15 Ağustos 2016 Pazartesi

RUHUMUZ ARKADAŞTI

Ruhumuz arkadaştı. O kadar korktuk ki yan yana gelmeye, birbirimizden ne kadar uzakta kalırsak, birbirimizi o kadar çok seveceğimize inandık. Aynı şehrin içinde, başka başka şehirler kurduk kendimize. Yokluğunda, kendine çarpacak kayalık arayan bir gemi gibi kaldım suların ortasında. Kirpiklerim döküldü seni özleyip durmaktan, üstüne basılmış bir meyve gibi kütürdedi kalbim. Yanağın değsin istedim yanağıma, kırlangıçlar göğüs boşluğuna yuva yapsın. Rüzgâr kokunu götürsün tekne iskeletlerinin yığıldığı bir kıyıya... Bir vapurun peşine takılıp giden bir martı sürüsü gibi, başka kıyılarda aldın soluğu. Ne yaparsam yapayım, hep karşı kıyılarda kaldın.

Ruhumuz arkadaştı. Bir gece vakti, bozkırın ortasında birdenbire duran bir trendi hayat. Oysa denize çıkar sanmıştım ben bütün raylar. Yıllarımı aldı bozkırdaki taşların, aslında denizin dibinden çıkarıldığını anlamak. Bunu anladığımda o kadar geçti ki, başımı kaldırıp baktığımda karşı tarafındaydın rayların ve dut ağaçlarını takip etmek yetiyordu doğuya inmek için. Biliyor musun, anlamak ölmektir aslında. Anlamak, anlamlandırmak için verdiğimiz onca gayret, çırpındığımız onca zaman, yalnızca ölmeyi başarmak içindir. Bir şeyi anladığın an onu kaybedersin çünkü. Bir şeyi anlamlandırdığın an, ona sahip olduğunu sanırsın ama aslında o ele geçirmiştir seni. Belki de bu yüzden bazen bir şeylere yeniden başlayabilmek için, bazı şeyleri yok etmen gerekebilir. Kendine yeniden başlamak isteyen insanoğlu için de geçerlidir bu, gittikçe varlığını yitiren nesneler için de... Ben de öyle yaptım işte! Kendimi yok ederek başladım işe. Kendi ellerimle kapattım içine sığındığım mağaranın kapısını. Kuyumu kendi ellerimle ördüm. Elbet sonunda yeniden bulurum dedim gün ışığını. Duvarlar günün birinde beni mutlaka dışına sızdırır sandım. O kadar alıştım ki içimin kirli karanlığına, zamanla bir dehlize dönüştüm.

Ruhumuz arkadaştı. Bir sabah kalktığımda, sana anlattığım şeylerle, aslında seni anlattığımı fark ettim ansızın. Aşklarımı mı anlatmıştım sana? O anda seni anlatıyordum oysa. Başkaları varmış gibi anlattığım rüyalarda hep senin adım izlerin vardı. Sen bana nasıl davranmam gerektiğini söylerken, ben sana karşı nasıl davranmam gerektiğini öğreniyordum yavaş yavaş. Babalarının arkasından, bir daha asla dönmeyeceklerini bilerek bakan çocuklar gibiydim yanında. Bir an için bile, gözümün önünden kaybolacaksın diye o kadar korkuyordum ki, kaç geceyi uykusuz geçirdim karanlığın baykuşlarıyla beraber. Sana sensizliğin nasıl bir şey olduğunu anlatamazdım, çünkü sen yoktun yanımda. Sana 'kendimi hayatın anlamını bulmuş ama ertesi gün kaybetmiş gibi hissediyorum' diyemezdim, çünkü harfler bir gemici düğümü attı boğazıma. Sana dünyaya aslında bir at olarak gelmeyi istediğimi söyleyemezdim, çünkü hep gitmekteydi aklın.

Ruhumuz arkadaştı. Asla baktığım yerde olmadın. Gözleri bağlanmış bir ebe gibi seni arayıp durdum şehrin içinde. Ağaçların arkasına baktım, taşların altına, evlerin gölgelerine, kıyıdan toprak koparan denizin diplerine, şarkılara, filmlere ve kalbime. Sanki bakacağım yeri önceden biliyormuşsun gibi, hep benden önce davrandın. Ama her defasında izler bıraktın geride. Ağaçların sırtına tırmanan kırmızı karıncalardan anladım bunu. Taşların altına yuva yapan solucanlardan, evlerin içine gizlice girmeye çalışan kertenkelelerden, denizin dibinde salınan batık krallıklardan, şarkıların dünyanın ortasına bıraktığı kederden, yarım kalmış filmlerin hüznünden anladım. Ve kalbimin üstünde biriken yağmur lekelerinden.

Ruhumuz arkadaştı. Dokunsak birbirimize bir yangın çıkacaktı sanki. Kül olmaktan mı korktuk? Kül olmak iyidir oysa. En azından bir geçmişi vardır külün. Sonra rüzgâr savurur onu, zeytin ağaçlarının gövdesine yapıştırır ya da kitaplarını göğüslerine bastırarak okula giden bir kızın eteklerine. Hiçbir şey olamadık ya, bu yüzden diyorum işte kül olsak daha iyiydi diye. Hem ateşi de bilirdik o zaman, tenimize değen suyun kıymetini de. Ruhumuz arkadaştı. Hep uzaktan baktık birbirimize.

Ruhumuz arkadaştı. Ben küçücük kâğıtlara 'seni seviyorum' yazıp balkonumdan attım insanlar kar yağıyor sansın diye, sen rüzgârın peşine takılıp, bir sedir ağacının gövdesine dolandın. İşte bu yüzden 'rüzgâr kovalayan' dedim sana. Faili kendisi olan bir aşkta, tek başıma basarken yaprakların üstüne, bir denizkestanesinin kalbinden dinledim, denizin dibinden gelen uğultuyu. Senden bana hiç söylenmemiş şarkılar kaldı hep.

Ruhumuz arkadaştı. Cama vuran yağmur damlalarını kırık ve yorgun parmaklarınla sildiğim zaman anladım, elimin altındakinin cam değil de senin yüzün olduğunu. O kadar buğuluydu ki gözlerin, bir şehri sis basmış sanırdı görenler. Sonra kurtlar inerdi göğsüme, ayaklarım karda sürtünerek kan izleri bırakan yaralı bir geyiğinkine benzerdi. Bir tekneye binmiş, açıklara doğru gidip gözden kaybolurdu gölgen.

Ruhumuz arkadaştı. Portakal kokulu bir yaz gecesiydin sen. Yaz gelince dallarını serinlemek için ırmağa sarkıtan ağaçlar kadar güzeldin. Gecenin sonunda gündüzün olduğuna seninle inandım ben. Yoksun ve şiirin bir bacağı kısa şimdi. Yoksun ve binalar ancak bir yanındakine yaslanarak ayakta durabiliyor. Yoksun ve ağaçların rüyasına girdim dün gece. Onlara uzun uzun seni anlattım. Yaralarımı gösterdim, ürktüler. Dallarıyla kapattılar gözlerini. Yoksun ve kuşlar hep seni anlattı senden sonra, sanki tehlikeli bir masaldan söz eder gibi. Yoksun ve yarıda kaldı çocukluğa yolculuk. Bahçeyi zehirli otlar bürüdü. Yoksun ve sayfada yalnız kalmış bir harf kadar ıssızlaştım ve bozkırın ortasında tek başına bir ev gibi kaldım. Yoksun ve bütün babalar unuttu eve dönmeyi.

Ruhumuz arkadaştı. Seni özlemekle yeni yeni ülkeler yaptım kendime...

Ruhumuz arkadaştı. Bozkırın ortasında bir denizkızıydın sen. O kadar sıkı tutunmuştun ki dünyaya, tırnakların saçlarından uzundu. Kelimeler yuva yaptı taşlar gizlediğin karnına. Orman desenli bir gökyüzüne kaldırıp başımı, kendime denizler çıkarttım yokluğundan. Kıyısında kırlangıçların seviştiği bir şehre vurdu ölü balıklar. Boynundaki sıcaklıktan anladım senin bir kiraz ağacından yapıldığını.

Ruhumuz arkadaştı. Sen izler bırakıyordun ardında ben bulayım diye, ben kendimi kaybediyordum onları ararken. Bir su halkasının içinden geçtin. Kabarcıkları doldurdun eteklerine. Senin sesinle uyandı yalnızlığı bekleyen tarlakuşları. Tersine dönen bir rüzgârgülü vardı az ötede. Az ötede denize varmadan kuruyan bir dere. Sonra kırık çakıltaşları, kendini yakan ateşböcekleri ve sütleğenler. Sonsuzluğa zıpladı gittiğini anlayan her çekirge.

Ruhumuz arkadaştı. Dik bir merdivenden ellerin cebinde inerken, ayakkabının bağcıklarına basıp düşmek gibi bir şeydi sensizlik. Senden sonra düğün salonu oldu bütün yazlık sinemalar. Oysa sana ayırmıştım çocukken sayı boncuğu yerine kullandığım fasulyeleri. İçinde artist resimleri biriktirdiğim çekmeceyi, vişne lekeleriyle dolu, bir parçasını dikenli tellerde bıraktığım gömleğimi, defterlerin en güzel sayfasını sana. Yarıda kaldı bütün bahçe bakımları.

Ruhumuz arkadaştı. Göğsümde senin için bıraktığım boşluğa kaplanlar indi. Ellerimde bir yangından kalanlar var. Sönmüş bir deniz feneri gibi kapandı gözlerim. O kadar açıktan geçtin ki, bulutlar elleriyle kapadılar yüzlerini. Denizin altında kalmış bir mendirek gibi, suyla doldurdum dokunmadığın yerlerimi. Kendime uçurumlar, kuyular yaptım.

Ruhumuz arkadaştı. Sen gidince, bir bacağı kısaldı oturduğum bütün sandalyelerin. 

Ruhumuz arkadaştı. Yolda yürürken tesadüfen karşılaşmış iki ağaç gibiydik seninle. Senin dal uçlarına doğru yürüyordu su, benimse köklerime. Ben sana bakışlarımla anlatmıştın geldiğim yerleri, sen bana sessizliğinle. Yapraklarında rüzgârın bile kıyamadığı çiy taneleri. Oturup uzun uzun konuşmuştuk. Senden dinlemiştim bazı masalları ilk defa. Yere yağmur damlası gibi düşen gölgene bakmıştım hayranlıkla. Gölgen de gövden gibi titrekti. Birbirimize dokunmaya korkmuştuk aniden tutuşuruz diye. Oysa seni gördüğüm anda zaten tutuşmaya başladığımı anlatamadım sana. Nasıl böyle içten içe sessizce yandığımı, yavaş yavaş bir köz yığınına döndüğümü, dokunduğum her yere yangınlar bulaştırdığımı anlatamadım.

Ruhumuz arkadaştı. Sen ormanların suskunluğunu getirmiştin yanında. Gövdende evvelce ısınmış hayvanların izleri vardı. Kokunu takip etse bulurdu seni bütün canlılar. Gözlerine bakanlar ormana düştüğünü sanırdı. Sanki hiç beklemek istemez gibiydin. Her an gidecekmiş gibi hazır, çoktan gitmiş gibi rahat. Sen varken bile sensizliğe alıştığımı fark etmiştim çok sonra. Ağaçsız bir ormanın, ömrüme nasıl uçurumlar yığdığını da.

Ruhumuz arkadaştı. Yolda yürürken tesadüfen karşılaşmış iki ağaç gibiydik seninle. Yıllarca yan yana söyleştik de, sanki hiç karşılaşmamış gibi kalkıp kendi yolumuza gittik sonra. Ömründe hiç orman görmemiş iki ağaç gibi kaldık. Eğilip kulağıma fısıldadın: bir farklı bahçelerin ağaçlarıydık.


Kahverengi





12 Ağustos 2016 Cuma

kuzey taşları


                        
                                              william blake için

sözcükler dağılarak doğuyor
içinde kırıla kırıla
ölçüyor aşkların yaralarını
kar kurak bilmez diplerde
kudurmuş yalanlar toplanıyor
canlı alevlerin içinden
sessiz ellerin sesi bir de

öp   kal  sarıl
sonra saklan yükünle
neye dönüşürsen dönüş
hayat bize sözcükler bağışladı

sen buna masal de
ben rüzgar misali sonsuzluk diyeyim

alevlerin düşüşü
soğuk ağaçlardan başlıyor
bir de parlak boşluklardan
küçük ellerle alkışlanan şarkılar
dahildi yaşayan her şeye
ve her şey
toprağın suya uzaklığı kadardı

göğün doğusunda dağlar kararıyor
aklımın kuzeyini taşlarla sardım


Akıl Karası 


2 Mayıs 2016 Pazartesi

Renk Özgürü Dünya



Rengârenk olmayı
Ben de isterdim
Elbette.
Böylesi kapkara
Vahşetin içinde
Kalmasam.


Kedi Beyazı




25 Nisan 2016 Pazartesi

Q bugün suç işlemek istiyor

                                                                                                                                 Ziya Alpay Anısına

Dil’im ele versin beni istiyorum bugün
Korkusuzca yazabilmeliyim evetti, hayır’ı
Bugün geçmişin ayıplarını yırtabilirim belki de
Yasaklı ıslığı kör zihinlerden çıkarabilirim
Ve sesimi bölebilirim her dil’e korkmadan, saklanmadan
Parmaklarımı boğazıma sokup o kahredici düğümü çözebilirim
Bugün.
Kapı eşiklerinden doğan çocukları hepimiz
Öyle uzun uzadıya düşünülmedi adımız
Çoğumuzunki baba yadigarı desek yalan olmaz
Yalan olmaz ıslığın sesi
Bir ses etse geçmişim adım değişir buralarda
Koşar giderim ıslığın peşinden
Eğer kendi dili mi konuşabilseydim yahut yazabilseydim,
Annemin adını
Toprağın rengini
Suyun sesini
Ağacın adını
Evimin adresini
Mektuplarımı
Sevinçlerimi, sızlarımı
Öfkemi, kavgamı
Küfürlerimi
 Masallarımı
Güneşimi
Denizimi
Bütün renklerimi
Ve kendi dilimde ‘’seni seviyorum’’u diyebilseydim eğer…
Diyemedim de yazamadım da
Ağzımızda parşömenden bir yama
Tam tekmil milli eğitimimiz
Ne milli olduk ne de mutlu
Resmi bayramlarda buz kesiği ayaklar
Avuçlarımızda buğulu nefesimizi saklarken
Kırk kesim tekmil birden
Tarih çizelgesi yazıyor
Gök yüzünde ne ay ne de güneş
Motorlar sahte renklerle gökkuşağı çiziyor
Yalan yok
 Tanrı o zamanlar henüz çocuktu
Kendi ellerimizle tutuk, kaldırdık kendimizi
Sek sek oyunlarından gizlice ceplerimize misket yerine taş koyarak
Oradan oraya koşarak bıraktık ağırlıklarımızı
cep deliklerimizden içeri sızan hava tüylerimizi diken diken etse de

Memeleri bıngıldak yumuşaklığındaki kızlar
Elinde kasnaklar sürü önlerinde
Bordo bereli vatanseverlerin iştahlarını okşarken
Sakalarını kendine batıran delikanlılar
Kan ter içinde
İskele üstünde güne başlarken
Bütün yalanlar önce çocuklara söylenir
Sonra çuvalla ata-sözleri. özdeyişler
Oysa onlara kalsa yalan fukarası olacaklardı belki de
Maalesef biz büyüdük hanımlar beyler
Ve gövdelerimizden daha ağır yalanlar var kucağımızda
Bana dair bildikleriniz ise
Tarih bilgisi dersinde fotoğraf altındaki parantez içi kadar
Ve
Ben
Ve 
Siz
Ve 
Onlar
? 


 Soluksuz Gri






22 Nisan 2016 Cuma

ZİHN'İ KALP 1



''Ben senin için bahaneler ararken öykülerimi yazdım''

Hızlı adımlarla yürüyor, kalbinin ritmini bastırmak ister gibi. Yağmur, kirpiklerine düşerken; eğilip yerden bir taş alıyor ve avucunda sıkıca kavrıyor.

O eskide kalmış İlk cümleyi yazmasa, ne yağmur olacak ne sıkıca kavradığı taş. Hiçlik içinde adımları devam edip, yağmura bir şemsiye açacak. İflah olmaz bu diye hayıflanıyor. Onu dürtmelerimden hoşlanmıyor.Tahmin ettiğim gibi birinci tekil şahısdan devam edecek.


Düş bedenimi teslim alıyor: Bulanık, sisli, hüzünlü.

Sıradan bir gündü, anlam yüklemediğiniz günlerden biri. Ta ki açılan o kapıya kadar.Bazı kokuların bellekten hiç silinmediğini düşünüyorum, yıllar geçtiğinde o kokuyu tekrar aldınız mı hafıza o güne götürüp size bir sürü ışık yakıveriyor. Açılan o kapının ardındaki koku, o varoluşun kokusu sanırım. Sonra bir resim, üstüne çok yazıldı tekrar bahsetmeyeceğim, sonra bir sürü cevapsız sorular. Sorunun soru olarak kalması gereken durumlar belki de (buna şimdi karar veriyorum). Sadece bir harf, bir sözcük, küçük bir cümle duyabilmek için yazılmış notlar, hikayeler, bahaneler, bahaneler...

Düşten uyandırmak istiyorum onu belli ki bir kurgu yapacak. Kurgu da denmez buna, yaşadıklarını yazıya dökerek hiçleştirmek amacı. Ya da yeni bir bahane arıyor. 


O gün başlıyor uzun yolculuğum, şimdi bilebiliyorum bunu. İnsan uzun süre duygularını kendine bile itiraf edemez. O yolculuğa başladığınızda da tesadüfler peşinizi bırakmaz. Sizi dener durur hayat. Duygunuzu besler; bir yandan hayat, bir yandan kendiniz. Ya da siz bu duyguyla beslenirsiniz. Ve kendinizden bile beklemediğiniz bir anda, karşı tarafa itiraf ediverirsiniz. Ben de öyle yaptım.. Ardından bekleyişler- ah insanı en fazla boğan- hüzünler, sevinçler.. Sonradan baktığınızda bir sürü haller. E hali, de hali,mış miş hali. İşte o mışlar mişler, kendi kendinize oluşturduğunuz varsayımlar. Hem de bunu tamamen içinizde yaşatarak, karşı tarafın haberi bile olmadan kendini yemeler. Sanırım hepsi kokudan!

Biraz sessiz kalayım, kendini sorguluyor anlaşılan. 


Aramızda hiç bir şey başlamadı garip olan hiç de bitmedi. Duygular hiç konuşulmadı. Ben kaçak dövüşmeye devam ettim! Uzağımdayken yazdım, yanımdayken sustum.. Sadece bir keresinde ikimizin de düş mü gerçek mi olduğunu bilemediğimiz; yüksek çok yüksek bir tepede, karanlık bir yolda durduk. Avuçlarımız gökyüzüne açılmıştı, sessizdi çok sessiz. Başımı yerden kaldırdım. gözleri, gözlerim.. Avuçlarımızı tekrar açtığımızda kuşlar uçtu. Tüm sessizliğin ortasında öylece uçtular.

Bu hikayeden kaçmak istedim, baş kahramanı olmak istemediğim, gidişatından hoşlanmadığım bu kurgudan. Benimle başlamıştı hikayeye. Tekrar söylüyorum kirpiklerime yağmur falan düşmedi. Hem hiç ağlamam ben. Zihinim ben, senin savunma mekanizmalarını, susmayan iç dünyanı gayet iyi bilirim.Peki madem hatırlıyoruz, hatırlasana sana yazdıklarını:


''yazar kendi yazma edimine aşıktır sadece diyebilir miyim ki. Bu da bir zorunluluktur belki. Bundandır herhalde şarkı sözü, şiir roman yazanların birinde çok kalamamaları, hep gitmeleri...''


Kuşları bir daha hiç konuşmadık. Ama ben hiç vazgeçmedim, hep bir cevap bekledim. Tanımlar koymak istedim. Şimdi düşünüyorum da ne çok yormuşum onu. Ne kadar kalabalık olmuşum. Aşk biraz da şuurun bulanıklaşması değil mi.

Bu hikayeye başlarken zihnimi kullanmak istemiştim, korktuğunu hissettim: beklemenin dehlizlerine gireceğimden, yine varsayımlar yapacağımdan, iniş çıkışlarımdan. Oysa ben duygularımdan korkmadım. Yağmurdan kaçmadım, sessizliğimizin boşluklarını sevdim, etrafında dolaştığımız cümleleri sevdim. Korkma! senin farkındayım. Farkında olacak kadar büyüdüm…


Yıllar sonra onunla tekrar karşılaşınca korktum, beni yani şuurunu bulanıklaştırmasından korktum. Sadece yüreğinin sesini dinlemesinden yorulmuştum. 


Ne yalan söyleyeyim kuşları ben de hiç unutmadım..

ÜçRenk Mavi




7 Nisan 2016 Perşembe

Dûv re... (Sonrası)


Dün yaşlı bir amcanın Karıncaları sevdiği için toplaşsınlar diye helva pişirdiği hikayesini duydum.

Bilir misin karıncalar helvaya bayılır.! Nerden bileceksin be canım. Bende yeni öğrendim bunu...

Hikayeyi dinlerken ki sevincim bi an seni hatırlattı bana...  Böyle hikayeleri duyduğunda dönüp bana bakardın. Gözlerimin taa içine! Gözce anlatırdık birbirimize insanları sevmeyi, dayanışmayı, bir lokmayı paylaşmayı ve sonra önümdeki lokmayı sırf doymadığın için muzipçe çalmayı.

Bu hikayeyi sana anlatamayacak olmanın ezikliğini hissettim.

Ah, küçücüksün sen daha, titreyen sesin değiyor her gün kulaklarıma. “Abla orada insanlar ölüyor, nasıl bu kadar duyarsız kalınıyor?” derken yine gözümün içine baktın yaşlı gözlerinle. “Bana sarılır mısın?”  dediğinde minnacıktı  canın. O an içimden bir şeyler koptu fakat kopup gidenin sen olduğunu anlayamadım. Oysa bu duyguyu çok kez yaşadım. Hala anlayamayacak kadar seviyordum inanmayı, umut etmeyi. Hala üstü kapalı vedaları hissedecek kadar içli ama durumu o dakika çözemeyecek kadar matematikten yoksunum. Toplama’dan Çıkarma’yı  sonra Eşittir ölümü kavrayamıyorum.

Senden sonra bir kez daha anladım aslında Çarpım tablosunu ezber etmenin zamanı geldiğini.

Sosin! Sana söz veriyorum, geri geldiğinde sevginden bunalmayacağım.... 


Emayeden Mavi