23 Mart 2015 Pazartesi

PROTOKOL: NONİNVAZİV

üstümüze yapışan çilingir arzularla dingince ve dik durarak ki dayayamasınlar duvarlara
istanbul'da çok etik, çok sarmaşıklı sanrılarla, içi güzel adalarla
ve belki gerçekleşebiliriz, sev-iş sendikasına halüsinasyonlar yazabiliriz
bir yerlerde bol kahve, bol sigara içerken, ironiyi bedenlerimizde kara çikolatalarla besleyebiliriz
ve kabarmış, şişmiş damarlarımızla pullu derilerimizi takas edebiliriz

jile yerine kara bir pantolonla anlaşabiliriz bulutları görmek için kadıköy'de
ve içinde beyazlı siyahlı bir kaplan gizleyen kedi ile.
seri cinayet panterimizi bulmuş olabiliriz
içi kan..

(candy'lik ve candy'lik duygusunun gelişinde
zaman ve mekanda dağınık bütünleşmeye arzulu deneyimlerimiz: kan akışı içinde youmak(çoğul)
nesne devamlılığının şatoya doğru giden milyarlarca merdivenlerinde avuç içlerim
varoluşsal etiyolojimle cinsiyetsizliğine tutunmam ve sembolik anlatım yolum olan “çalma” davranışım: jile.)

ellere ve ayaklara geçirilebilecek denli seni ele geçirmek istediğime inanma, o ben değilim!
bacaklarımı eklemlerimden kıvırarak göğsüne yaslayıp
ve ardımı dönerek sana aynadan yansıyıp
terli burnumu gamzelerinde gezintiye çıkararak cinayete ortak olabilirim
alnı açık cinsel karmaşa sanatçısının gözlerine sürme çektikçe
“ellerini tutup öpebilirim bordo ojelerinle
ellerin büyü, koklayabilirim pa ile..”

çok oyunlu senaryolarla, fetişlerle, arzu yüklü avangardlar..
aşırı uç kahveden olacak ölümüm
bir de uyanırken yaşadığın maniden

(dudaklarının kucaklayıcı, kavrayıcı, kapsayıcı hallerine sözlerimi konduruyorum
bir de dilinin..
kapsayan nesne ve nesnel nesne: ikili ilgi basamağı(çoğul)
candy'liğimin yalnız kalabilme kapasitesinde aksiyonsuzluk potansiyelimle
dış uyaranlarla bölünemez tinsel deneyimlerim ve düşlerim..)

ondan sonraki sayı bundan sonraki an
bir ve bir döne dolaşa kucaklaşarak iki noktaların bulaşıcılığıyla
çok saçlarım alnının sınırını çizecek
avucumu öpeceksin en tehlikelisi
bir de göbeğimden öpeceksin müftülere inat
ve kapıda çöküp, dizlerime sarılmanın mümkünatı ile burnumdan öpeceksin, kedi..

(tüm güçlülük duygumun haritasıyla yanılgılarımın fay hatlarını aşamalandırıyoruz
içimin zorluklarının gerçeklik algısı, tırtıklı: aşırı elektriklenme-yüklenme-boşalım(çoğul)
yineleyen biçimde candy'mden memnun, yinelenen biçimde candy'me yabancı..
candy'liğimizin acıkan büyülü ıslak memeleri..)

devlet dersinden izinsiz çıkacağız el ele
“burjuvazinin gizemli çekiciliği”nde tek seferde içip martinilerimizi
boş bir sınıfta tebeşir tozu sürüneceğiz, sürtüneceğiz
kokumuzun atmosfere yaydığı ısı ile erimeyi sürdüren devlet 1000a'sında
küçük ayaklarımla tebeşir dolu izler bırakacağım sana
ve parmak uçlarımdan akan minik, sarı nemli notlar
kopçalanmaya direnen akşam üstü birasının dudaklarıyla..


üç ton kara




15 Mart 2015 Pazar

UÇURUM 5

“Takıntılar paylaşılmaz.”

Kendimi böyle klişe sözlerle savunmaya çalışacağım hiç aklıma gelmezdi. Ne bileyim, eğitimli insanlardan daha nitelikli sorular beklerdim açıkçası. Yol boyunca Lu Xi’nin çantasını taşıyarak ve otele girdiğimiz andan itibaren onun, hiç gereği olmadığı halde, koluma girmesine izin vererek alıştığım evrenin çok dışında bir yerlere savruldum zaten. Şimdi de tanımadığım insanlarla dolu yuvarlak bir masanın etrafında, bahar bayramı* yemeği yiyorum. Odanın duvarları kırmızı koç resimleriyle donatılmış. İki tane çocuk var masanın etrafında dolanıp duran, birisi Kiki, diğeri de yine onun yaşlarında başka bir kız. Karınları tok olduğundan masada, annelerinin yanında oturmuyorlar. Odanın içinde kendi aralarında oyunlar oynayıp, koşuşturuyorlar. Anneleri, ara sıra “kızım gel buraya”, “kızım koşma, çarpacaksın garson ablalara” gibi uyarılar yapsa da bu uyarıların ciddi bir etkisi olmuyor çocukların üzerinde. Odanın atmosferine ve misafirlerin ruhlarına hakim olan şen hava, parıldayan yüzlerde, gülümseyen gözlerde ve en çok da çocukların sınırsız çığlıklarında buluyor anlamını. Yeni yılın iyimser ve cömert iklimi, masaya gelen mezelerin çeşitliliğinden ve ihtişamından belli oluyor en çok.
Masada on üç kişiyiz; en az konuşması gereken ben olduğum halde, sanki yemek benim adıma verilmiş gibi sürekli bir şeyleri açıklamaya çalışıyorum. Yok dünya haritasında Çin neden olduğundan küçük görünüyormuş, yok haritaları elle mi çiziyormuşuz, yok Güney Çin denizinde Vietnam’ın hak iddia etmesi başlı başına komedi değil miymiş! Oysa ben, bir de yanımda oturan Amerikalı İngilizce öğretmeni, bu akşamki yemeğin en yabancı misafirleriyiz. Adı Brian olan bu sarışın adam birkaç kelime dışında Çince bilmediği için etrafa gülümsemekle ve dönen masadan önüne düşen etsiz mezeleri mideye indirmekle meşgul. Ben bildiğim çat pat İngilizceyle adamla biraz ilgilendim ama Yu Jia’nın ısrarla benimle konuşma isteği yüzünden pek ilerleme kaydedemedim. Şirketteki yöneticilere ve masa başı iş yapan diğer çalışanlara İngilizce öğretiyormuş Brian. Ona bu işi, benim yalancıktan sevgilim Lu Xi ayarlamış. Lu Xi ayrıca, Brian’ın çalışma izninin ve yabancı uzman sertifikasının çıkmasını da sağlamış, etyemez olduğu için ve Hint yemeklerini sevdiği için Çanco’daki tek Hindistan lokantası olan Indian Kitchen’a yakın bir yerde ona kiralık ev bulmuş.
“Haklısın delikanlı, takıntılar paylaşılmaz ama biz de hükümet olarak korumalıyız gençleri kötü alışkanlıklardan. Herkes istediğini yaparsa ne olur bu ülkenin hali, bir düşünsene? Özgürlük Çinliler için bol bir elbise gibidir. Hiçbir zaman dolduramayız o elbiseyi biz.”
Bu adamın yakınına oturmakla iyi mi ettim yoksa kötü mü bir türlü karar veremiyorum. Tam karşımda sevdiğim, yani benim burada olmamın nedeni olan kadın Zhu Min var, yanında kocası Wen Liang oturuyor. Az önce Lu Xi tanıştırdı beni onlarla. Tanıdığın birini tanımıyor gibi davranmak sandığımdan da kolaymış. Biraz gülümsüyorsun, biraz şaşırıyorsun, hepsi bu kadar. Yine de bu kadar yakınında olup, ona dokunamamak, yanına yaklaşamamak tuhaf bir duygu benim için. Saçlarını kafasının tepesinde topuz yapmış, boynu ve ensesi tüm çıplaklığıyla, tıpkı yağmur sonrası toprağın köylüyü tarlaya çekmesi gibi, çekiyor beni. Zor tutuyorum kendimi, oturduğum sandalye bile titriyor benim bu ikircikli halimden. Sol elinin yüzük parmağında evlilik yüzüğü var, bir kara delik gibi ihtiyacım olan tüm ışığı yutan dev bir mücevher parçası.  Kocası benim bu halimden habersiz; şen şakrak bir halde sigarasını tüttürüyor, bağıra bağıra bir şeyler anlatıyor çaprazındaki patronuna.
Onların tarafından saat yönünde bana doğru gelirken ilk önce Japonya’dan gelmiş bir misafir ve karısı oturuyorlar. İkisi de konuşulanlardan bir şey anlamadıkları için ya kendi aralarında Japonca konuşuyorlar ya da ara ara etrafa gülümseyip masadakilere “Biz de buradayız.” mesajı veriyorlar. Japon çiftin yanında Wen Lieng’in patronu ve karısı var. Zhu Min’in solunda –yani saat yönünün tersine hareket ettiğimizde- görevini bilmediğim bir şirket yöneticisi ve onun kızıl saçlı, şişman karısı var. Kadın nedense mutsuz görünüyor benim olduğum yerden bakınca. Çocuğu ikide bir yanına gelip ağlıyor, bir şeyler istiyor. Lu Xi’nin hemen yanında da Komünist Partisi Çanco İl Komitesi’nden üst düzey bir memur olan Yu Jia ve karısı oturuyorlar.
“Bence hükümet halkına, en çok da kendisine güvenmediği için bu derece önem veriyor genç zihinleri kontrol etme işine. Ben, yaratıcılığın tutku olmadan gerçekleşemeyeceğine inanıyorum. Tutkunun insan ruhunda kök salması için de özgürlük şarttır. Ülkemiz gelişen ekonomiler sınıfından gelişmiş ekonomiler sınıfına geçmek istiyorsa genç zihinlerin önünü açmalıdır.”
Herkes yakınındakilerle konuşmaya çalışıyor. Ara sıra birileri ortalığa bir şey söylediğinde, derin bir kahkaha masayı sarıyor ama söylenen şeyin etkisi söndüğünde, herkes tekrar yarım kalan muhabbetine geri dönüyor. Masanın üzerine konan soğuk mezelere Japon çift ve Brian dışında dokunan pek yok –az konuşup çok yedikleri için imreniyorum onlara- ama büyük bir sürahiye konmuş kırmızı şarap çabucak tükeniyor, ikincisi ve üçüncüsü getiriliyor. Brian, her gördüğü tabak için Lu Xi’ye yemeğin etli olup olmadığını soruyor, yemek etsizse dönmekte olan yuvarlak sofrayı parmağıyla tutup, tabağına birazcık alıyor, ardından bırakıyor sofrayı serbestçe dönmesi için.
“Ne diyorsun Wen Lieng? Haklı mı bu genç? Biz parti olarak bu ülke için elimizden geleni yapmıyor muyuz? Üç beş çapulcu, içi boş hayallerini deneyecekler diye bir milyar üç yüz milyon insanın geleceğini tehlikeye mi atalım? Batılılar bizi anlamıyorlar, anlayamıyorlar, akılları yetmiyor. Onların demokrasisi bizimkinden üstün değil, farklı sadece. Xi Jinping bu yüzden Çin Usulü Demokrasi diyor bizim ülkemizdekine. Gelişmeyi, harmoniyi, barışı, huzuru ve düzeni ön plana alan bir demokrasidir buradaki. Karnını doyuramadıktan sonra ne yapacaksın özgürlüğü? Özgürlüğün sınırlarını iyi belirlemezsen bela açar başına. Bunun örneklerini çok gördük, kurbanını çok verdik biz. Öyle değil mi Wen Lieng?”
Wen Lieng sigarasını ağzından çıkarıyor. Yüzündeki gülümseme konuşulan konunun ciddiyetini anlayınca kayboluyor. Ağzında kalmış dumanı havaya püskürtüyor, beyaz duman bir hayalet gibi ağır ağır kayboluyor odanın yüksek tavanına yükselerek.
“Haklısınız sayın Yu Jia, çok haklısınız hem de. Gençler anlamazlar. Şimdikiler bilmiyor bir önceki neslin ne kadar sefalet çektiğini, ne acılar yaşadığını. Ben çocuktum o zamanlar, az çok anımsıyorum aç kaldığımız, pirincin yanına katık yapacak bir şeyler bulamadığımız zamanları. Babaannem haşlanmış pirince soya sosu ekleyip yedirirdi bana, o da soya sosu bulabildiğimiz zamanlarda. Çoğu zaman onu da bulamazdık. Aslına bakılırsa çoğu zaman pirinç bile bulamazdık; arpayla, darıyla şişirirdik karnımızı. Kolay mı bu günlere gelmek? Bilmedikleri için boş konuşuyorlar. Batının iyi yönlerini alalım ama ahlaksızlığını, bireyciliğini, sınırsız özgürlüğünü almayalım. Çin Usulü Demokrasi, onların yolsuzluklara ve rüşvete bulanmış yalancı demokrasisinden bin kat daha iyi.”
Çok ısrarcı olup, ortamdaki hemfikir havayı bozmak istemiyorum. Hem buraya Yu Jia’yla ve özellikle de Wen Lieng’le dost olmak için geldim ben. Çizgiyi aşarsam, niyetimin tersi bir sonuçla karşılaşabilirim. Bunu ne ben ne de tüm bu planı yapan Zhu Min ister. Zaten ters ters bakışından az çok sezebiliyorum. “Ne yapıyorsun salak? Söylenen her şeye “He” de geç, komünist parti yetkilisiyle siyasi tartışmaya girmek senin neyine?” diyor yaramazlık yapan çocuğuna kızan anne gözleriyle. Yine de düşüncelerimi açık açık söyleyemeyecek olmam rahatsızlık veriyor bana. Bir kadını elde edeceğim diye inandığım gerçekleri saklayacak olmak gurur kırıcı değildir de nedir? Böylesi bir omurgasızlık sevdiğim kadının gözünde beni daha rezil bir duruma düşürmez mi? Ben tam lafa girip, konuyu değiştirecekken Zhu Min, kontrolü ele geçirmek istercesine ağzımdaki cümleyi çalıyor.
“Siz nasıl tanıştınız Lu Xi? Bana hiç anlatmadın? Severim ben gençlerin romantik hikâyelerini. Bizden geçti ne de olsa, anlat da dinleyelim!”
Lu Xi, ağzındaki lokmayı yutmadan konuşmaya çalışıyor ama dişlerinin arasından kayan bir parça genzine kaçtığı için öksürmeye başlıyor. Ben, mecburen ilgileniyorum kızcağızla. Sırtına hafifçe vuruyorum, saçını okşuyorum, omuzuna dayanak oluyorum. Bu arada Zhu Min’in bakışlarını da kontrol ediyorum, sütün kaynamasını isteyen ama taşmaması için gözünü tencereden ayırmayan aşçı gibi.
“Dikkatli ye canım, acelemiz yok!”
Zhu Min kirpikleriyle kıstırıp, gözleriyle eziyor beni. Kulakları “canım” kelimesinden sonrasını duymamış gibi. Belki de pişman beni buraya çağırdığından. Rolümü gereğinden iyi mi yapıyordum yoksa!
“İyiyim, iyiyim! Bir şeyim yok. Biz, şeyde tanıştık, İngilizce kursunda. Kurs da denmez aslında, konferans gibi bir şeydi. Çanco Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nde, salondayken koltuklarımız yan yanaydı. Konuşmadan sonra çay içmeye davet etti beni üniversitenin kantininde. Önce reddettim ama sonra baktım yakışıklı ve uzun boylu; Hem Çince’yi de çok güzel konuşuyordu, CCTV’de akşam haberlerini sunan spiker gibiydi. Ben de kabul ettim. İyi etmişim değil mi?”
Wu Jia’yla Wen Lieng, sanki aralarında anlaşmışlar gibi aynı anda kahkahayla gülmeye başlıyorlar. Erkeklerin kısa ve öz, yani zahmetsiz ve çetrefilsiz aşk hikâyelerinden hoşlandıkları doğru olmalı. Ben, ısrarla Zhu Min’e bakıyorum, tepkisini ölçmek için. Dudağının kenarında memnun olup olmadığını pek de belli etmeyen özensiz bir tebessüm var sadece. 
“Bu kadar kısa olmamalı bir aşk hikâyesi. İnsan azıcık süsler püsler, sağına soluna ayrıntı ekler, ne bu böyle? Nan Da Jie üzerindeki manavlar bile daha uzun anlatıyorlar tezgâhlarına getirdikleri patateslerin, lahanaların yolculuk hikâyelerini.”
Kendimi tutamayıp gülüyorum. İçimden “İşte benim aşık olduğum kadın, işte bekar olduğu halde neden Lu Xi’ye aşık olmadığım sorusunun yanıtı, işte zekalar arası flörtün önüne hiçbir şeyin –ne evliliğin, ne güzelliğin ne de çocuk sahibi olmanın- geçemeyeceğinin kanıtı.” diyorum.
Lu Xi aramızdaki plana sadık kalarak iyi yapmıştı belki ama yaratıcılığını konuşturmadığı için aşka aç bir kadından zayıf not almıştı.
“O kadar basit değil tabii” deyip durumu kurtarmaya girişiyorum, çok da özgüven barındırmayan cılız sesimle. “Hangi aşk hikâyesi ilk görüşün heyecanını, ilk bakışmalardaki çocuksu masumiyeti, ilk teklifteki tereddüdü, ilk sesteki titremeyi es geçebilir? Bunları kendimize saklıyoruz biz. Hem sadece altı aydır beraberiz. Birbirimizi tanımakla meşgulüz halâ, anıları deşme noktasına henüz gelmedik. Anılar, şimdiden umut kalmadığı zamanlarda değerli olurlar, yanılıyor muyum?”
Lu Xi ben daha sözlerimi bitirmeden koluma giriyor, üşümüş de acilen ısınması gerekiyormuş gibi elini koltuğumun altına sokuyor, soğukta yorgan altına sıvışan kedi gibi. Sonra da başını omuzuma dayıyor. Rol mü yapıyor yoksa tüm içtenliğiyle hislerini mi yansıtıyor, bilemiyorum. Yalnız, Zhu Min hariç masadaki kadınların hepsi derin bir “ooooooh” çekince çok başarılı bir iş çıkardığını anlıyorum. “Çok tatlısınız”, “Birbirinize çok yakışıyorsunuz.”, “İkiniz de çok güzelsiniz, bir an önce evlenin de güzel bir çocuğunuz olsun. Hatta ikinizin de kardeşi yoksa ikinci bebeği yaparsınız.” Zhu Min ne olup bittiğini anlamamış gibi bir bana, bir Lu Xi’ye bakıyor. Ya durumdan memnun ama vereceği tepkiyi bilemediği için gözünü benden kaçırmakla meşgul ya da durumdan memnun olmadığı halde masadan kalkıp gidememenin acısıyla kıvranıyor.
Bu arada Yu Jia, aşk meşk muhabbetinden sıkıldığını belli edercesine etrafa bakınıyor, garson kızlardan birisinin getirdiği turkuaz renkli bayco şişesini masanın merkezinden alıp ayağa kalkıyor. Misafirlerin bardaklarını tek tek doldurduktan sonra, sandalyesinin başına geçiyor.
“Yaklaşan Koç Yılının bizlere ve çocuklarımıza sağlık, mutluluk ve huzur getirmesi dileğiyle. Gan be*”
Önümüzdeki şat bardaklarını kafaya dikip, boğazımızdan aşağıya ateş topu gibi inen alkolün etkisiyle, sanki önceden anlaşmış gibi hep birlikte aynı anda yüzümüzü buruşturuyoruz. Bir tek Brian içmiyor önündeki baycoyu. Onun içmediğini gören Japon misafir “If you not drink give to me*” diyor, şakacı bir tavırla. “No sake in China, we drink bai jo*” diye de ekliyor gülerek.
Yu Jia ikinci bir bardağı doldurup kafasına diktikten sonra bana dönüyor.
“Sen benimle bir de sarhoş olduktan sonra konuş. İşte o zaman resmi görüşümü değil de kişisel görüşümü öğrenirsin.”
Belki de insanlar bu yüzden içiyordur diyorum içimden. Sarhoş olup yaptıklarından sorumlu sayılamayacak hale gelmek ve sırf bu yüzden söyleyemediklerini söyleyebilmek, yapamadıklarını yapabilmek için. Akıl, taşındıkça ağırlaşan bir yük sonuçta. Onu bir kenara koyup, kafamızı ara sıra rahatlatmadıkça gerçek anlamda dinlenmiş sayılmıyoruz. 
“Tamam başkanım” diyorum saygıda kusur etmemeye dikkat ederek. “Gece uzun, konuşuruz. Sizden öğrenecek çok şeyim var.”
Bu sözlerimi duyunca, yaramaz öğrencisini yola getirmiş gaddar bir öğretmen gibi gülümsüyor Yu Jia, karşısındaki gencin onun önünde saygıyla eğiliyor olmasını, düşüncelerimin hizaya çekilmesi konusunda da tam bir teslimiyetle sonuçlanacağını sanıyor büyük bir olasılıkla.
Wen Lieng’in patronu üçüncü bayco kadehini kafasına diktikten sonra, ancak cesaretini bulmuş gibi başlıyor konuşmaya. Yanındaki karısı, kocası yanlış bir şeyler söyleyecekmiş gibi endişeli, ikide bir kocasının önündeki tabağa bir şeyler koyuyor, içerken yemeği ihmal etmemesini salık veriyor.
“Sayın Yu Jia, hepimiz çok çok mutluyuz bu akşam. Özellikle bizleri kırmayıp, şirketimizin davetini kabul ettiğiniz için çok çok çok teşekkür ederiz. Umarım Koç Yılımız hepimize daha çok kâr, daha az sorun getirir.”
Yu Jia yanındaki karısına dönüp, “Kaç oldu bu, üç mü dört mü?” diye soruyor. Karısı “Bu beşinci” deyince önce sesli bir kahkaha atıyor Yu Jia, sonra ağzına kadar dolu şat bardağını kafasına dikiyor, ardından da duvar kenarında bekleyen garson kızlardan birisine “Bana biraz su verin, daha çok erken.” diye sesleniyor. Onun, içkiye biraz ara verip, su istemesi hem karısını hem de karşısında oturan Wen Lieng’i memnun ediyor.
Fabrikanın kentin dışına taşınması için hükümetin ciddi baskı yaptığını ve ancak partiden üst düzey bir yetkiliyle ilişkiler ilerletilirse bu taşınma işinin iki yıl kadar ertelenebileceğini birkaç hafta önce Zhu Min söylemişti bana. Bu yemeğe partiden birisinin katılmasının nedeni de gecenin ilerleyen saatlerinde, yani kadınlar ve çocuklar evlerine gittikten sonra, iş konuşulacak olmasıydı. Yalnız, eğer Yu Jia bu şekilde içmeye devam ederse, kısa sürede pert olacaktı ve yemek basit bir yılbaşı yemeği olarak kalacaktı.
Yu Jia, büyük bir bardakta getirilen ılık suyu tek dikişte içince biraz kendine gelir gibi oluyor. En azından baş aşağı gitmekten kurtuluyor. Bundan sonra daha dikkatli olacak, onun umudu var gözlerinde.
“Bu yıl kolay olmayacak. Kimse taşınmak istemiyor ama hükümet de çok sıkı dayatıyor. Çanco’daki havayı görüyorsunuz. En güneşli günlerde bile gökyüzünü görmek imkânsız. Geçen ay Pekin’de bir anaokulunda çekilmiş bir video izledim youko’da. Çocuklara gökyüzündeki yıldızları soruyorlar, hiçbirisi yıldızların geceleri gökyüzünde görülebildiğinin farkında değil. Hayatlarında yıldız görmemişler ki! Varsa yoksa karanlık, kirli gökyüzü. Sınıflarını süslerlerken kullandıkları yıldızları biliyorlar, o kadar. Basına yansımıyor ama halktan çok şikâyet var. Fabrikaları kentin uzağına atmazsak, yüzlerce yıl daha göremeyiz yıldızları. Bana kalsa hava kirliliği büyük bir sorun değil ama uluslararası arenada Çin’in imajı var. Batılı ülkeler de zamanında çok kirliydiler. Sonra ne yaptılar, ucuz iş gücü buldukları için fabrikalarını bizim topraklarımıza kurdular. Onların havası temizlendi, bizimkisi kirlendi. Şimdi biz de aynısını yapmalıyız ama gerekli kıvama gelmedik henüz.”
Wen Lieng sigarasından derin bir nefes alıyor, Yu Jia’nın konuşmasının hoşuna gittiği belli. Sarhoş değilken böyle konuşuyorsa, birkaç saat sonra ondan istediklerini rahatlıkla elde edebileceklerini seziyor sanırım. Ciğerlerine dolan dumanı burnundan saldıktan sonra ağır ağır başlıyor konuşmaya.
“Bu yüzden Afrika var ya! Avrupalılar ve Amerikalılar, Doğu Asya’yı kirli sanayileri için kullandılar. Şimdi sıra bizde, kıskanıyorlar bizi bu yüzden. Afrika bizi bekliyor ama biz daha o kadar zenginlemedik. Bu ülkede bunca fakir varken, Afrikalı işsizlere istihdam sağlamak lüks kaçıyor biraz. Yine de giden çok. Hallerinden de gayet memnunlar.”
Bu adamın böyle oturaklı düşünceleri olduğu halde, nasıl olup da karısını döven bir koca, çocuğuyla ilgilenmeyen bir baba olabildiğini anlayamıyorum. Dostlarının ve iş arkadaşlarının yanında siyaset ve ekonomi uzmanı, evde karısının ve çocuğunun yanında hödük mü oluyor? Mümkün mü böyle bir şey?
Önümde ağır ağır dönen masadan tofulu patlıcanı görünce dayanamayıp Brian’a haber veriyorum. “Look, this one has no meat.*” Brian’ın, sıkıntıdan bunalmış yüzünde hafif bir aydınlanma beliriyor. Birilerinin onun varlığını hatırlaması güzel bir şey tabii. Tofulu patlıcandan o alınca, ben de alıyorum. Ardından kendi tabağıma, geyik eti sote ve soya soslu etli fasulyeden koyuyorum biraz. Bir ara müdahale edip, “Peki, Afrika’dan sonra ne yapacağız?” diye sormak istiyorum ama frenliyorum kendimi. Oyunbozanlık yapıp, ortamı germem çok gereksiz kaçacak böylesi bir yemekte.
Gece uzuyor, konular; ekonomiden siyasete, ailenin öneminden Asya kupasında Çin’in oynayacağı maçlara kadar geniş bir yelpazede salınıyor hiç durmaksızın. Bir ara yine benim mesleğime geliyor konu. Her ne kadar haritalar hakkında, onları bilmeyenlerle konuşmaktan haz almasam da bu sefer kısa kısa anlatıyorum beni haritalara çeken şeyleri.
Saat ona doğru, kadınlar yavaş yavaş kalkmaya hazırlanıyorlar. “Çocukların uyku saati geldi.” diyor Zhu Min. Bir ara Kiki geliyor annesinin yanına, kafasını sürtüyor ilgi bekleyen kedinin sahibinin paçasına sırnaşması gibi. Zhu Min “Aferin benim kızıma, kimseye sormadan kendi başına tuvalete gitmiş. Annesinin zeki kızı.” diyerek seviyor Kiki’yi. Wen Liang ise patronuyla önemli bir konuyu görüşmekle meşgul o sırada. Yu Jia ise önündeki bardaklardan hangisinin kendisine, hangisinin karısına ait olduğunu kestirememenin sıkıntısını yaşıyor o anda.
Lu Xi de toparlanıyor diğer kadınların hazırlandığını görünce. “Ben de çıkayım, saat 11’e kadar iznim bu akşam. Annem babam merak ederler. Biz Brian’la aynı taksiye biner gideriz, onun evi çok uzak değil bizim evden.” diyor. Yirmi yedi yaşındaki bir kadının bu çocuksu tavrı ben de şaşkınlık, diğer kadınlarda hayranlık uyandırıyor. ”Seni taksiye bindireyim, sonra ben yemeğe geri gelirim.” diyorum. Amacım bu vesileyle Zhu Min ile iki kelime laflamak. Odadaki erkeklerden ben ve Brian hariç hiçbirisi çıkmıyor bizimle. Hatta ben odadan çıkarken Wen Lieng’in patronu “Karılarımız sana emanet, onlara iyi bak.” deyip uzun bir kahkaha atıyor. Yu Jia resmi bir sesle arkamdan bağırıyor, “Çabuk gel ama, konuşacaklarımız var, güzel sevgilini az öp bu akşam.”
Kapıdan en son ben çıkıyorum. Koridor serin ve karanlık. Zhu Min, bir elinde Kiki, diğer elinde şirketin yeni yıl hediyesi olan ayçöreği kutusu hemen yanımda beliriyor. Kiki’yi Lu Xi’ye verip, önde yürümesini işaret ediyor gözünün üzerinde dans eden kaşlarıyla. Diğer kadınların da önümüzde yürüdüklerinden emin olduktan sonra fısıldamaya başlıyor.
 “Rolünü çok iyi oynuyorsun, sanki rol yapmıyormuş gibi. Korktum bir ara.”
Bu bir tuzak mı diye merak ediyorum birkaç saniyeliğine ama sonrasında böylesi kontrolsüz bir akşamda onun da tuzaklara ayıracak vakti olmadığını düşünüyorum.
“Ne o kıskandın mı beni?”
Geriye dönüp tekrar bakıyor arkamızda birileri var mı diye.
“Saçmalama, çok hoşuma gitti. Yani Lu Xi karşımda yavru kedinin annesine yanaşması gibi sana sokulurken biraz rahatsız oldum ama bu iyiye işaret. Onu sen bana bırak, parasını verdim mi rahat eder ama bir de aşağıda bir iki fotoğraf çekilmeniz lazım. Anlaşmaya dahildi bu. Ailesine gösterecekmiş. Neyse, iyiydi bu akşam, çok iyiydi. Kocam artık ne senden ne de benden kuşkulanır. Biz gidince onun yanına otur. Sarhoş muhabbetini sever o. Futboldan bahset, bırak o konuşsun. Yu Jia’yla da gereksiz siyasi münakaşaya girişme. Adam partide yetkili, üç beş seneye kalmaz bakarsın Çanco valisi olmuş. Seni aykırı düşünceli birisi olarak anımsamasın. Derneğin için hayırlı olmaz.”
Tamam anlamında başımı sallıyorum. Asansörün kapısına geldiğimizde, Kiki, Lu Xi’nin elinden kurtulup annesine sarılıyor. “Anne çok uykum var, beni kucağına al.” diyor yalvaran bir sesle. Zhu Min, elindeki ayçöreği kutusunu bana verip, “Tutar mısın şunu taksiye binene kadar. Ben Kiki’yi kucağıma alacağım diyor.” Onun tüm anaçlığıyla yavrusunu kucaklayıp, göğsüne dayamasını hayranlıkla, hatta biraz da kıskançlıkla izliyorum.  Koridorun diğer ucundan erkeklerin kahkahalara karışan sesleri geliyor.
San, ar, iy, gan be*
Asansörün kapısı açılıyor.
--
* Bahar Bayramı: Çin’in en büyük resmi bayramıdır. Aynı zamanda Çin Yeni Yılına denk gelir.
* Gan be: “Dibine kadar içeceğiz” anlamında bir deyim.
 * If you not drink give to me: Kırık bir İngilizceyle “Eğer sen içmiyorsan, bana ver.”
* No sake in China, we drink bai jo: Kırık bir İngilizceyle “Çin’de sake yok, biz de bayco içiyoruz.”
* Look, this one has no meat.: Bak, bu etsiz bir yemek.

* San, ar, iy, gan be: Üç, iki, bir, dibine kadar…

Lacivert







10 Mart 2015 Salı

KİRAZ AĞACI


Köhne bir salonda oturmuşum
Oturmuşum ki
Rakıya adını katıp
Susuzluğumu içiyorum.
Bir adam merdivenleri
İkişerli
İniyor
O adama iniyorum
O adamı biliyorum
O adam
Oluyorum.
Halime bakıyorum
Halime gülüyorum.
Derken beton yolda buluyorum kendimi,
Beni betona basmak zorunda bırakanlara
Betim benzim atana dek
Küfrede küfrede 
                                              Sonunda
Küflenmiş bankı buluyorum.
Mutlu şiir olmaz diyor ağaç
Biri o kiraz ağacını buduyor.
Beni kiraz ağacı buluyor
Anılarımı buluyorum
Gözlerini
Bulamıyorum
Gözlerin bir şeylerin anahtarı sanki
Kapıda kalıyorum
Güçsüz kalıyorum
Kapıda oturmuş ağlıyorum

Kapı da...

Lotus Yeşili


2 Mart 2015 Pazartesi

ÖLÜ ZİYARETİ

Altı çocuklu Sevim’ in büyük kızı Zeliha’ nın on iki yaşına hürmetimiz sonsuzdu. Etekleri kadına, saçları adama benziyordu. On iki yaşında pencereleri yüzüne çerçeve edinmişti. Beklemeyi annesinden kader diye almış, çocukluğunu kardeşlerine emanet diye vermişti. İyi haberi annesine ilk o söylemek istediğinden hiç ayrılmazdı pencerenin önünden. Gözleri babasını bekliyordu, elleri, omuzları ama en çok da çocukluğu. Babası gelir gelmez ertesi güne kalmadan yeniden çocuk olacaktı. Annesine yoldaş olsun diye, kardeşleri çocuk olsun diye bir günde büyümüştü Zeliha. Çok çocuklu Sevim bir ev dolusu çocuğu nereye sığdıracaktı, hangisini avutacak, hangisini ağlatacaktı? Kanı bedeninden, varlığı mahalleden çekildi. Evden çıkmadı Sevim, kadınlığını, anneliğini, komşuluğunu unuttu. Miras diye Zeliha’ ya beklemeyi bıraktı sadece. Ölmedi, unuttu. Çocuklar: “Annemiz var” desinler diye nefes almaya devam etti. Ya da ölmeyi unuttu. Komşudan yemekler geliyordu akşam saatlerinde, sıcak ama yabancı. Dumanı benziyordu yalnızca annelerinin yemeklerine. 

Sevim’ in gözlerinde çocukların bir türlü tutunamadığı kuyular açıldı. Teker teker tırmandılar, düştüler. Sonra pes edip en dibinde yaşamayı kabul ettiler. Anneleri ölü bir güvercin gibi duruyordu salonun ortasında. Gömmeye kıyamadılar. Günden güne eriyen bir dondurmayı, saatler geçtikçe patlamaya yaklaşan bir bombayı andırıyordu.  Salonun ortasına aile diye annelerini diktiler. Bir evcilik oyunu yarattılar erkek rollerini çocuklar oynadı. Zeliha penceredeydi tüm evi bir kabustan uyandıracak haberi vermek için.  O zamanlardan kalma alışkanlığıdır: ‘yolda yalnız yürüyen birileri ya bir yeri terk etmiştir ya da o yere dönmemiştir’ diye düşünmek.

Kardeşlerinden birini biraz daha fazla severdi Zeliha. “Ablam okusaydı, doktor olurdu.” dediği için. Kendinin bile inanmadığı bu fikir Zeliha’ yı yine de mutlu ediyordu.

            Doktorun yanında işe girdiğinden beri, içinden : “İyi ki okumamışım, doktor falan olamazdım.” diye geçirirdi hep. Çocukluk hayali şöyle dursun, çay yapıyor, telefonlara bakıyordu, diğer zamanlarda da pencerede oluyordu hep. Doktor kadın, annelerin karnından doğamayacak çocukları alıyor, rahimde tırmanıp düşen bebekler yerine makaslar dolaşıyordu. Kadınlar ameliyatla anneliğini aldırırken -her seferinde- dünyada, duygusu ağırlığından büyük  bir yer açılıyordu. Kadınlara baktıkça annelerine değemeyen kardeşlerinin ellerini tutuyor, ortak kuyulardan geçiyordu.

Zeliha büyüdü biraz, yalnız kısa saçları, uzun eteği ve çocuk terliğine benzeyen sevimli yüzü değişmedi. Şimdi yaşasalardı ilk işe başladığındaki bebekler dört yaşına gelmişlerdi. Kendini küçük her şeyin annesi olmak zorunda hissettiğinden bazen onların bile annesi gibi hissederdi, ama bazen baba gibi hissettiği de olurdu. Adanmış bir hayattı onunki, kimin neye ihtiyacı varsa, o olmaya adanmış bir hayat. Çocukluğu da genç kızlığı da ipotekti dünyaya. Başka hayatları seyredip kendine hikayeler edinmişti. O hikayelere tutunmuş, o hikayelerden akmıştı.


Bir Cuma günü Doktor’ un yanına ruhuna toprak dökülmüş bir adam geldi. Adam ruhunu gömmeye cesaret etmişti. Sütlü Türk kahvesi pişirdi Zeliha. Çocukluğunu anımsadı kahvenin kokusunda. Annesi kendindeyken Zeliha çocuktu, hatırladı. Kahveyi annesi pişirirdi, elleri annesinin ellerine benzedi, kaderi annesinin kaderine. Bekliyordu hala. Beklemek  artık iyi haberden çok uzakta bir yerdeydi.

Pencere açık değildi, rüzgar sesi sinmişti odaya.  Adam soğuğu getirdi salonun tam ortasına dikti. Babasını ‘kin’e benzettiğini buldu. Adam’ ın gölgesi babasına benziyordu. Doktor’ un gözlerindeki kuyu annesine. Makasların kestiği kağıtlar gibi aile parçalarını temizledi Zeliha.  Elektrik kesildi, en sevdiği kardeşini düşündü, öğlenciydi şimdi okuldan çıkma vaktidir,  marş okuyacak. Bağıra bağıra korkma diyecek ama korkacaktı. Kardeşinin telaşı bulaştı ellerine. Adam’ ın getirdiği kitabın üzerine döktü kahveyi Zeliha. Adam’ın gidişi çabuklaştı. Kahve kapaktaki kadının yüzüne döküldü, kitap kahveyi, kadın kederi içti. Kadın her şeyi Adam’ a emanet etmişti, Adam’da da ne arasan yoktu. Soğuk bile insafa geldi. Adam’ ın ardından bir serinlik sızdı salona.  Kapı çaldı annesi elinde bir hırkayla girdi içeri,  kaset şeritleri gibi karmaşık gri saçlarına serinlik değdi. Zeliha Doktor’ un içmediği kahveyi annesine verirken saçları uzuyor, eteği kısalıyordu. Neye ihtiyacı varsa o oluyordu. Annesi ziyarete değil, kaderini almaya gelmişti. Bir güvercin çerçevesini aralarken, çehresi on iki yaşına döndü Zeliha’nın, hırkayı çocukluğuna giydi. Okusaydı kesin çocuk olurdu. Üç yalnızlık bir dondurmayı eritemedi. Kış kuyuları doldurdu yalnızca. Beyaza büründü doktor, hava kırıldı.

Sırça Sarı




22 Şubat 2015 Pazar

Göktegezer



bu şiir, yazdığım son şiir olsun isterdim. kuyuya attığım son
taş, ağaçtan düşen son kozalak, etime saplanan son hançer. 
kurumuş gül yaprakları birer böcek ölüsü gibi dururken sunta 
masanın üstünde, parmağınla genişletirdin muşambanın yırtığını. 
düşüncene takılıp kalırdı adı kayıplar listesine karışan bir dağ.

sen bahçeyi parmaklarına budadın hep, ateşi gözlerinle yaktın.
ısınan ve kararan taşlarla ördün evini, çatıya limon kabukları
aktardın. gittikçe boyu kısalan bir eriğe bağladın tekneni. demiri 
dövdün, suyu genişlettin, harladın kirpiklerinde biriken külü. elma
ağacından şarap yapmayı öğrettin göçmen kuşlara.

gözlerinde buldular evini terk edip hayvanlarla koyun koyuna
yatan bir çocuğun cesedini.

arı kovanları yurdun, anason kokusu avlun. bir girit türküsünde
kırdın sararmış dişlerini. begonyalı pencerende sabahladı seni
çoğaltan yangınlar. saçlarının arasında çoktan yıkılmış bir
kentin kalıntıları, ellerinin çatlaklarında çürümüş yosunlar. 
denizi görünce huysuzlanan atlar gibi terledi kalbin. birbirine
sürtünen iki kazak oldunuz yalnızlıkla.

kalktın, gökyüzünde aradın ateşe bakınca kör olan kelebekleri.

kendine çalgılar yaptın suyun dibinden gelen gürültülerden.

Kahverengi



9 Şubat 2015 Pazartesi

UÇURUM 4



 “Vey”

Telefon çaldığında banyodan yeni çıkmıştım. Arayan Lu Xi’ydi. Erken gelmişti. 
“Ben Lu Xi, geldim. Aşağıda bekliyorum. İniyor musun?”

Sesinde çocuklarınkine yakışan bir titreklik vardı. Mum alevi gibi pır pır ediyordu ağzından çıkan kelimelerin arasındaki boşluklar. Cümleleri eksik söylese, yanlış söylese ya da hiç söylemese; onu suçlayamayacaktım. 

“Merhaba Lu Xi. Erken gelmişsin. Saat beş buçukta buluşacaktık parkın girişinde. Neredesin sen şimdi.”

Bir yandan da kurulanıyordum. Saçlarım, omuzlarım, ayaklarım duştan kalma ıslaktı. Telefonun sesini duyunca salona koştuğum için de bir kuyruklu yıldız gibi damla damla iz bırakmıştım arkamda. 

“Erken mi? Ben beşte parkta buluşacağız, beş buçukta da otelde olacağız diye biliyorum. Ne zaman geleceksin sen buraya?”

Benim kurulanıp, üstümü başımı giyene kadar kızcağızın dışarıda beklemesi hoş olmazdı. Hem dışarıda kuru soğuk vardı, nötron bombası gibi insanın içine işleyen bir soğuk, geceleyin kar bile yağabilirdi telefonumdaki uygulamanın verdiği habere göre. 
“Sen istersen benim eve gel, burada bekle. Beraber çıkarız. Dışarısı çok soğuktur, donarsın ben gelene kadar. Evim parkın hemen karşısındaki bina. Gök Mavisi Binası, 14. Kat, Daire 6. Çok rahat bulursun.” 

Bir süre sessizlik oldu telefonda. Düşünüyor muydu? Tanımadığı ama tanımak zorunda olduğu birisinin evine gelmek yanlış mı olacaktı? Benim, arkadaşının gizli sevgilisi olduğumu biliyordu ne de olsa! Bu gizlilikte bir ahlak dışılık sezdiği için mi gelmek istemiyordu? İyi ama evlilik yemini etmiş olan ben değildim, dolayısıyla yaşadığım ilişkide yanlış yapan da ben değilim. Belki de her zamanki gibi gereğinden çok düşünüyordum. Başkalarının ne düşündüğünü bu kadar takmak zorunda mıyım gerçekten? Onların benim ne düşündüğümü düşündüklerini düşünüyorken bile yakalıyordum kendimi kimi zaman! 
“Tamam geliyorum. İki dakikada orada olurum.”

Sevinmiştim ve bu sevincim tamamıyla insani kaygılarımdan dolayıydı. Salon sıcaktı ne de olsa. Parkta yarım saat beklemek, hastalığa davetiye çıkarmakla aynı şeydi. Gelsin burada beklesin, birlikte çıkarız. 

“Yalnız asansörde 14 yazmaz. 12B yazar. Tamam mı?” 
Bu son sözlerimi duymuş muydu bilmiyorum. Karşı taraftan ses gelmeyince telefonun kapatılmış olduğunu fark ettim. O gelene kadar üzerimdeki havludan kurtulmalıydım. Hemen yatak odasına girip, üzerime geçici bir şeyler geçirdim. Geceden kalma sütlü kahve renginde bir pijama, bir de siyah hırka üzerimi kapatacak. Kapı çalana kadar salonun zeminini de kuruladım. Lu Xi’yi etkilemek gibi bir derdim yoktu ama beni höşül birisi olarak tanımasa iyi olurdu. İlk izlenim, iş ortağı olarak kalacağımız baştan belli olsa da, önemliydi. Yeri kurulamayı yeni bitirmiştim ki kapı çaldı. 
“Lu Xi?”

Karşımda bembeyaz dişleriyle gülümseyen, günlük hayatında neşe dolu olduğu yüzündeki iyimserlikten anlaşılan, liseli bir kız vardı. Yanakları soğuktan ateş kırmızısı, yanaklarına dokunan parmakları ince ve uzun, dudaklarında çocuksu bir pembelik… Saçlarını kakül yapıp alnına düşürdüğünden yüzünün genişliğini kestiremiyordum. Hiç de beklediğim gibi sıradan bir ofis kızı değildi. Daha çok liseyi yeni bitirmiş, erkeklerin bir kadında ne aradığını henüz öğrenememiş, sadelikle basitlik arasındaki farkı ayırt edememiş bir gençti karşımdaki.    
“Evet benim. Sen de, ımmm, sen de, ımmmm, neydi ya, ımmmm, kusura bakma, unuttum adını?”

Gülüyorum onun mızıkçılık yapan arkadaşlarına kızar gibi olduğu yerde kendi kendine takındığı tavırlarına. Kısa ve dostça bir kahkahaydı benimkisi, onu rahatsız etmeyecek kadar, şöyle bir dokunup tozları alacak kadar ivedi ve zararsız. Adımı söylüyorum ardından. 
“Gel içeri, boş ver şimdi töreni. Zaten üşümüşsün.”

İçeri giriyor. Üzerindeki kırmızı paltoyu ve uzun siyah botları çıkarıyor. Masanın önündeki sandalyenin arkasına bırakıyor paltosunu, birazdan çıkacağını bildiğinden. Televizyonun karşısındaki uzun kanepenin köşesine oturuyor. Eldivenlerini yanına, telefonunu önündeki sehpaya koyuyor. Klimanın yanındaki sebilden bardağa sıcak su doldurup, ona uzatıyorum. 
“Al biraz sıcak su iç, iyi gelir soğuğa. İçin ısınır.”
Uzun parmaklarıyla kavrıyor bardağı, yavru bir kediyi tutuyor gibi iki eliyle hissediyor bardağın sıcaklığını. 

“Ohhh, ne güzel, sıcacık. Çok soğuk dışarısı, çoook. Bir de rüzgâr esiyor, kemiklerim bile dondu, o kadar berbat! Nedense benim aklımda beşte buluşacağız kalmış. Emin misin sen, altıda otelde olmamız gerektiğinden?”

Yatak odasının kapısının yanında dikilmiş onu izliyorum. Oturunca daha da küçülüyor gözümde. Tamam, bir lise öğrencisi değil ama yaşı en fazla yirmi beş falandır. Daha fazla olması imkansız.

“Evet, eminim. Merak etme. Şimdi bana müsaade et, akşam yemeği için ütülediğim gömleği ve pantolonu giyeyim. Sonra oturur konuşur, azıcık birbirimizi tanırız. Rollerimizi iyi oynamamız gerekiyor sonuçta, bir yanlışlık yapmayalım.”

Rollerimiz kelimesini duyunca yere ilişiyor gözleri, vazoyu kırdığı için azarlanan ergen gibi sessizleşiyor, içine doğru kapanan bir güle dönüşüyor adeta. Hatamı anlıyorum ama geri dönüp özür dileyecek değilim. Alışması gerek bu duruma. Biz ne sevgiliyiz ne de arkadaş. O yaptığı iş için para alan bir aktör, ben de onun en yakın rol arkadaşıyım. Sevgilimin ve sevgilimin kocasının yanındayken, benim yanımda benim sevgilim rolünü oynayacak ve bu rolden gün başına 1000 Yuan alacak. Sesimi çıkarmadan yatak odasına dalıyorum. Ona çok sık ihtiyaç duyacağımızı sanmıyorum, belki ayda bir ya da iki ayda bir. 
“Çantamı taşıyacak mısın bugün?”

Kapıyı arkamdan kapatınca soruyor bu soruyu ama net bir şekilde algılıyorum onu. Odanın kapısı neredeyse boydan boya buzlu cam. Sesinde az önce olmayan bir özgüven var. Benimle konuşurken ben çok yakınında değilsem rahatlıyor demek. Memnun oluyorum bu durumdan. Ne kadar rahat olursa o kadar kolay olur işimiz, o kadar az kuşkulanır sevgilimin kocası. Beyaz gömleğimin üzerine mor papyonumu takıyorum ama sonra çıkarıyorum. Önemli günler için sakladığım lacivert kravatı deniyorum ama onu da beğenmiyorum. En sonunda yeni yıl ruhuna yakışacak kırmızı kravatta duruyorum. Üzerine siyah ceketimi giyince, pek de fena gözükmüyor beyazın masumiyeti üzerine bir leke gibi konmuş kırmızının tutkusu. Yatak odasından içeriye doğru bağırıyorum, sesimi duyacağından emin olmak için.

“Sorun değil, taşırım elbet. Yol boyunca taşımasam bile; otele ve yemek yiyeceğimiz odaya girerken çantanın benim elimde olması güzel olur.”

Siyah pantolonumu da giyip, kemerimi taktıktan sonra, kapıyı açıp salona geçiyorum. 
“Vaaaaav, çok değişmişsin. Şimdi anlıyorum neden seni tercih ettiğini. Üzerine güzel bir şeyler giyinince boyunun uzun olduğu daha bir belli oluyor.” 
Sehpaya eğilip, bardağı eline alıyor tekrar. Diğer elinde de telefonu var. Konuşurken durup durup telefonuna bakıyor. Öyle ki gözünü telefonundan ayırdığında kafası rahat değil, bir şeyleri kaçıracak olmanın verdiği endişe var yüzünde. Kendisini dünyaya bağlayan telefonun yüzünden içinde bulunduğu odaya, odadaki kişilere ve nesnelere bağlanamıyor. Bir sandalye çekip karşısına oturuyorum. 

“Abartma canım. Sıradan bir adamım ben. Ne çok uzunum, ne çok kısa. Ne çok yakışıklıyım ne de çok çirkin. Standart Çinli erkeği.”

Gülüyor benim bu sözlerime. Sıradan olmayı kabul etmiş bir erkek karşısında nasıl davranması gerektiğini düşünüyor belki de. Kadınların sıradan olanlarla ilgilenmeyi ümitsizlik olarak gördüklerini biliyorum. Hepsi sıra dışı bir erkeğin hayalini kurarlar maceraperestlikleri tavan yaptığı zamanlarda. Oysa iş evlenmeye, yuva kurmaya gelince; en sıradan erkekleri tercih ederler çünkü sıra dışı bilinmezdir, tehlikelidir, risklidir. Sıradan olan bir yaz akşamı göl üstünde gezintiye çıkmaktır, sıra dışı olan dalgalı denizlerde ufacık bir kayıkla kürek çekmektir. Kadınlar bilirler hangisini tercih edeceklerini. 

“Boyun Çin ortalamasının üzerinde bir kere. Beden yapın da cılız değil, omuzların geniş, kolların kalın sayılır. Şişman da değilsin. Spor yaptığın belli. Sıradan bir Çinli kadın için ideal erkeğe yakın sayılabilirsin. Görünenin dışında kötü bir huyun, çaresi olmayan bir hastalığın yoksa; çok güzel bir kadınla evlenebilirsin ileride.”

O gülüyor eğlenceli bir şeyler söylemiş gibi, ben ise şaşkınlığımı gizleyemiyorum. Bir bakışta biyometriğimi yazışına, birkaç dakikada tüm resmiyet duvarlarını parçalayışına şaşırıyorum. Biraz daha konuşsak ruhumun haritasını da çıkarır herhalde. Benim şaşkınlığımı fark edince yüzünü kaçırıp, telefona gömüyor yine. Parmakları ustalıkla geziniyor ekranın üzerinde. Otomatiğe bağlamış gibi hep aynı iki hareketi yapıyor. Önce başparmağıyla ekranı yukarı doğru hızlıca kaydırıyor, ardından işaret parmağıyla bir şeye dokunuyor. Ben hiç konuşmasam, odada olmasam ya da hayatına hiç girmemiş bile olsam onun için değişen bir şey olmayacak gibi.  

“Ne diyeceğimi bilemiyorum. Şaşırttın beni. Evlenmeye niyetim yok yalnız. Ben seviyorum tek başıma yaşamayı. Neyse, bana biraz kendinden bahset. Nerelisin, hangi okulu bitirdin, annen baban nerede? Takıntıların ne mesela, bir insanı en iyi takıntıları anlatır, bilirsin. Malum, bunları önceden öğrenmeliyiz ki yemek sırasında ve sonrasında pot kırmayalım.”
“Tamam” anlamında başını sallıyor, gözlerini benden kaçırıp perdesi çekili pencereye dikiyor. Dışarıda hava kararmak üzere, gök küsmüş bir çocuk gibi çekiliyor kendi köşesine. 
“Buralıyım ben, doğma büyüme Çanco’lu. Yirmi yedi yaşındayım. Üniversiteyi burada okudum. İstatistik çalıştım okulda. Eğitimime göre iş bulamayınca şu anda çalıştığım eğitim danışmanlığı şirketine girdim. Hem oradaki yabancı dil öğretmenlerine yardımcı oluyorum hem de raporların hazırlıyorum. Bizim şirket etraftaki pek çok fabrikaya ve okula hizmet veriyor, öğretmen ayarlıyor, onların vizelerini ve çalışma izinlerini çıkartıyor. Evim güneyde, Vucin tarafında. Annem babamla birlikte yaşıyorum… Kardeşim yok, erkek arkadaşım yok. Tarihsel romanlar okumayı ve ıssız sokaklarda köpeğimle başıboş gezmeyi severim… Immmm… Başka ne söyleyeyim? Yarışma başlangıcı gibi oldu bu, heyecanlandım bir anda. Peki ya sen? Ben senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum, adın dışında!”
Saatime bakıyorum. On dakika içinde çıkmamız gerekiyor. En az onun kadar ben de kendimi özetlemeliyim. Tutkularımdan söz etmeliyim. Bir de onunla olan ilişkimizin yalancı tarihinden. 

“Ben mi? Dedim ya, sıradan bir adamım ben. Yaşım otuz üç, modern haritalar üreten özel bir şirkette çalışıyorum. Eğitimim de haritalar ve haritacılık üzerine. Genelde de işimle ilgili kitaplar okurum, roman falan okumaya pek vaktim olmaz. Doğum yerim Şanhay. Annem Şanhay’da yaşıyor, babam iki yıl önce vefat etti. Spor yapmayı, özellikle yüzmeyi ve koşmayı severim. Bir de senin gibi başıboş gezinmeyi severim ama köpeğimle değil, bisikletimle. Zaten köpeğim yok. İki tane bisikletim var. Ucuz olanını işe gidip gelmek için kullanıyorum, diğerini gezmek için.” 

Bir süre duruyorum bu son cümleden sonra, ayaklarıma bakıp düşünüyorum bir daha, önceden tasarladığım kısmı. 

“Seninle bir eğitim seminerinde tanıştık. İkimiz de İngilizce öğrenmek için gelmiştik, konferans salonunda yan yana oturmuştuk. İşimiz bitince ben seni kahve içmeye davet ettim. Önce hayır dedin ama ben ısrar edince kabul ettin. Birlikte kahve içtik, konuştuk ve birbirimizi tanıdık. Tanıdıkça da sevdik, aşık olduk. Altı aydır da beraberiz.”
Lu Xi gülümsüyor. Bir bana bakıyor bir yere. Her şeyin bu kadar basit olmasına şaşırıyor belki de, yalancı kimliklerin ne kadar kolay üretiliyor olmalarına ve bizim bu kimlikleri ne kadar kolay sahipleniyor oluşumuza. Alt dişleriyle üst dudağını ısırdığını görüyorum. Endişeli bir hali var. 

“Merak etme. Doğal davran. Birbirimiz hakkında çok konuşmamız gerekmeyecek. Sıradan bir çiftiz işte. Diğer ayrıntıları yolda konuşuruz. Hadi çıkalım şimdi, akşam trafiğinin yoğunluğuna yakalanmayalım.”

Oturduğumuz yerden kalkıp, çıkmaya hazırlanıyoruz. O yine telefonuna göz atıyor, parmağıyla bir şeyleri beğeniyor ya da bir şeyleri reddediyor. Onun bu halini görünce endişem artıyor. Az önce tanıştığım, çocuktan farksız genç bir kızla, resmi bir yılbaşı yemeğinde en az iki saat yan yana oturacağım ve tüm bu süre boyunca sevgili rolü oynayacağım. Daha da kötüsü gerçek sevgilim kocasıyla birlikte tam karşımda oturuyor olacak. Ne yapıyorum ben?
“Al, çantamı taşımaya buradan başla. Alışırsın.”

Sinsi bir gülücük yayılıyor gencecik yüzüne, kadınsı bir hınzırlık belki de! Fazlasıyla hafife mi alıyorum onu? Çantasını elime alıyorum, kapıyı kapatıp kilitliyorum. Asansör çok bekletmiyor bizi. 


Lacivert

2 Şubat 2015 Pazartesi

SAN



bir hatıra!
beyaz bir mendile örülmüş,
batıyor batırıyor.

kalksam sana gelsem
kalksam sana gelsem
kalksam
aklımı yitirecem!

bak başaklar boy vermiş
dolunaya şarkı söylüyor,
yaz böcekleri tekrar ediyor;
-burda olsan keşke
ellerimin arasında,
kalkıp bana gelsen
rüzgarla,
canımın ağrısını ovsan...-

nede güzel tekrar ediyorlar.
bir hatıra işte!
yazın ortasına serilmiş
 aşındırıyor,
içime örmüş
içini...

Narenciye Rengi