17 Eylül 2014 Çarşamba

NERELERDEYDİM?


Okumaya dalıp, kahvesinin fincanında dokunulmaksızın soğuduğunu, sigarasının küllükte kırılgan bir yol gibi uzayıp gittiğini fark ettiğinde – ilk şaşkınlığın ve ardından gelen ayma halinin hemen sonrasında – içi sevinçle doldu. İçi gerçekten sevindi. Göğüs kafesinde irileşen, kabaran kalbini duyumsadı. Hoşnut bir şaşkınlıkla sağına soluna bakındı. Söyleyecek kimse yoktu; kendine söyledi: bu benim! Aaa, bu gerçekten benim. Ne zamandır yoktum – aylar mı geçti; belki birkaç kısa yıl – nerelerdeydim?

( Neredesin, sorusunun ağzımdan kendiliğinden döküldüğü gecelerdeydim. Ama bunun bir önemi yok! Ama bunun bir önemi yokmuş! Yok, çünkü gündüzleri insan yapar ama gecelerden sorumlu tutulamaz. O yüzden bunun bir önemi olmadığını söylüyordum kendime. Gecenin iradesine kim karşı gelebilir ki ve kim, gece tarafından ele geçirilmiş ağızından, eli kalem tutan parmaklarından sorumlu tutulabilir ki?)

Kırk yıl hatırı var ama kırk yıl içmesem aklıma gelmez, dediği kahveye uzandı. Temkinli bir yudum ve öngörüyü yok saymanın sonucu, soğumuş kahvenin güçlükle yutulması oldu. Bir yandan aymazlığına güldüğünü fark etti. İkinci bir sevinç dalgası yaladı geçti. Kendime gülmez olalı, diye düşündü. Gecenin kölesi olmakla kalmayıp, üstümde eğreti duran bir avallığı da buyur etmiş olmalıyım söylediğime, söylemediğime, düşündüğüme ve düşünmekten bilerek uzak durduğuma. Nereden geldiği belirsiz bir kuşkuyla gölgeleniyor sevinç. Ya bu da başka bir tür aymazlıksa? Ve ben tüm bu şaşkınlıkla nerelerdeydim sahi?

( İnancın, inanmanın korunaklı ve huzurlu kollarından düştüğümde bile olan biteni kavramanın çok uzağındaydım misal. Ama bunun da bir önemi yok. Ama bunun da bir önemi yokmuş! Düşersen kalkarsın. Kalkar, sağını solunu yoklar, hasarı kabullenir ve yola devam edersin. Yeter ki düşüşüne sevdalanma! )

Kahve fincanı bırakıp sigaraya uzandı. Çay için birilerine bakınırken, kahve de neyin nesiydi, diye düşündü. Sevmem ki ben kahve. Hiç sevmedim ki. Bir yandan kitaba dönmeyi isterken bir yandan da kendine dair bu yeni farkındalık üzerinde biraz daha düşünmek; kuşkuyla gölgelenen sevinci bir parça daha ‘sahici’ kabulüyle içine çekmek istiyor. Birine anlatabilse, yüksek sesle söyleyebilse: Bu benim galiba. Bu, bir zamanlar ‘ ben ‘ dediğim şeye çok benziyor. Sorma bilmiyorum, nerelerdeydim…

( Öleyazmış bir çiçeğin derdindeydim. Bir zamanlar pembe çiçekler verdiğini bildiğim bir sardunya. Gün gün soluyor olmasını umursamadığım, görmezden geldiğim üstüne üstlük bunun suçluluğuyla kıvrandığım gecelerde. Onu göz önünden ayırmamanın hangimize biçilmiş bir ceza olduğunu düşünmekten kaçındığım; kendimi kalemin sürükleyişine teslim ettiğim o tuhaf ve ağzımda belli belirsiz bir acılığa razı geldiğim gecelerde.)

Çiçeği düşünüyor. Son bir haftadır yapraklarında baş gösteren canlanmanın ve ardından küçük pembe çiçeklerin utangaç bir yavaşlıkla birer birer patlayıverişindeki başarı hissini düşünüyor. Çiçek ölüyordu. Ölsün istiyordum ben de, diye itiraf ediyor. Sona eren bir şeyi, herhangi bir şeyi görmenin tüm ağrıları dindirecek bir otayışa dönüşebileceği sanısına kapılmışlığımla, haindim. Bir şey ölsün, yok olsun. Olsun ki üzerinde yürünebilecek yeni yollar açabilmek için gereken arzuyu getirsin beraberinde. Sonra, tüm sabahlar gibi başlayan o sabah geldi. Uzun sürmüş bir geceden miras, neye olduğu belli olmayan cılız bir öfke, çaya eklenen sigaranın dumanını savururken göze takılan çiçeğin duruşunda içi ezen bir sızı. Fark edilmeyi uzun süre beklemiş, beklerken can çekişmiş bir çiçeğin serzenişi: Nerelerdeydin?

( Su yetmez, gitmeye yüz tutmuşu döndürmeye’nin öğrenmesindeydim. Sevilecek bir yanı kalmamış solgun yapraklarını okşadığım; teması onlarca hikâye ile süslediğim hayret verici bir gevezelikteydim. Konuştum, konuştum, konuştum. Öyle çok konuştum, öyle çok anlattım ki bir dinleyiciye muhtaçlığımı kendi ezasından önemli bulan çiçeğin canlanmaktan, pembe çiçeklerinin sevincini önüme sermekten başka çaresi kalmamış gibiydi. Diriminin bana da sirayet edeceğini aklıma getirmeksizin yaşasın istedim. Ölsün istediğim bir şeyi yaşatmak için didindiğim yerdeydim bu yüzden.)

İstediği çay nihayet önüne konulduğunda memnunlukla gülümsüyor. Hafifçe arkasına yaslanıp, geriniyor. Akşamın inişine az kaldığını düşünüyor. Uzanıp kitaba dokunuyor okşar gibi. Çaydan bir yudum. Sevincini nerelere saklasa bilemediği bir söz’ün anısı geliyor ilkin, az önce dalıp gittiği satırlardan aklında kalmış o benzetmenin – ‘ alçalan güneşin cenazesi’ - yeniden hatırlanışı, dile gelmeyecek bir yanlışlığın nihayetinde kabullenilişinin verdiği rahatlama. Çaydan bir yudum daha. Durup dururken arzuya dönüşen kahve isteminin anlamsızlığına gülüş. Yine. Kendine kocaman gülüş. Bak, güneş de alçalıyor. Tüm bunları unutacak denli kaybolmuş muydum? Nerelerdeydim?

( Kendini bağışlamanın, bağışlayabilmeyi öğrenmenin ya da, ezalı yollarında düşmenin ve kalkmanın eğitimindeydim.)

Kahvenizi içmemişsiniz, sevmediniz mi yoksa, diyen garsonun sesiyle çıkıyor basit bir sorunun zor cevap çabasından. Dokunulmamış kahvenin yanında duran dibi çoktan görünmüş çay bardağına bakıyor. Gülümsüyor. Kahveye, çaya ve garsona.

Kahve sevmem ki ben, diyor. Hiç sevmedim…

Üçrenk Kırmızı




11 Eylül 2014 Perşembe

HAİKU


Yağmurla aramdaki yol
Senden başlıyor,
Ben başlangıç değilim, yol, senden başlıyor.

Dilrengi 


6 Eylül 2014 Cumartesi

PLATON’LA HESAPLAŞMA

Şimdi çok değerli salkım saçaklar, gizlemeye mahal yok, bu platon'dan yana dertliyim, platon'la derdim var. Kendisiyle hesaplaşmayı birkaç aylık filozofluk kariyer planlamamın içine almış bulunuyorum. Bulunuyordum aslında. Fekat hiç beklenmedik bi şey oldu sakallılar. Hayırlara vesile olsun bu platon köken saçaklısı rüyama girmez mi, orada çatır çatır benlen hesaplaşmaz mı, kabus beteri şeydi allah sizi inandırsın. Anneme o kadar diyorum iyi bi anne ol gel üstümü açmış mıyım açmamış mıyım arada kontrol et diyorum ama nerdeeee. Adam dan diye selamsız sabahsız giriverdi rüyama ayol.

İşten çıktığım gibi eve koşmuşum. Bütün gün patron, karısı, metresi, sümsük oğlu gibi iş meseleleri yanında, benden bucak kucak kaçma konusunda uzmanlaşmış, kalın kitaplara vurgun kafasını nerelere vursam da aklını başına getirsem bilemediğim güzel gözlü saçaklıylan uğraşmak gibi kalbi meseleler derken bitap düşmüşüm anacım. Eve girdim, bi duş, sonra da az uzanayım dedim. Uzandım, yarın ne giysem diye düşünürken uyuya kalmışım. Hain annem de üstüme bi battaniyecik bile örtmemiş. Neyse. Aaa birden böyle garip bi yerde açtım gözümü. Daha gözümü açar açmaz içimden bi ses sağlam dur trenses dedi. Öyle bi yer ki hem taş hem börtü böcek. Bi bina böyle ama bildiğimiz binalara benzemiyor. Merakım galip geldi girdim içeri. O an kabusta olduğumu anladım çünkü her yan kitap ve çarşaf modası gelmişçesine çaputlara bürünmüş saçaklılarla dolu. En berbatı da aralarında dolanıyorum böylee şahane bi varlık nereden gelmiş kim bu diye hiçbiri dönüp bakmıyor anacım. nereye düştüm derken sarındığı kumaş kalitesi diğerlerinden düşük olan süklüm püklüm bi tip yanıma yanaşıp sırıtmaya başladı. Ne var gibilerinden kaş göz ediyorum o da bana ediyor. Eliyle ilerideki kapıyı gösteriyor ve aynı anda sırıtmayı başarıyor. Ne var orda dememe kalmadan sabrı tükendi bunun kolumdan tutup çekiştirmeye başladı. Aldı beni götürdü kapıya. İçeri ittiriverdi beni. hişt eline koluna sahip ol diye çemkirecektim ki içerden, demek geldin diye biri seslendi. Kim ola ki bu diye bakınınca bi de ne göreyim bi adam. Her yanından saçaklılık akıyo. Fekat gözlüğü yok. Tanıdım tabi. Bizim köken ayol bu dedim kendi kendime. Yakına gel, diye seslendi. Böyllee put gibi duruyor. Mecbur gittim yanına. Yakından daha saçaklı çok sayın sakalılar. bi yer gösterdi oturdum. Dikti gözlerini bana. Ondan mı korkcam ben de iri ela gözlerimi yapıştırdım bunun gözlerine. Bi kız her türlü silahı kullanmalı di mi anacım. Hakkımda ileri geri konuşuyomuşsun, dedi. Eyvah bu şimdi ceza olsun diye beni de salkım saçak bi şey mi yapacak acaba diye bi tırstım. Hemen yansıtma mekanizmasını harekete geçirdim. Aaa sen de sadece beni mi görüyosun ayol binlerce yıldır önüne gelen hakkında konuşuyor, dedim. Öyle mi, diye sordu sanki gülecekmiş de kendini zor tutuyomuş gibi duruyordu. Hemen şımardım tabi. Öyle, öyle saçaklı dedim. Neler söylüyolar peki, diye sorunca dedim ki aaaammmannnn işte saçaklıcım 2589 yıl olmuş hala sana not düşüp duruyorlar çok sıkıcı dedim. Demek öyle dedi düşünceli düşünceli. Peki senin derdin ne, benlen hesaplaşmak filan istiyomuşsun diye duydum, neyin hesabı trenses demez mi, ay bi korktum ağzım dilim kurudu anacım. Dedim k,i ya kökencim bi kahve filan içsek öyle konuşsak olmaz mı. Hiç misafirperver değil anacım bu filozoflar duymazdan geldi. Aşk hakkındaki görüşlerimi beğenmiyormuşsun dedi. Kahveyi boş geçtik mecburen gözlüklüler. Sen aşktan anlasaydın senden türeyenler de anlardı dicektim kendimi tuttum laf karıştırayım öyle kurtulayım diye dedim ki, aslında bebeleri mağaraya zincirlemenden de hoşlanmıyorum. Ne bebesi ne mağarası diye böyle hiddetlenecek gibi oldu, hemen saman sarısı saçlarımı sağdan sola sallayıp bi dakka dedim. Kızmak yok bak zaten cinnete meylin var buracıkta cinnet geçirirsin alimallah dışardakiler sensiz napar sonra sakin ol saçaklı, içinden ona kadar say ve derin nefes al dedim.

Güç bela sakinleştirdim kökeni bu arada da etrafa bakınıyorum gerekirse kafasına indirecek kalın kitap filan var mı diye fekat oturduğumuz odada hiçbi şey yok anacım bomboş. Bi biz varız. Hiç kalın kitabın yok kökencim ne iş dedim dayanamayarak. daha yazıyorum, bitmedi dedi ters ters. allahım demek bu kalın kitap şeysi de bunun başının altından çıktı diye düşündüm. Şimdddiiii platoncum biricik saçaklım benim derdim şu ki aşık olunca cinnet geçirip, aşkta eriyip, kaybolup, aşk denizindeki balıklara yem olma fikri hoşuma gitmiyor. Şimdi sen böyle dedin diye bazı saçaklılar aşk budur diyolar benim de tepemin tası atıyo. Bence seni yanlış anlıyolar. Onu bi sorayım diyodum sana dedim işveli cilveli. Bi 3 dk dakika bi şey demeden bana baktı böyle. Ay allahım dedim adamın aklı başından gitti bak bana bakınca. Kökeni etkileybiliyosam ondan türeyenleri de etkileyebilmeliyim. Acaba evrim geçirip dayanıklı hale mi geldi bu benimki diye düşündüm. Bu esnada platoncum konuştu. Dedi ki aşk idea'dır.

İdean batsın, asıl idea benim bi kere diyecektim kendimi zor tuttum allah sizi inandırsın danteller. Napcaz yani aşkımızı yaşamak için idealar evrenine mi gitcez, tamam saçaklım tamam gidelim kökencim fekat adresi bilmiyoruz, nasıl gidelim her şeyi demişsin onu dememişsin dedim bunun yerine. İdea gidilebilir bi şey değil trenses düşünülebilir bi şey sen bunu anlamamışsın dedi. Neyi anlıyorum ki saçaklıcım dememek için kendimi zor tuttum ama içimdeki aşk ateşi itiraz ateşini tutuşturarak kendimi tutamama neden oldu biricik iğne oyalarım.

Aşık olduğunu düşünmek mağara duvarına bakıp durmak mı yani, olmaz öyle şey diye çemkirdim. sen ne cazgır bi şeymişsin, yaşamak mağara duvarına bakıp durmak esasen. hiç güzel bi mağara yapamamışsın dedim sinirle. Aynı duvara bakıyoz kimimiz cipe biniyo kimimiz dolmuşa naber. Naber nedir, dedi. Offf dedim ya offf. Anla artık platoncum dedim o idealar evrenin o kadar mükemmel olsaydı onun kopyası da bi halta benzerdi. Kopya aslından başka şeyi gösterir mi göstermez. bu duyulur dünya berbatsa aslı daha beter demek ki. İdeanın mükemmellik iddiası çuvallıyor kökencim benim anladığım budur dedim. Sen hiç susmaz mısın, bi sus az düşüneyim dedi o da. Kafasını karıştırdım diye sevinsem mi acaba diye düşünürken içeri dan diye bi acemi saçaklı girdi. Ey platon dedi, sokrates'in savunmasının ilk baskısı geldi. Bizimki benim dediklerimi düşünmeyi bırakıp ayağa fırlayıp aceminin elindeki kalın ( görmüştüm ben onu o kadar kalın değildi bu niye kalın anlamadım) kitaba doğru koşturdu.

Kitaba benzemeyen kitabın sayfalarını karıştırırken belli etmese de tebessüm ediyordu. Dayanamayıp ya platoncum dedim, bu sokrates saçaklısı gerçek mi yoksa senin idean mı? Diyolar ki aslında sokrates diye biri yokmuş da onu sen uydurmuşsun da varmış gibi ona bi hayat vermişsin de, verdiğin hayatı da felsefi amaçlarına ulaşmak için geri almışsın da. Doğru bu denilenler dedim. Beni duymuyor gibi elindeki kitaba benzer şeye bakıp duruyordu. Başını elindeki şeyden kaldırmadan demez mi ki, trenses düşün bakalım sen gerçek misin, yoksa biri seni uydurdu mu? var ya bunu duyunca güzel gözlü saçaklımı kolunda bi kızla görmüş gibi beynimden ateşler çıktı. Bi alev aldım, bi yandım. Yanarken uyanmışım.

İşte o gündür bu gündür, çok değerli salkım saçaklar, bu Platon denen köken haftada 2-3 rüyalarıma gelmek suretiyle güzellik uykularımı bana haram etmiş ve dahi canımdan bezdirmiştir. Yine rüyama girecek diye uyku uyuyamıyorum allah sizi inandırsın. Göz altı kremlerine döktüğüm paralarla ne kalın kitaplar alırdım oysa heyhat!


TRENSES




4 Eylül 2014 Perşembe

EYLÜLDEN BİR YORGAN AL BANA


Eylülden bir yorgan al bana
Tenha bir gecede sarılsın öyle yalnız
Bir bahçede sarmaş dolaş yakalanalım onunla
Isıtırken ben seni, sen ben, ben senken
Bir yaz gecesinde eylül‘ü özleyip terlerken,
Rüzgardan dallarım eğilmiş varsay,
Anne hüznüne bakakalmış çocuk.
Sonbahardan bir yapraktım da düştüm dalından
Eğildin aldın, gerdanına doldum da
Üşüdün sandın.
Öylece durdun baktın yağmura
Tüm fotoğraf karelerinde seni arıyordum ya
Mevsimin yok.
Dün gece seni sonbaharla aldattım.
Geceyi üstümüze örttük sen görmedin, yandım
Bana eylülden bir yorgan al, bana
Üşürken aslında rüzgar kokmak saçlarında
Titrek bir sandalın yazdan kalma hüznü bu aslında
Biz o yorgan altında
Mahrem yalnızlığımıza sevişerek ağladık.
Mevsimleri tükettik sonunda.

Eylülden bir yorgan al bana.

ŞemsAzure

 

30 Ağustos 2014 Cumartesi

HASAN ALMAZ*

O günden sonra Coşkun’u bir daha uyku tutmuyor. Karantina küçük bir yer, Coşkun’ un kahvesi, daha da küçük Karantina’dan. Üstüne üstlük, geçen yıl darbe yapıldığından, sımsıkı bir yönetim, bolca muhbir ve şikâyet de oluyor.
Gecenin on biri geldiğinde, kahvenin ışıkları kapatılıyor, müşterileri ise evlerine gönderiliyor. Sonra bunlar, Berduş ile çay ocağının sotesine çekilip, bir yandan bardakları yıkıyor, diğer yanda da ot’u bok’a sarıp, gün boyu dağılmış kafalarını toparlıyorlar.

Berduş çok içtiğinde anında kaykılıyor oturduğu yere, sabaha kadar da elleşmiyor Coşkun ona. Ama şimdi konuşuyorlar. Berduş gün boyu, gelip gidip, Pembe’yi anlatıyor Coşkun’un kulağına. Anlatma sırası Coşkun’a ancak bu saatlerde gelebiliyor işten güçten.
En sevdiği saatlerde bunlar zaten Coşkun’un. Bütün gün özellikle cam kenarındaki masalara servise koşuşturduğundan, müşterileri dip köşelerde oynadıkları taş oyunlarını bırakıp, pişpirikle yetinmek üzere, cama yakın masalara toparlanıyorlar ister istemez. Coşkun’ un çayı güzel, kahvesi de kordon manzaralı olduğundan gelen geçen de kesiliyor istemeyerek.

Berduş, kayıp bir adam. Gençliğinde İskankanbol’lara gidip çalışmışlığı var, oradan Şursa’lara, hızını alamayıp Ballı/kesir’e uğramışlığı var. Ancak dikiş dikmeyi bilmediğinden, işini de tutturabildiği olamamış o gittiği yerlerde. Yapamamış işte ve dönüp gelmiş yine Tepeköy cangılına. Eh şans bu ya kendi memleketinde de fazla barınamamış. Annesinden ısrarla para istemiş bir gün. Annesi de kefen parasını nerede sakladığını unuttuğundan, “param yok” gibilerden kestirip atmışmışmış. Sonra kadıncağızı, Himmi’ nin sarı Murat taksisiyle hastaneye zor yetiştirmişler, falan filan….

Birkaç gün Jandarmadan saklanmış bu Coşkun’un evinde. Sonra Jandarma aramayı kesmiş Berduş’u, Ana yüreği de dayanamayıp şikâyetini geri almış veya aldırmış. Öyle diyorlar, anlatılanlar böyle.
O zamandan beri de Berduş ile Coşkun kan kardeşi olmuşlar. Çocukken Berduş’un, Coşkun’a attığı kazıklar unutulmuş, kahvede garsonluk mu ney, yapmaya başlamışmış… Çayı getiren Berduş, çayı götüren Berduş, boşu toplayan Berduş, boşu konuşan Berduş, çoku konuşan Berduş, silip süpüren Berduş, bardak yıkayan Berduş, hesap toplayan Berduş, cebe indiren Berduş, çöpü götüren Berduş, ot’u getiren Berduş.
Berduş Coşkun için, artık pek değerli olmuş.
Ama bu gece ve her nedense Berduş, bir türlü sızmak bilmiyor. Pembe konusu uzatıldıkça, büyüyen göz bebekleri, daha bir parıldıyor gibi ve bu seçiliyor loşlukta.
Pimpirik dolu bardağını alıp bir dikişte içiyor Coşkun. Muhabbeti uzatmasa hasretinden, uzatsa, bu defa da gevezeliğinden gözünü uyku tutmayacak. Nihayetinde kolayına geleni yapıyor ve görmezden geliyor Berduş’un yandan bakışlarını. İçine düşen koru söndürmeye çalışıyor konuşarak.
Pembe” diyor, “kiraz” diyor, “naz yapıyor” diyor.
Onun, yüksek tepelerine, ev kurmasınlar” diyor Sonra.
Apartman bile diktiler çoktaaaaan” diye sızlanıyor Berduş cigaralığı sömürürken.
Sonra cigarayı, Coşkuna uzatıyor,  Coşkun’da dumanlanıyor iyice.
Ev kurdular yaa…” diye mırıldanıyor “çoktaaan” . Ama bunu söylerken a’yı iç çekerek ve geçirerek öyle bir vurguluyor ki.
Ama sende biliyorsun ki ahretliğim, Hasan almaz, basan alır.” diyor nefeslenerek Berduş.
Gülüşüyorlar…


Sonra Plajı anlatıyor Berduş. Turistleri anlatıyor, güneşlenenleri, kamp alanında sarmaş dolaş olanları anlatıyor. Süt gibi bacakları olanları, mısır tanelerini anlatıyor göğüs uçlarına bakarak genç kızların.
Karavanları, karavanın içinden seçilebildiği kadarıyla gözetlediği sahneleri anlatıyor Coşkuna hararetle, plaj şemsiyelerini, deniz yastıklarını, şezlongları ve hem altında hem de üstünde uzananları…
Elvan” gazozlarının serinliğini anlatıyor sanki mübarek ve ardından yine dönüyor kamp alanına, duşlarda olanları anlatıyor, dönüp dolaşıp, gelip duruyor kamp alanındaki kiraz ağacının dibine.
Coşkun’ a bakıyor şimdi, onun kiraz ağacına nasıl tırmandığına bakıyor aceleyle. Pembe’ye nasıl vurulduğuna bakıyor onun, kırmızıya nasıl bu kadar hasret kaldığına, çıtır çıtır yanışına bakıyor kiraz ağacının…


Üçrenk Beyaz

*Metinin, yazarımızın bir önceki metni olan ' Pembe ve Yalın' adlı metniyle birlikte düşünülerek okunması önerilir../ üçrenk




21 Ağustos 2014 Perşembe

PEYGAMBER’İN KEDİSİ

Roni için…

Salatanın suyuna
ekmek banmayı seviyorum.
Lakin intihar edemediğim için kendimi sevmiyorum.
Şimdi sen düşün
onlar düşünsün şimdi
yollar düşünsün şimdi
yolgeçen hanı arkadaş evleri
bir gece önce yatan kişinin umutsuzluğunun kaldığı kirli yastık örtüleri
beş parasız dalavere günler
benden ödü kopan avare kalbim düşünsün.
Beni affet. Ben düşüneyim.

Beni affetmesen n’olur
sabahın köründe seni görmeye geldiğim kent
alnımdan öptü n’aber
Hem kulaklarına kirazdan küpe yapmasam n’olur
annen, kızımı bırakma, dedi n’aber
Beni affet sevgilim
yoğurtlu semizotu yeriz akşama.


  BOZKIR
  Temmuz 2014




14 Ağustos 2014 Perşembe

GÖLGE

  Kanatlarını çırpmadan uçan, cansız bir kuş yükseliverdi yuvasından. Yükseğe daha da yükseğe çıktı. Gözlerinin içinde kendisine ait olmayan bir canlının bakışlarıyla, hiç olmaması gereken bir yere doğru, hiç çıkmaması gereken bir yolculuğa çıkmıştı. Pençeleri arasında gizlenmiş bir yük. 40 yıllık uğraş. İnsan ırkının yetiştirdiği en büyük dâhinin izinden giden düzinelerce zeki adam. Olacakların farkında olup pişman olanlar, uykusuzluktan simsiyah olmuş, şişmiş gözleriyle, aynayla bile yüzleşmekten korkarcasına yüzlerini yıkayıp inzivaya çekiliyorlar.

   Kuş yükseklere süzülmeye devam ediyor. Onun yerine her şeyi gören gözlerindeki canlı, taşıdığı yükten haberdar. Duygularından arınmışçasına, olması gerekeni, emredileni yapıyor. Dışarıda bir sessizlik. Yağmur yeni yağmış, öyle bir yağmış ki sanki doğa gençliğine dönmüş. Ağaçlar daha yeşil, güller daha kırmızı, başkalarının aşklarına alet olmak için koparılmayı bekleyen papatyalar bile daha beyaz. Ufukta, iki dağın arasına birileri tarafından bastırılmaya çalışılmasına direnen, o sarının en açık tonundan kırmızının en koyusuna kadar tüm renkleri barındıran yaldız tanesi, günün güzelliğine kapılmış, batmamak için ayak sürüyor, sanki yağmurun bıraktığı rengârenk gök kuşağını terk etmek istemiyordu.

   Kuş daha da yükseğe süzüldü sessizce. Yağmur tanelerinin ağırlığını sırtından atan pamukların üzerine çıktı. İçlerine girip kimsenin onu göremeyeceği, duyamayacağı şekilde ilerledi. Gitmesi istenen yere, yıllar sonra bile gitmiş olmasına lanet edilecek yere yaklaşıyordu. Altında sadece masmavi sular kalmıştı. İlerisinde küçük bir ada, içinde yarına umutla bakan insanlar. Hayalleri, sevdikleri, yapacakları bir çok şey olan binlercesi.

   Usulca açtı pençelerini. Sorumlu olacağı şeyin ağırlığı, yükünü bırakmış olmanın hafifliğinden kat be kat fazlaydı. Sessizlik. Ardından büyük bir gürültü. Siyah bir dalga savuruyor tüm adayı. Ardından beyaz bir mantar bulutu yükseliyor göğe. O öyle bir melun yüktü ki sayesinde doğada başka renklere yer kalmamıştı. Beyaz mantar bulut, içine tüm umutları da alıp yükseliyor, altındaki simsiyah gölgesinde ise bir daha onlarca yıl yeşeremeyecek yaşanmamış hayalleri bırakıyordu.



Fluorit Mavisi




                                                               Maruki Toshi