşan bir kütüphane var. Merdivenin arkasında ise ufak, penceresiz bir oda duruyor. Ben bu odayı Düşperest Harita Merkezi olarak işletmek için teklif verdim arkadaşlara. Bugün son detayları konuşacağız.  
“Hadi yukarı çıkalım. Zaten geç kaldık. Toplantı benim yapacağım konuşmayla başlayacak. Sonrasında seni yolcu ederim.”
Ona merdivenleri gösteriyorum ve arkasından yürüyorum. Elektrikli ısıtıcılar uzun süre açık tutulduğu için çatı katı ısınmış, sauna gibi olmuş. Isıtıcıların birisini kapatıyorum. İçeride bizden başka altı kişi var, yerdeki minderlere oturmuş beni bekliyorlar. İkisi Çanco Teknoloji Üniversitesi’nde öğrenci, diğer dördü de belediyenin farklı kısımlarında haritacılık ve kent planlama işleriyle ilgileniyorlar. İçeriye girer girmez başımla selam veriyorum ve ardından Lu Xi’yi “bir arkadaşım” olarak tanıtıyorum. Herkes biliyor çünkü, benim bir kız arkadaşımın olmadığını.
“Açılış konuşmamı dinleyecek ve biz toplantıya başlamadan ayrılacak.”
Öğrencilerden birisi oturduğu yerde hafifçe hareket edip, bir kişilik yer açıyor ve gülümseyerek Lu Xi’ye oturabileceğini işaret ediyor.
Lu Xi, pencereye yaklaştıkça, odanın alçalan tavanına çarpmamak için önce boynunu, ardından da belini büküyor. Kendisine gösterilen yere oturmadan önce dışarıya bakıyor küçük pencerenin önünden. Işığın vurduğu yüzünde ufak bir tebessüm beliriyor hafifçe.   
“Ne kadar şirin bir yer burası! Hutong*ların bu şekilde kullanılabileceği hiç aklıma gelmezdi. Genelde yaşlı ve inatçı insanların yaşadığı muhitler olarak bilirdim ben hutongu. Böyle bir yerde çatı katı olan bir kafe kimin aklına gelirdi?”
Ona, dernek merkezi olarak neden gözlerden ırak böyle bir yer seçtiğimizi açıklamıyorum. Kentin işlek caddelerinde böyle bir yer tutacak olsak kiranın yarısını bile ödeyemezdik topladığımız üye aidatıyla. Zaten öğrencilerden aidat almıyoruz, henüz ciddi bir gelirimiz de yok. Ayrıca burası kimsenin dikkatini çekmeyen bir yer, kentin merkezine yürüme mesafesinde ama daha çok unutulmuş bir bölge gibi. Hong Mei Parkından çıkıp alışveriş merkezlerine doğru yürümek isterken yanlışlıkla girenler dışında pek bir insan geçmez bu yollardan. Bir de civardaki okullardan çıkıp Yan Ling caddesine kestirmeden gitmek isteyen öğrenciler.
Cebimden katlanmış kâğıdı çıkarıyorum.  Merdiven boşluğunun hemen önüne konmuş sandalyeye oturuyorum ve okumaya başlıyorum:
Merhaba arkadaşlar,
Bugün burada toplanmamızın nedeni derneğimizin açılışını yapmak ve ardından Düşperest Harita Merkezi üzerine ufak da olsa bir beyin fırtınası gerçekleştirmek. Evet, sayımız az. Evet, kaynaklarımız kısıtlı, hatta yok denecek kadar az. Evet, içinde yaşadığımız toplumda bizim değer verdiğimiz haritacılık mesleğine pek bir rağbet yok.  Yine de bu derneği açma düşüncesi ve açık tutma kararı bizi dik tutmaya yetecek kadar güçlü. Çünkü biz, kayıtsız şartsız seviyoruz haritaları. Kıvrımlarını seviyoruz, boşluklarını seviyoruz, renklerini seviyoruz. Renkleri, çizgileri, sınırları ve boşlukları kullanarak bizimle konuştukları zaman, oturup sessizce dinlemeyi seviyoruz. Çünkü bir harita, yanında sessiz kalmanıza izin verecek anlayışlı bir sevgili gibidir. Çok iyi susabilirsiniz güzel bir haritanın yanında, o da susar sizin yanınızda. Karşılıklı susup, anlarsınız birbirinizi. Bu yüzden vardır haritalar ve bu yüzden var olmaya devam edeceklerdir.   
Haritaları seviyoruz çünkü bir harita asla sadece bir harita değildir. Harita; ulaşılamayanın, gidilemeyenin, arzulananın simgesidir çoğu zaman. Bu yüzdendir belki de insanlık tarihindeki ilk haritaların göklerdeki yıldızlara adanmış olması.  Bilinmeyen yerlere ejderhalar, canavarlar çizilmesi de bundandır. Gidilmemiş yollar, keşfedilmemiş denizler, sonu gelmeyen seyahatler haritalarda günahı çağrıştıran imgelerle betimlenir ki caysın yerinde durmak bilmeyen, kendisine verilenle yetinmeyen maceraperestler.
Bilinmeyenin yerine canavarlar koyan zihniyetle, bilineni boş bırakan zihniyet az çok aynıdır haritacılık mesleğinde. Atlas Okyanusu’nun batısına ejderhalar, dev balıklar çizen Avrupalı kaşifler farklı değildirler okyanusu aştıktan sonra Amerika’nın ortasını boş bırakan torunlarından. Boş bırakırlar ki oralara el koyabilsinler, boş bırakırlar ki sahipsiz sanılsın, boş bırakırlar ki oralarda yaşayan yerlilerin hayatları vahşi hayvanların hayatlarıyla eş tutulsun.   
Her harita verilmiş bir tavizin, bir kurbanın ürünüdür. Sanatta ve aşkta olduğu gibi haritada da kazan kazan ilkesi işlemez, vakit israfından başka bir yere götürmez bizleri hırslı olmak. Bir haritacı estetik, gerçek ve kullanışlılık üçlüsünün en az birini kurban vermeden harita çizemez.  Bu yönüyle yaralı başlar her harita hayatına, eksik başlar. Önemli olan okuyucunun bu eksikliğin farkında olmasıdır. Okuyucu bilirse haritanın varoluş yolunda verdiği kurbanları; daha iyi anlar onu, beklentilerini azaltır, öğrendiklerini filtrelerden geçirir.  
Harita özgürlüktür. Küre üzerindeki bir resmi, dikdörtgen şeklindeki kâğıda aktarırken belli kurallar dâhilinde kalmak kaydıyla şımarıklıklar yapabilirsin. İstediğin renge boyarsın ülkeleri, denizleri, gölleri. İstediğin yönü kuzey, istediğin yönü doğu yaparsın. İstersen ekvatora yakın ülkeleri olduklarından büyük gösterirsin, istersen kutuplara yakın olan ülkeleri. İstersen sevdiğin sinema oyuncusunun ülkesini haritanın merkezi yaparsın, istersen kalbinin sahibi olan prensesin içinde bulunduğu kenti.
Hiçbir harita sırlarını, kendisine bir kere bakana vermez. Kadın gibidir harita, senin onu sevmeni, senin ona eğilmeni, senin onun kulağına fısıldamanı bekler. Özlenilmek ister, değer verilmek ve bir kâğıt parçasından üstte tutulmak ister. Beraber vakit geçirmezsen küser harita, darılır, kapatır sırlarını. Senin ona hazır olmanı bekler, aklını ve bedenini onun için hizaya getirmeni. Bu yönüyle bakınca, sadece her haritanın bir sanat eseri olduğunu değil, aynı zamanda her sanat eserinin bir harita olduğunu da iddia ediyorum. Mutluluğun haritasını çizer bir ressam tuvale, acıyı ve ıstırabı bir kartografın hassasiyetiyle yontar heykeltıraş, umudu kıvrım kıvrım nakşeder müzisyen notalarla.  
Bir haritaya bakan iki kişi asla aynı şeyi göremez. Çünkü o dışımızda, bizden bağımsız bir şekilde var olan bir nesneden çok; içimizde büyüttüğümüz bir toz bulutudur. Zamanla, sabırla, inatla o toz bulutu bir şekle bürünür; bizden bir şeyler alır ve doğru kıvama geldiğinde anlama bürünür. Bizi biz yapan geçmişimiz, inandığımız değerler,  sevip değer verdiğimiz dünya; haritayı okuyuşumuzu etkiler. Her harita bir hikâyedir ve her hikâyenin sonsuz tane anlamı vardır. Haritanın merkezi sensindir, kendi hayatının merkezi olman gibi. Senin dünya görüşün, senin bakış açın, senin siyasi anlayışın doldurur boşlukları, sınırları sen çizersin, sınırların olmadığı çölleri de.
Geçenlerde bir kitapta şöyle bir cümle okumuştum: “Çok uzaktaki çok zayıf ışık kaynaklarını kendilerine rehber edinenler, hakiki anlamda karanlıkta olanlardır.” Harita bilgisinden mahrum olan insanları betimlemek için söylenmiş sanki. Çünkü harita yöntemdir, tekniktir, tekniğin bilgisi olan teknolojidir. Haritayla konuşan daha erken varır gideceği yere, haritayla konuşan yerini, yurdunu bilir. Haberdardır evrendeki konumundan, hatta konumsuzluğundan. Zavallılığının, herhangi biri olmanın, orada değil de burada yaşamanın rastgele bir kararın sonucu oluşunun bilincindedir.  
Siz hiç kendini tamamlayan haritanın hikâyesini duydunuz mu? Kendini tamamlamak için kıtaları aşan, denizleri geçen, dur durak bilmeyen haritanın hikâyesini? Antik Yunan’lı meşhur coğrafyacı Batlamyus’un haritaları temel alınarak, 1482 yılında, Almanya’nın Ulm kentinde dünyaya gelmiş bir hazine parçası bu. O zamana kadar bilinen tüm coğrafi bilgiler haritaya işlenmiş. Güzelleri güzeli bir peri adeta, dokunmaya kıyamayacağınız kadar kırılgan, bir kere baktıktan sonra ömrünüz boyunca hayallerinizi süsleyecek bir mücevher. İspanya’daki ulusal müzeden Uruguaylı bir araştırmacı tarafından çalınıyor. Çalındıktan sonra Londra’ya, Buenos Aires’e, New York’a gidiyor. En son Sydney’de ele geçiriliyor ve ait olduğu ulusal kütüphaneye iade ediliyor. Batlamyus’u ve çizdiği haritaları görmüş olanlar zaten bu hikâyenin neden şaşırtıcı olduğunu anlamıştır. Bu haritada Afrika kıtası Etiyopya’da biter, Avrupa’nın batısında sadece deniz vardır ve Avustralya yoktur. Bana göre bu harita, ulusal müzede akşama kadar kös kös oturmaktan sıkılmış, kendi üzerine işlenmemiş toprakları keşfe çıkmıştır. New York’a ve Buenos Aires’e bu yüzden gitmiştir. Avustralya’da yakalanmasaydı eminim Antarktika’ya da gidecek ve tamamlayacaktı tüm eksiklerini. Bu hikâyeyi ne zaman düşünsem aklıma her daim kendisini eksik hisseden insan gelir aklıma. Varlığını eksikliğine borçlu olan insanı hayal ederim, sürekli kayıp bir parçayı tamamlamaya çalışan, her yeni eklemeden sonra, deliğin sandığından daha geniş olduğunu kavrayan ama yine de asla vaz geçmeyen insanı, eksik olduğunu unuttuğu zaman zorbalaşıp başkalarının başına bela olan insanı. 
Batlamyus’dan bahsedip, kendi tarihimizden bahsetmemek olur mu? Haritanın ve haritacılığın tarihi, bizim tarihimiz kadar eskidir. Milattan önce 227 yılında, Yan beyliğinin prensi Dan, ilk imparator Çin Şı Huang’a sadakatını belirtmek istemiş. Yanındaki yardımcısı Jing Ke ile birlikte, rulo haline getirilmiş ipekten bir haritayı imparatora sunmak istemiş. O zamanlar, hanedana boyun eğen küçük beyliklerin prensleri, saraya gidip sorumlusu oldukları bölgenin haritasını imparatora teslim ederlermiş. Bu, o prensin hanedanın bir parçası olarak yapacağı ilk diplomatik görev olarak kabul edilirmiş. Tam huzura varıp, rulonun içinde gizlenmiş olan hançeri ölümsüz imparatorun kalbine saplayacakken, imparator durumu anlamış ve kendisini korumuş. Kaynaklar, Jing Ke ile imparatorun sarayın odalarında uzun süre mücadele verdiklerini anlatır. Sonunda suikast başarısız olur ve Çin Şı Huang, ilk imparator olarak civardaki hanedanlıkları topraklarına katmaya devam eder. O gün bugündür haritalar, Çin tarihinin önemli bir parçası olmuştur. Çin Şı Huang’ın hanedanı da dâhil olmak üzere, sonrasında gelen tüm hanedanlarda kartograflar imparatorların meclislerinden hiç eksik olmamışlardır.  İşte biz, o harita rulosunun içine saklanan hançerleriz. Kan dökerek, intikam alarak değil, derdimizi anlatarak ulaşacağız insanlara; onları dinleyip, onlara kendimizi dinleterek.  
Çok uzattım farkındayım. Son olarak Düşperest Harita Merkezi’nden söz edeyim biraz. Bu merkezi hem halka hızlıca ulaşmak için hem de derneğe ek gelir sağlamak için açmalıyız. Kimsenin bizim heveslerimize saygı duymasını bekleyemeyiz ama onlara biraz yaklaşarak ortak bir nokta yakalarsak, içlerinden meraklı olanları kendimize doğru çekebiliriz. İnsanların en zayıf yanlarından birisidir düşleri hakkında konuşmak istiyor olmaları, düşlerini hatırlamak istemeleri ve hatta buldukları yorumculara danışmaları. Madem böyle bir talep var, biz neden bu talebi değerlendirmeyelim? Gelsinler, bize anlatsınlar düşlerini süsleyen mavi gökyüzünü, ılık okyanus sularını, çıplak gözle bakamadıkları güneşi. Biz de çizelim onların düşlerini, haritasını yapalım, süsleyip püsleyelim. Hem onlar mutlu olsunlar, hem de biz. Hem sadece geceleri uyurken gördüklerini değil, hayal ettikleri dünyaları da çizebiliriz. Gündüzleri ofislerinde sıkılıp Tayland’daki tropik adaların düşlerini kuran ve bununla avunan insanların mutlaka biz haritacılara vereceği bir ders vardır. Umarım hem derneğimizin geleceği hem de Çanco kentinin sakinleri için güzel sonuçlar elde edebiliriz böylesi uçuk bir projeden.
Konuşmamı burada sonlandırırken, sabırla dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum. Derneğimizin kurucusu, aynı zamanda Çanco Üniversitesi Kartografi Bölüm Başkanı Yi Cui bugün aramızda olamadığı için çok üzgün olduğunu sizlere iletmemi rica etti. Kendisi, yeni yıl tatili dolayısıyla ailesinin yanına, Wuhan’a gitti. Gelir gelmez, çalışmaların başına geçecek ve kaldığı yerden devam edecek. Kendisinin Düşperest Harita Merkezi düşüncesini yürekten desteklediğini belirtmeme gerek yok sanırım.
Şimdi bir ara vereceğiz. İsteyen arkadaşlar çay alabilirler, sıcak suyumuz var. Karnı aç olanlar varsa bu sabah yapılmış bao zı* da var aşağıda. Yoldan almıştım. Ben misafirimi yolcu edip size katılacağım. 

* Hutong: Sözlük anlamı sokak olan, modern Çincede geleneksel yerleşim merkezleri için kullanılan bir sözcük. Çin’in hemen her kentinde, yüksek binalar arasında sıkışmış kalmış hutonglara rastlamak mümkündür.

* Bao zı: Çin mutfağına özgü, içi et ya da sebzeyle doldurulmuş ekmeğe benzetilebilecek bir yemek. Buharda pişer.


Lacivert



7 Mayıs 2015 Perşembe

SIZINTI

Dondurulumuş anlar gibi bazı hallerimiz, gecenin sessizliğinde.
Ayın ışık saçan pervasızlığı, güneşin oklarını atıyor içimize.
Gözetleme kulesi gibi dikilmiş tepemize yıldızlar,
Dışarda kulak yalayan bir rüzgar.
Ellerimiz, ellerimiz geçmişin ayak izleri.
Bir yatak boyu volta atıyoruz,
Avlular gibi serilmiş bedenlerimiz.
Ağlama nöbetine tutulmuş bulutlar,
Çığlıkları şehri aydınlatıyor.
Döktüğü gökyaşları sekiyor kaldırımlarda.
Gece bir buğu gölüne dönüşüyor.
Göl büyüdükçe sertleşiyor karanlık.

Akbabalar hep karanlığa gelir zaten…

Bana uzak ülkeleri anlat.
Bilmediğim, görmediğim, gidemeyeceğim kadar uzak ülkeleri.
Kaybetmeliyim kendimi ve bulmamalıyım bir daha.
Yalnızlığı giyinmeli ve ölümü beklemeliyim dudaklarının arasında.

Ölüm varlığı kabullenmektir.

Bedenimi bir ağzın içine sığdırmışlar.
O açıldıkça görebiliyorum dünyayı.
Sivri kazıkları, örümcek ağlarını, bataklıkları geçemiyorum,
Çıkamıyorum oradan.
Korkuyorum, kalbim büyüyor.
Ağlıyorum, kalbim büyüyor.
Ölüyorum, kalbim büyüyor.
Ağız paramparça.

Siyah Eskisi






28 Nisan 2015 Salı

KAHVERENGİ SÖYLEŞİSİ



Sevgili Kahverengi,  Üçrenk'in en eski ve en sevilen yazarlarından birisin. Dolayısıyla da en merak edilen yazarları arasında yer alıyorsun. İlk olarak, Üçrenk'le ilişkinin nasıl başladığını sormak istiyorum. Çok sayıda şiirin ve öykülerin yer aldı oluşumda. Üçrenk'e eser verme kararını nasıl aldığın bizim için de bir merak konusu. Buradan başlayalım istedim.

Merhaba.
Öncelikle böyle bir projede beni düşünmüş olduğunuz için ben teşekkür ederim.
Üçrenk'le çok kıymet verdiğim bir arkadaşımın vasıtasıyla tanıştım. Genelde internet üzerinde çok fazla takip ettiğim kültür-sanat oluşumları yoktur. Açıkçası halen matbu dünyanın bağımlısıyım. Sosyal medya nedense hep soğukluk hissi uyandırıyor beni. Ama elbette takip ettiğim, arada bir yokladığım siteler de yok değil.
Üçrenk'le tanıştıktan sonra, beni asıl cezbeden yazılanların biraz miri malı gibi görünmesiydi. Yani isimlerin önemli olmaması, asıl derdinin içerik olması beni de burada yazmaya itti. Belki biraz ütopik bir şey ama keşke sitede yazılanların hiçbirinde kime ait olduğuna dair bir ibare olması. Hatta keşke yazılı âlemde de böyle olsa bu. Sonuçta bu da bir aşamadır ve bu aşamada yer almak benim için oldukça keyif verici.

Üçrenk Sanat oluşumu tam da dediğin bu noktada ortaya çıktı: ' 'Yazara değil, esere inan ''. Söylediklerinden senin de yazın-yayın dünyasında olup bitenlerden pek haz etmediğin anlaşılıyor. Bu konuyu biraz açalım istiyorum. Kimliksiz yazının olabilirliği konusunda ne düşünüyorsun, gerçekten böyle bir ütopyaya varmak olanaklı olabilir mi? Veya kimliksiz yazın, gerçekten bir gereklilik mi, kirliliği aşabilmede? Bu konudaki düşüncelerini paylaşırsan sevinirim.

Ben her insanın, özellikle de yaratıcılıkla içli dışlı olan herkesin, birden fazla kimliğe sahip olduğuna inanırım. Ama önemli olan böyle bir durumda, bu kimliklere sonuna kadar sahip çıkmak ve bu kimliklerin girdiği çatışmayı verimli bir üretime dönüştürebilmektir. Herkesin olduğu gibi, benim de birden fazla kimliğim var. Yazarken başka biri oluyorum, âşık olduğumda başka. Oğullarımla vakit geçirirken sadece 'baba' kalıyorum mesela. Hepsinden memnunum bu kimliklerin, hepsi bir şeyler katıyor hayatıma.
Ütopya meselesine gelince. Eski çağlarda mağara duvarlarına çizilen resimlerin altında kimin yaptığına dair bir işaret yoktu. Bugün severek dinlediğimiz anonim türkülerin kime ait olduğunu düşünmüyoruz bile. Ve asıl ilginci, bugüne kadar kimse çıkıp da o türkülerle bir iyelik ilişkisi kurma gereği duymamış. 'Bu türkü benimdir, ben yazdım' dememiş. Demek ki böyle bir dünya mümkün. Böyle dönemlerin varlığı bunu kanıtlıyor. Farkındayım, sahiplenmek dürtüsünün akıl almaz boyutlara geldiği bir dünyada yaşıyoruz. Sadece ikili ilişkilerde ve mülkiyet konusunda değil, sözcükler üzerinde bile tahakküm kurma gibi amansız bir hastalıktan mustaribiz. Ama her hastalığın bir çaresi vardır sonuçta. Eğer iyelik ilişkilerimizden arınmak istiyorsak -  ki bence bu gerekliliktir - ilk önce bize ait olduğunu düşündüğümüz şeyleri tekelimizden çıkararak başlayabiliriz buna. Sahip olduğumuz yetenek yazmaksa, buradan atabiliriz ilk adımı. Benim edebi anlamdaki tek dileğimdir sanırım; insanların adımı görmeden yazdıklarımın bana ait olduğunu anlamaları... Ben Behçet Necatigil'in bir şiirini ya da Bilge Karasu'nun bir öyküsünü okuduğumda, Robert Bresson'un bir filmini izlediğimde ya da Reshid Behbudov'un ve Kayhan Kalhor'un bir parçasını dinlediğimde adlarını görmesem bile, bu eserlerin onlara ait olduğunu biliyorum. Bütün bu isimlerin bir etiketi ya da bir imzaya ihtiyaçları yok. Eğer yazarlar/üretenler bunu başarırlarsa, merak edilmesin, okuyanlarda başaracaklardır. Yani kimse isme, sahiplenme duygusuna ihtiyaç duymayacaktır.

Sevgili Kahverengi, sözlerin Üçrenk mantığıyla fazlasıyla örtüşüyor. Yine de, bir süre önce yakın bir dostumun bana yönelttiği soru kılığına girmiş, hafif dozlu bir eleştiriyi seninle paylaşmak ve bu soru / eleştiriye maruz kalan sen olsaydın, nasıl bir karşılık vereceğini bilmek istiyorum. Söz konusu dostum demişti ki; " Kimliğinden, yazdığının mülkiyetinden vazgeçmeyi arzu ve iddia ediyor,  Üçrenk'te yazdıklarını bu ilke doğrultusunda paylaşıyor; bir yandan da asıl kimliğinle üretim yapmayı ve paylaşmayı sürdürüyorsun. Bu bir çelişki değil mi?"
Ne diyorsun?

Zaten bunun için diyorum 'birden fazla kimliğimiz var' diye. Demek ki bazı kimliklerimiz sahiplenme dürtüsünden hala vazgeçebilmiş değil. Eğer Üçrenk en başta benden bir renk rumuzuyla değil de, herhangi bir etiket olmadan şiir göndermemi dileseydi, buna da bir itirazım olmazdı. Bu mevcut dergiler için de geçerli. Bir de şu var: Ne yazık daha bir Behçet Necatigil ya a Bilge Karasu olabilmiş değilim. Bu konuda bir umut ışığı da görmüyorum :)

Kendine haksızlık etme ; ) Daha ilk dizelerde şiirin Kahverengi elinden çıktığını anlayan bir okur kitlesi oluştu Üçrenk'te. Son söylediğinden yola çıkarak, şunu sormak istiyorum: Günün birinde, isimsiz bir kitap yayımlamayı düşünür müydün? Cevap evetse, kitabın serüveni hakkındaki öngörün ve aynı zamanda hayalin ne olurdu?

Teşekkür ederim bu nazik iltifat için.

Öncelikle, eğer bir gün imzasız bir kitap çıkartacak olsam (ki bunu istediğimi başından beri ifade ediyorum), kitabıma kesinlikle bir isim vermezdim. Okuyan nasıl seslenmek istiyorsa öyle seslensin isterdim. Okuyan herkes kitabın adını kendine göre belirlesin, ne şekilde anmak istiyorsa öyle ansın diye. Aslına bakarsanız, bunu yapmak çok da zor değil. Kurarsınız bir yayınevi, kitabı da çıkarırsınız, sonra da izleyin gümbürtüyü. Edebiyat camiası sever böyle şeyleri. İki kişi bir araya gelmeye görsün, laf şiirden çıkıp dedikoduya dönüşür. Biraz önce can ciğer kuzu sarması oldukları adamın arkasından demedik bırakmazlar. Böyle bir durumda da kitabın kime ait olabileceğine dair inanılmaz komplo teorileri üretirler. Hatta kitabın yazarını bulmak için size imza günü düzenlemekten, sizi panellere davet etmeye kadar birçok yolu deneyebilirler. Ama akıllarına gelmez, imzası olmayan bir adama imza günü düzenlemenin mantıksızlığını bile kavrayamazlar. Zorlanırlar bunu algılamakta. Yanlarındaki sevgililerini bile 'benim sevgilim' diye tanıttıkları için, illa ki yazılanın da bir sahibi olması gerektiğini düşünürler.
Evvel zaman önce bir rüya görmüştüm. Bir masada şiir ya da ona benzer bir şey yazıyordum. Sonra uğultulu bir ses duydum. Ses, 'Niye yazıyorsun ki? Nasıl olsa yazdığın her şey kaybolacak.' diyordu. Yazdığımız her şey kaybolacak. Suya yazıyoruz ve havaya. Ama gerçekten yazdıklarımızın bir değeri varsa, nereye yazarsak yazalım, ne yazarsak yazalım, türküler gibi ya da Altamira'daki duvar resimleri gibi bir isme gerek duymadan yarına kalırlar. Zaten bir çocuğun kaydırak oynarken toprakta bıraktığı iz, yazdıklarımızdan daha değerli değil midir?

Güzel anlattın. Bu noktada, tam olarak isimsiz olmasa da, belli bir kimliksizlik iddiası taşıyan metinlerden kurulmuş Üçrenk Seçki kitabımıza gelmek istiyorum. Kahverengi olarak, kitabı ilk eline aldığında neler hissettiğini merak etmenin yanı sıra, diğer kimliğinle bir şair ve edebiyatçı olarak kitap hakkındaki düşüncelerini de bilmek güzel olurdu diye düşünüyorum.

Ben Üçrenk'te yazdığım her şeyi, delicesine âşık olduğum ama çok da uzağında olduğum biri için yazdım. Bu nedenle, seçkiyi tarafsız, dışarıdan bir gözle değerlendirmem çok zor. Kitabı ilk elime aldığımda, o insana dokunmuş gibi hissettim. Sayfalarını çevirmeye başladığımda, gözlerinden ayaklarına kadar bütünüyle ona bakıyormuşum gibi oldum. Kitabı burnuma yaklaştırıp kokladığımda, onun kokusuydu duyduğum. Kitabı yanıma alıp deniz kıyısına indim çoğu gece. Keskin iyot kokusunun altında, oydu yanımda benimle beraber yürüyen. Benimle beraber şarkılar söyledi, birlikte taş sektirdik denizin üstünde. Başucumda durur o seçki. Açar açar okurum. Âşık olduğum o insanla bu kadar sık beraber olmak o kadar güzel ki. Demek ki bazı şeylere kavuşabilmek için kim olduğundan, adından vazgeçmen gerekiyormuş.

Ah be Kahverengi ne yaptın ; ) Sanırım Üçrenk Seçki'nin pek çoğumuz için benzer anlamı veya anlamları var. Yaralarımızın üstüne daha fazla elmas ekmeyelim diye başka bir konuya geçmek istiyorum. Neden Kahverengi? Seçtiğin rengin senin için özel bir anlamı var mıydı, bunu  bilmek ister herhalde okurlarımız.

Bir çift kahverengi ayakkabı. Bütün nedeni bu. Tıpkı Hemingway'in o kısacık öyküsündeki gibi. Çocukluğum bir dağ köyünde geçti. Biraz da yokluk içinde. Çok sevdiğim bir arkadaşım vardı Mıstık adında. Muhtar Nevzat'ın oğlu. Aynı yaştaydık Mıstık'la. İlkokul üçe giderken, bir bayram arifesinde tarlada bir kuyunun içinde buldular Mıstık'ın ölüsünü. Yakın arkadaşıyım diye, Muhtar Halil Mıstık'a bayram için aldığı kahverengi ayakkabıları bana verdi. Ayakkabılar koyduğum yerde, aksak bir divanın altında durdular günlerce. Hiç giymedim, giyemedim. Sonra bir sabah o ayakkabıları alıp Mıstık'ın mezarına gömdüm. Zaman zaman Mıstık'ın bile yüzünü unuttuğumu fark ediyorum ama o ayakkabıların ışıl ışıl parlayan rengini unutmuyorum bir türlü.

Kahverengi'nin böyle bir öyküsü olduğunu bilmiyorduk, okurlarımız hiç bilmiyordur. Bu öyküyle yepyeni bir  ' Kahverengi ' ekledin rengine. Şimdi düşününce, diğer yazarlarımızın renk seçimlerinde kim bilir hangi öyküler gizlidir. Diğer renklerden söz açmışken, yine sormak istediğim bir şey var: Üçrenk yazarlarından özellikle dikkatini çeken, yazdıklarını takip ettiğin, kim acaba diye aklından geçirdiğin bir renk oldu mu? Olduysa bizimle paylaşır mısın, elbette nedenlerini de ekleyerek.

Ne yalan söyleyeyim, bütün renkleri merak ediyorum aslında. İçlerinden birkaçını biliyorum, bu nedenle onlar hakkında bir şeyler söylemem doğru olmaz. Çoğu zaman hislerimde yanılmam. Yine de zorlandığım anlar hayli fazla.
Melun Renk'in yazdıkları çok hoşuma gidiyor mesela. Yazdıklarının hayatın içinden geldiğini düşünüyorum. Yaşanmışlık hissi hemen yakalıyor beni. Çok yakın geliyor yazdıkları bana. Yine Siyah Eskisi'nin "anıya anı anlatma çabasına son denir" dizesi hiç çıkmıyor aklımdan. Sonra Tenekeden Macivert'in yazdığı her şeyin içinde kendimi de buluyorum. "Bir Mektup: Yapaysız, Acelesiz" ne güzel bir metindi. Gelmedi devamı bir türlü. Devamı gelmeyen Aşki vardı bir de. Ne zamandır yok ortalıklarda. Harflerini tamamlamadı bir türlü. Üçrenk Kırmızı'yla Üçrenk Mavi'yi saymıyorum bile. Onlar zaten Üçrenk'in dinamosu. Ama Üç Ton Kara'yı anmasam olmaz. Onun o deneysellik kokan metinleri, içime oturan cümleleri çok kışkırtıyor beni. Ne zaman ondan bir şeyler okusam yazma isteği duyuyorum. Bir de şu "Uçurum" serisini yazan Lacivert. İnsan uçurumlar hiç bitmesin istiyor. Yoksa nasıl öğreniriz düşmeyi?

Renklerimizin hepsi çok değerli, bu oluşumda yer alma cesareti göstermeleri bile başlı başına bir armağan bizim için. Şiirine geçmeden önce Üçrenk ile ilgili sormak istediğim son bir soru var. Zaman akıp gidiyor, Üçrenk yayına başlayalı dört buçuk yıl olmuş bile. Biz kendimize, duruşumuza baktığımızda, Üçrenk'in geleceği ile ilgili çok öngörülü olamıyoruz. Senin baktığın yerden, Üçrenk'in evrilişi ve geleceği ile ilgili öngörülerin var mı, varsa neler?

Mesela bütün renkleri bir ara toplayın. Herkes hangi renkse onu giyinip gelsin. Melun Renk melun giyinsin, Ten Tengi ten renginde, Acı Yeşil, Tenekenden Macivert de öyle... Bu işin şakası tabii. Dediğiniz gibi, Üçrenk böyle yapan duruşu zaten. Bu duruş değişmediği müddetçe bana göre herhangi bir sıkıntı yok. Her şey birikiyor. Birkaç gün arayla yeni yazılar, şiirler ekleniyor. Ben buna 'kayıplar atlası' diyorum. Kaybolmaz güzeldir çoğu zaman. Kayboluşa devam edelim. Başka ne isterim ki.
Artık beklenti mi yoksa öneri mi dersiniz bilmiyorum. Ama ortak metinler yazılabilir mesela. Ne bileyim Hrant için olabilir, Gezi'de yitirdiklerimiz için, Metin Lokumcu için, belki daha birçok şey için. Bu söyleşi konusu bile bir değişimi işaret ediyor. Zamanı geldiğinde değişimler ister istemez dayatıyor kendini.

Şaka olduğunu fark edene kadar, bir an için aklım çıktı Kahverengi, özellikle de Trenses'in giyinip gelebilecekleri gözümde canlanınca; ) Ortak metin fikri bize de sıcak geliyor ama her şeyin bir zamanı var. Bir takım atılımlar ya da ufak denemeler hep aklımızda. Yaşama gailesi izin verdikçe uygulamaya alacağız bunları.
 Biraz da şiirinden konuşmak istiyorum. Bir şaire, yazara yazma serüvenini sormanın çok akla yakın olmadığının farkındayım ama yine de, ortak duygulanımı nasıl oluyor da ortak olmayan bir imge dünyasında böyle evirip çevirip, yepyeni ama herkesin okuyabildiği bir dile dönüştürebiliyorsun, cidden çok merak ediyorum? Senin şiirinin özel olduğu çok ayan. Ama o sözcüklerin yanyanalığını bunca özel kılanın ne olduğu ise sır. Bu konuda neler söyleyebilirsin?

 Kendiliğinden. Her şey kendiliğinden oluyor. Yaşamın kendisi gibi. Çoğu zaman birkaç sözcük grubu ya da bir dize geliyor zihnime. Sonra da istemsiz bir şekilde bütün şiir o dizenin üstüne inşa ediliyor. Dikkatle bakıldığında, o dizenin hangisi olduğunun fark edilebileceği kanısındayım. Ben çok çabuk yazarım şiirlerimi. Günlerce bir şiirin üstünde çalıştığım, ona mesai harcadığım olmadı hiç. Tabii ki şiirde düzelttiğim yerler ya da değiştirdiğim noktalar oluyor. Ama esas itibarıyla bir şiirin yazımı bir saatten fazla sürmez benim için. Ama bunun evveli var doğal olarak. Yani günler, haftalar boyunca zihnimde taşıdıklarım bir anda birleşince bu kadar kısa sürüyor yazma süreci. Kafamda önceden oturmuş oluyor çünkü şiirin büyük bir bölümü. Tamamlanması da kısa sürüyor böylelikle. Bunun yanında okuduğum başka bir şiirden ya da izlediğim bir filmden yeni kanallar açabiliyorum kendime. Bu açıdan kışkırtılmaya çok açık bir yanım var. Sıradan gibi görünen bir olgu bile bambaşka bir algı yaratabiliyor bende. Bunlar işin teknik boyutu. Bir de duygusal yönü var yazdıklarımın. Uzun süreden beri aşık olduğum bir hayatımda. Hayatımda ama hayatımda değil. Birbirimiz çok seviyoruz ama beraber değiliz. Biraz karmaşık olduğunun farkındayım. Ama bunu güzel yapan da bu. Yıllardır yazdığım bütün şiirler onun eseri. Onun bir bakışı, bir fotoğrafı, ağzından çıkan bir kelime, benim için şiire dönüşebiliyor. Sihirli bir değneğim olsa, inanın bu kadarını yapamazdım kendime. Bu duyguyu tanımlamakta zorlanıyorum. Ama bunun aşkı da aşan bir şey olduğunu biliyorum. Yazdığım her sözcükte onu anlatıyorum çünkü. Ben bugüne kadar yazdığım en güzel şiirin, ona duyduğum aşk olduğunu biliyorum. Başka şiir yazmasam da olur.

Şiirinin duygusal hazırlığını ya da evresini anlattığın kısım, beni bitirdi ; ) Şiirini şiirle anlatmak gibi bu. Sanırım okurlarımız da aynını hissedeceklerdir. Bir şiirin öznesi ve nesnesi olabilmenin bu kadar güzel anlatılabilmesi, haset değilse de bir ' ah ! ' yaratacak okuyanda.
Sevgili Kahverengi, daha saatlerce sorabilirim ve biliyorum ki sen de aynı keyifle yanıt verirsin. Ama sanırım söyleşimizin sonuna geldik. Bu güzel sohbet için Üçrenk ve okurları adına çok teşekkür ederim.Okurlarına son olarak söylemek istediklerin varsa, seve seve aktarırız. Bizi şiirsiz, kahverengi'siz, aşk'sız bırakma emi? Çok sevgimle...

Asıl teşekkür size. Bana şiirlerimin yaratıcısını, müsebbibini burada da anma şansı verdiniz. Bu söyleşiden yeni bir şiir yazmışım gibi keyif aldığımı bilmenizi isterim. Elinize sağlık. Kolay gelsin.





27 Nisan 2015 Pazartesi

YANILSAMA



Köpük yine köpük, mavi dalga, koku;sedir, iki nokta yanyana, si si do re re do si la, ses, ses..

Adımlarına eşlik eden tanımlar kafasının içinde, yürümeye devam etti. Halinden memnun, ağzında yamuk bir gülümseme ile.

Onun varlığını yanında hissetmek için, kafasındaki sembollere ihtiyacı vardı. Çağrışım noktalarının üzerine basa basa yürüyordu. Ses, koku, madde ne varsa aklına biriktirmişti.

Nefes nefese yürüdü, yürüdü.. Çıkmaz bir sokağa geldiğinin farkına varamadan. Endişeyle sıvalı duvara baktı, dursa anıları kaybolacaktı. Duvara yaslandı, alnındaki kahküller terden birbirine yapışmıştı. 

Özledi çok özledi. Artık onun yokluğunda beynini kandıramıyordu. Yaslandığı duvardan yavaş yavaş çömeldi, ellerini toprağa sürdü. Ritim bozuldu. Korktu, uçuşan anılarının arasından bir iki mısra bulabildi sadece. Niçin durmalıydı? Niçin durmalıydı?

'' Ses, ses, sadece ses,
su akışının sesi
ve dişi toprak kabuğunun üzerine
yıldız ışığının düşüş sesi
ses, ses, sadece ses kalıcıdır. '' *

Kalemi bıraktım, terlemişim hissiyle anlımı sildim. Kahküllerim yoktu, hiç olmadı. Yazmak olmazlığı hafifletiyordu. Pencereye yaklaştım, duvara yaslanmış ağlayan kadını gördüğümde tesadüf dedim sadece tesadüf..

* Füruğ


ÜçRenk Mavi



18 Nisan 2015 Cumartesi

UÇURUM 7


“ Beni sen kadın yaptın.”

Dudaklarımı sırtındaki kızarıkların üzerinde gezdirirken söylemişti bunu. Bir bahar akşamında, ılık göl sularına dalar gibi girmiştim sıcacık kadınlığına. Orada kımıltısız bir halde dururken; önce boynunu öpmüş, ardından hemen bitmemesi için elindeki tanghuluyu* ağır ağır yalayan bir çocuk gibi usulca inmiştim sırtının pürüzsüz düzlüğüne. Dudaklarım tenine her değdiğinde bir yara kapanıyordu adeta. Onun yaraları kapanıyor, benim dudağıma soru işaretleri bulaşıyordu.

Oteldeki yemekten sabah dört gibi geldim eve. Taksiciyle kavga ettim yolda, araba sürerken telefonda konuştuğu için. Telefonda konuşmasına bir lafım yoktu aslında. Öyle bir bağırıyordu ki kafamın içinde düğün bandosu çalıyordu sanki. Sarhoş halimle hoşgörü eşiğim çok alçak oluyor doğal olarak. Önce uyardım, takmadı. Sonra bağırdım. Yine bana mısın demedi! Az daha aramızdaki koruyucu cama eklenmiş, parayı rahat bir şekilde uzatmak için boş bırakılmış yarım çembere elimi sokup, yumruk atacaktım adamın suratına. Neyse ki tuttum kendimi biraz. Zaten midem allak bullaktı, o rahatsızlıkla hiçbir şeye cesaret edemiyordum.

Binaya girdiğimde masanın arkasına yatağını sermiş uyuyan bekçiyi gördüm ilkin. Asansörde midemin çalkantılarını dinledim, kalabalık bir lokanta gibi uğulduyordu içerisi. Sanki bir şişe baycoyu tek başıma devirmiştim. Rüzgârda sallanan ağaç gibi sallanıyordum asansördeki aynalara baktıkça. Asansörden çıktıktan sonraki kısmı nedense pek hatırlamıyorum. Ne yatak odasına girdiğimi biliyorum ne de ışığı kapatışımı. Yorganı üzerime bile çekemeden sızmışım yatağın üzerinde, üşüdüğümden olsa gerek cenin gibi büzülerek sabahlamışım.

Sabah altı gibi kapı çalıyor ama ben duymuyorum. Güm güm inliyor kapı, ben o sırada rüyamda çağıldayan şelaleler görüyorum, kapı aklımda bile değil. Ne kadar içtiysem artık, rüyada olmasam koca şelaleyi yutacağım. Baktım ben açmıyorum, telefonu çaldırmış kapıdaki. Onu da uzun süre duymuyorum. Telefonun sesi bana taksi şoförünün telefonunu hatırlatıyor. Adama “Açsana telefonunu, aç da sonrasında döveyim seni.” diyorum ama adam bir türlü telefonunu açmıyor. “Az önce açtığım için kızdın, şimdi de açmadığım için kızıyorsun.” diyor şaşkınlıkla. “Sen de haklısın.” diyorum içimden, bu ikilemin içinden nasıl çıkacağımı düşünüyorum kara kara. Rüya felsefi bir boyuta geçiyor. Bir, iki, üç… Telefonun susacağı yok. İçim kabarıyor artık, dalga dalga yayılıyor gerginliğim. Kopsa bir yerden, kafam gözüm yarılsa da razıyım artık. En sonunda aralanıyor gözlerim.

Tavanın beyazlığını görüyorum ilkin, yarım yamalak çekilmiş perdeleri; odanın içi buz gibi, sanki sokakta uyumuşum da yoldan geçen bir hayırsever yanıma yorgan bırakmış. Dışarıdan, esen rüzgârın uğultusu geliyor. Pencere mi açık ne? Gece farkına varmadan yorgana sarılmışım, kolum bir yerde bacağım bir yerde. Kafamı kaldırmak istiyorum ama sanki birisi sert bir şekilde bastırıyor alnıma. Mıhlıyor beni yastığa, gülle gibi ağır kafam bir var bir yok! Israr ediyorum, zorluyorum kendimi. Elim bana çaktırmadan uzanıyor telefona.

“Vey”

Birden patlıyor telefon. Ses olup yağıyor bedenimin üzerine. Onun sesiyle alıyorum sabah duşunu ama seste anormal bir titreme var. Bir kırıklık, bir burukluk; pirinç yerken ağza gelen taşlar gibi rahatsız eden hıçkırıklar. Konuşan Zhu Min.

“Neredesin sen? Yarım saattir kapıdayım. Açsana! Buz gibi burası, dondum!”

Telefonu kulağımdan uzaklaştırınca kapıdan gelen sesi duyuyorum. Kapıya vuruyor. Tekrar telefona yaklaştırıyorum yüzümü.

“Tamam geldim. Dur azıcık, dur. Kırma kapıyı.”

Telefondaki ses söylenmeye devam ediyor. Kızgınlığının nedeni ben değilim, biliyorum bunu. Emin olabildiğim tek şey bu şimdilik.

“Kıracağım, açmazsan kapıyı da kıracağım pencereyi de…”

Hıçkırıklar ses olup akıyor telefondan, gözyaşlarının ıslaklığını hissediyorum kulağımda. Yataktan kalkmaya çalışıyorum ama başım dönüyor. Sendeliyorum. Kafamın etrafında her şey dönüyor. Sanki ben güneşim de odadaki sandalye, masa, yatak ve tüm diğer eşyalar etrafımda dönen gezegenler. Düşmemek için duvara yaslanıyorum. Ağırlaşıyor etrafımdaki nesneler, ağırlaşıp zemine oturuyorlar, kendilerine bir yer ediniyorlar. Bu arada telefon çalmaya başlıyor tekrar.

“Azıcık sabret, geliyorum.” diye bağırıyorum. “ama önce kapıyı bulmam lazım” diye de ekliyorum halimin ne kadar perişan olduğumu belirtmek için. Ben böyle bağırıyorum ama Zhu Min’in benim durumumdan zırnık haberi yok. Yumruklamaya devam ediyor. Bu arada gözüm saate çarpıyor. Yelkovan akrebi sekize az kala yakalamış, ezip geçmiş üzerinden.

Duvara tutunarak yürümeye devam ediyorum. Yatak odasının kapısından geçip salona girince rahatlıyorum biraz. Zemin buz gibi soğuk, tabanlarımı jilet gibi kesiyor soğuk. Masaya elimi koyuyorum. Düşmeyeceğimden emin bir şekilde diğer elimi kapıya uzatıyorum. Kola elimi bastırır bastırmaz, kapı tazyikli suyla itiliyormuş gibi üzerime doğru açılıyor. Zhu Min üzerime atlıyor yaydan çıkmış bir ok gibi, üzerime atlıyor ve sarılıyor boynuma, göğsünün çarpıntısı çarpıntım oluyor bir anda.

“Ne oldu? Neyin var?”

Yüzündeki telaşı görüyorum önce, gözlerini ve altlarından süzülen yaşları fark ediyorum sonrasında. O anda dağılıyor tozlar, sis perdesi kalkıyor. “Kötü bir gün başlıyor” diyorum içimden. Sonra da ekliyorum yanlışımı düzeltmek için, “Çoktan başlamış bile.”

“Dövdü beni yine alçak herif! Kemerle sırtıma vurdu, tokat attı bana, tekme attı.”

Sesi kesik kesik geliyor, iyi çekmeyen bir radyonun cızırtılı yayını gibi. Burnunu her çekişinde hırıltılar kesilecek diye ümit ediyorum ama nafile. Çok derinlerde bir fay kırılmış, yüzyıllık sıkışmışlıklar anlık bir patlamayla açığa çıkmış gibi.

“Gel şöyle içeri. Oturalım, konuşalım. Böyle ayakta mı…?”

Kollarını bir milimetre bile gevşetmeden ürkek adımlarla yürüyor. Ayağında ucu kapalı terliklerden var. Evden aceleyle çıktığını, hatta kaçtığını o anda anlıyorum. Bir ara yanlışlıkla ayağıma basıyor. Özür diliyor belli belirsiz. “Boş ver!” diyorum.

“Çok dövdü beni. Sırtıma vurdu, Kiki’ye de vuracak diye korktum.”

“Tamam canım, geçti!” diyorum başka ne diyeceğimi bilemediğim için. “Dün gece kahkahalar atarak, patronunun ve parti yetkilisinin yanında şen şakrak konuşan adam; karısına, hayat arkadaşına, her şeyin ötesinde çocuğunun annesine, bunları yapabilir mi diye soruyorum kendime. Hemen sonrasında bu sorunun saçmalığının farkına varıyorum. Yapmış işte, sorunun ne anlamı var? İnsana en büyük zararın yakınlarındakilerden geldiğini ben de çok iyi biliyorum. Çünkü en yakınların bilir senin zayıf yanlarını, dokunulduğunda acıyacak tarafını, sözü edildiğinde çürüyüp kokuşacak sırlarını. Çok iyi bilirler tek bir cümleyle, bazen tek bir kelimeyle ve hatta kimi zaman tek bir bakışla gününü zehir etmeyi. Bunun da ötesinde sana zarar verdiklerinde senin uzaklaşamayacağını, uzaklaşsan bile eninde sonunda geri döneceğini de bilirler. Kullanırlar bu görünmez bağları; ailenin kurumunun kutsallığını, evlilikte sabrın önemini, anne babaya itaati…

“Kiki’yi kız kardeşime bıraktım. Orada beni bulur diye korktum, yanına geldim. Buraya gelmesi olanaksız. Bırakma beni ne olur, tut beni burada, bırakma, bırakmayacaksın değil mi?”

Sıcaklığını hissediyorum boynumda; korkmuşluğunu, ezilmişliğini, yardıma muhtaçlığını duyuyorum yüreğimde. Sanki avucumda yaralı bir serçe var, çırpındıkça daha çok sıkıyorum avucumu. Sıktıkça sorumluluğum artıyor, o hep kaçtığım, kendime yakıştıramadığım duygular dolduruyor içimi. Birbirimize sarılı halde kanepeye kadar yürüyoruz, yapışık ikizler gibiyiz. Onun yaşadığı saldırı beni kızdırmaya yetiyor ama benim kanımdaki alkol onun damarlarındaki kanı uyuşturmaya yetmiyor. Söylediklerini düşünüyorum, yalvarışını. Biliyorum, ben bırakmasam bile durmaz burada. Biliyorum ama ağzımı açmıyorum. Gün dinleme günü, ağzımın olduğu yere de bir kulak ekleyip dinleme.

“Utanmaz herif, pislik herif, alçak herif, ödlek herif…”

Yavaş yavaş koltuğa oturuyoruz. Uzun süre konuşmuyoruz. Bekliyorum sessizliği onun bozmasını ama çıt yok. Bedeni bazen titriyor, bazen durgunlaşıyor. Buzların içinde birbirine sarılmış halde bulunan bir çift gibiyiz. Biz aşkın getirdiği güveni ve huzuru yaşarken, soğuk bir anda gelmiş dondurmuş bizi. Ebediyete kadar birbirimize kalmışız. Tenimiz birbirine dokunurken, damarlarımız birbirinin üzerinde atarken, yüreklerimiz senkronize olurken donmuşuz sanki.

“Oda çok soğuk. Müsaade eder misin, açayım ısıtıcıyı?”

Ses vermiyor. Yanıt bekliyorum. Başını okşuyorum. Taranmamış saçlarını elimle düzeltiyorum.

“Isıtıcıyı açalım. Üşüteceğiz ikimiz de!”

Başını omuzumdan uzaklaştırıyor. Kolları halâ boynumda. Yüzüme bakıyor. Islak gözlerinde siyah bir ışıltı var kaynağını pişmanlıktan alan. O anda anlıyorum ne istediğini, sessiz kalarak anlatmaya çalıştığını.

“Hadi bakalım sıkı tut, kalkışa geçiyoruz. Bir, iki, üç…”

Bir elimle koltuğun başından tutup belime yüklenerek kalkıyorum ayağa. Bacakları belime dolanıyor, kolları sıkılaşıyor boynumun etrafında. Düğünde uyumuş da uyandırılmaya kıyılmamış bir bebek gibi durumu. Kucağımdan bir anlığına ayrılsa, “Hadi biraz yürü de ayakların açılsın.” desem, dünyayı başıma yıkacak sanki. Yengeç gibi yalpalayarak ilerliyorum odanın köşesindeki ısıtıcıya doğru. Kırmızı düğmeye basar basmaz da kanepeye geri dönüyorum.

Oda kısa sürede ısınıyor. Zhu Min’in kolları, ısındıkça genleşen lastik gibi gevşiyor. Nefesinin düzenli hale geldiğini duyuyorum sağ kulağımda. İnip çıkan göğsü bir yaz sabahı sahile vuran narin dalgalar gibi okşuyor bedenimi. Ağır ağır ayrılıyor kolları, ağır ağır düşüyor kanepeye. Başının altına sandalyenin üzerinde yığılmış olarak duran kırlentlerden birisini koyuyorum. Üzerine de yatak odasından getirdiğim ince battaniyeyi örtüyorum. Bir süre izliyorum yüzünü güzel bir sanat eserini izler gibi. Gözlerinin ardındaki huzur, zararsız bir fırtınadan sonra yaşanan durgunluk mu yoksa yıkıcı bir depremin ardından gelen kaosun ve şaşkınlığın getirdiği bir şey yapamama durumu mu? Bilemiyorum!

Zhu Min’in uyuduğundan emin olduktan sonra mutfağa girip kahvaltılık bir şeyler hazırlıyorum. Kendime bir kahve yapıyorum çabucak. İlk yudumu almamla yağmur sonrası açılan hava gibi açılıyor zihnim, berraklaşıyor ışığın üzerine vurduğu cisimlerin görüntüleri. Dün aldığım tatlı patatesi buharda pişsin diye için ocağın üzerine koyuyorum. Buzluktan kendim için bir roti* çıkarıyorum. İki tane de yumurta, haşlamak için. Ses çıkarmamaya gayret ederek bir de salata yapıyorum buzdolabında bulduğum sebzelerle. Zhu Min sever taze salatayı ve haşlanmış yumurtayı. Yanında bir de ufak patates yedi mi doyar onun karnı. Benim karnım daha zor doyduğu için roti şart. Isınan tavaya donmuş roti hamurunu koyunca çıkan cızırtı hoşuma gidiyor. Kendimi birkaç saniyeliğine de olsa yemek yapan usta bir aşçı gibi hissediyorum. Oysa tüm yaptığım hazır bir yemeği ısıtmak, buzlanmış bir hamuru ekmek haline getirmek.

Hazırladıklarımı salondaki masaya taşırken Zhu Min’in uyumadığını fark ediyorum. Oturmuş, dizlerini karnına doğru çekmiş, boşlukta bir yere gözlerini dikerek ısıtıcının hırıltısını dinliyor.

“Uyanmışsın, hadi kahvaltı yapalım. Acıkmışsındır. Salata yaptım bak, tatlı patates de var.”

Yanlış bir şey söylemişim gibi bana bakıyor. Sanki böyle bir durumda yemeği düşünmek ya da onun acıkacağını hesap etmek; sorunu hafife almakla aynı şey.

“Hiç uyumadım ki! Azıcık gözüm almış o kadar. Sabaha kadar içen ben değilim, sizsiniz. Ben eve gittim, Kiki’yi uyuttum, ardından da sıcak bir banyo yaptım ve mışıl mışıl uyudum. O alçak sabahın köründe gelip beni deli etmeseydi şimdi halâ uyuyor olacaktım.”

Gözleri ağlamaktan şişmiş, burnu ve yanakları kıpkırmızı, ince uzun parmakları rüzgârda salınan bir yaprak pır pır ediyor havada. Elimdeki tabağı ve yemek çubuğunu masaya bırakıp yanına gidiyorum, iki elinden bir anda tutup kendime doğru çekiyorum.

“Hadi canım! Bir şeyler yiyelim, başka konularda konuşalım. Senin azıcık sakinleşmen lazım.”

Yine o kin dolu gözlerle bakıyor bana. “Başka bir konudan bahsetmek mümkün olsaydı konuşurdum.” diyen bakışlar bunlar. “Beni asla anlayamayacaksın.” diyen, “Bütün erkekler aynısınız. Başkalarının sorunlarını ertelemek işinize geliyor.” diye haykıran bakışlar. Gözlerinin içinde büyük kavgaların izleri var; çelişkilerin, arada kalmışlıkların, çözülmez düğümlerin. Evli bir kadının kocasından nefret etmesi anlaşılır bir şey ama kocasından dayak yemesi ve bunu kabul etmeye zorlanması bambaşka bir şey. Bunu asla anlayamayacak olmam bekâr olduğum göz önüne alındığında gayet doğal değil mi?

Masaya oturuyoruz. Elinde çubuklar uzun süre oyalanıyor. Ne çabucak soğuması için ikiye böldüğüm tatlı patatese dokunuyor ne de haşlanmış yumurtaya. Salataya oynuyor bir süre, domatesleri tutup tutup bırakıyor çubukların ucuyla.

“Belki de sesimi çıkarmamalıydım. Sonuçta ben de onu aldatıyorum. En azından benimkisinde aşk var, tutku var, ne bileyim güven var. Peki o ne yapıyor! Hayatında bir daha asla görmeyeceği bir kadının koynuna giriyor. Para ödüyor ona, her para ödeyenin öptüğü bir bedeni öpüyor. Okşanmaktan bataklığa dönüşmüş bir tenin içine dalıyor. Sonra da eve geliyor hiçbir şey olmamış gibi. Saklamaya bile çalışmıyor yaptığını. O kadar yüzsüz, o kadar patavatsız, o kadar umursamaz. Her tarafı sabun kokuyordu geldiğinde! Sabah altıda eve gelen bir adam neden sabun kokar söyler misin bana? O kokuyor, demek ki yeni duş almış, demek ki orospunun yatağına girmeden önce sabunlanmış. Bilmiyorum sanıyor? Her şeyi bir anda anlarım ben. Kadınım ben kadın! Metres edinemediği için kendisine, ha bire orospularla takılıyor. İğrenç herif! Tabii, kim ne yapsın senin gibi bencil ve kaba bir adamı? Dünyanın en cahil, en salak kızı bile olmaz senin metresin. Ama sen, kendini Lao Ai* sanıyorsun. Benim yatağımı garanti gördüğün için gücün kuvvetin kalmayınca bana dönüyorsun, benim seni sen bana ne yaparsan yap seveceğini düşünüyorsun.”

Sesi titriyor bir ara. Benim kahve fincanımı alıp bir yudum içiyor. Şekersiz acı kahve gözlerindeki nefreti alıp götürüyor. Ağzındaki tattan iğrendiğini belli eden bir buruşukluk oturuyor yüzüne.

“Demek ki ikna edemediler Yu Jia’yı. Adam teklif edilen rüşvete hayır deyince, biraz yumuşasın diye masaj salonuna götürdüler. Ya da tem tersine, işler yolunda gitti ve kutlamak için gittiler. Erkekler böyledir! Kadınlarla beraber olmak için bir bahane bulurlar mutlaka. İşler yolunda gitse kutlamak için becerirler, işler kötüye gitse unutmak için. Bütün bunlara ses çıkarmazdım ben. Zaten biliyorum orospulara para yedirdiğini. Beni huzursuz eden, çileden çıkaran onun aymazlığı, yaptığı pisliği saklamak için en ufak bir çaba sarf etmemesi. Ne bana ne de kızına zırnık derecede saygısı kalmış. Nasıl bir baba, nasıl bir koca bu derece kaygısız olabilir? Kalbinde bana karşı aşk olmadığını çoktandır biliyordum, kızına karşı merhamet kalmadığını da yeni öğrendim.”

Yemek çubuklarını masaya fırlatıp ve elleriyle yüzünü kapatıyor. Ben yerimden kalkıp onun tarafına geçmek için yelteniyorum ama durduruyor beni eliyle.

“Gelme bu tarafa. İyiyim ben! Yapacağını yaptın sen zaten. Ne kadar teşekkür etsem azdır sana. O alçaktan ayrılma vaktim çoktan geldi de geçti. Bu evliliğin bir gün bile daha devam etmesinde kimseye yarar yok. Bir de o kadar salak ki; gömleğinin düğmelerini yanlış düğmelemiş, çorabını ters giymiş… Yani sırf sabun da değil! Sanki bilerek yapmış, “Gör bak, seni aldatıyorum.” diye bağırmak istemiş. Eskiden; Kiki daha bebekken yani, üzerinde tek bir saç teli bulamazdım. Tertemiz ederdi paltosunu, pantolonunu, gömleğini. O kadar temizlerdi ki ben kendi saçımı bile bulamadığım için kuşkulanmıştım ilk zamanlarda. Şimdilerde ise saymaya kalksam otuz farklı kadının saçını bulurum üzerinde. Hiçbirisini de inkâr edemez. Lanet olsun! Beni de o orospulardan farksız görüyor demek ki! Başka nasıl açıklanabilir bu aymazlık?”

Ne diyeceğimi bilemediğim için sessizce oturuyorum karşısında. Kocasını aldatan bir kadının, kocasının kendisini aldatmasını kabul edememesi tuhaf geliyor, onun ürettiği tüm bu bahanelere rağmen. “Bırak ne yaparsa yapsın.” demek istiyorum ama tam ağzımı açacakken fark ediyorum onu bu derece rahatsız eden şeyi. Kocasının aymazlığı son umutların tükenmesi demek evliliği için. Saklamak, geçici bir gönül ilişkisine mahsustur. Saklamıyorsan, evliliğinin bitmesinden gocunmuyorsundur. Bu olsa gerek Zhu Min’i sarsan ve kızdıran. İyi ama sevmediği, hatta nefret ettiği bir adamla daha nereye kadar gideceğini sanıyordu ki? Hem hangisi daha dürüst bir hareket? Gizlemek mi? Yoksa açık açık belli etmek mi?

“Sabah geldi, üstünü başını soyunmadan yatağa girmeye kalktı. Belli yeni duş aldığı, buram buram sabun kokusu yayılıyor her yerinden. “Nereden geliyorsun sen?” dedim, tutamadım kendimi daha fazla. “Nereden olacak, yemekten!” dedi ama yalan söylediği belliydi gözlerini fırıldak gibi döndürüşünden. “Banyo mu yaptın sen bir yerde? Böyle kokan sabun yok bizim evde!” Yanıt vermedi. Sırtını döndü, yorganı çekti üzerine. Ben de dayanamadım vurdum sırtına tüm gücümle. “Pislik herif, masaj salonuna gittin değil mi? Def ol git yatağımdan, def ol git, o orospuların koynunda sabahla. Madem beceriyorsun onları, git onların yataklarında uyu. Ne işin var karının, kızının evinde?” Sonra döndü ve vurdu suratıma. “Sen kim oluyorsun da bana hesap soruyorsun?” dedi vururken. Sürekli aynı şeyi söylüyordu, küfrediyordu, hakaretler ediyordu. O vurunca ben ellerimle kafamı korumaya çalıştım ama benden on kat güçlüydü. Her vurduğunda beynimin kafamın içinde oynadığını hissediyordum. Tekme attı sonra karnıma. Ben karnımı tutayım derken itti beni, düşürdü yataktan. Benim düştüğümü görünce belinden çıkardığı kemeriyle vurmaya başladı. Çığlıklar atıyordum, belki komşular duyar da yardım ederler diye ümit etmekten başka çarem yoktu o anda. Kafamı kollarımın arasına aldığım için sırtıma inen darbeleri engellemem olanaksızdı. Vurdukça vuruyordu, üzerimdeki kalın gecelik olmasaydı kanatırdı her yerimi. Bir süre sonra çığlık atmayı da bıraktım. Yorulmasını beklemekten başka seçeneğim kalmamıştı. Sünger gibi büzülmüş, küçülmüştüm. Zamanın geçmesini bekliyordum sadece, geçsin de bitsin yaşadıklarım diyordum. O sırada Kiki’nin sesi geldi. Yatak odasının kapısına gelmiş, ağlıyordu hüngür hüngür. Kızının ağladığını duyunca kesti bana vurmayı. Ben bir süre yattım orada, buzulların arasında unutulmuş bir kazazede gibi kımıltısız, gözlerim açık. Onun küfürbaz ağzı durulunca kalktım, Kiki’yi aldım ve koşarak çıktım evden. Ben çıkarken o ya Kiki’nin odasındaydı ya da tuvaletteydi. Bakmadım bile. Büyük bir olasılıkla sızmıştı olduğu yere. Uyusun da uyanamasın bir daha lanet herif!”

Sabah başından geçenleri bu kadar detayına inerek anlatması korkutmuştu beni. Neden yapıyordu bunu? Benim bilmemi istediğimi düşündüğü için mi yoksa anlatmak acılarını azalttığı için mi? Kendim dayak yemişim gibi yaralanmıştı bedenim, onun sırtına inen kemerin sesini duymuştum kulağımın iç çeperlerinde, karnına yediği tekmeyle iki büklüm olmuştum. Lokmaların bu andan sonra boğazımdan aşağıya inmeyeceklerini anladığım için masadan kalktım. Ben mutfağa girince, o da arkamdan geldi. Konuyu dağıtmak istiyordum ama nereden, hangi konudan gireceğimi bilemiyordum.

“Sen kal burada bugün. Televizyon izle. İnternete gir. Gitme evine, olur mu?”

Elimdeki kirli tabağı alıp musluğun altına tuttu. Sabunlu süngeri tabağın yüzeyine sertçe sürdü. Yüzünde mutfağın camından gelen ışığın getirdiği aydınlık, dudaklarında titreyen bir gölge, bir süre bir şey demedi.

“Gitmem gerek. Kiki rahat bırakmaz kız kardeşimi. Evi birbirine katar.”

Duruladığı tabağı bulaşık sepetine koyarken ne düşündüğünü az çok kestirebiliyordum. “Evlilik böyle bir şey” diye düşünüyordu. “Bir direğe bağlanmış tavuk gibisin. Sürekli daire çizersin. Ne bir yere gidersin, ne de kanatlanıp uçabilirsin. Hep aynı şeyleri yaşarsın. Hep aynı şeylerden şikâyet edersin. İpin kopmayacağına kendini inandırdığın için daire çizmek tek eğlencendir.”

“Kal burada bence. Kocanı görmek zorunda değilsin. İstiyorsan Kiki’yi buraya getir. Ben öğleden sonra burada olmayacağım, derneğe gideceğim. Öğlen açılış yapacağız Dreamland Harita Merkezi için.”

Musluğu kapattı. Yüzüme baktı ama beni görmediği belliydi. Sanki arkamdaki duvara, onun da arkasındaki odalara ve o odalardaki mutsuz hayatlara bakıyordu. Olanaksızı istediğimi anlamıştım.

“Kiki annesinin yanında başka bir erkeği uzun süre görünce huzursuz oluyor. Bir kere denemiştik hatırlasana. Kadınsı bir içgüdü var çocukta. Babasının yerine kıskanıyor beni.”

Bulaşıklar bitince birlikte salona geçiyoruz. Az önce üzerine örttüğüm battaniyeyi kenar itip yüzüstü uzanıyor kanepeye. Bir süre onu izliyorum. Ne yapmak istediğini kestirmeye çalışıyorum.

“Televizyonu açayım mı? Belki güzel bir şeyler vardır.”

Anlamamış gibi yüzüme bakıyor. Başka bir dilde, başka birisiyle konuşmuşum gibi.

“Bırak şimdi televizyonu. Buraya gel. Ben yarın akşam Kiki’yi de alıp köye gideceğim biliyorsun. İki hafta görüşemeyeceğiz. Gel yanıma da doyayım sana.”

Bahar bayramı dolayısıyla köyüne, annesini babasını ziyarete gideceğini söylemişti daha önce ama yarın akşam gideceğini bilmiyordum. Herkes gidiyor zaten, Çanco Çancolulara kalıyor iki haftalığına. Bir de benim gibi ailesi Şanhay gibi yakın kentlerde olup, bilet bulmakta sıkıntı çekmeyecek olanlara.

“O kanepe tek kişilik. İkimiz sığmayız yan yana.”

Şuh bir gülümseme yayılıyor yüzüne, yanaklarından aşağıya sinsi bir kırmızı çizgi seğirtiyor.

“Yanıma gel diyen kim?”

Yanına yanaşıyorum ve usulca uzanıyorum üzerine. Ağırlığımın altında ezilmesin diye bacaklarımı kanepeye dayıyorum. Onu rahatsız etmediğimden emin olduktan sonra öpüyorum boynunu, ağır ağır açılan omuzunu, boynunun bitip sırtının başladığı deltayı.

“Seviş benimle, ama çok yavaş ol. Akıp akmadığı belli olmayan Yangtze nehri gibi ak bana doğru. Ben bile bilmeyeyim hareket ettiğini. Sadece varlığını hissedeyim, içimde olduğunu duyayım.”

Öperek çıkarıyorum üzerindekileri, öperek kokluyorum tenindeki yaraları ve ağır ağır karışıyorum tatlı ılıklığına. Ve işte tam o anda, zamanın durup mekânın sonsuzlaştığı anda söylüyor hayatım boyunca unutamayacağım cümleyi. O andan sonra tüm kelimeler havada asılı kalıyor. Yağmur altında unutulmuş çamaşırlar gibi varlıklarının anlamını yitiriyor bildiğim bileceğim tüm ifadeler. Bu sarhoşluk halinde kımıltısız bekliyorum. Azıcık sevinsem uyandıracağım onu, bozacağım büyüyü. Kız kardeşi arayıp, “Neredesin sen? Kiki ağlıyor. Ne yaptıysam susturamadım. Gel artık.” diyene kadar kanepenin üzerinde öylece duruyoruz.

Lacivert

- - -

* tanghulu: Bizdeki elma şekerine benzeyen, şekerle kaplanmış muşmula, çilek, kivi gibi meyvelerden yapılan ve sokaklarda satılan geleneksel bir Çin tatlısı.

* roti: Aslen Hindistan mutfağına ait, hamur işi bir tatlı. Çin’de süpermarketlerde donmuş halde satın almak mümkün. Kızgın tavaya konunca, iki-üç dakika içinde hazır hale geliyor.

* Lao Ai: İlk İmparator Çin Şı Huang zamanında, kraliçenin emriyle hadım edilmeksizin hareme alınmış bir erkek. Sima Çian’ın meşhur kitabında çok büyük bir erkeklik organı olduğu için kraliçenin ona özel iltimas geçtiği, hadım etme işini yürüten görevlilere yüklü miktarda rüşvet verdiği yazılıdır. Yalnız, kraliçe Lao Ai’ye aşık olup, bir de ondan hamile kalınca sarayda işler karışır.



14 Nisan 2015 Salı

SEN


Gözden kaçmış bir şiiri okumak gibi sen
Değeri sonradan anlaşılan ve hiç eksilmeyen
Hani, bir şairi şair yapan
Sonbaharı aydınlatan yağmurlar gibi

Ayın yüzü gibi görkemlidir hasretin
Gece gündüz silinmez semadan
Hep oradadır fark etmeseler de
Yalnız, geceleri kasvete boğar beni

Oysa yalnızca bir mevsim var aramızda
Güneş birkaç kez batacak
Yemyeşil yağmurlar saplanacak yüreğimize
Onlarca sigara sönecek

Ve sen,
Orada olacaksın
Elinde balon, yüreğinde çocukluğunla…


Lotus Yeşili