22 Ocak 2015 Perşembe

UÇURUM 3

“Gerçekten gelecek misin?”
Çıplak göğsünün üzerine kulağımı dayamış, iki memesinin arasından kalp atışlarını dinliyordum. İçeride bir değirmen vardı adeta, kocaman bir taş teker sürekli dönüyor, önüne geleni eziyordu. Dışarıdan gelen suyun çağıltısı, içeride bir uğultuya dönüşüyor; o karanlık ve ılık odada canlı cansız ne varsa, o taşın altında ezileceği anı bekleyerek geçiriyordu ömrünü.
“Nereye?”
Sevişme sonrası üzerime oturan rehavet ve klimanın iyice ısıttığı odanın getirdiği baygınlıkla soruyu algılamam zaman aldı. Bir yere gitmemi istiyordu ama gerçekten de nereye gideceğimizi unutmuştum. Kafamın içinde iç içe girmiş bulutlar, sanki arkadaşlarla gittiğimiz Karaoke barların birinde, garson kızların ısrarlarına dayanamayıp, kadeh üstüne kadeh bayco* indirmişim mideye. Beynim öylesine uyuşmuş, kollarım ve bacaklarım bedenimden ayrılmışlardı. O ise benim farkında olmadan içine düştüğüm aymazlıktan sıkılmış, konuşmaya başlamamak için alt dişleriyle üst dudağını ısırıyordu. Bir an kızgın bir gölge yürüdü alnından yanaklarına doğru, yükseklerden bir cisim düştü yere bin bir parçaya bölünerek.  
“Nasıl nereye ya? Daha yarım saat bile olmadı. Salonda otururken sordum ya, öpüşmeye başlamadan hemen önce. Sen de “Tamam, bakarız” dedin. Sonra beni kucaklayıp, yatak odasına getirdin. Şimdi ne oldu? Unuttun mu? Yoksa sen de diğer erkeklerden farksız mısın? İşin halloluncaya kadar aşk, meşk, sevgi, çiçek, böcek; sonrasında… ”
Bulutlar ağır ağır dağılmaya, gökyüzü maviliğini göstermeye başlamıştı. Onun yarım saat önce dediği şey sanki haftalar öncesinde gerçekleşmişti. Bir erkeğin, sevişme öncesi kendisine sorulacak soruların büyük bir çoğunluğuna olumlu yanıt vereceğini bilmiyor muydu? Coşkuyla akan bir nehirdir erkeğin bedeni o anda. Dur, durak bilmez. Önüne ne çıkarsa sürükler, sürükleyemediğinin üzerinden atlar, gerekirse yolunu değiştirir; ama bir şekilde akar. Kadın istemiyorsa baraj örmelidir suyun önüne. Derinlerden gelen net bir “hayır”dan başka hiçbir baraj duvarı tutamaz o suları. Biliyordu bunları kendisi de! Biliyordu elbet, belki de kullanmak istemişti böylesi bir fırsatı. Bildiğini belli etmemesi tamamıyla kurnazlığının sonucuydu. Beni fırsatçılıkla suçlayacak, özür dileyen tarafta bırakacak ve sonunda istediğini elde edecekti. Asıl fırsatçı kendisiydi oysa.
““Tamam, bakarız” demişim işte.”
Soru şuydu. Kocasının yönetici olarak çalıştığı fabrikada verilen yılbaşı yemeğine benim de gelmemi istiyordu. Tüm planı yapmıştı. Ben, onun çalıştığı eğitim danışmanlığı ofisinden Lu Xi adında bekâr bir kızın erkek arkadaşı rolünde gidecektim. Kızın erkek arkadaşı yoktu ve teklifi bu yüzden kabul etmişti. Tek şartı, anne babasına göstermek için benimle birkaç fotoğraf çektirmekti. Resmen, beni kiralık bir erkek arkadaş olarak pazarlamıştı ihtiyacı olan birisine. Yemekte o kocasının yanında, ben de tam karşılarında onun ayarladığı kızın yanında oturacaktım. Masa kalabalık olacaktı. Diğer yöneticiler ve eşleri, Çanco İli Parti Bürosundan üst düzey bir yetkili, yurt dışından gelen bir ya da iki misafir…
“Evet mi hayır mı? Kesin bir yanıt ver. Ona göre kıza haber vereceğim.”
Beni hiç mi kıskanmıyordu? Ya yılbaşı yemeğinden sonra, o kocasıyla evine giderken ben de onun bana ayarladığı kızı evime getirirsem? Böyle bir şeyi yapmayacağıma ben bile emin olamıyorken, o nasıl oluyor da bana bu kadar güvenebiliyordu? Hani seven kadın kıskanırdı, hani seven kadın esirgeyici ve koruyucu olurdu! Ya sevmiyor ya da çok daha derinlerde benim anlayamadığım planları var benim için. Kafamı göğsünde kaldırdım, yüzümü yüzüne dayadım, burunlarımız birbirine değdi bir anlığına.
“Anlamadığım bir şey var. Ne yararı olacak bu tanışmanın?”
Aklıma mantıklı bir açıklama gelmiyordu. Belki de diyordum; ben kocasıyla tanışacağım, kocasının ne kadar hödük, ne kadar görgüsüz, ne kadar insanlıktan nasibini almamış bir erkek olduğunu göreceğim. Böylece, onun gibi çocuklu bir kadının kocasını aldatıyor oluşunu anlamış olacağım, onun bu kaçamak davranışına hak vereceğim. Ona hak verecek ve nihayetinde onu daha çok seveceğim. İyi ama kocasının ne kadar kötü bir adam olduğu benim umurumda değildi ki! Bugüne kadar hiç olmadı, bugünden sonra da hiç olmayacak.
“Yakınımda olacaksın, ahmak! İkimizin de yakınında olacaksın. Onun arkadaşı olacaksın; ekonomiden, siyasetten, spordan konuşacaksın. Ara sıra arayıp hal hatır soracaksın. Hatta istersen çok sevdiğin haritalardan konuşacaksın onunla. Onun kankası olacaksın, benimse gizli sevgilim. Erkekler, kadınların aksine, arkadaşlarından asla kuşkulanmazlar. Sana güvenecek, tıpkı bana güvendiği gibi. Daha sık görüşebileceğiz yani! Anlamıyor musun? Haftada bir değil, iki kere görüşebileceğiz. Ben Lu Xi ile buluşacağım ama yanında sen de olacaksın. Sonra o kaybolacak ya da bazen hiç gelmeyecek. Bazen sen ve Lu Xi onu ziyarete gideceksiniz. Fabrikadan dönerken Lu Xi evine gidecek, sen de benim yanıma. Kocamı tanıyorum ben, zırnık kuşkulanmaz senden.”
Daha sık görüşmek? Neden? Ben bu halinden memnunum. Hem daha çok görüşmek istesem, kocası olmayan bir kadın bulurum. Onu sevmediğimi söyleyemem. Onun beni sevdiği kadar sevemesem de seviyorum onu. Kapıdan çıkar çıkmaz özlüyorum onu. Yolda bineceği taksinin şoföründen, evinin olduğu binaya girerken kendisine selam veren bekçiden ve en sonunda da akşam eve sarhoş gelip aklınca ona aşk yaşatmaya çalışan kocasından kıskanıyorum onu. Tüm bu kıskançlığıma ve sürekli özlem içinde kıvranıyor oluşuma rağmen, daha fazlasını istemiyorum ondan. Yerimi, sınırlarımı biliyorum, bilmek istiyorum. O yanımda olmayınca sürekli onu düşünüyor oluşum doğru ama bir yandan da onu düşünmemek, onu özlememek, onu kıskanmamak için kendimi verdiğim işlere olan bağlılığım var.
Üzerinde çalıştığım yeni bir harita var örneğin, kimsenin bilmediği ve görmediği. Evrendeki tüm olası haritaları tek bir bünyede toplayacak bir ana harita tasarlıyorum. Şimdilik çok ilerleyemedim ama düşüncesi bile çıldırtmaya yetiyor beni. Bir haritalar haritası, bir meta-harita. Ayrıca haritacılığın ve haritaların tarihini okuyorum bir yandan. Yeteri kadar kaynak okuduğuma kanaat getirince yazmaya başlayacağım. Hem sonra Çin Haritacılar Derneği’nin Çanco şubesinde başkan yardımcısıyım. Okullarda haritacılık dersinin zorunlu hale getirilmesi için uğraşıyoruz, etkinlikler düzenlemeye çalışıyoruz, sansürlerin etrafından nasıl dolanacağımızı tartışıyoruz ne zaman bir araya gelsek. Her canı çektiğinde benimle görüşen, zırt pırt kapıma gelen bir kız arkadaşım olursa mahvolur hayatım. Hiçbir şey yapamaz hale gelirim. Ben, ben olmaktan çıkarım açıkçası. Aşk böceği olurum ama renklerim solmuş, kanatlarım kırılmış, ruhum bozulmuş olur.
“Amma naz yaptın ya! Altı üstü bir yemeğe geleceksin. Hem kocamın ne kadar hödük bir adam olduğunu anlamış olursun oraya gelince. Takım elbise giymiş, güzel kokular sürünmüş, saçları için kuaföre 300 Yuan vermiş ama yine de karısına el kaldıran, evde olduğu nadir zamanlarda bile karısı yanında değilmiş gibi hoyratça davranan, çocuğuyla neredeyse hiç ilgilenmeyen adamla tanışmış olursun. Çizdiğin o gizemli haritalarda ona da yer verirsin.”
Bu son cümle kafama şimşek gibi çakmıştı. Kocasının haritamda yer edişi değil de yemeğe katılacak olan parti üyesiyle yakınlaşmak, derneğimizin geleceği için yararlı olabilirdi. Kim ne derse desin, neyi nasıl yaptığın değil kimleri tanıdığın önemlidir Çin’de.  Kocasının yontulmamış bir odun olduğunu, onu dövdüğü gün öğrenmiştim zaten. Ağlayarak gelmişti o akşam yanıma. Evden kaçmış, kocasının kendisini bulamayacağı bir yer aklına gelmeyince benim kapımı çalmıştı. Yanağının ortasında kocaman bir morluk vardı, kulağının altında da hafif bir kan sızıntısı. Tokadı yiyince kulağındaki küpe etine batmış, kanatmış. Alkollü pamukla silmiştim yarayı. O ise hıçkırıklardan fırsat buldukça konuşuyordu. O zaman anlamıştım kocasının ne kadar zayıf, ne kadar işe yaramaz ve sünepe bir erkek olduğunu. Çünkü bir erkeğin en zayıf olduğu andır kadınını dövdüğü an; zavallılığın dibine vurduğu, iktidarsızlığın kitabını yazdığı an. Bu yüzden kadınlar zayıf erkeklerden nefret ederler. Sorumsuzca akan ve en beklenmedik bir zamanda taşan bir nehir değil, yeri geldiğinde çağıldayan yeri geldiğinde susup biriktiren baraj olmasını beklerler erkekten. Güç; akıntının yönünü, zamanını, miktarını ayarlayabilme yetisidir, akıntının debisi değil.
“Tamam geleceğim. Yalnız bana söz ver, partiden birileri de gelecek yemeğe. Tanışmak istiyorum yukarıdan birileriyle. İleride işime yarayabilir. Özellikle derneğimizin işine yarayabilir. Benim için çok önemli haritalar biliyorsun. İlk konuşmamızda partiden birisi gelecek demiştin. O gelirse ben de gelirim.”
Yüzüne beyaz bir aydınlık yayıldı. Klimanın estirecinin dalgalandırdığı perde, sızdırdığı ışığın tamamını onun yüzünde toplamıştı adeta. Kolunu çıplak belime doladı, beni kendine doğru çekti. Kulağıma doğru eğildi; anlayamadığım, belki de anlamamı istemediği bir şeyler fısıldadı. Sıcak nefesinin ensemde adım adım yürüyüşünü hissediyordum. Bir ara kulak mememi ağzına aldı, emmeye başladı bir çocuğun şekeri emmesi gibi ağır ağır, bitmemesini uman bir hevesle. Dilinin yumuşaklığını ve dokunduğu yeri yakışını beynimin guddelerine kadar hissediyordum. Yavaş yavaş aşağıya doğru indi ağzının kıvrımları; boynumun bitip, omuzumun başladığı yerde uzun uzun gezdirdi dudaklarını. Sonra tekrar kulağıma yanaştı.
“Sen benim haritamsın, okumaya ve çözmeye doyamadığım. En çok neyini seviyorum biliyor musun? Boşluklarını, adı konmamış bölgelerini, kimsenin hak iddia etmediği göllerini, senin bile farkında olmadığın vahalarını. Tüm keşiflerime rağmen kıskanıyorum seni. Çünkü kendi bedenimde, benim bile asla dokunamayacağım yerlere dokunabiliyorsun sen; en derin dehlizlere ulaşıp beni tamamlıyorsun. İşte bu yüzden!”
Bu son sözlerden sonra geri çekildi. Yüzükoyun uzandı tavandan gelen loş ışığın sararttığı beyaz çarşafa, kafasını yan çevirip gözleriyle benim şaşkın yüzümü izledi bir süre. Ben ise harekete geçmek için gerekli sinyali almış, ondan gelecek son işareti bekliyordum. Gözlerim bir onun gözlerine esir oluyor; oradan kurtulunca da bedeniyle yatak arasında sıkışıp ezilen memelerinin, çarşaftan fışkıran bir pınar gibi yatağın üzerine yayılışına kilitleniyordu. Anahtar onun elindeydi artık, bana kapana sıkışmış tavşan gibi çırpınmak kalıyordu sadece.
“Evet, belki de erkeklerin seviştikten sonra duydukları gururun kaynağı budur. Haklı olduklarını söyleyemem ama yine de güzel bir duygu bu. Yani bir erkek olarak, elimde değil sanırım. Ne desem yalan olur, bir erkek olarak yani, neden konuşuyoruz bunları?”
Gözleriyle gülümsedi, her yanından şuhluk akıyordu, benim kelimeler arasında debelenişimden zevk aldığı belliydi. Deminden beri sağa sola çekiştirip, belinden aşağısını örttüğü çarşafı aşağıya doğru hafifçe sıyırdı ve dudaklarını hafifçe aralayarak günün son sözlerini söyledi.
 “Hadi gel.”

*bayco: Pirinç viskisi. Tekila gibi küçük bardaklarda içilir.


Lacivert



                                                               F. Woodman
 



  








11 Ocak 2015 Pazar

UÇURUM 2

 “Bu ne sürpriz!”

Kapıyı açtığımda karşımda onu görünce birden bu kelimeler çıktı ağzımdan. Neredeyse iki hafta geçmişti, dudağından dudağıma saldığı tuz tortusu olmasaydı unutacaktım yaşanan o buğulu günü, içindeki yanlışlarla beraber.

“İçeriye davet etmeyecek misin? Böyle kapıda mı…”

Davet edilmediği halde kapıma kadar geldiğine göre, içeriye girmek için de davet beklememeliydi. Yoksa her zamanki gibi beni mi deniyordu? Oysa iki hafta boyunca sessiz kalarak niyetimi belli etmiştim. Bir kere saldım kendimi, öpüştük. Hoşuna gitti, bir daha öpüştük. Bunun devamının geleceğini ummasını anlayabilirim ama iki hafta boyunca onu bir kere bile aramamış olmamdan sağlam bir sonuç çıkarabiliyor olması gerekiyordu.

“Davet gerekmediğini biliyorsun. Resmi törenleri sevmem ben. Kapıyı açtım işte.”

İçeriye girdi. İnce uçlu yüksek topuklu ayakkabılarının yeni olduğu belliydi. Kırmızı mini eteği siyah çoraplarının üzerine çok güzel oturmuş, ince belinin tüm ahengini odanın ortasına saçmıştı. Ayakkabılarını çıkarıp, ona uzattığım terlikleri giydi ve tek kelime etmeden koltuğun bir köşesine oturdu. İstediği yanıtı vermemiş, onun istediği gibi nazik olmamıştım. Bir şeylerin ters gittiğini ya da gideceğini sezmişti belki. Bu sezgisini bana sezdirmemek için elinden geleni yapacaktı elbet. Kadınlık gururunu çiğnetemezdi. Hem zaten buraya gelerek, yani bana, kapıyı açıp onu içeri almak dışında seçenek bırakmayarak, şansını zorlamıştı. Biraz daha asılırsa, halatı koparıp her şeyi mahvedebilirdi.

“Eeee, nasıl gidiyor? Aramadın, sormadın hiç. Neredeyse bir ay oldu. İnsan bir merak eder değil mi? Geçiyordum uğradım, öldün mü kaldın mı merak ettim. Sen hiç merak etmedin mi beni?”

Abartmayı ne de çok sever kadınlar! Sorduğu son soru tüm güçsüzlüğünü ele vermeye yetiyordu. Öncesinde söyledikleri son soruyu doğallık atmosferine sokmak için sorulmuş gibiydi. Durumu, kondom almak için markete giren ama utandığından gerekli gereksiz bir sürü ıvır zıvır alan müşteriden farksızdı. İki haftadır onu aramamış olmamın bir seçim olduğunu kabul etmemek için elinden geleni yapıyordu kadınlığının altına gizlenmiş gururu.

“Merak etsem arardım, değil mi?”

Yüzü kızardı. Ayağa kalkacak gibi yaptı ama sonra vaz geçti. Bu kadar çabuk olmamalıydı. Yavaş yavaş acı çekmekten hoşlanmak kadınlara has bir şeydi, bunu annemden öğrenmiştim lisede okurken. Babamın tüm hovardalıklarına karşın annemin nasıl her gün diken çiğneyerek uyuduğunu görmüştüm.  Acı, bizim gibisi kültürlerde kadınla eş değerdir. Acıyı çeken de kadındır, acının kaynağı da. Lanetlenmiştir bir kere erkeklerin hükmettiği dünyanın zebanileri olarak.

“Bana kızgınsın anlaşılan. Benim aramamı bekledin. Ben aramayınca o gün yaşadıklarımızın geçici bir heves olduğunu düşündün ve vazgeçtin benden. “

Nereye gittiğini kestirmem için dahi olmama gerek yoktu. Daha acıtıcı noktalara vurmadan kesmeliydim önünü. Geç olacaktı aksi halde.

“Aramızda bir şey olmamıştı geçen görüştüğümüzde. Yani en azından benim açımdan. Aynı kulvarda değiliz, koşamayız birlikte. Sen çocuğu olan bir kadınsın, kocandan ayrı yaşıyor olsan bile içimde hep tersine akan bir ırmak taşıyacağım senin yanındayken. O gün zayıf anıma geldi ve tutamadım kendimi. Hepsi bu. Devamının gelmesini isteseydim değil iki hafta, bir gün bile beklemez arardım seni. Erkeğim ben, tanımım gereği zayıfım. Ama yine de yanlışta ısrarcı olmamalıyız. Yetişkin sayılırız ikimiz de, değil mi? “

Kaçacak deliği kalmamıştı. Beni canı çekince gelip öpüp bağrına basacağı bir erkek olarak görüyordu. Daha da kötüsü, benim onun hakkında onun benim hakkımda düşündüklerini düşünmememe kızıyordu için için. Yani ben onu canım istediği zaman becerebileceğim bir kadın olarak görmeliydim. Sonrasında o buna kızmalıydı ya da kızar gibi yapmalıydı. Beni yola getirmeliydi, dizginlemeliydi, istikamete sokmalıydı. Ben utanmalıydım bu ahlâksız düşüncelerimden dolayı. Oysa hapiste olan kendisiydi. Seçme hakkı olan bendim. Nadiren erkekte olan bir haktır bu, neden tadını çıkarmayayım. Gözlerini gözlerimden kaçırıyordu artık. İçeride dönen fırtınalardan haberdar olacağımdan korkuyordu belki de.

“Gidiyorum o zaman ben. Hem zaten öylesine gelmiştim ama görünüşe göre sen iyi bir zamanında değilsin. Hatta dürüst olmak gerekirse sen hiçbir zaman beni anlayacak düzeye ulaşamayacaksın. Kal burada ve öl yalnızlığında. Geber oldu mu? Çürü burada bir başına, fareler yesin ağzını kulağını, böcekler yuva yapsın o mağrur gözlerinin deliklerinde, göbeğinde kurtlar üresin, bağırsakların kurusun, zıbar burada aynada kendi güzelliğinle sarhoşken, kimse bilmesin ne zaman nasıl yaşamış olduğunu, kimse sevmesin seni, kimseyi sevme sen, kimsenin sevgisine de saygı duyma. Kimseyi öpme, çünkü öptüğün yerde yalancı çiçekler bitiyor, öptüğün yerde senin pis kokun kalıyor, dikenler fışkırıyor. Anladın mı? Hiçbir kadına söyleme güzel söz. Hiçbir kadının saçının rengindeki değişikliği fark etme, fark etsen de belli etme, belli etsen de dile getirme. Anladın mı ahmak, umut verme kendini veremeyeceksen. Cesaretin yoksa kal öyle olduğun yerde. Kıpırdama bir yere. Böylece bilelim ölü olduğunu. Ölü, küllerinden hiçbir bokun yapılmayacağı saray külü seninkisi, kitap külü… ”

Kalktı yerinden, ayakkabılarına yöneldi. Alınmış mıydım? Alındıysam neden? Neden ağzımı açıp tek kelime etmemiştim. Neden böylesi zamanlarda kendimi savunmak yerine sessizliğin haklılığımı kanıtlayacağına inanıyorum ben? Hayatımda beni ağlıyorken gören tek kadın o olduğu için mi karşısında bir anda bu kadar küçülüşüm? Yoksa yalnızlığıma yaptığı vurgudan dolayı mı? Tanıştığımızda ona yalnız olmadığımı ama bir başıma olduğumu söylemiştim. Farkı anlatmak için ona sevdiğim bir şiirden “Daha rahattır yalnızlık bir başına yaşayanlara” dizesini okumuştum. Ama o bana benim kabul etmediğim bir gerçeği hatırlatmıştı.  İçimde bir yerde, dipsiz bir kuyunun sonuna ulaşmıştı sanki. Ulaşmıştı ve bulduğu iğneleri birbiri ardına sokuyordu. Ağzımda iğrenç bir tat birikmişti, pişmanlıktı bu. Kırmızı eteğin altındaki siyah çorapların örtemediği güzel bacakları görünce şahlanan bir ata dönüştü pişmanlığım. Bu kadar mı basittim? Bu kadar mı hasrettim tensel yolculuklara? Oysa iki hafta beklemiştim gelmesini, dokunmamıştım başka tene. Bu kadar naz yapmaya, bu kadar kırıcı olmaya ne gerek vardı? Belki de tensel yolculuklara olan düşkünlüğümü saklamaktı asıl büyük günah. İnsandım ve tene muhtaçtım, bir kadının dokununca bataklığa dönüşen ve erkeğini içine çeken tenine…

“Keşke saçlarının rengini biraz daha açsaymışsın, yanağının pembesine uyuyor bu renk!”

Bu cümleler ağzımdan nasıl çıktı, hangi aralıkta bunu söylemeye karar verdim, hangi zaman diliminde irademi öldürüp dilimin esiri oldum? Bunların hiçbirisini anımsamıyorum. Anımsadığım tek şey onun yaydan çıkmış bir ok gibi üzerime doğru geldiğiydi. Kırmızı ve siyah, kırmızı ve siyah, kırmızı ve siyah diyerek karşıladım onu. Önce göğsüme bir yumruk indirdi. Ben koltuğa yığılınca da üzerime oturdu.

“Seviyorsun beni, pis serseri. Seviyorsun ama kendine yediremiyorsun. Seviyorsun ama söyleyemiyorsun. Yanında gezdiremeyeceğin için, âleme caka satamayacağın için reddediyorsun beni. Bundandır öpebildiğini elinde tutamaman, bundandır kokladığın güle sırtını çevirmen.”

O andan sonra artık ne ahlâk kalmıştı ne görgü. Sadece, evrenin sonsuz boşluğunu dolduran iki beden vardı, çekilen nehir suyunda çırpınan iki narin balık. Öptü beni anaç tazeliğiyle, dudaklarımı yaladı aç bir kedi gibi, boynumun uzantısında izler bırakırcasına yürüdü adım adım. Üzerimdeki kat kat elbiseleri üşenmeden çıkarıp meme uçlarımı ısırarak emdi. Sanki bebeğinin kendisine yaptığının intikamını alıyordu benden. Dili buz üzerinde dans eden bir atlet gibi patinaj yapıyordu tenimin coğrafyasında. Nerede bir ova varsa oraya çörekleniyordu, nerede bir tepe varsa orayı fethediyordu. Nehirleri, düzlükleri, inişleri ve yokuşları aştı benimle. Sonra bir ara durdu. Yorulmuştu yorgunlukların en güzeliyle.


Sıranın bende olduğu işaretini verince başlayabilmiştim ben ancak. Taze bir ırmak damarı gibi akmıştım sonra, gidilmemiş yolları keşfetme arzusuyla gittim üzerinden, aşılmamış çölleri aşma tutkusuyla daldım onun o ılık sularına. Daldım ve yundum, yıkandım, temizlendim, paklandım… Çıkmak istemedim uzun süre içine girdiğim külrengi loşluklardan, çıkmak istemedim kanadı kırık bir serçeye yakışan zayıflığımdan. O üzerini giyinip dışarı çıkarken “Yine geleceğim” dediğinde bile ben, ipleri kopmuş ve bir tarafa atılıp unutulmuş eski bir kukla gibi koltuğun üzerinde bir yığıntı olarak duruyordum…

Lacivert





4 Ocak 2015 Pazar

UÇURUM 1

“Sana aşık olacağım diye çok korkuyorum.”

Yağmurda ıslanıp da küçülmüş bir kedi gibiydi gövdesi. Sesinde bir kelebeğin kanat çırpışı vardı sanki. Gözlerinde o güne kadar görmediğim bir masumiyet, çocukluğuna dönmüştü, ağzından çıkan tek bir cümleyle. Yanakları denize batan kızıl bir güneşti adeta. O battıkça ısınıyordu deniz, o battıkça kaynıyordu sular.

“Korkacak bir şey yok. Aşk bu. Olacaksa olur. Ben de senden hoşlanıyorum uzun zamandır.” 
Ne kadar da gülünçtü durumumuz. Birimiz âşık olmaya korktuğunu ifade edecek kadar cesur, diğerimiz âşık olduğunu itiraf edemeyecek kadar korkak.

“Biliyorum. Saçma bir durum oldu bu. Ben evli bir kadınım. Bir de çocuğum var. Aşk fazla gelir bana bu yaştan sonra.”

Yaşını bahane etmek istememişti aslında. Bunu o da biliyordu. Benden gençti, güzeldi, baharda açan kırmızı erik ağaçları gibi hayat fışkırıyordu yanaklarından. Dudakları arzudan inşa edilmiş kale duvarlarıydı ben onlara ne zaman gözlerimi diksem. Gözlerinde sevişme sonrası daha doymadım diyen bir kadının açlığı vardı sanki. Kafese konmuş bir kartaldı aslında. Ne kafesin parmaklıklarını kırıp kendini boşluğa salabiliyordu ne de gözünü dışarıdaki güzelliklerden ayırabiliyordu.

“Yok öyle bir şey. Gayet güzel bir kadınsın. İstemek, arzulamak senin de hakkın.”

Biliyordum da söyleyemiyordum. Bir kadının en zayıf olduğu an aşık olduğunu itiraf ettiği andır. Bütün kalelerini yıkmıştır o anda, bütün duvarları yerle bir etmiştir ve endişeyle beklemededir. Ya içeriye davet ettiği güç tarafından fethedilecektir ya da yıktığı duvarların altında kalacak ve yalnızlığa mahkûm olacaktır. Böylesi bir gerilim anında geçmişi ve geleceği bir anlığına da olsa unutup, karşısındaki kadını öpmeyen erkek alığın önde gidenidir.

“Beni rahatlatmak için söylüyorsun bunları. Ulaşamayacağın güzelliklerin hayalini kurmanın ne anlamı var, buna asla gücün yetmeyecekse? Çok erken evlendim ben, evlendirildim. Ne sevmeye vaktim oldu ne de sevmemeye. Sevmediğimi anladığımda iş işten geçmişti. Karnımdaki şişlik büyüdükçe küçüldüm ben. Kocam gece yarısından önce gelmez eve. O saatte de kafası güzeldir, sızar kalır salondaki koltukta. Kim bilir nerelerde sürtmüştür o vakte kadar. Sorsam suçlu olurum, sorsam onun parasını yiyen başkasının çocuğu olurum. Üşümesin diye sürükleyerek yatağa getiririm geceleri. Hasta olunca daha bir huysuz olur çünkü. Vurur bana kızdığı zaman, tokat atar. Güçlüdür ama gücü ancak bana yeter, dışarıda yenemediği patronlarının intikamını da benden alır. Hafta sonları da çalışır, çalıştığını söyler. İnandırır beni. Ben de beklerim bana yanaşacağı günü, bana dokunup beni elleriyle seveceği günü. Çocuk doğduktan sonra bir kere bile adam gibi sevişmedi benle, bir kere bile erkek olmadı yatakta. Görevini yaptı ne de olsa, bir kenara atabilir beni artık. Aklı sıra ayda bir sarhoş kafayla yaptığı şipşaklarla beni yanında tutacak, başka erkeklere yanaşmamı engelleyecek. Oysa ben, seviyordum onu evlenirken, taparcasına seviyordum. Yana yana, döne döne seviyordum. Bedenimin tüm hücreleriyle onun olmaya hazırdım evlendiğimde.”

Eğildim ve öptüm dudaklarından. Ateşini alırım, biraz sakinleştiririm diyordum güya. Oysa uyuyan devi uyandırmıştım. Ben içimdeki tereddütün verdiği yorgunlukla geri çekilmeye başlayınca tuttu kafamdan, bastırdı kendisine doğru. Dişlerinin sertliğini hissettim ağzımda ilkin. Dili bir çıyan gibi kaydı dudaklarımın arasından. Dillerimiz buluştu ağzımın boşluğunda, suda dans eden iki minik balık gibi. Kollarımla sardım onu. Sıkı sıkı bastırdım kendi bedenime doğru. Yüreği yüreğime değecekti neredeyse. O kadar yakındı bana, o kadar içindeydim bedeninin. Sonra bir anda çekti kendisini geriye, yere düşen tabağın çangırtısından ürken bir kedinin aniden üzerinde uyuduğu minderden sıçraması gibi uzaklaştı benden. Üstüne başına çeki düzen verdi, eteğini çekiştirdi, saçını düzeltti.

“Kiki’yi anaokulundan almalıyım. İki dakika geç kalsam ağlamaya başlıyor.”

Ben gülümsedim. Görmüştüm Kiki’yi bir kere. Beş yaşında bir kız çocuğu nasıl olursa o da öyleydi. Annesinin etrafında fır dönen, yabancı birisi gördüğünde annesinin eteğine yapışan, dünyası oyun, anne ve yemekten ibaret olan bir çocuktu.

“İyi dedim. Bekletme çocuğu. Her şeyden önemli o.”

Gözlerinde; benim onun başka bir erkekten olma çocuğuna olan sevgimi onaylayan bir gülümseme, yanakları utançtan cayır cayır.

“Gideyim mi yani? Gitmemi mi istiyorsun?”

Oyun mu oynuyordu ne? Çocuğumu okuldan alacağım dedi, ben de evet dedim. Hayır, çocuğunu unut benimle ilgilen mi deseydim? Daha sorumlu bir erkek mi olacaktım o zaman? Baba olsam bile yapamazdım böylesi lüzumsuz bir çakırkeyifliği.

“Ha hayır, sadece Kiki için söylemiştim. Gitmen gerekiyorsa yani! Yoksa kal tabii ki! Ne bileyim ben, sen öyle deyince ben de şey oldum bir anda…”

Şimdi acıma sırası ondaydı. Oltaya takılmış bir balıktım ben. Acımadan çekecekti misineyi kendine doğru. Dışarısı denizdi, hayattı. İçerisi hava ve ölüm. 

“Ne olacak şimdi? Sevgili mi olduk biz? Öpüştük ve daha da kötüsü pişman değilim ben. Yine öperim seni. Utanmaktan sıkıldım ben. Hatta sıkılmaktan utanmaya başladım. Yalnız bu girdiğimiz tek ucu olan bir mağara. Aynı delikten, aynı şekilde çıkmak zorundayız. Başka şansımız yok. Ya da hiç girmeyeceğiz!”

Gözlerinde hafiflemiş olmanın gururlu meltemi vardı ama içinde kabaran tereddütler artçı şoklar gönderiyordu birbiri ardına. Ben onun bu hafakanlarına kulak asmamaya karar vermiştim. Öpüşmüştük bir kere, devamı gelmeliydi. Düşünmeden edemiyordum. Bir yaz gecesi sahili döven yumuşak dalgalar gibiydi dudakları ve ben daha fazlasını hak ettiğimi kabullenmeye başlamıştım. Bir kere çalışmaya başlamıştı mekanizma, kolay kolay durmayacaktı. Yine de temkinli konuşmalıydım.

“Bir şey olmadı ki! Öpüştük sadece. Yani, bundan sonra bir daha öpüşmezsek unutur gideriz bu anı.”

Kulakları, öpüşmezsek sözcüğünden sonrasını duymamıştı sanki. Belki de unutmak sözcüğüydü onu azgınlaştıran. Bir kaplan gibi atıldı üzerime. Bu sefer fethedilen değil fetheden olmak istiyordu. Dolgun dudaklarında yorgun bir köz gizlenmişti ve ben emdikçe onları; köz kıvılcımlara kavuşuyor, kıvılcımlar ateşe dönüşüyordu. Varlığını devam ettirmek için daha fazla öpücüğe muhtaç aç bir ateşti, ağzının bitip yüzünün başladığı sahil. Öpmekten yorulup, daha ileriye gidememenin getirdiği hayal kırıklığıyla durduk bir ara.

“Kiki’yi anaokulundan almam gerektiği yalan değildi. Ama seni sevdiğim de yalan değil. Bu ikisinden birisini seçmek zorunda olduğum bir yalan sanırım. Sence?”

Gülümsedim. Kafasının bu kadar hızlı çalışmasını anlamlandıramıyordum. Yoksa bütün bunlar bir oyundan mı ibaretti? Yani elde etmek istediği beni elde edeceğini zaten biliyordu da beni pasif bırakmamak için böylesi dolambaçlı bir yol mu izlemek istemişti? Kadınların istediklerini ifade etmek yerine, karşısındaki insan tarafından keşfedilmeyi beklemeleri onları nazlı değil, çekici yapıyordu. Ayakkabıların olduğu köşeye gidip uzun topuklu ayakkabılarını giydi. Tekrar aynaya bakıp saçını düzeltti.

“Kesin gidiyorsun yani. Bir daha geleceğini ummak mı kalıyor bana sadece? Yoksa gelmen için özel bir şeyler mi yapmalıyım?”

Dediklerimi duymamış gibiydi. Aynanın karşısındaki bir kadınla onun güzelliğinin dışındaki konularda konuşmak başlı başına bir hataydı zaten. Bir de aklının diğer yarısında çocuğu varsa… 

“Nasılım sence? Akşama kadar evde oturup, kocasının söküklerini diken bir anneye benziyor muyum hiç?”

Dudaklarına yayılan ruju çantasından çıkardığı bir peçeteyle temizledi. Ellerini üç parmak yapıp yanaklarını hafifçe dövdü. Aşkın izlerini silmeye çalışıyordu yüzünden.

“Hayır, daha çok ne istediğini bilen ve ihtiyacı olanı almak için elinden geleni ardına koymayacak bir iş kadınına benziyorsun.”

Şuh bir kahkaha attı. Çok zorladığımı anlamıştı. Beceremiyor muydum?

“Ne çabuk öğrendin aşık rolünü, seni çapkın! Oysa zaman alır sanıyordum bu. Hadi ben çıktım.”

Şimdi karşımda duran ve beni yendiğini iddia eden kartal; az önce “Sana aşık olacağım diye çok korkuyorum.” diyen ürkek güvercin değildi. Aşkın verdiği özgüven miydi bu? Yoksa sevildiğini anlayan kadının küllerinden doğan Simurg’a dönüşmesi mi? 

Kapıyı açtı, avucunun içini öptü ve bana doğru üfürdü. Son bir gayretle “Görüşürüz” dedim. 

Kapı kapandı.

Lacivert

Devam Edecek...




27 Aralık 2014 Cumartesi

ŞAŞI ZEMBEREK


Serçe titrekliğindeki ellerini uzattı
Bir nefes çekti sigarasından,
Buğulu dudakları aralandı.
Üfledi dumanı, kelimelerle birlikte.
Bir sigaralık cümleler kurardı.
Maviye bulanmıştı elleri
Ona sarılmak, gökyüzüne sarılmaktı.
Kuşlara, yıldızlara, bulutlara
ve aya 
ve güneşe…
Ona sarılmak, dünyaya sarılmaktı.
Bir çalar saat gibiydi gelmeleri,
Hep gitmeye kurulu.
Nabzında ayak sesleri.
Zemberek saatin koluysa, zehir zamandı.
Raslantılar ve zaman…
Biri kör, biri şaşı
Şaşı olan anlattı gördüklerini
Dünya tek bir noktada durur.
Hüzün sarmaşıklarının arasından bir ayyaş çıktı.
Kıtalar arkası bu coğrafyada 
Kıyamet dedi aşkımıza.
Hangi kahin, hangi falcı bilebilirdi…
Tütsülenmiş evlerde büyü yapılıyordu gizlice.
Cinnet mevsiminde ihtilaller gezinmekte.
Tutku bir kadeh şarabın içinde,
İlişmek gece yarısı karanfil kokulu tenine.

İçinde sese dönüşmeyen bir acı vardı.
Gizlice beslenmekte.
Bu bir sır, kimsenin bilmediği,
Volta atan bir avare.
Bizim sonumuz, telgraf tellerinde gerili,
Bir haber alıp götürür ebediyetimizi.

Aşk sözün ötesindedir.
Ezberlediğimiz bütün şiirler eksik.

Siyah Eskisi






20 Aralık 2014 Cumartesi

ZEHİRLİ

Onlarca gerekçe uydurabilir ve uydurduklarının ardına gönül rahatlığıyla saklanabilir oysa. Yapmıyor. Belki de yapmalı, biliyor elbette. Ama bir tür zayıflık ona bunlar. Artık zayıf olmaya gücü yok. O kadar güçlü değil. Gerçeğin keskin, kesici yanına razı. Kokuya ve çürümüşlüğü kabule. Suçunu, dümdüz, süsleyip püslemeden, tüm çirkinliği ve sığlığıyla kabul edecek; onun kendinde ve kendiliğinden var oluşuyla yüzleşecek. Başka bir yol arayacak kadar cesur değil artık. Zayıflığı ve korkaklığı sahiplenmeye çoktan hazır, hatta hevesli.

“Suç zehirli bir yılan.”

Zehri içinde saklı tutabilirdi elbette. Yavaş yavaş çürümeyi, yok olmayı göze alabilirdi. Muhtemelen anlamlı bir tercih olurdu bu. Kontrollü ve özgeçici, neredeyse erdemli. Alkışlara ve tezahürata alışkın ve meyilli benliğinin karlılığı olurdu yanına kalan.

Düşünseydi. Mantığı ve etiği bir kenara itmeseydi.

Düşünmedi.

Mantığı terk etti.

Etik çok uzakta kuru bir bilgi yığınıydı.

Muslukları sonuna kadar açtı. Zehir bendini aşan suydu artık. Akıyor, akıyor; yolunu, yatağını bulmuş o akışkanlık bedeninden hedefe doğru öldürücü gücünü katlayarak hızla ilerliyordu.

Düşünmedi.

Sadece izin verdi.


Önce tereddüt vardı. Yolu başka türlü çizmişti oysa. Her şeyi büyük gönüllükle kabullenecek; acıyı sahiplenecek, yaşanan her şeyi aşk’la saklayacaktı kendinde. Aslolan  “ yüce ” den vazgeçmemekti. Sığlaşmayacak, dönüp arkasına bakmayacaktı.

Her şeyi bozan şefkat oldu.
O yalancı, hain şefkat.
O gösteri, o yalan.
O büyük acımasızlık!

Zehri o zaman fark etti. Şefkatle yüzleştiği an. Bildiklerini, inançlarını ve saygıyı terk etti. Canavarın kafesini açtı. Büyük yıkım böyle başladı.

Öfkesi aşktan büyükmüş meğer. Bilmezdi. Şimdi biliyor. Şimdi kendi yoluna gitmekten başka derdi olmayan yılanının nasıl katile dönüşebildiğini biliyor.

Kötülüğün bilgeliğine sahip artık.

Düşünseydi.

Ama düşünmedi.

Tek atımlık kurşunu vardı. Tereddütsüz çekti tetiği.

Hayvan’nını acımadan vurdu.

Gözleri, cinayetinin iziyle hiç olmadığı kadar parlak artık.

Düşünmedi.

Düşünseydi;

Kan görmeye tahammülü olmadığını anımsardı.




Üçrenk Kırmızı





9 Aralık 2014 Salı

KADINKÖY

dirseğinin masada bıraktığı oyukta biriken yağmurlar
sarışın bir denizin eteklerine çıkardı
kalbimin kıyısında bekleyen köhnemiş tekneleri
orta yerde kimsenin sahiplenmediği keder
ve bozkır görgüsünden geçmiş trenlerin yalnızlığı

eşyaların üstüne sinmişti sonbaharın kokusu
ve topuklarına
nerene dokunmak istesem, karlar içinde bir leningrad
nasıl söylerdim ki sana
bir anlatım bozukluğu kadar güzel olduğunu
ve kayıp manzaralar biriktirdiğini yüzünde
çalakalem karalanmış bir defterden farkı yokken ömrümüzün

sığ suların korsanıydım ve denize dağılmış mürekkep
günlerce dokunmadım, masanın üstünde bıraktığın çay lekesine
bazı kurşunlar hayat boyu dolaşırmış ya insanın içinde
içimde gezdirdim kirpiklerinden dökülen akşamı
ateşin başından ayrılmayan bir çocuk gibi kaldım

senden sonra adını değiştirdim
iyot kokusunun büyüttüğü o kıyı semtinin
biliyordum, kendim kadar yakındım sana
kendim kadar uzak
birbirine karışmayan iki su damlasıydık
yağmuru durduramayan bir şemsiyenin altında

duydun mu, iyi ki geldin demiştim

tam da bıçak arıyordum yarama...


Kahverengi



                                                          Yell Saccani

1 Aralık 2014 Pazartesi

YAŞAMAYA DAİR


    Bir sincap gözüktü yıllanmış eski püskü hastane penceresinin demirlerinin hemen önünde. Elinde ufak bir ekmek kırıntısı bir sağa bir sola hızlı hızlı hareket edip elindekini yemeğe uğraşıyordu.

-İşte bu sincapla başlar her şey dedi Hakkı hasta bakıcısı Metin’e, hasta yatağında yorgun elini havaya kaldırıp penceredeki sincabı göstererek.
Hapishanedeki bir kavgada şişlenmişti Hakkı, ameliyat için hastaneye yattığından beri de yaşamanın ne kadar güzel olduğu konusunda tartışırlardı Metin’le.
-Hiç çocuk olmadın mı sen? Diye sordu. Hiç mi kuş kovalamadın, hiç mi hayvan sevmedin, hiç mi yağmurda ıslanmayı umursamadan koşturup, misket oynamak için yerlerde dizlerini parçalamadın? Tekrar sincabı gösterip,

-Hiç mi onun kadar özgür olmadın? Onun yaşadığı hayata özenmedin?

   Hadi oradan dercesine kafasını çevirdi Metin.”Bir sincaba mı özeneceğim?” diye söylendi içinden. Kendince zor bir hayatı vardı. Vefat eden annesinden yadigar üç kardeşi, babasının ikinci eşinden de bir üvey kardeşi vardı. Üvey annesi çalışmaz ev işleriyle ilgilenir, babası da ne iş olsa yaparım der, o ay yevmiyesini kim verirse nereden iş bulabilirse orada çalışır evine ekmek getirirdi. Ama yine de yetiremezler çoğu gece yatağa karınları tok giremezlerdi. Bu yüzdendir Metin’de küçük yaşlarından beri çalışmış hiç değilse sofrada kendi tabağını kendi doldurmaya çalışmıştı. İsyan ederdi hep yaşamına “Neden?” diye sorardı kendi kendine. Çoğu yaptığı işten memnun olmaz sürekli iş değiştirirdi. Bu hasta bakıcılık işine başlayalı da sekiz aya yakın olmuştu. İlk yılı doldurup tazminatıyla ayrılmak vardı kafasında ama daha dört ayı vardı ve katlanmak zorundaydı bu çoğu yaşlı ya da ağır hasta insanların hallerine. Öyle de sinir ediyorlardı ki onu. Hemen hepsi sanki hasta değilmiş sanki onlar ölmeyecekmiş, ameliyat olmayacakmış ya da yakınlarını bir daha göremeyecekmiş gibi değil de hiç ölmeyecekmiş gibi yatıyorlardı eskimiş paslı yataklarında.

   Tekrar döndü Hakkı’ya doğru. Çarşaflarını değiştirmiş, kırılan serum şişesinin yerde bıraktığı izleri silmiş ve odadaki işini bitirmişti.

-Benim hiç misketim olmadı dedi. Ayrıca yağmurda ıslandığımda da üvey annemden dayağı yerdim.
-Sen beni düşüneceğine kendine dikkat et. Dedi ve sincaplara da bu kadar özenme. Sen uzun bir süre onlar kadar özgür olamayacaksın.

   Kırklı yaşlarının sonundaydı Hakkı. Eski bir kan davası yüzünden ailesiyle uzaklara kaçmış ama o kirli kan kokusu peşini bırakmamıştı. Köyden canını almaya gelen iki hasmından biri onu öldürmek için evinin önünde pusuya yattığında her şeyden habersiz oğlunu okuldan almak için evinden dışarıya çıkıyordu. Hasımı önce haince üzerine atlamış sonrasında çıkardığı bıçağı Hakkı’ya doğru savurmuştu. Şansı yaver giden Hakkı o soğuk demirin tadına bakmaktan kurtulmuş çevik bir hareketle de hasmının böğrünü deşmişti. Gençten bir delikanlı olan kanlısının henüz dünya üzerinde tükettiği oksijen bitmeden de köyden gelen diğer hasmının nerede kaldığını öğrenmişti. Bu kan onun peşini bırakmayacak belki de oğlu da tehlikeye girecekti. Sadece bu cinayetle tutuklansa nefsi müdafaa ile ufak bir cezayla sıyrılacak olduğunu bile bile diğer hasmının kaldığı küçük pansiyona bir hışımla vardı ve ikinci cinayetini de hiç değilse oğlu bu kanla kirlenmesin diye bir an bile düşünmeden işledi. Teslim olduğunda taammüden adam öldürmek suçundan yirmi yıl hapis cezası alması korkutmamıştı gözünü. Kilitli kapılar ya da aşılmaz duvarlar onun yaşama sevincini engelleyemezdi. Ailesini de hapishane yakınında kimselerin bir daha onları bulamayacağını düşündüğü bir yere köyden birkaç akrabasıyla birlikte yerleştirmişti. İnsanları severdi, bir o kadar insanlarla kavga etmeyi de, kuşları severdi, bir o kadar da, dallarında tutunamayacak kadar sert esen rüzgarın sesini de. Yani yaşamayı severdi. Duvarların içindekini de dışındakini de.

   Odanın kapısını açtı Metin, kapıda eli silahlı bekleyen iki jandarmaya selam verdi. Hastanın durumunu soran genç delikanlıya,

-Yaraları iyi. Hele ki bu yaşama zevki yok mu, hapishanede 18 yılı daha var, şişlenip hastanede can çekişiyor ama yinede kuşlardan, rüzgardan, sincaplardan bahsetmekten zevk alıyor diye kafa salladı.
-Size iyi görevler bir isteğiniz olursa seslenin bana dedi kapıda bekleyen jandarmalara ve işine devam etti Metin. Yan odaya geçti. Kanser tüm vücuduna yayılmış doktorların umudu kestiği Ahmet beyin odasına girdi. Tüm güleçliğiyle karşıladı onu Ahmet Bey.
-Aç ulan şu perdeleri yağmur var galiba dışarıda diye seslendi. Sanki yağmur yağsa çok şey değişecekti hayatında da. Söylenerek açtı perdeyi Metin.
-Ya sizin şu Doktor Muhsin Bey yok mu? Öldürecek bu adam beni gülmekten. Yine bir Bektaşi fıkrası anlattı ki sorma, gülmekten karnıma ağrılar girdi. Dur sana da anlatayım.

   Yüzünde bir somurtmayla dinler gibi yaptı. Fıkralık bir hayatı yoktu. Ay sonu nasıl gelecek, alacağı maaşla hangi borçlarını ödeyecek, sevdiği kızla kavga etmeden bir günü daha nasıl geçirecek, nasıl daha iyi bir hayat sürecek kafasında sadece bunlar vardı. Yalandan bir tebessümle “Vay be Ahmet bey” dedi yarısını bile dinlemediği Bektaşi fıkrasının sonunda. Yatağa yöneldi Metin. Usulca koluna girip yataktan yandaki koltuğa kaldırdı Ahmet beyi. Çarşafları ve yastık kılıfını değiştirdi, tuvaletler temiz mi diye baktı, yerleri şöyle bir sildi. Konuşmadı hiç Ahmet’le, zaten ne konuşabilirdi? Adam tüm vücudunu kansere yenik düşürmüş hala neşesi yerinde ve Metin’in sinirini bozmaya birebir biriydi. Ağzından çıkacak her kelime canını sıkar diye konuşmamaya, göz göze gelmemeye özellikle özen gösteriyordu. Ama Ahmet Bey dayanamadı daha fazla.

-Bu yağmurun yağacağı yok. Saatte yediye geliyor. Aç bakalım şu televizyonu da ajansa bakalım biraz dedi.
-Orada mutlaka söyler yağıp yağmayacağını. Güzel ülkemde neler olmuş havadisleri de öğrenmek lazım.

   Ameliyat masasından kalkabilmesine ihtimal vermeyen doktorların olduğu bir hastanede, sadece yağmura kederlenip, ülkenin durumunu merak etmek hastalıktan da beterdi Metin için. Gitti televizyonu açtı, bir haber kanalı buldu, Ahmet beyi tekrar yatağına yatırdı.”Dinle bakalım ne olmuş herkesin mutlu mesut yaşadığı ülkende” diye kinayeli bir konuşmayla odanın kapısını çarpıp çıktı.

   Gündüz kalkıp işe geliyorum tüm bu zırvaları çekiyorum geç saatlerde eve gidip zar zor alınan hiçte sevmediğim yemeklerden yiyorum saçma gelen ama başka bir seçeneğim olmadığını düşündüğüm dizileri izleyip yorgun ve işe yaramaz vücudumu yatağa bırakıyorum diye düşündü. Ve ertesi gün aynısı ve bir daha ve bir daha, sekiz aydır her günüm aynı. Mutlu olacak yaşamaya değecek ne var ki? Diye düşünürken koşuşturmaları gördü. Birkaç hemşire sedyeyi olanca hızlarıyla kapıya doğru yetiştirmeye çalışıyorlardı. Kapıda beliren askeri aracın içinden üç dört asker fırlarcasına atladı. Kan revan içinde kalmıştı üstleri ama bir yaraları olmadığı belliydi. Aracın arkasından Metin’in daha önce hiç görmediği kadar harap olmuş neredeyse paramparça vaziyette bir asker indirdiler. İlk görebildiği kadarıyla iki bacağı da yoktu. Tek kolunun da sadece dirsekten yukarısı bedeninden sarkar vaziyetteydi. İçi acıdı Metin’in, bu mu hayat diye düşündü, tekrar sordu bu çaba neden diye kendine. Arkadaşları yaralı askeri sedyeye yatırdıklarında doktor da başlarındaydı. Nabzını yokladı, atmıyordu, yüzü hala belli belirsiz seçilebilen gencecik askere baktı ve onu getiren arkadaşlarına döndü. “Maalesef nabız yok” dedi. “Kaybettik.”  Çocuğu getiren diğer askerlerde çocukla aynı yaşlardaydı. Kandan kıpkırmızı olmuş ellerini yüzlerini hiç değilse az da olsa temizlemeleri için yanlarına doğru gitti Metin. Onlara birkaç bez verdi. Çocuklar henüz ölmüş arkadaşlarının kanını vücutlarından temizlerken, “Nasıl oldu bu?” diye sordu. Yeni bitmişti gencin eğitimi gönderildiği bölükte daha ilk gününde çıktıkları mayın aramasında basmıştı mayına, paramparça olmuştu vücudu. Arkadaşları serzenişteydi, belki onlarda bir hafta sonra belki o kadar bile uzakta değil bir kurşunun hedefi ya da bir mayının kurbanı olacaklardı. Ama sinirleri yatışsın diye içerlerken sigaralarını, ne zaman biter bu terör, ne zaman döneriz evlerimize, bu haber duyulursa anaları babaları ne yapar, onların sağ salim eve döneceklerinden şüphe ederler mi? Diye tartışıyorlardı. Bir tanesi derin bir nefes çekti sigarasından ve şafak Konya dedi. 42 gün kalmıştı askerliğinin bitmesine. Biteceğinden o kadar emin o kadarda umutluydu ki ölen arkadaşına rağmen. Şaşkınlığını gizleyemedi Metin. Neyse diye söylendi yine, çocuğa da canı sıkılmıştı. Henüz askerliğini yapmadığı için korkmuştu da. Mesaisi bitmek üzereydi sadece alt kat kalmıştı. Hızlıca sıradaki iki üç odaya girip işlerini halletti. Sonraki oda ya girerken yine tedirgin oldu. Hasan amcada hayatı dolu dolu yaşayan bir adamdı.
-Ooo hoş geldin evlat diye seslendi Metin’e Hasan amca. Nasılsın oğlum dedi. Nasıl bekar kalıyorsun bu yakışıklılıkla diye kıs kıs güldü ve kızım olsa senin gibi bir damadım olsun isterdim diye ekledi. Bu sevgi dolu cümleler bombardımanında bir an bocaladı Metin ama tekrar o mutsuz negatif tavrını takınması uzun sürmedi. “Sahi” dedi Metin “Senin niye yok çoluğun çocuğun.” Biraz moralini bozmaya niyetliydi Hasan amcanın. Ama hiç oralı olmadı Hasan amca.

-Bütün doğa benim çocuğum dedi. Kuşlar, ağaçlar, böcekler hepsi babaları gibi severler beni.

Metin tekrar üstüne gitti, kılıçlar çekilmişti bir kere.-Aman dedi zaten çocuğun olsa ne olacak? Az önce pırıl pırıl bir vatan evladını, bir ana kuzusunu paramparça olmuş bir şekilde getirdiler hastaneye. Kim bilir hangi ananın gözünden sakındığı bebeği, hangi babanın soyunu devam ettirecek biricik oğluydu?

   Ölümden korkardı Hasan amca, yetmişli yaşlarında kalbi iyice zayıflamış ölüm döşeğinde olmasa da çokta uzun ömrü olmayan bir yaşlıydı.”Allah rahmet eylesin” dedi. “Allah anasına babasına sabır versin. Ne yiğitler devrildi bu vatanın toprağı için. Ne çok şehidin kanıyla sulandı bu topraklar.” Metin’in amacını anlayıp konuşmasına fırsat vermeden ekledi. “Bende yeni zeytin fideleri ekmiştim kalbim teklemeden önce. Bu körpecik şehitlerin suladığı topraklar verimlidir çok, kıymetini bilmek lazım. Bu sene olmaz ama seneye kesin toplarım zeytinleri. Ne güzelde olur benim ağaçtan alınan zeytinin. Diğerleri içinde bir fabrikayla anlaşayım diyorum, zeytinyağı için güzel para veriyorlarmış. Üç beş harçlığımızı çıkartırız hiç değilse.” Diyip kıkırdadı. Sanırsın ortaokula giden çocuk diye düşündü Metin. Yarına çıkacağı garanti değil hala harçlık derdinde.

-Tabi Metin amca, tabii dedi. Seneye olmazsa öbür sene kesin toplarsın zeytinleri. Bana da birkaç kilo yollarsın herhalde. Diye iğneledi aklınca.
-Ayıp ettin evlat dedi Metin amca. Adresimi bırakacağım sana. Muhakkak bekliyorum, yengen bir zeytinyağlı yaprak sarması yapsın parmaklarını yersin.
-Sağ ol Metin amca, sen sağ ol yeter ki gelirim elbet. dedi pekte umudu yokmuş gibi ve sanki bu gece bile son gecesi olabilirmiş gibi hakkını helal et diyerek çıktı odasından.

   Mesainin sonu gelmişti. Hazırlıklarını yapıp evine gitmek üzere çıkış kapısına doğru yürürken gözü özel bir odada tutulan kimyagere takıldı. Askeriye için çalıştığı sırada kimyasal bir silah yapımında görev almış ancak çıkan sorun yüzünden depolarda sızma olmuş diğer arkadaşlarıyla beraber hayatlarını hiçe sayıp başka insanlar kurtulsun diye laboratuvarlardan çıkmayıp zehirli kimyasalların fabrika dışına çıkmasını engellemişlerdi. Sırt sırta verdiği dostları çoktan hayatını kaybetmiş o da son zamanlarını hastanede sadece özel giysiyle girilebilen bir odada müşahede altında geçiriyordu. ”Ben olsam böyle boktan bir hayata rağmen canımı başkaları için feda edebilir miyim?” diye düşündü Metin. Karar da veremedi ama “yapamazdım” fikri ağır bastı omuzlarında. Yürümeye devam etti görevini akşamcı hasta bakıcıya bırakıp gerekli kağıtları imzaladı ve evinin yolunu tuttu. Aynı yemekler, aynı diziler, aynı saatte yatış, aynı saatte kalkış ve sabahına yine aynı hastahane, aynı hastalar. Kapıdan girdiğinde yine içi sıkıldı.

   Sırayla yaptı vazifelerini Hakkı, Metin amca, Ahmet Bey ve tüm diğer hastalar. Akşama nöbetçiydi, biraz dinlenmek için kuytu bir odaya çekilip biraz kestirmek istedi. Hakkı’nın son günüydü diye düşündü birazdan taburcu olacak. Ama umursamadı sevmezdi vedalaşmaları, çokta haz etmemişti zaten bu mutlu mesut adamdan. Zaten karısıyla çocuğu da demir parmakların ardından görmek yerine doya doya sarılmak için geleceklerdi hastaneye. O mutlu mu hüzünlü mü olduğuna karar veremediği tabloyu görmek istemeyip koydu kafasını yastığa. Uyandığında başında bir torba misket ve bir not buldu. Hakkı hastaneden çıkacağı günü ailesine bildirirken küçük oğlundan da o çok sevdiği misketlerini getirmesini istemişti. Oğlu “Neden?”diye sorduğunda da buradaki bir arkadaşımın senden daha çok ihtiyacı var onlara demişti. Taburcu olurken de bir hemşireye rica etmiş, Metin’e vermesi için bir kağıt parçasıyla beraber eline tutuşturmuştu.  Misketlere baktı Metin sonra notu açtı. Sevgili dostum hayat bu şiir gibi diyordu notun başında hayat, yaşamaya dair.


"Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orada ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak..."*

*Nazım Hikmet Ran



Fluorit Mavisi