21 Ağustos 2014 Perşembe

PEYGAMBER’İN KEDİSİ

Roni için…

Salatanın suyuna
ekmek banmayı seviyorum.
Lakin intihar edemediğim için kendimi sevmiyorum.
Şimdi sen düşün
onlar düşünsün şimdi
yollar düşünsün şimdi
yolgeçen hanı arkadaş evleri
bir gece önce yatan kişinin umutsuzluğunun kaldığı kirli yastık örtüleri
beş parasız dalavere günler
benden ödü kopan avare kalbim düşünsün.
Beni affet. Ben düşüneyim.

Beni affetmesen n’olur
sabahın köründe seni görmeye geldiğim kent
alnımdan öptü n’aber
Hem kulaklarına kirazdan küpe yapmasam n’olur
annen, kızımı bırakma, dedi n’aber
Beni affet sevgilim
yoğurtlu semizotu yeriz akşama.


  BOZKIR
  Temmuz 2014




14 Ağustos 2014 Perşembe

GÖLGE

  Kanatlarını çırpmadan uçan, cansız bir kuş yükseliverdi yuvasından. Yükseğe daha da yükseğe çıktı. Gözlerinin içinde kendisine ait olmayan bir canlının bakışlarıyla, hiç olmaması gereken bir yere doğru, hiç çıkmaması gereken bir yolculuğa çıkmıştı. Pençeleri arasında gizlenmiş bir yük. 40 yıllık uğraş. İnsan ırkının yetiştirdiği en büyük dâhinin izinden giden düzinelerce zeki adam. Olacakların farkında olup pişman olanlar, uykusuzluktan simsiyah olmuş, şişmiş gözleriyle, aynayla bile yüzleşmekten korkarcasına yüzlerini yıkayıp inzivaya çekiliyorlar.

   Kuş yükseklere süzülmeye devam ediyor. Onun yerine her şeyi gören gözlerindeki canlı, taşıdığı yükten haberdar. Duygularından arınmışçasına, olması gerekeni, emredileni yapıyor. Dışarıda bir sessizlik. Yağmur yeni yağmış, öyle bir yağmış ki sanki doğa gençliğine dönmüş. Ağaçlar daha yeşil, güller daha kırmızı, başkalarının aşklarına alet olmak için koparılmayı bekleyen papatyalar bile daha beyaz. Ufukta, iki dağın arasına birileri tarafından bastırılmaya çalışılmasına direnen, o sarının en açık tonundan kırmızının en koyusuna kadar tüm renkleri barındıran yaldız tanesi, günün güzelliğine kapılmış, batmamak için ayak sürüyor, sanki yağmurun bıraktığı rengârenk gök kuşağını terk etmek istemiyordu.

   Kuş daha da yükseğe süzüldü sessizce. Yağmur tanelerinin ağırlığını sırtından atan pamukların üzerine çıktı. İçlerine girip kimsenin onu göremeyeceği, duyamayacağı şekilde ilerledi. Gitmesi istenen yere, yıllar sonra bile gitmiş olmasına lanet edilecek yere yaklaşıyordu. Altında sadece masmavi sular kalmıştı. İlerisinde küçük bir ada, içinde yarına umutla bakan insanlar. Hayalleri, sevdikleri, yapacakları bir çok şey olan binlercesi.

   Usulca açtı pençelerini. Sorumlu olacağı şeyin ağırlığı, yükünü bırakmış olmanın hafifliğinden kat be kat fazlaydı. Sessizlik. Ardından büyük bir gürültü. Siyah bir dalga savuruyor tüm adayı. Ardından beyaz bir mantar bulutu yükseliyor göğe. O öyle bir melun yüktü ki sayesinde doğada başka renklere yer kalmamıştı. Beyaz mantar bulut, içine tüm umutları da alıp yükseliyor, altındaki simsiyah gölgesinde ise bir daha onlarca yıl yeşeremeyecek yaşanmamış hayalleri bırakıyordu.



Fluorit Mavisi




                                                               Maruki Toshi

6 Ağustos 2014 Çarşamba

IŞIK ve GÖLGE


Dalgınlığını kollayan bir gölge
gücenmiş yarı saydamlığıyla;
bedenimi ölgün ölgün yaymada.
Gözümün kıpırtısına toslayan
sinik bir ışık dallanıyor;
camın kaygan serzenişine aldanan.
Derken;
serili bir çulun yüzeyinde tutuşuyor,
kısık parlaklığını;
gölgemin doygun karamsarlığına iliştiriyor.


Seyrim yokladığı çevreninin belirsiz avareliğinde.
Biri diğerini ıskalayan
mecalsiz, -lakırdılarını aralıyor; yarı açık dudaklarımdan-
keskin solgun bir telaş;
yutkunmaya yakın, pul pul hareleniyor.
Geçkinliğini  kollayan 
kesiği yaygın öksürük;
parıltılı iplerinden  gölgemi,
-dalga dalga-
ışığın çekingen dokunuşuna yaymada.

Gri





24 Temmuz 2014 Perşembe

Pembe ve Yalın

Pembe kiraza düşkün, yalın ise Pembe’ye: Ama uzaktan görüyorlar birbirlerini, Yalın, olduğu yerde çarpılıyor yıldırımlarla ve kentin bütün elektrik sistemi aniden çöküveriyor. Kale’ de karşılaşıyorlar bunlar.
Günlerden Cuma. Kentin tüm köylerinden, kasaba ve ilçelerinden, ünlüsünü farklısını, ucuzunu fahişini -olmazsa olmaz fahişelerini-, tatlı patatesini yahut domates olmadı biberini, bolca hıyarını ama, sarı ve mor mintanlı olanlarını hem de…
Keçi ve koyunların sütlerinden üretileni, değerli olan neyi varsa işte onu, bulduğunu kapan insanların, gıcır gıcır ford minibüslere sıkış tepiş doluşarak, umduğuyla değiştirmek için bulduklarını, o nedenle kurdukları pazar yerinde rastlaşıveriyorlar…

Hâlbuki kimse kiraz getirmeyi akıl edememiş ki pazarlık niyetine. Pembe belki bu yüzden, belki annesinin siparişi nedeniyle, illaki de bulması gerektiğinden şalvarlık kumaşları, onun da kiraz desenlisini arıyor ortalık yerde.
Bütün bir sıra boyunca dolaştıkça içinden, “kiraz olsunda artık, nasıl olursa olsun”, diyor.
Arıyor aranıyor: Kırıta salına, kalçalarını bir kaldırıp bir indirerekten, bir o yana -çınar ağacının gölgesinden sakınmadan geçerek, bir de bu yana dağıtarak iyice -topuklu ayakkabılarından olsa gerek-, bolca, maviyi, boncuk yapıp dağılarak etrafında, şakıyıp bazı pazarcılarla bi’de, bazılarının yüreklerini de arkasına katarak, hoplatarak dolanıyor.
İki dirhem, bir çekirdek: Bir Cuma pazarında, esnafın yüreği böyle hoplatıldığında, fiyatlar anında düşer, alan ve satan arasında, kıran kırana bir mücadele başlar derler borsada. Ah o gözler pembede, akıl canın yongasına takılı kaldığında… Sonra Pembe’nin geçtiği yerlere bir alıcı hücumu başlar ki… arada kalanın canı böylece çıkar.
Buna, Eli işte, gözü oynaşta’ derler: Yalın, parmak uçlarını yeni terlemiş bıyıklarını burmak için uğraşırken yakaladığında,  Pembe bütün bir Pazar yerini karıştırmış, don satıcısından, sebze, meyve ve helva üreticisine, ne kadar tezgâh varsa artık, fiyatlarını ucuzlatmış, tuhafiye hizasına, tam da Yalın’ın, kendini bir kazık gibi hissettiği yere doğru, ilerlemekteydi.
İşte ne olduysa zaten, o zaman oldu: Birden bire, Kale’nin kenar mahallelerini sessiz sedasız paylaşan, ne kadar coşkulu ve oynak esmeri varsa; “palesi, şoparı, at arabacısı, faytoncusu, falcısı, bohçacısı, ama en çok da gürültücüsü, ellerinde siniler, ay çekirdekleri, darbukalar, klarnetler, alçak perdeden kemanlar, kemaniler, çalgıcılar ve geri getiresiceler” yetmedi mi?.
Al sana dümbelekçiler, el çırpıcıları, caba atıcıları, takı asıcıları, çığırtkanı, davulcusu, rakıcısı, mezecisi, pilav pişiricisi, dev kazanları, oynak havaları, neşeli dansları, sağdıcı, eltisi, dünürü, halayı, düğünü eşliğinde, aniden doluşuverdiler Karantina’nın açık ama oldukça da küçük gazinolarından birine.

Çengiler, halaycılar, dansözler, ah o  yeni yetmeler… Sonra Tepeköy’ ün ileri gelenleri… Köçekler elbet, köşede sakız çiğneyenler ve ağzında asla bakla ıslanmayanlar… İri yarı dört çingenenin getirip, gazinonun dört bir köşesinde bulunan çam ağaçlarına astıkları dev “şoparlörler”den yayılan, “Tepsi de tepsi fındıklar, Ayşe’de Veli agayı gıdıklar”, şarkısının incecik sözlerine, kıvrak namelerinin büyüsüne ve havasına dayanamayıp, düğüne icab etmişler, Pembe’yi Yalın’a, kirazı da olması gereken yere, yakınlarda kahvesi bulunan, Coşkunun bahçesine yakıştırıvermişlerdi.
Adet yerini bulmuş, Yalın’ın da başı, dillere destan bir şopar düğünüyle, evciliğe bağlanmış idi artık…
Görünen oydu ki, kiraz dudakta, dudak Yalın’da eriyecekti bundan böyle.
Gelinliğin incecik beline sarılmış, üzerine altın paralar iliştirilmiş, kırk düğümlü, esnek ama Kıpkırmızı kuşağın, bütün anlatabildiği de buydu düğüne katılanlara…


ÜçRenk Beyaz




15 Temmuz 2014 Salı

İÇİMDEKİ ESİR MEKTUP

     
Bırak bir omzun hep açıkta kalsın
Çekiştirme bluzunun yakasını
Bütün mahremiyetin, dağınıklığın, susturulmuş yalnızlığın
                                                 aksın omzunun gölgesinde.

Yadsıma dudaklarımın cesaretini
Bir yer bırak bana saçının tentesinde
O uçsuz boğaz köprüsünde gezineyim.

Mutluluğun acıya çalan köklerinden sıyrılalım
Bir düğün şarkısı çalayım sana,
Kuralım şenlik kemerlerini
Ve açalım artık sessizliğin perdesini.

Kuşku yok sakatlanmış ruhumda
Sabahın seherini karşılıyorum
Gökyüzü biraz dumanlı
Bir nefes çekiyorum, içimde tanyelleri.

Duvarlar boyunca gölgeler,
Gittikçe eskiyen bedenlerimizin yaşam kanıtı
Aksaklığımızın yansıması
Aynalardan daha gerçek.

Yelkenleri rüzgar tutmayan bir gemide seni düşünüyorum,
                                                     kokunu duyumsuyorum.
Koku görüntüye özdeştir, ter ve esrar gibi
Başım dönüyor.

Şarkılarım yetmiyor dudaklarını ıslatmaya
Bir bardak su koyuyorum başucuna
Sen yutkunamıyorsun
Düğümler benim boğazımda.


Devirli sayılar gibi yalnızlık… 

Siyah Eskisi


5 Temmuz 2014 Cumartesi

HALLENMELER- KÜKÜRTTEN ATEŞE


Gözlerime inanamıyorum. İnanmıyorum. Gördüklerimin benimle bir alakası yok. Sizinle... burada… beş yüz dokuz milyon dokuz yüz elli bin yedi yüz on beş kilometre karenin, milyonda birinde. Tesadüf mü? Böyle söylemeyelim. Bırakalım, olasılığın iç yanıltıcı hesapları onların olsun. Daha nice şeydir ki, bırakın onların olsun. Biz, şu an’a düşen heyecanı dindirmeyelim yeter. Hatta bir arpa boyu daha yol almayalım. Bildiklerimizle doyurmayalım aklımızı, uğuldasın. Uğuldasın sokaklar ve caddelerin meydanlara varmayan hali. Sizinle… orada… dudaklarıma inanamıyorum. Öpmek, eylemlerin en şiddetlisiyken, kalabalığın gökyüzüne karışması yedi onda iki. Lütfen, sen sakınıver devirli yalnızlıkları hepsi bu…

                                                                                                                     -DEĞİL,

Üstelik hatırı sayılır bir kabahattir de cumartesi günleri. Yani umudu ya da bir dostu düşürenler kadar muadilidir sağ kalmanın. Her boyutta uysallaşandır. Elmayı dişleyende o dur, inciri yeşerten de. Bizi böyle geçmişten gelme bir sesle çağıran:

- Tanımak iki keredir

- Tanımak, iki kere.

İşte o yalnızca bir cumartesidir. Her cumartesinin kollarına uyanan bir cumartesi sesidir. İrkilmesi veya incinmesidir. Kulaklarıma inanamıyorum. Duyduklarım, yaşlı bir tuafiyecinin kaybolmayan mezurası kadar sihirli. Bu biraz da bir cumartesi hırsızının ilgisizliği

                                                                                                               - DEĞİL Mİ?


Sizinle… Belkide… güneşin gerindiği, denizin durulduğu bir sabahçı kahvesinde. -Hepimiz yaşadık biraz. Belki müthiş bir unutuluş halinde. Birkaç gereksiz sözün yine de bir sese olan gereksiniminde. Düz ya da dalgalı bir gezintide. -Uzaktan uzağa… Meteliksiz çocukların bit pazarlarını kurcalayan gölgesinde. Belki dalgın, belki dağılmış bir şenlikte. Tesiri yok bu yorgunluğun. Yok, Kırıştırmıyorum sizi biriyle. Bazen aşkın ne olmadığını karıştırıyorum hepsi bu – değil. Sizinle…

Kemik


26 Haziran 2014 Perşembe

KUM TANELERİ


Kafeye adım attığımda , içerideki ağır puslu havanın , sanki bütün oturanları esir aldığı gibi tuhaf bir hisse kapılmıştım. O yüzden de biraz tedirgin içeri girmiş , boş masaların etrafında biraz oyalanmış sonra da karşımdaki boş  masada , dalgın bakışlarla, yüzüme bakıyormuş gibi hareketsiz duran kırmızılı kadının karşısına oturmuştum. O benim varlığımdan habersiz; dalgın bakışları , benliğimi , varlığımı, bedenimi delip ; benden , pencereden , karşıdaki binalardan , hatta bu şehirden çok daha uzaklardaki bir yere bakıyordu. Kahverengi gözlerindeki kum tepelerinde  kim bilir hangi rüzgarlar esiyordu?  Neden gözlerinden kum taneleri akıyordu merak ettim ama kalkıp da soramadım.

Kırmızılı kadın , uzun bir süre hareketsiz heykel gibi hiç kıpırdamadan karşımda oturdu. Masadaki boş bardak, bitmiş sigara paketi ve kibrit kutusu ve hatta masanın kendisi ; sanki kadın yerinden kıpırdasa, hareket etse gerçekliğini yitirecek gibi havada asılı duruyorlardı.

İçerdeki ağır , sıkıntılı havanın sahibinin  bu kadın olduğunu anladığımda artık çok geçti. Kadın uzun siyah kirpiklerinin örttüğü içinden çöl geçen gözlerini birkaç kere kırptı. Kum taneleri düştü masaya. Ne düşündü acaba diye merak ettim, gidip sormamak için kendimi zor tuttum. Bakışlarındaki durgunluk beni de durdurmuş , yenilmişlik beni de mağlup etmiş, umarsızlıksa  tüm yaşanmışlıklarımdan soyutlamıştı benliğimi.

Daha ne kadar bakabileceğimi bilmiyordum. Bakmamalıydım ama kendimi alamıyordum bu gözlerden. Daha ne kadar dayanabilirdim bu kahverengi uçsuz bucaksız parlayan çöle; ne kadar yürüyebilir , ilerleyebilirdim bu serapta? Ne zaman yolumu kaybederdim , yoksa çoktan kaybolmuş muydum?  Yoksa bu kadın beni de mi esir almıştı bakışlarıyla , beni de mi hapsetmişti gözlerine ? Artık geri dönüş yolunu bulabilir miydim yoksa çoktan kumlara gömülmüş  müydüm bilemedim.

O ise ne bana ne de etrafında olup bitenlere kayıtsız , hareketsiz duruyor çok uzaklara bakıyordu. Öylece bakıyor, sadece bakıyordu. Ne bir garson geldi , ne de beklediği birisi .Yalnızdı. Yalnızlığını sanki kırmızı elbisesinin cebinden çıkarıp masaya bırakmıştı. Sonra birden pencereden yansıyan görüntüsünde beni yakaladı. Kumral başının tepesinde topladığı saçlarını elledi. Birkaç kum tanesi daha düştü masaya. Bitkindi. Bana baktı. Kulağımı rehin alan buğulu sesiyle  bir sigara istedi. Yerimden kalktım. Sigarayı uzattım. Parmaklarının arasında ezdi, sonra kıpkırmızı dudaklarına götürdü. Yaktım. Derin bir nefes çekti içine , sanki bir nefes daha çekse beni de içine çekecekti. Ürktüm. Solgun yüzü bulutlandı , sigaranın dağılan dumanında parçalara ayrıldı. Kahverengi gözleri, kırmızı dudakları , küçük  burnu , ince kaşları havada uçuştu. Dağıldılar usulca. Gözlerimi yumdum. Kokusu üstüme sindi, çölde yağan yağmur gibi kokuyordu. Hiç görmediğim gülümsemesi geldi gözlerimin önüne  , sonra atladı kirpiklerimden. Gözlerimi açtığımda karşımda yoktu. Etrafa baktım, masa boştu, bardak , paket, kibrit yerindeydi ama kadın kaybolmuştu. Masanın üstündeki kum tanelerine dokundum. 

Mine Rengi