31 Temmuz 2015 Cuma

GÖKYÜZÜ, KAYGISIZ

bu muhteşem enkaz
rüyasında atlarla sevişen bir aşktan kaldı
gençliğinde çok ağladığını öğrendim suyun
kabuğuyla sevişen bir ağaç yüzünden
bir ağacın gövdesinden okudum adem’in çocukluğunu

ölü bir duvar da yeterdi
aramıza hazdan kurulmuş yazı anlamak için
geçmek için çatlak kuyuların sızısından
kollarının ot toplamaktan dönen yorgunluğuyla
genzine takılırdı tarlalara ağlamaktan gelen kükürt
çatlamış meyve, köklere dolanan yılan kavı
annen rüzgârın yıkadığı perdelerde çoğalan leke
yere düşüp kırılmaması porselen bardağın
dudakların kırılmış dallar ormanına doğru genişledikçe

hayat, hiç açmayan bilmem belki çiçeği
çok köyler, oteller görmüş bir külden miras
bu mucizeler çadırı, bu toz denizi, zalim imlâ
bu da tırnağının örtüye takılırken çıkardığı ses
ilk defa can alacak bir kılıç gibi duruyor boynumda
üşümesin diye gökyüzüne hırka ören ellerin
kalbime batıyor rüyama ördüğün kafes

sen doğduğunda şarkı söylemeyi öğretti geceye
parmaklarıyla dünyayı şekillendiren bir ebe

bu muhteşem enkaz
avıyla karşılaşan bir kaplanın gerilmiş derisinden kaldı
gecede gümüş bir ay gibi parlayan terli gövdelerden
yanlış sevilmiş yerlerin ağrısından
kararmış yosunların kapladığı bir süs havuzundan
bir terliğin yalnızlığından, yazlık evin terasında unutulmuş
yeni kesilmiş çimenlerin kokusundan
küçük taşra kasabalarının cumartesi telaşından
yaşlı bir pijamanın kaybolmuş çizgilerinden
tek kişilik sofralarda kendi ömrünü yiyen kadınlardan
kocamış eşyaların rutubet kokulu kederinden
eskiyince bir kenara fırlatılmış şarkılardan kaldı
güneşte bırakılmış bir kitaptan döküldü kirpiklerin
kuşlar da öptü
kürtçenin en işlek sokağı olan ağzından

dayasam göğsüne başımı, bir buluta yaslanmış gibi
otağımı karnına kursam, evimi sırtına
tedirgin kimyasını öğrensek kış bilgisinin
boğulsam, rüzgârda bir deniz gibi dalgalanan teninde
aldığım yere bıraksam ömrümü
-zaten yürüdüğüm bütün yollar bozuk satıh-
hayat inatçı bir erik çekirdeği gibi kütürdese ağzında

bu muhteşem enkaz
üç oda bir salon yalnızlıklardan kaldı
sonunda bütün ormanı kül etti, ağaca yaktığın kına

boynun diyorum, içime atılmış çengel ve ninova

kahverengi










11 Temmuz 2015 Cumartesi

UÇURUM 9

“Ne kadar?”

Boyum kadar bir sırığın ucuna, kısacık kuyruğundan asmış kaplumbağayı. Hayvan baş aşağı durmak istemediği için çırpınıyor ha bire, debeleniyor suya düşmüş bir kedi gibi. Kafasını kaldırmaya, yerçekimine direnmeye, dünyaya doğru açıdan bakmaya çalışıyor boyun kaslarına yüklenerek. Ayakları havada oynuyor, güvenebileceği toprağı arıyor büyük bir olasılıkla. Bir de etrafında ona bakıp şakalaşan çocuklar var, bu çocuklara laf anlatmaya çalışan dedeler, yoldan geçen arabaların korna sesleri, az ileride fal bakan müşterisiz kadının kıskanç bakışları… Ters dönmüş bir dünyanın ters işleri okunuyor kaplumbağanın sığ bakışlarında. Gözlerinde kara bir pişmanlık, ya neyi yanlış yaptığını düşünüyor ya da bundan sonra başına geleceklerin hayalini kuruyor, bir yandan düşüncelerine dizgin vurmayı arzulayarak. “Düşünmezsem, başıma gelecekleri bilmezsem en azından şimdilik mutlu olurum” mu diyor? Eğilsem azıcık, kulağımı yaklaştırsam ağzına; duyabilir miyim acaba, yoksa kulağımı mı kaptırırım böylesine aptalca ve boş bir hevese?

“100 Yuan.”
Kafasındaki sarı inşaat baretini sol eliyle düzeltip, gülümseyerek veriyor bu yanıtı bana. Dişleri sarı, gözlerinin altı siyah çizgilerle dolmuş, elleri pürtük pürtük, ayakkabılarından yukarıya doğru azalarak yükselen kireç rengi bir eskimişlik. Civardaki bir inşaatta çalışıyor olmalı, belki de Çanco’nun altını kazıp, metro yapan işçilerden birisidir. Dört yol kavşağındaki parkı da kapattılar zaten, kamyonlarla taşıyorlardı asırlık ağaçları.

“”Nereden buldun bu hayvanı? Çiftlikte yetiştirilmişe benzemiyor.”
Yoldan geçen yabancı bir genç kız inşaat işçisinin ve elinde tuttuğu sırığın ucundaki kaplumbağanın fotoğrafını çekmek istiyor ama işçi çekiyor sırığı kendine doğru, beklenmedik bir çeviklikle dönüyor arkasını kıza. Kız ısrarcı, koşarak adamın etrafında dönüyor, illa çekecek fotoğrafı. Bir ileri gidiyor, bir geri geliyor, bir türlü ayarlayamıyor fotoğraf makinesini. Adam bağırıyor en sonunda. Kız anlamasa da adamın dediklerini, ürküyor adamın aniden yükselen ses tonundan. İngilizce bir şeyler söylüyor kendi kendine ama duyamıyorum. O arkasını dönüp gidince, kafasındaki bareti düzeltiyor işçi. Sanki bareti düzelince sinirleri yatışıyor, dengesini buluyor, geriye geliyor neşesi.
“Çalıştığım inşaatın yanında ufak bir gölet var. Oradan gelmiş sanırım, inşaat alanına girmiş. Ben de aldım. Gölette av yapmak yasak ama inşaat sahasında yasak değil.”
Kaplumbağaya yaklaşıyorum. Elimi yaklaştırınca ürküyor, sokuyor kafasını içeriye. Gözlerini görebiliyorum sadece, mağlup ve küskün bir hali olacağını düşünürken bakışlarındaki kızgınlığı fark ediyorum. Gözlerini kısmış, intikam almaya ant içmiş bir asker gibi. Ben satın almazsam bu akşam birisinin mutfağında canlı canlı kaynar tencereye atılacak. Belki de önce kafasını kesip, iç organlarını temizledikten sonra soya sosuna bulayıp, yağda pişirecekler. Ömür uzatacak, birilerinin dayanıklılığını arttıracak ve zenginliğe zenginlik katacak, şanssız kumarbazların ya da uslanmaz girişimcilerin makûs giden talihini düzeltecek.
“Alıyorum ben bu kaplumbağayı. Neye koyacaksın? Sırıkla beraber mi vereceksin?”
Eli cebine gidiyor hemen. Siyah bir poşet çıkarıyor. Poşetin daha önce bir inşaat işinde kullanıldığı belli, ya da en azından çimento torbalarının, kumun, demirin yanına konmuş bir süre. Buruşmuş torbayı açıyor, Kaplumbağanın kuyruğunu çözüyor, hayvanı baş aşağı torbaya sokup torbanın ağzını bağlıyor.
“Ölecek hayvan, sıkı bağlama o kadar.”
Sırıtıyor, benim bakıp da göremediğim bir gerçeği görmüş gibi. Yüzünde bir adım önde olmanın getirdiği haklı gurur.
“Ne fark eder. Eve gidince öldürmeyecek misin? Ha yolda havasızlıktan ölmüş, ha mutfakta.”
Poşeti alıp ağzını açıyorum. Kaplumbağayı torbanın içinde çeviriyorum ki kafası yukarı gelsin.
“Onun için çok şey değişir.”
Kafasını çoktan içeriye çekmiş kaplumbağa ama olsun. Yine de istediği zaman çıkarır diye geçiriyorum içimden. İnşaat işçisine parasını ödüyorum ve geriye dönüyorum geldiğim yoldan.
Havanın soğuk olması, rüzgârın ince ince içime işliyor olması ve hepsinden öte az sonra yağmurun başlayacak olması nedense hiç ilgilendirmiyor beni o anda. Hong Mei* parkına gidip, oradaki büyük gölete bırakmak istiyorum bu kaplumbağayı. Hem orada kimse hayvan avına çıkmaz, hem de geniş gölette ömrünün sonuna kadar huzur içinde yüzer, güneşlenir, kendine bir eş bulursa çoğalır. Siyah poşetin ağzının hafifçe aralayıp yeni arkadaşıma bakıyorum ama kafası halen içeride. Sanki kara benekli, yer yer koyu yeşil noktaları olan bir kaya parçası satın almışım. Adımlarımı hızlandırıp, köşeden parka giden yola giriyorum.
Park ıssız, kimsecikler yok. Hem akşam, hem soğuk; kim neden gelsin parka! İşi gücü olmayan birkaç genç dışında sadece park bekçileri ve temizlikçiler var ortalıkta gezinen. Çıplak ağaçlar, akşamın alacakaranlığında yol kenarına bırakılmış iskeletlere benziyorlar. Yanımda dev bir hayalet gibi dikilen Tianning Pagodası’na şöyle bir bakıyorum, kaplumbağayı havaya kaldırıp ona da gösteriyorum.
 “Bak bu pagoda, dünyanın en yüksek pagodası. Aynı zamanda dünyanın en yüksek ahşap yapısı. Bak gör, madem yaşadığın küçük göletten sıkıldın, dünyayı görmeye niyet ettin. Bir gün geri dönersen doğup büyüdüğün sulara, oradakilere anlatırsın dünyanın en yüksek pagodasını gördüğünü.”
Ahşap köprüyü geçip, köprünün altında ki kaya parçalarının birinin üzerinde duruyorum bir süre. Issızlığı, yandan belli belirsiz bir şırıltıyla akan suyun sesini ve insanların uzaklığını düşünüyorum. Kentin merkezinde olup, insanlardan bu derece uzak olabilmek ne güzel bir şey! Hava sıcak olsaydı, bu park bayram yerine dönerdi, çocuklarla ve kentin dışından yeşil görmeye gelen anne babalarla dolardı. Adım atacak yer kalmazdı parkın patikalarında. Tadını çıkarmalıyım bu anın. Biraz daha derine, bekçilerin çok uğraşmazlarsa beni göremeyecekleri bir noktaya kadar sokuluyorum. Burada bir süre bekleyebilirim, yağmur başlamak üzere zaten. Durana kadar da çıkmam köprünün altından.
Poşeti ters çevirip kaplumbağayı kayanın üzerine koyuyorum. Kayanın sert ve sivri hatlarının üzerinde, taşa benzerliği bir kat daha artıyor sanki. Evini sırtında taşıyan bu hayvanın, benim gibi haritalarla ilgilenen, evli bir kadınla ilişki yaşayan ve sevdiği kadına bir kere bile sabaha kadar sarılıp uyumamış bir adama anlatacak neleri olabilir? Onu kayadan aşağıya itip, göletin soğuk sularına bırakabilirim. Böyle bir hareket onu mutlu edecektir elbet. Bir de onunla konuşmayı deneyebilirim. Sırasıyla bir kaplumbağa olurum bir de onun kurtarıcısı olan kahraman. Yanıt ararım kendi sorularıma, belki daha cesur sorular sorarım içimdeki bene, ona dışarıdan bir gözle bakabilirsem. 
- Eee, kaplumbağa kardeş, nasılsın bakalım? Adın ne senin? Nasıl düştün bu hallere?
Ağır ağır hareketleniyor kayanın üzerindeki siyah taş. Önce kafası beliriyor, sonra ayakları. Istırap veren bir yavaşlıkla bana doğru dönüyor. Geniş ağzı belli belirsiz hareket ediyor.
- Adım Bacasız. Annem verdi bu adı bana. Bacasız uzağa gitme, Bacasız yanımda ayrılma, Bacasız bizim bulunduğumuz gölet dünyanın en güzel göleti der dururdu. Dinlemedim onu, bunlar geldi başıma.
Yüzünde pişmanlık yoktu Bacasız’ın. Bisiklet sürmeyi öğrenen bir çocuğun düştükten sonra tekrar ayağa kalkmasının ve hiçbir şey olmamış gibi tekrar bisikleti sürmeye yeltenmesinin izleri vardı sadece.
- Neden dinlemedin anneni peki? Bak yakalamışlar seni, az daha Çanco’lu bir ailenin mutfağında çorba olacaktın.
- Çünkü inanmıyordum anneme, inanmıyordum içinde bulunduğumuz göletin dünyanın en güzel göleti olduğuna. Ne annem görmüştü doğup büyüdüğü yerlerin ötesini ne de onun annesi. Hepsi safsata, boş laf! Hem dedikleri doğru olsa ne olacak? En güzeli bizimkisi olunca diğerleri çirkin mi oluyor? Ben diğerlerini görmek istiyordum, güzel olsalar da olmasalar da.
- Haklısın ama değer mi hayatını tehlikeye atmaya? Yani, bir kaplumbağasın sonuçta. Bir tehlike anında ne kadar uzağa gidebilirsin ki? İstediğin kadar maceraperest ol… Ne bileyim, şaşırttın beni?
- Ha ha, siz insanlar çok hızlısınız da ne oluyor? Gezip, görüp zırnık değişmeyenler, hep aynı şeylerin fotoğrafını çekip, aynı şeyleri deneyimleyenler sizlersiniz. Dokunduğunuz her şey, keşfettiğiniz her yer bir süre sonra o şeyin ya da yerin değerini bilmeyenler tarafından tarumar edilmiyor mu? Gezmeyi bir fetiş haline getirip, içini boşaltan da sizler değil misiniz? En azından benim bir hedefim vardı, bedenimin küçüklüğüne ve yavaşlığına meydan okudum ve çıktım yola. Biz hayvanlar için yol her şeydir, yolda olmak vardır sadece, yolun nereye gittiğinin neredeyse hiçbir önemi yoktur. Dünyanın diğer sularını merak ediyordum ben. Daha büyük göletleri, hatta gölleri, denizleri görmek istiyordum. Çanco’nun merkezinde, bizim ufak göletteki tüm kaplumbağaların rüyalarını süsleyen bir Hong Mei parkı ve o parkın ortasında bizlerin hayal bile edemeyeceği genişlikte bir gölet varmış. Orada yaşayan diğer kaplumbağalarla tanışıp, kaplumbağa kimliğinin ana hatlarını belirlemek istiyordum. Başkaları olmadan, farklı olanla karşılaşmadan olanaksızdır kendini tanıman. Biliyorsun sen de bunu. Sonra geri dönmek, doğup büyüdüğüm göletteki cahil ve görgüsüz kaplumbağalara anlatacağım gördüklerimi. Amacım göleti değiştirmek değil, onlara bencil ve cahil olduklarını, hiçbir şey bilmediklerini hatırlatmak. Çünkü gerçeğin kendisinden daha değerli bir şey olamaz, olmamalı.
- Haklısın Çatısız!
- Çatısız değil, Bacasız. Çatım var, görmüyor musun? Kubbe gibi hem de! Eksik olan tek şeyimiz bacamız. Ona da ihtiyacımız yok. 
- Pardon, kusura bakma! Yeni tanıştık ya, ondan kafam karıştı biraz. Bu kadar ileriye gideceğimizi hiç aklıma getirmemiştim.
- Önemli değil, özür dileme boşuna. Biz hayvanların dünyasında özür diye bir şey yoktur. Ben sana bir teşekkür borçluyum. Hayatımı kurtardığın ve beni hedefime ulaştırdığın için. Hong Mei Pakındayız değil mi? Yanlış görmüyorum.
- Rica ederim. Sen mi bana iyilik ettin ben mi sana bilemedim şimdi. Yağmur başladı bak. Dediğin gibi, burası Hong Mei Park. Çanco’nun en büyük parkı. Gölete hemen mi girmek istiyorsun yoksa biraz daha konuşalım mı?
- Benim için hava hoş! Yağmurdan kaçan sensin. Benim evim sırtımda, nereye gidersem gideyim; evime dönmem sorun değil. Maceraperestliğimizin kaynağı da biraz bu zaten. Geri dönme derdimiz yok bizim, hayat hep ileriye akıyor kaplumbağaların dünyasında. Ne hakkında konuşmak istiyorsun? Evli bir kadınla sürdürdüğün ilişki hakkında mı? Ne o, korkmaya mı başladın? Yeni mi fark ettin yaptığın işin ahlaksızca olduğunu?Yoksa pişmanlık mı duyuyorsun artık?
- Yok, sorun ahlak meselesi değil. Sorun; yürümeyen bir evlilikte, sevgilimin beni sığınacağı güvenli bir liman olarak görmesi ve beni çıkış kapısının ağzında tutması. Ne çıkıp bana kavuşabiliyor ne de içeride durup beni kendi halime bırakıyor. Sıkıldım biraz.
- Ne var bunda? Seviyor seni kadın, güveniyor. Güvendiği için de bunalınca, ikilemde kalınca sana sığınıyor. Neden gocundun bundan bu kadar?
- Haklısın, haklısın da, beni meraklandıran soru şu: Acaba kocasından bu derece nefret etmeseydi, yine de beni sever miydi? Bazen çok yavan bir ilişkimiz olduğunu düşünüyorum. Haftada bir buluşuyoruz, sevişiyoruz, sonra o evine kocasının ve çocuğunun yanına gidiyor. Ben de haftanın kalanını onu özlemekle, onunla yaşadığımız birkaç saati tekrar etmekle geçiriyorum.
- Daha mı fazla vakit geçirmek istiyorsun onunla?
-Yooo, tam tersine bu durumdan çok memnunum. Zaten sorun da burada. Bu düzenli birliktesizliği sorun etmiyorum. Oysa benim bildiğim aşk, sadece yeterli değilken mümkündür. Yani insan doyamamalıdır aşka. Doyuyorsa bir sıkıntı, bir boşluk var demektir. Yanılıyor olabilirim, hatta umarım yanılıyorumdur.
- Seviyor musun onu?
- Sevmiyorum diyemem. Zhu Min yokluğuyla daha fazla var olabilen bir kadın. Ayrıldığı yerde bir kara delik oluşuyor adeta, cüssesi küçücük ama çekim alanı sonsuz bir kara delik. Çekiyor onunla alakası olmayan ne varsa etrafında, çekip yokluğa mahkûm ediyor.  Altı aydan uzun bir süredir düzenli olarak görüşüyoruz ama ben onu haftanın her günü, günün her saati kafamın içinde taşıyorum. Sürekli onunla konuşuyorum, onunla dertleşiyorum, gülünç bulduğum bir şeyi onunla paylaşacağım anı sabırsızlıkla bekliyorum. Bu sabırsızlıkla bekleme durumu aslında şu sıralarda hayatımda en çok zevk aldığım şey.
- Tekrar soruyorum. Seviyor musun onu?
- Onun beni sevdiği kadar seviyor muyum bilmiyorum. Açıkça söylemek gerekirse bugüne kadar böyle düşünüyordum ama nedense bugün kafam karıştı. Kocasının evinden kaçıp bana sığınması gururumu okşayacağına, aramızda adını koymadığımız bir çıkar ilişkisinin var olduğunu fark ettirdi bana.
- Her aşk adı konmamış bir çıkar ilişkisinin üzerine kurulmaz mı?
- Orası öyle ama genelde insancıl ya da toplumsal çıkarlardır onlar. Aile kurma, çocuk yapma, anne babayı memnun etme, nüfusun devamını sağlama falan. Zaten baştan herkesin kabul ettiği çıkarlar bunlar. Oysa bizimkinde birbirimize bile itiraf edemediğimiz çirkin bir şeyler var gibi. Ben onun benim yanımda sabahlayamayışına seviniyorum mesela. Hayatım boyunca yatağımı bir kadınla paylaşmadım ben, bundan sonra da değişemem. O da kocasının ona sağladığı maddi imkânlardan vaz geçmeden benimle beraber oluşuna seviniyor. Kocasında bulamadığı ilgiyi, şefkati bende bulduğu için yanıma uğruyor. İkimizin de aşk diye adlandırdığı şey aslında benim için şehvet ve tek başınalıktan ödün vermeme, onun için ilgi ve beğenildiğini bilme. Hepsi bu kadar.
- Üçüncü ve son kere soruyorum. Onu seviyor musun?
- Sen de abarttın ama kaplumbağa kardeş. Papağan gibi hep aynı şeyi söyleyeceksen bırakayım suya git, keşfet Hong Mei Parkının göletini. Tanış buradaki kaplumbağalarla.
- Tamam artık, anladım ben seni. Bence ilk fırsatta Zhu Min’i karşına al ve ona, onu sevmediğini söyle.
- Nereden çıkardın bunu? Sevmiyorum demedim ki!
- Dedin, hem de üç defa dedin.
- Doğup büyüdüğü su birikintisinden kurtulup dünyayı gezeyim derken elime düşen zavallı kaplumbağacık, ağzım kadar büyük bile değil kafan. Koparırım bak o boynunu dişlerimle.
- Ha ha ha, gerçeği söyleyince hemen düşmanın olduk. Siz insanlar böylesiniz işte. Birine iyilik yapınca hemen beklenti içine giriyorsunuz. İçten içe pazarlıklar yapıyorsunuz. Kendinize bile itiraf edemediğiniz bir gerçek bu. Ne bekliyordun? Hayatımı kurtardın diye sana duymak istediğin yalanları mı söyleyeceğim sana? Kaplumbağayım ben unuttun mu? İnsanlara has yalakalıklar, dalkavukluklar yapacak kadar evrilmedik henüz. Biz neden çok yavaşız biliyor musun? Çok düşünüp, düşüncelerimizi eyleme dönüştürmediğimiz için. Ağır hareket ettiğimiz için hata yapmayız kolay kolay.
-  Ben neden sana derdimi anlatıyorum ki zaten. Ne düşünürsen düşün. Ben biliyorum kendimi.
- Sevmiyorsun Zhu Min’i. Bunu ne kendine itiraf edebiliyorsun ne de ona. Bencil ve korkaksın. Senin tek derdin sevilmek, sevildiğini biliyor olmak. Ona karşı duyduğun tek duygu da hevesten ibaret. Kendini beğenmiş, narsist adamın tekisin. Aha gölet burada, eğil bak yüzüne sen de Narsis gibi, gör ne kadar çirkin olduğunu.  Bugünkü kafa karışıklığının nedeni de bu. Seviyor olsaydın durumu kurtarmak için kafa yorardın. Oysa sen var olan ama yalpalayan ilişkiyi yıkmak için bahane arıyorsun. Ona, kocasından dayak yiyip kapına geldiği için kızmak istiyorsun. Oysa unutuyorsun, pek çok kızgınlığın temelinde kızdığın insana hayır diyemeyişin vardır. Bunu ben mi öğreteceğim sana?
- Bak Bacasız. Altı aydır sorunsuz ilerleyen bir ilişkimiz var. Aşk konusunda kafam karışık belki, ya da yorgunum ama bu âşık olmadığım anlamına gelmez. Sadece farklı şekilde yaşıyorum aşkı. Sahiplenmiyorum ona, ondan herhangi bir talepte bulunmuyorum. Bekliyorum sadece, onun beni daha çok sevmesini ve yanımdan ayrılamayacak kadar tutkuyla bağlanmasını.
- Bak yine aynı şeyi yapıyorsun. İlişkiniz nasıl başladı sizin? Onun ilan-ı aşk etmesiyle. En ufak bir risk almadın üzerine, hazıra kondun. Onun aşkıyla yetindin. İlk gün de şimdi olduğun kadar isteksizdin oysa. Umurunda değil Zhu Min’i seviyor ya da sevmiyor olman. Sen değil miydin bu sabahki konuşmada “Bazı haritalar saklamak için vardırlar.” diyen. Onun sana aşkını ve bağlılığını bir ilişkiye dönüştürdün çünkü senin tarafından çıkması gereken tutku oklarının yokluğunu gizlemenin en iyi yoluydu bu.
- Benim bu ilişkiyi bitirmemi istiyorsun ama ikimizin de herhangi bir şikâyeti yok. Neden bitirecekmişim?
-  Bitireceksin çünkü Lu Xi’ye ilgi duyuyorsun. Yalan mı? Güzel kız, bekâr da! Zhu Min ile yapamadığın pek çok şeyi Lu Xi ile yapabilirsin. Hem suçluluk da duymazsın. Hem Lu Xi seni kullanmaz bir ilgi manyağı gibi. Seni sen olduğun için sever, seninle yatar ve sabaha kadar da sana sarılarak uyur. Bırak şimdi “Ben tek başıma yaşamayı seviyorum, yatağımı kimseyle paylaşmam.” ayaklarını. Kendini kandırabilirsin ama beni asla. O alangirli, o fırfırlı lafları yaşıtın arkadaşlarına ya da yanında gereğinden fazla durmasını istemediğin Zhu Min’e anlat.
- Lu Xi’ye ilgi duyduğumu nereden çıkardın?
- Öyle olmasaydı sabahki toplantıya çağırmazdın. O da sana ilgi duyuyor olmalı ki geldi. O Brian denen çocuktan bir beklentisi yok, merak etme. Olsa bile anne babası bir yabancıyla evlenmesine izin vermez. Bırak evlenmeyi, bir yabancıyla takılmasına bile karşı çıkarlar. Saflığı ve pürüzsüzlüğü takıntı haline getirmiş insanlar tahammülsüz olurlar. Bir haritacı olarak sen daha iyi bilirsin bu durumu.
- Neyse, Bacasız. İyi konuştuk. Yağmur durdu bak, çok yağacağı da yokmuş zaten. O kadar gürültü sırf korkutmak içinmiş demek ki.
- Ne o, gidiyor musun?
- Gideyim artık. Sen de dal göletin sularına, yeni arkadaşlar edin. Ben canım sıkılınca, öğlen yemeklerinden sonra uğrarım bu parka. Bir gün tekrar karşılaşırız belki. O zaman buradan sıkılmış olursan, seni güneye Taihu gölüne götürürüm. Orası gerçek bir göldür, belki de Çancolu bir kaplumbağanın görüp gezeceği en büyük göl.
- İyi, madem öyle. Azıcık yardım et de suya ineyim. Buradan kendi başıma inmeye kalkışırsam yuvarlanırım.
Bacasızı kabuğundan tutup havaya kaldırıyorum. Ayakları boşlukta deviniyor bir süre, kaybettiği sert kayayı arar gibi.
- Dur azıcık, sakin ol. Çırpınmanın bir yararı yok. Ayaklarının ucunda itilecek bir şey yoksa çırpınmak beyhudedir. 
Boynunu çevirip bana bakıyor. Onu ilk gördüğümde gözlerinde şahit olduğum o “Tüm dünyadan intikam almak istiyorum.” Bakışlarının yerini “Belki de dünya yaşanacak ve mutlu olunacak bir yerdir.” bakışları almış.
- Sen de çırpınma o zaman. Arıyorsan ve bulamıyorsan, belki de bulmak istemediğin ya da bulmaktan korktuğun içindir.
Bu son sözüyle ne demek istediğini anlamıyorum ama çok da takmıyorum kafaya. Kayanın suya değdiği yerde uygun bir yer bulup, hafifçe çömeliyorum. Vahşi bir hayvanı uyandırmadan sevmeye çalışır gibi, Bacasız’ın ayaklarını suya değdiriyorum. Ayakları suya değince durgunlaşıyor, bedeni hafifliyor. Elimi hafif hafif çekiyorum kabuğundan, parmaklarıma değen serin suyla kendime geliyorum. Bacasız, suyun üzerinde, pır pır eden yakamozların arasından usulca kayarak uzaklaşırken telefonum çalıyor akşamın sessizliğine düşen bir ses bombası gibi.
“Vey”
Bağrışmalar, çığlıklar kulağıma doluyor bir anda. Kiki’nin sesini duyuyorum uzaktan ama telefonun ucunda Zhu Min var. Hıçkırıklardan anlayamıyorum ne dediğini. Ağlıyor yine hüngür hüngür ama bu mağdur olmuş bir kadının ağlayışı değil, daha çok kaybolmuş ve korkmuş bir kadının isyanı gibi. Yavaş yavaş sesi belirginleşiyor, yavaş yavaş kelimeler gürültü bataklığından kurtulup anlama kavuşuyor.
“Çabuk yanıma gel, ne olur. Çabuk! Evime gel. Çok kötü bir şey oldu. Çabuk, lütfen. Çabuk gel. Çok kötü, çooook. Gel, çabuk gel. Hemen gel. Ne olursun! Çok kötü, çooook…”
--
* Hong Mei Parkı: Kırmızı Erik Parkı. Çanco’nun merkezinde; içinde geniş bir gölet, yürüme patikaları ve birkaç pavilion vardır. Çanco’nun simgesi haline gelmiş olan Tianning Tapınağı ve Tianning Pagodası parkın hemen yanındadır.


Lacivert






5 Temmuz 2015 Pazar

KÖR BUKALEMUN


Güneş kokusu kediciğin sırtına yuva yapmış
kokla
kıyıyı çapkınca öpüyor dalga
ah şu ısırdığın kara eriğin konuştuğu dil çıtır çıtır bronz
ah ağzın
ah sırtın, karınca duasıyla tavaf ettiğim sırtın
yaşamın sırrı
sevgilim sana bunları değil
sana bunları değil
bunları değil
değil

bu ıssız yazda
incir çekirdeğinin içine
özenle doldurduğun sabrını
timsah hafızanı
balık gözyaşlarını
ve seninle iki kör bukalemun olduğumuzu
yazmak isterim

İki kör bukalemunuz seninle
İki kör bukalemunuz
İki kör
İki.
İki kör bukalemunuz seninle
Kör bukalemunuz seninle
Bukalemunuz seninle
Seninle.

Bozkır


23 Haziran 2015 Salı

YA, RANA…



Çalan telefonu, güçlükle uzanıp aldım. Gözlerim yarı kapalı, bu saatte kim ola ki, diye düşündüm. Saçma bir düşünceydi; çünkü saatten haberim yoktu. Sabahın körüydü belki veya öğlen olmuş olabilirdi. Rana’dır belki düşüncesi gelir gelmez aklıma ayıldım tabii. Gözümü telefon ekranına diker dikmez hayal kırıklığı. Rana niye arasın oğlum seni? Doğru. Niye arasın beni Rana? Rana konusunu ertelesek? Telefon ekranında Hakan’ın adı var. Açtım tabii.

-          Hakan?

-          Abi evde misin, uyuyor musun, diye soruyor. Sesi telaşlı.

-          N’oldu, saat kaç, diyorum.

-          Abi, sana geliyorum, diyor soruyu duymazdan gelip.



Hakan, birkaç yıl önce trafik kazasında kaybettiğimiz kan kardeşim Kaan’ın kardeşi. Bir bakıma, Kaan’dan miras kardeş. Kaan çekip gidince, bu oğlan bana düştü iyice. Ne yalan söyleyeyim, ben de ona. Öncesinde, abisiyle nereye gitsek peşimize takılan, aramızda olmak için rahatsız edici bir çaba içinde olan, pek de istenmeyen küçük kardeşti. Kaan’ı defnettiğimiz günden beri oğlana abilik yapmak kaçınılmaz oldu. Geçenlerde evlendirdik; düğününde hiç utanç duymaksızın “ Ankara’nın Bağları” ve ardı sıra çalınan “ Hayatı Tespih Yapmış Sallıyormuşum” şarkıları eşliğinde göbek de attık. Yine de büyümedi oğlan bak, başı sıkıştıkça bende.

-          Gel, diyorum. Evdeyim, nerede olacağım?

-          Abi, kahvaltı ettin mi, poğaça filan alayım mı, diye soruyor.

-          Al Hakan, diyorum. Karaköy böreği de al. Nasılsa Rana yok; yağlıydı, o yenir miydi lafları edecek, kafa şişirecek bir Rana yok, diye düşünüyorum. Rana’nın yokluğunun iyi bir yanını görebileceğim aklıma gelmezdi. Toparlıyorum herhalde, diye seviniyorum buna.

-          Tamam abi, diyor Hakan. Sesi hala sıkıntılı.



Telefonu kapatıp, doğruluyorum yatakta. Mıymıy ile göz göze geliyoruz. Rana’nın kucağında, ki el kadardı o zaman, eve geldiği günden beri ne vakit göz göze gelsek yaptığı gibi sarı gözlerini kısıp pis pis bakıyor bana. Rana’nın gidişinden bu yana şiddetlendi bu bakışlardaki kızgınlık. Sırf onu terk etti sanki Rana. Bizi birbirimize ceza bıraktı kızım, anla işte diyorum bakışlarına tahammül edemediğimde. Bir şey anladığı yok tabii. Yemeğini, suyunu verip, işini halletmesi için bahçeye bakan pencereyi açık bıraktım mı, ilişkimiz sonlanıyor. Birbirimizi olabildiğince görmezden gelerek yaşamayı sürdürüyoruz işte. Giderken onu neden götürmediği de muamma. Bir kadının aklından ne geçtiğini anlamak mı, yok işte orada cidden yeteneksizim.

Yataktan kalkıp banyoya geçiyorum, Hakan gelmeden hızlı bir duş olasılığını şöyle bir tartıyorum. Nerede olduğunu sorsaydım keşke. Elimi yüzümü yıkayıp çıkıyorum. Mutfağa yöneldiğimi fark eden Mıymıy da yataktan atlayıp, peşimden geliyor. Önce çayı koy, sonra huysuzun yemeğini ver, pencereyi aç, sonra bir sigara yak planlamasını yapıveriyorum hızlıca. Ardından bir bir yapıyorum kendime dediklerimi. Pencereyi açınca içeri dolan ama üşütmeyen serinlikle, sigaranın ilk nefesinin ciğere dolmasının ürpertisi aynı anda geçiyor içimden. Su kaynıyor, demlerken kapı çalıyor. Geldi bizim oğlan. Acaba derdi ne? Büşra ile kavga etmiştir’e yatırırdım paramı. Kedi – köpek gibiler kızla. Evlenmelerinden önce de böyleydiler, dünya evine soktuk bir şey değişmedi. Gidip kapıyı açıyorum, elinde köşedeki pastaneden alınmış poşet, yüzünde epeydir görmediğim bir gerginlikle giriyor içeri. Mıymıy koşup paçalarına sürünüyor. Hep sevdi bu oğlanı, hiç yapmaz bana böyle. İçimden saçma bir kıskançlık dalgası gelip geçiyor.

-          Geç, diyorum mutfağı göstererek.

Elindeki poşeti mutfak masasına bırakıp oturuyor. Yüzüne fazla gelmiş sıkıntı, ağırlığının birazını da omuzlarına vermiş gibi çökkün.

-          Naber abi, diyor. Sesimi çıkarmıyorum. Nasıl olduğumla ilgilenecekmiş gibi durmuyor.

-          Hayırdır, diye soruyorum. Sabah sabah bu ne hal?



Cevap vermeden, cebinden sigara çıkarıp yakıyor. Sonra aklına gelmiş gibi paketi bana da uzatıyor. Bir tane çekiyorum paketten. Sigaramı yakması için eğiliyorum. Bakışlarımız denkleşiyor. Canı gerçekten sıkkın bu çocuğun, o an anlıyorum. Doğrulup, tabak çıkarıyorum masaya. Çay bardakları, çatal kaşık, biraz peynir ve yaz sonu Rana’nın annesinin Ege’den getirdiği çam balından çıkarıyorum. Bal kâsesini elimde tutmanın tuhaf hissini bir yana atıp, ikimize çay doldurup karşısına oturuyorum.

-          Rana abladan haber var mı, diye giriyor söze. Hay Rana ablana, diyecek gibi oluyorsam da vazgeçiyorum. Söze nasıl gireceğini bilemediğinden belli ki.

-          Yok, diyorum. Rana meselesinde her şey aynı.

Tabağına Karaköy böreğinden ve birkaç parça poğaça koyuyorum. Hafifçe ittiriyorum ona doğru. Açlık sıkıntıyı katlar, dolu mideyle daha kolay halledilebilir gelir meseleler. Börek de güzelmiş ayrıca, sıcak ve bol yağlı.

-          Birkaç gün misafir kabul eder misin abi, diye giriyor Hakan söze.

-          Hayırdır, Büşra kapıya mı koydu yoksa, diyerek gülüyorum. Sıkıntıyla bakıyor.

-          Sen he demezsen o da olacak, diyor. Meraklanıyorum.

-          Doğru düzgün anlat oğlum işte mesele neyse, diyorum sabırsızca.



Anlatıyor.  Şu kızmış işte. Hani, üniversite yıllarında sevgilisi olan. Hani okul bitince çekmiş memleketinde gitmiş. Hani, geçenlerde bunu facebooktan bulmuş da, mesajlaşmaya filan başlamışlar. Ama yok abi, düşündüğün gibi değil. Dostça. Büşra’nın haberi yok tabii. Abi biliyorsun kıskançlığını, gebertir beni. Kız da yazıyor napayım, engelleyeyim mi? Neyse işte bu kız geliyormuş akşama ve kalacak yeri de yokmuş. Laf arasında da ayarlarız bir şeyler demiş bulunmuş. Ama kızı kendi evinde nasıl misafir edermiş. Büşra derisini yüzermiş vallahi. Ocağıma düşmüş. Rana abla da yokmuş zaten. Sanki bilmiyoruz olmadığını! Boş odam da varmış. N’olurmuş şu kızı, bir iki gün misafir etseymişim. Sessiz sakin, İyi kızmış, rahatsızlık vermezmiş.

-          Kız kabul eder mi ki, diye sordum sanki tek derdim buymuş gibi. Tanımadığı etmediği bir adamın evinde kalmayı? O sırada, ya kız evdeyken Rana’nın geleceği tutarsa diye geçiyordu aklımdan. Ya kızı görürse, ya açıklamamı dinlemek istemezse, ya dönmemek üzere giderse. Zaten öyle gitmedi mi ki, cevabının da tam yeri hani.

-          Orası kolay abi, diye atılıyor Hakan. Kızla konuştum, önce nasıl olur, olur mu filan dedi ama sonra, işi acil tabii ve kalacak yere ihtiyacı da var. Kabul etti.



Her şeyi de ayarlamış kerata. Rana’dan sonra bu eve ilk kez girecek kadının, tanımadığım biri olduğu fikrinden daha korkutucu ne olabilirdi o an bilmiyorum. Yine de çocuğu yüz üstü bırakmayacağımı biliyorum.

-          Bir düzenim yok biliyorsun, diyorum yine de Hakan’a. Geliş gidişim belli değil. Rahatsız olmasın arkadaşın.

-          Yok, abi diyor. Aldırmaz o. Kendi halindedir zaten. O da yatmadan yatmaya gelir zaten.

-          Büşra duyarsa benim de derimi yüzer biliyorsun, diyerek son çekincemi söylüyorum.

-          Duyarsa ikimiz birden gittik zaten abi, diye gülüyor. Vallahi benim kötü bir niyetim yok, kızla bir kahve içersem içerim eski gümlerin hatırına. Hepsi bu, diye de ekliyor.

-          Tamam ulan, inandım diyorum. Rahatlıyoruz.



Çaylarımızı içiyor, börekleri bir solukta tüketiyoruz. Arkasından birer sigara tellendiriyoruz. İkimiz de düşünceliyiz. Kaan’la pek çok kez suç ortaklığı etmişliğim vardı yıllar boyunca. Hakan’ın suç ortağı olacağımı hiç düşünmemiştim. Böyle mi abilik yapılır, diye sorduğunu işitir gibi oluyorum Kaan’ın. Oğlum, n’apsaydım? Çocuğu nasıl yüz üstü bırakırım? Üstelik kötü bir niyeti yok, diye açıklama yaparken buluyorum iç sesimi. Rana’nın geleceği tutarsa da tutar. Beni terk ederken, şu kediyi de başıma bırakırken düşünecekti bunları. Aşk bitmişmiş! Birbirini çok seven kardeşlere benzemişmişiz! Hayat geçiyormuş! İkimizin de önünde şans varmış henüz, bundan mahrum kalarak birbirimize haksızlık ediyormuşuz! Gelsin ulan! Gelsin görsün!

Akşama havaalanından alacakmış kızı bizim oğlan. Ev leş gibi, dolap da tam takır. Çayları bitirip, ikimiz iki koldan telaşlı bir temizliğe girişiyoruz önce.

-          Kral adamsın, diyor durup durup Hakan. Kaan geliyor ikimizin de aklına. Gözlerimi kaçırıyoruz birbirimizden.

Hakan’ı alışverişe yolluyorum sonra. Yoldan gelenin önüne yemek çıkartmadan olmaz. Oğlum, ne bu heyecan, bu telaş diye sorsam yeridir kendime. Ya Rana… Mıymıy’ın kızgın bakışlarındaki yoğunluk artmış gibi geliyor bana ya, aldırmıyorum. O hep böyle baktı bana. Hakan eli kolu market poşetleriyle dolu, kapıda bitiyor az sonra. Kız için ayırdığımız odayı havalandırdık, çarşaflarını da değiştirdik. Başka? Bir buket çiçek de mi koysaydık odasına. Yok deve!

Hakan öğlene doğru çıktı. Büşra’yı yeni açılan alışveriş merkezinde arkadaşlarıyla buluşması için götüreceğine söz vermişti, işine de gelmişti keratanın. Kızı almak için bahane düşünmesine gerek kalmamıştı. İşin rast gidiyor ha, diye dalga geçmiştim. Aman abi ya, demişti utanarak. Akşamüstü kızı alacak, belki deniz kenarında bir çay içmeye götürecek, ardından da bana bırakacaktı. Allah var, akşamı dar ettim. Oda oda gezinip, Rana’nın geride bıraktığı boşlukların artık o kadar da boş görünmediklerini fark edip şaşırdım. Daha çok Rana’nın beğenisi olan eşya çokluğuna bakıp, neden bunları götürmemişti ki yanında diye meraklanıp, bir kısmından kurtulmanın işe yarayıp yaramayacağını düşündüm. Akşamın yaklaşmakta olduğunu görüp panikle mutfağa attım kendimi. Kıymalı makarna, salata ve anne tarifi yalancı Çerkez tavuğu. Fena olmadı.  Mutfak penceresinden bir içeri girip bir dışarı çıkıp duran Mıymıy’ın huzursuzluğunu görmezden geldim. Nihayet kapı.

Çok da hevesli görünmemeye çalışarak açtım kapıyı. Sıkılan gülümseyen Hakan’ın hemen yanındaydı. Utangaç bir gülümseyişle bakıyordu. Nazikçe buyur ettim onları içeri. Davetsiz misafirimin gözlerine bakar bakmaz düşünmekten kendimi alamadım: Ya Rana….


Mel’un Renk