20 Aralık 2014 Cumartesi

ZEHİRLİ

Onlarca gerekçe uydurabilir ve uydurduklarının ardına gönül rahatlığıyla saklanabilir oysa. Yapmıyor. Belki de yapmalı, biliyor elbette. Ama bir tür zayıflık ona bunlar. Artık zayıf olmaya gücü yok. O kadar güçlü değil. Gerçeğin keskin, kesici yanına razı. Kokuya ve çürümüşlüğü kabule. Suçunu, dümdüz, süsleyip püslemeden, tüm çirkinliği ve sığlığıyla kabul edecek; onun kendinde ve kendiliğinden var oluşuyla yüzleşecek. Başka bir yol arayacak kadar cesur değil artık. Zayıflığı ve korkaklığı sahiplenmeye çoktan hazır, hatta hevesli.

“Suç zehirli bir yılan.”

Zehri içinde saklı tutabilirdi elbette. Yavaş yavaş çürümeyi, yok olmayı göze alabilirdi. Muhtemelen anlamlı bir tercih olurdu bu. Kontrollü ve özgeçici, neredeyse erdemli. Alkışlara ve tezahürata alışkın ve meyilli benliğinin karlılığı olurdu yanına kalan.

Düşünseydi. Mantığı ve etiği bir kenara itmeseydi.

Düşünmedi.

Mantığı terk etti.

Etik çok uzakta kuru bir bilgi yığınıydı.

Muslukları sonuna kadar açtı. Zehir bendini aşan suydu artık. Akıyor, akıyor; yolunu, yatağını bulmuş o akışkanlık bedeninden hedefe doğru öldürücü gücünü katlayarak hızla ilerliyordu.

Düşünmedi.

Sadece izin verdi.


Önce tereddüt vardı. Yolu başka türlü çizmişti oysa. Her şeyi büyük gönüllükle kabullenecek; acıyı sahiplenecek, yaşanan her şeyi aşk’la saklayacaktı kendinde. Aslolan  “ yüce ” den vazgeçmemekti. Sığlaşmayacak, dönüp arkasına bakmayacaktı.

Her şeyi bozan şefkat oldu.
O yalancı, hain şefkat.
O gösteri, o yalan.
O büyük acımasızlık!

Zehri o zaman fark etti. Şefkatle yüzleştiği an. Bildiklerini, inançlarını ve saygıyı terk etti. Canavarın kafesini açtı. Büyük yıkım böyle başladı.

Öfkesi aşktan büyükmüş meğer. Bilmezdi. Şimdi biliyor. Şimdi kendi yoluna gitmekten başka derdi olmayan yılanının nasıl katile dönüşebildiğini biliyor.

Kötülüğün bilgeliğine sahip artık.

Düşünseydi.

Ama düşünmedi.

Tek atımlık kurşunu vardı. Tereddütsüz çekti tetiği.

Hayvan’nını acımadan vurdu.

Gözleri, cinayetinin iziyle hiç olmadığı kadar parlak artık.

Düşünmedi.

Düşünseydi;

Kan görmeye tahammülü olmadığını anımsardı.




Üçrenk Kırmızı





9 Aralık 2014 Salı

KADINKÖY

dirseğinin masada bıraktığı oyukta biriken yağmurlar
sarışın bir denizin eteklerine çıkardı
kalbimin kıyısında bekleyen köhnemiş tekneleri
orta yerde kimsenin sahiplenmediği keder
ve bozkır görgüsünden geçmiş trenlerin yalnızlığı

eşyaların üstüne sinmişti sonbaharın kokusu
ve topuklarına
nerene dokunmak istesem, karlar içinde bir leningrad
nasıl söylerdim ki sana
bir anlatım bozukluğu kadar güzel olduğunu
ve kayıp manzaralar biriktirdiğini yüzünde
çalakalem karalanmış bir defterden farkı yokken ömrümüzün

sığ suların korsanıydım ve denize dağılmış mürekkep
günlerce dokunmadım, masanın üstünde bıraktığın çay lekesine
bazı kurşunlar hayat boyu dolaşırmış ya insanın içinde
içimde gezdirdim kirpiklerinden dökülen akşamı
ateşin başından ayrılmayan bir çocuk gibi kaldım

senden sonra adını değiştirdim
iyot kokusunun büyüttüğü o kıyı semtinin
biliyordum, kendim kadar yakındım sana
kendim kadar uzak
birbirine karışmayan iki su damlasıydık
yağmuru durduramayan bir şemsiyenin altında

duydun mu, iyi ki geldin demiştim

tam da bıçak arıyordum yarama...


Kahverengi



                                                          Yell Saccani

1 Aralık 2014 Pazartesi

YAŞAMAYA DAİR


    Bir sincap gözüktü yıllanmış eski püskü hastane penceresinin demirlerinin hemen önünde. Elinde ufak bir ekmek kırıntısı bir sağa bir sola hızlı hızlı hareket edip elindekini yemeğe uğraşıyordu.

-İşte bu sincapla başlar her şey dedi Hakkı hasta bakıcısı Metin’e, hasta yatağında yorgun elini havaya kaldırıp penceredeki sincabı göstererek.
Hapishanedeki bir kavgada şişlenmişti Hakkı, ameliyat için hastaneye yattığından beri de yaşamanın ne kadar güzel olduğu konusunda tartışırlardı Metin’le.
-Hiç çocuk olmadın mı sen? Diye sordu. Hiç mi kuş kovalamadın, hiç mi hayvan sevmedin, hiç mi yağmurda ıslanmayı umursamadan koşturup, misket oynamak için yerlerde dizlerini parçalamadın? Tekrar sincabı gösterip,

-Hiç mi onun kadar özgür olmadın? Onun yaşadığı hayata özenmedin?

   Hadi oradan dercesine kafasını çevirdi Metin.”Bir sincaba mı özeneceğim?” diye söylendi içinden. Kendince zor bir hayatı vardı. Vefat eden annesinden yadigar üç kardeşi, babasının ikinci eşinden de bir üvey kardeşi vardı. Üvey annesi çalışmaz ev işleriyle ilgilenir, babası da ne iş olsa yaparım der, o ay yevmiyesini kim verirse nereden iş bulabilirse orada çalışır evine ekmek getirirdi. Ama yine de yetiremezler çoğu gece yatağa karınları tok giremezlerdi. Bu yüzdendir Metin’de küçük yaşlarından beri çalışmış hiç değilse sofrada kendi tabağını kendi doldurmaya çalışmıştı. İsyan ederdi hep yaşamına “Neden?” diye sorardı kendi kendine. Çoğu yaptığı işten memnun olmaz sürekli iş değiştirirdi. Bu hasta bakıcılık işine başlayalı da sekiz aya yakın olmuştu. İlk yılı doldurup tazminatıyla ayrılmak vardı kafasında ama daha dört ayı vardı ve katlanmak zorundaydı bu çoğu yaşlı ya da ağır hasta insanların hallerine. Öyle de sinir ediyorlardı ki onu. Hemen hepsi sanki hasta değilmiş sanki onlar ölmeyecekmiş, ameliyat olmayacakmış ya da yakınlarını bir daha göremeyecekmiş gibi değil de hiç ölmeyecekmiş gibi yatıyorlardı eskimiş paslı yataklarında.

   Tekrar döndü Hakkı’ya doğru. Çarşaflarını değiştirmiş, kırılan serum şişesinin yerde bıraktığı izleri silmiş ve odadaki işini bitirmişti.

-Benim hiç misketim olmadı dedi. Ayrıca yağmurda ıslandığımda da üvey annemden dayağı yerdim.
-Sen beni düşüneceğine kendine dikkat et. Dedi ve sincaplara da bu kadar özenme. Sen uzun bir süre onlar kadar özgür olamayacaksın.

   Kırklı yaşlarının sonundaydı Hakkı. Eski bir kan davası yüzünden ailesiyle uzaklara kaçmış ama o kirli kan kokusu peşini bırakmamıştı. Köyden canını almaya gelen iki hasmından biri onu öldürmek için evinin önünde pusuya yattığında her şeyden habersiz oğlunu okuldan almak için evinden dışarıya çıkıyordu. Hasımı önce haince üzerine atlamış sonrasında çıkardığı bıçağı Hakkı’ya doğru savurmuştu. Şansı yaver giden Hakkı o soğuk demirin tadına bakmaktan kurtulmuş çevik bir hareketle de hasmının böğrünü deşmişti. Gençten bir delikanlı olan kanlısının henüz dünya üzerinde tükettiği oksijen bitmeden de köyden gelen diğer hasmının nerede kaldığını öğrenmişti. Bu kan onun peşini bırakmayacak belki de oğlu da tehlikeye girecekti. Sadece bu cinayetle tutuklansa nefsi müdafaa ile ufak bir cezayla sıyrılacak olduğunu bile bile diğer hasmının kaldığı küçük pansiyona bir hışımla vardı ve ikinci cinayetini de hiç değilse oğlu bu kanla kirlenmesin diye bir an bile düşünmeden işledi. Teslim olduğunda taammüden adam öldürmek suçundan yirmi yıl hapis cezası alması korkutmamıştı gözünü. Kilitli kapılar ya da aşılmaz duvarlar onun yaşama sevincini engelleyemezdi. Ailesini de hapishane yakınında kimselerin bir daha onları bulamayacağını düşündüğü bir yere köyden birkaç akrabasıyla birlikte yerleştirmişti. İnsanları severdi, bir o kadar insanlarla kavga etmeyi de, kuşları severdi, bir o kadar da, dallarında tutunamayacak kadar sert esen rüzgarın sesini de. Yani yaşamayı severdi. Duvarların içindekini de dışındakini de.

   Odanın kapısını açtı Metin, kapıda eli silahlı bekleyen iki jandarmaya selam verdi. Hastanın durumunu soran genç delikanlıya,

-Yaraları iyi. Hele ki bu yaşama zevki yok mu, hapishanede 18 yılı daha var, şişlenip hastanede can çekişiyor ama yinede kuşlardan, rüzgardan, sincaplardan bahsetmekten zevk alıyor diye kafa salladı.
-Size iyi görevler bir isteğiniz olursa seslenin bana dedi kapıda bekleyen jandarmalara ve işine devam etti Metin. Yan odaya geçti. Kanser tüm vücuduna yayılmış doktorların umudu kestiği Ahmet beyin odasına girdi. Tüm güleçliğiyle karşıladı onu Ahmet Bey.
-Aç ulan şu perdeleri yağmur var galiba dışarıda diye seslendi. Sanki yağmur yağsa çok şey değişecekti hayatında da. Söylenerek açtı perdeyi Metin.
-Ya sizin şu Doktor Muhsin Bey yok mu? Öldürecek bu adam beni gülmekten. Yine bir Bektaşi fıkrası anlattı ki sorma, gülmekten karnıma ağrılar girdi. Dur sana da anlatayım.

   Yüzünde bir somurtmayla dinler gibi yaptı. Fıkralık bir hayatı yoktu. Ay sonu nasıl gelecek, alacağı maaşla hangi borçlarını ödeyecek, sevdiği kızla kavga etmeden bir günü daha nasıl geçirecek, nasıl daha iyi bir hayat sürecek kafasında sadece bunlar vardı. Yalandan bir tebessümle “Vay be Ahmet bey” dedi yarısını bile dinlemediği Bektaşi fıkrasının sonunda. Yatağa yöneldi Metin. Usulca koluna girip yataktan yandaki koltuğa kaldırdı Ahmet beyi. Çarşafları ve yastık kılıfını değiştirdi, tuvaletler temiz mi diye baktı, yerleri şöyle bir sildi. Konuşmadı hiç Ahmet’le, zaten ne konuşabilirdi? Adam tüm vücudunu kansere yenik düşürmüş hala neşesi yerinde ve Metin’in sinirini bozmaya birebir biriydi. Ağzından çıkacak her kelime canını sıkar diye konuşmamaya, göz göze gelmemeye özellikle özen gösteriyordu. Ama Ahmet Bey dayanamadı daha fazla.

-Bu yağmurun yağacağı yok. Saatte yediye geliyor. Aç bakalım şu televizyonu da ajansa bakalım biraz dedi.
-Orada mutlaka söyler yağıp yağmayacağını. Güzel ülkemde neler olmuş havadisleri de öğrenmek lazım.

   Ameliyat masasından kalkabilmesine ihtimal vermeyen doktorların olduğu bir hastanede, sadece yağmura kederlenip, ülkenin durumunu merak etmek hastalıktan da beterdi Metin için. Gitti televizyonu açtı, bir haber kanalı buldu, Ahmet beyi tekrar yatağına yatırdı.”Dinle bakalım ne olmuş herkesin mutlu mesut yaşadığı ülkende” diye kinayeli bir konuşmayla odanın kapısını çarpıp çıktı.

   Gündüz kalkıp işe geliyorum tüm bu zırvaları çekiyorum geç saatlerde eve gidip zar zor alınan hiçte sevmediğim yemeklerden yiyorum saçma gelen ama başka bir seçeneğim olmadığını düşündüğüm dizileri izleyip yorgun ve işe yaramaz vücudumu yatağa bırakıyorum diye düşündü. Ve ertesi gün aynısı ve bir daha ve bir daha, sekiz aydır her günüm aynı. Mutlu olacak yaşamaya değecek ne var ki? Diye düşünürken koşuşturmaları gördü. Birkaç hemşire sedyeyi olanca hızlarıyla kapıya doğru yetiştirmeye çalışıyorlardı. Kapıda beliren askeri aracın içinden üç dört asker fırlarcasına atladı. Kan revan içinde kalmıştı üstleri ama bir yaraları olmadığı belliydi. Aracın arkasından Metin’in daha önce hiç görmediği kadar harap olmuş neredeyse paramparça vaziyette bir asker indirdiler. İlk görebildiği kadarıyla iki bacağı da yoktu. Tek kolunun da sadece dirsekten yukarısı bedeninden sarkar vaziyetteydi. İçi acıdı Metin’in, bu mu hayat diye düşündü, tekrar sordu bu çaba neden diye kendine. Arkadaşları yaralı askeri sedyeye yatırdıklarında doktor da başlarındaydı. Nabzını yokladı, atmıyordu, yüzü hala belli belirsiz seçilebilen gencecik askere baktı ve onu getiren arkadaşlarına döndü. “Maalesef nabız yok” dedi. “Kaybettik.”  Çocuğu getiren diğer askerlerde çocukla aynı yaşlardaydı. Kandan kıpkırmızı olmuş ellerini yüzlerini hiç değilse az da olsa temizlemeleri için yanlarına doğru gitti Metin. Onlara birkaç bez verdi. Çocuklar henüz ölmüş arkadaşlarının kanını vücutlarından temizlerken, “Nasıl oldu bu?” diye sordu. Yeni bitmişti gencin eğitimi gönderildiği bölükte daha ilk gününde çıktıkları mayın aramasında basmıştı mayına, paramparça olmuştu vücudu. Arkadaşları serzenişteydi, belki onlarda bir hafta sonra belki o kadar bile uzakta değil bir kurşunun hedefi ya da bir mayının kurbanı olacaklardı. Ama sinirleri yatışsın diye içerlerken sigaralarını, ne zaman biter bu terör, ne zaman döneriz evlerimize, bu haber duyulursa anaları babaları ne yapar, onların sağ salim eve döneceklerinden şüphe ederler mi? Diye tartışıyorlardı. Bir tanesi derin bir nefes çekti sigarasından ve şafak Konya dedi. 42 gün kalmıştı askerliğinin bitmesine. Biteceğinden o kadar emin o kadarda umutluydu ki ölen arkadaşına rağmen. Şaşkınlığını gizleyemedi Metin. Neyse diye söylendi yine, çocuğa da canı sıkılmıştı. Henüz askerliğini yapmadığı için korkmuştu da. Mesaisi bitmek üzereydi sadece alt kat kalmıştı. Hızlıca sıradaki iki üç odaya girip işlerini halletti. Sonraki oda ya girerken yine tedirgin oldu. Hasan amcada hayatı dolu dolu yaşayan bir adamdı.
-Ooo hoş geldin evlat diye seslendi Metin’e Hasan amca. Nasılsın oğlum dedi. Nasıl bekar kalıyorsun bu yakışıklılıkla diye kıs kıs güldü ve kızım olsa senin gibi bir damadım olsun isterdim diye ekledi. Bu sevgi dolu cümleler bombardımanında bir an bocaladı Metin ama tekrar o mutsuz negatif tavrını takınması uzun sürmedi. “Sahi” dedi Metin “Senin niye yok çoluğun çocuğun.” Biraz moralini bozmaya niyetliydi Hasan amcanın. Ama hiç oralı olmadı Hasan amca.

-Bütün doğa benim çocuğum dedi. Kuşlar, ağaçlar, böcekler hepsi babaları gibi severler beni.

Metin tekrar üstüne gitti, kılıçlar çekilmişti bir kere.-Aman dedi zaten çocuğun olsa ne olacak? Az önce pırıl pırıl bir vatan evladını, bir ana kuzusunu paramparça olmuş bir şekilde getirdiler hastaneye. Kim bilir hangi ananın gözünden sakındığı bebeği, hangi babanın soyunu devam ettirecek biricik oğluydu?

   Ölümden korkardı Hasan amca, yetmişli yaşlarında kalbi iyice zayıflamış ölüm döşeğinde olmasa da çokta uzun ömrü olmayan bir yaşlıydı.”Allah rahmet eylesin” dedi. “Allah anasına babasına sabır versin. Ne yiğitler devrildi bu vatanın toprağı için. Ne çok şehidin kanıyla sulandı bu topraklar.” Metin’in amacını anlayıp konuşmasına fırsat vermeden ekledi. “Bende yeni zeytin fideleri ekmiştim kalbim teklemeden önce. Bu körpecik şehitlerin suladığı topraklar verimlidir çok, kıymetini bilmek lazım. Bu sene olmaz ama seneye kesin toplarım zeytinleri. Ne güzelde olur benim ağaçtan alınan zeytinin. Diğerleri içinde bir fabrikayla anlaşayım diyorum, zeytinyağı için güzel para veriyorlarmış. Üç beş harçlığımızı çıkartırız hiç değilse.” Diyip kıkırdadı. Sanırsın ortaokula giden çocuk diye düşündü Metin. Yarına çıkacağı garanti değil hala harçlık derdinde.

-Tabi Metin amca, tabii dedi. Seneye olmazsa öbür sene kesin toplarsın zeytinleri. Bana da birkaç kilo yollarsın herhalde. Diye iğneledi aklınca.
-Ayıp ettin evlat dedi Metin amca. Adresimi bırakacağım sana. Muhakkak bekliyorum, yengen bir zeytinyağlı yaprak sarması yapsın parmaklarını yersin.
-Sağ ol Metin amca, sen sağ ol yeter ki gelirim elbet. dedi pekte umudu yokmuş gibi ve sanki bu gece bile son gecesi olabilirmiş gibi hakkını helal et diyerek çıktı odasından.

   Mesainin sonu gelmişti. Hazırlıklarını yapıp evine gitmek üzere çıkış kapısına doğru yürürken gözü özel bir odada tutulan kimyagere takıldı. Askeriye için çalıştığı sırada kimyasal bir silah yapımında görev almış ancak çıkan sorun yüzünden depolarda sızma olmuş diğer arkadaşlarıyla beraber hayatlarını hiçe sayıp başka insanlar kurtulsun diye laboratuvarlardan çıkmayıp zehirli kimyasalların fabrika dışına çıkmasını engellemişlerdi. Sırt sırta verdiği dostları çoktan hayatını kaybetmiş o da son zamanlarını hastanede sadece özel giysiyle girilebilen bir odada müşahede altında geçiriyordu. ”Ben olsam böyle boktan bir hayata rağmen canımı başkaları için feda edebilir miyim?” diye düşündü Metin. Karar da veremedi ama “yapamazdım” fikri ağır bastı omuzlarında. Yürümeye devam etti görevini akşamcı hasta bakıcıya bırakıp gerekli kağıtları imzaladı ve evinin yolunu tuttu. Aynı yemekler, aynı diziler, aynı saatte yatış, aynı saatte kalkış ve sabahına yine aynı hastahane, aynı hastalar. Kapıdan girdiğinde yine içi sıkıldı.

   Sırayla yaptı vazifelerini Hakkı, Metin amca, Ahmet Bey ve tüm diğer hastalar. Akşama nöbetçiydi, biraz dinlenmek için kuytu bir odaya çekilip biraz kestirmek istedi. Hakkı’nın son günüydü diye düşündü birazdan taburcu olacak. Ama umursamadı sevmezdi vedalaşmaları, çokta haz etmemişti zaten bu mutlu mesut adamdan. Zaten karısıyla çocuğu da demir parmakların ardından görmek yerine doya doya sarılmak için geleceklerdi hastaneye. O mutlu mu hüzünlü mü olduğuna karar veremediği tabloyu görmek istemeyip koydu kafasını yastığa. Uyandığında başında bir torba misket ve bir not buldu. Hakkı hastaneden çıkacağı günü ailesine bildirirken küçük oğlundan da o çok sevdiği misketlerini getirmesini istemişti. Oğlu “Neden?”diye sorduğunda da buradaki bir arkadaşımın senden daha çok ihtiyacı var onlara demişti. Taburcu olurken de bir hemşireye rica etmiş, Metin’e vermesi için bir kağıt parçasıyla beraber eline tutuşturmuştu.  Misketlere baktı Metin sonra notu açtı. Sevgili dostum hayat bu şiir gibi diyordu notun başında hayat, yaşamaya dair.


"Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orada ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak..."*

*Nazım Hikmet Ran



Fluorit Mavisi




12 Kasım 2014 Çarşamba

BİR DEPREMİN TARİHÇESİ


Anılar biriktiriyoruz kumbaramızda,
Seyyar sarıcılara bütünletiyoruz.
Bir avuç acı veriyor bize,
Yastık altında saklıyoruz
Zamanı geldiğinde çıkarıp harcıyoruz zor günlerin (an) ılarını…

Bir gün, belki yine bir cumartesi akşamı,
Dönüyoruz karanlık odamıza
                                       ne çok fotoğraf var
Ne çok cumartesi geçmiş üstümüzden.

Tırnakların hala yaralarımı kaşıyor.
Sesin yalnızlığımı ürpertiyor, içimdeki dev ,küçülüyor.

Bulutlar akıtıyor kederini
Topraktan sızan su bulanık.
Dudaklarımız yosunlu,
Hüzünlü kayalar gibi
                                derin, alıngan ve kaygan…

Gözlerimizden başka bir şeyimiz kalmamış
Dağınık çocuk bakışlarımızdan.
Marifet sanmışız çekip gitmelerimizi,
Bir fırtına soymuş derimizi,
Kemiklerimiz küf tutmuş.

Tanrı evrim bitmedi diyor!

Ağırlaşan gölgelerimiz bırakırken ruhun uğultularını
Anılar ağlıyor, acılar çiçek açıyor
Seyyar sarıcılar köşe başında.


Anıya anı anlatma çabasına son denir.

Siyah Eskisi


3 Kasım 2014 Pazartesi

gözün ilk ağrısı

ilk göz ağrımdın
çocukluğu beraber geçmişti evlerimizin
rüzgârda çarpan bir pencere kanadının ardından bakmıştık
isimsiz köyleri dağlara taşıyan ölüme

herkesi bağışladım, bir kendimi

eğilip su içtim geçmişi biriktiren bir dereden
içinden çürüyen bir ağaca dayadım sırtımı
nasıl acelesi varsa parmak ucunda toplanmış kanın
öyle bekledim saçlarının göğsüme döküleceği günü
bir kuyunun sessizliğinden yontulmuş şarkılar getirdim sana
sana burkulmuş bir ayak, incir sinekleri
bir tırnağın etten ayrılırken çıkardığı gürültü

herkesi bağışladım, bir kendimi

sıkıldım köpürmeyen sabunlardan, içi boş cevizlerden
çeşmiyen çeşmelerden, uyutmayan uykulardan
hayat elimin yetişmediği yerde bekleyen bir yara

herkesi bağışladım, bir kendimi

anladım, tanrı büyütür yorgunluğumuzu
ben bir atın bacağından gittikçe kaybolan bir lekeydim
sen bir ağacın sırtından suya düşen kabuk
kendime bir sürgün yeri beğendim gövdende
gökyüzüne ilikledim üstümde emanet duran gömleğimi

herkesi bağışladım, bir kendimi

çok eskinden kim bağışlayacak beni diye sormuştu birisi
onu bile bağışladım, işte, bir kendimi

Kahverengi




24 Ekim 2014 Cuma

ATIFET HANIM


‘’Baban duyacak! kapıyı kapat..’’
‘’Anne o telefonu istiyorum, mesaj bile atılmıyor bununla.’’
‘’Oğlum..’’
‘’Harçlıklarımdan da veririm, okula evden ekmek götürürüm. Bak yaz geliyor çalışırım.’’
‘’Yavaş..’’
‘’O sızar şimdi, duymaz.’’

Gözlerini zorlukla açtı. Saat 6.30 u gösteriyordu. 
‘’Çayı koydun mu kız’’

Eve kokusu sinmişti leş gibi, hızla kalktı. Çayı koydu, akşam yapacağı kuru fasulyeyi ıslattı. Oğlan gözlerinin içine bakıyordu ya da ona öyle geldi. Ah kınalı kuzum diye inledi. Sonra kocasının ellerine baktı, tütünden sararmış parmaklarına. 

‘’Şimdi kafana patlatacam ne söylenip duruyon, adam mı oldun lan, iş yerinde Atıfet Hanım denince bi bok mu oldum sandın.’’

Bu kez oğlunun gözlerine bakamadı, yumruklarını sıktığını gördü çocuğun, irkildi. Başını yerden kaldırmadan, bulaşıkları topladı.

Hızlı adımlarla iş yerine gitti. Kimse gelmeden çayı koymalıydı, öğlene yapacağı yemeğin adını hatırlamaya çalışıyordu bir yandan. Sekreterin internetten bulup verdiği tarifi çıkardı cebinden. Izgara polento. Gülme tuttu kırk yıllık kabağı nasıl da allayıp pullayıp acayip bir hale getirmişlerdi. Pansomen peyniri diye mırıldandı. Pansuman yok yok, parmesan. Kahvaltıya gelen muhasebeci kızlarla gülüştüler. Özenle yemekleri yapmaya koyuldu, bugün patron gelecekti. Ne heybetli adam be dedi, tatlının kekini çırparken. Muhasebeci kızlara ne tatlısı yapacağını söylemedi. Çay servisi yapan arkadaşına seslendi. 

‘’Var ya bunların bana nazarı değiyor, gözünü seveyim tatlıyı söyleme, valla onlar duydu mu kabarmıyor.’’
‘’Atıfet abla kanamam gelmedi”
‘’Ne diyon kız sen üç tenesi yetmedi mi aklını başına al. Beni gör rezilliğimi, hap vermediler miydi sana’’
‘’ İçiyodum ablam da kanamalarım uzun sürünce adam kestirdi hapları. On gün sürüyordu hastalık, adam da haklı abla’’
‘’ Salak kız, adam da haklıymış töbe töbe, dur hele moralini bozma, Sude Hanım’a söyle yavaşça sırdaştır o, doktor tanıdıkları çok’’

Mis gibi kokular gelmeye başlamıştı, gururla eserlerine baktı. Etrafına göz gezdirdi, tatlının kremasına parmağını batırıverdi. Tadı da pek güzeldi. Tatlıdan artsa da kınalı kuzuma da götürsem diye geçirdi içinden.

Akşam karanlığı çöküyordu, kalbi gibi, ruhu gibi, eve dönüş yolu gibi. Oğlu annesini almaya gelmişti. Yan gözle stajyer kıza baktı. Nasıl da maviydi gözleri. Deniz gibi, küçükken oynadığı bilyelerin içindeki renk gibi. İçi ısındı. 

Kuru fasulyeyi ocağa koydu, sofraya birbirinden farklı beş tabağı yerleştirdi. Kuru soğan kırdı.

‘’Anne telefon, telefon, telefon…”
‘’Sus be şaşkın’’

Baba içeri girince sustular. Yemek bitince, iş yerinden artan tatlıyı sofraya getirdi. Gözleri parlıyordu. Patronun dediği aklına geldi. Atıfet Hanım siz bunu çözdünüz, böyle yemekler olursa her öğlen buraya geleceğim anlaşılan. Sofranın devrilmesiyle titredi.

‘’ Lan oradan bir şey getirmiyecen demedim mi sana’’ Kapıyı çarpıp çıktı.

Yerdeki tatlıları toplarken hem gülüyor hem ağlıyordu. Neyse bu sefer vurmamıştı. Oğlu yanına geldi. Eğildi annesinin ellerini sildi. 


‘’Anne telefonu yazın alırız.’’

ÜçRenk Mavi


14 Ekim 2014 Salı

KIZ GÜZELDİ


Bakıp durma şu kıza, dedim Can’a. Söylediğimiz biralar gelmediği için canım sıkılmıştı. Can güldü. Kız güzel abi, dedi. Gülüşündeki bir şeyin öteden beri sinirime dokunduğunu o anda fark ettim. Güzelse güzel, dedim. Rahatsız etme. Biraz bozuldu gibi geldi dediğime. Zevzekliği de benim canımı sıkmıştı. O sıra biralar geldi. Bardaklara sarılıp az önce olanları unutacaktık. Can unutmamıştı besbelli. Güzel bir kadına bakmanın neresi kötü, dedi ağzını elinin tersiyle sildikten sonra. Hareketiyle bıyıklarımı hatırlamam bir oldu. Köpük içinde kalmış olmalıydı. Kıza sırtımın dönük olmasına şükrettiğimi fark edince Can için düşündüğüm küfrü kendime salladım, boşa gitmedi. Rahat bırak kızı, dedim. Bir şey yapmıyorum ki abi, dedi. Savunma dedin mi Can’ın üstüne yoktu.  Bu kadar güzeli bir kızın tek başına içmesine üzüldüm o kadar, diye devam etti. Bakışlarındaki yılışıklık yüzünden mi, omzumun üzerinden baktığımda gördüğümün yeterli gelmemesinden mi, bilmediğim bir öfkenin içimde yükseldiğini hissediyor; Can’ın kızın yüzünü gözünü tarif edişine dayanamayacağımı hissediyordum.  Birayı kafama dikip kalktım. Can, n’oldu abi, nereye diye kekelerken cebimden çıkardığım parayı masaya bıraktım. Gitmem lazım, dedim. Ani kalkışıma anlam veremeyen Can’ın düş kırıklığı dolu bakışlarının tek nedeni olmadığımı, kız da gitti zaten, deyişinden anladım.

 Çıkmak için döndüğümde kızın oturduğu masanın boş olduğunu görmenin beni neden hüzünlendirdiğini bilmiyordum. Kapıdan çıkarken Can’ın yeni bira için garsona seslendiğini işittiğim sesinin neden hala belli belirsiz benimle konuşmaya devam ediyormuş hissi verdiğini bilmediğim gibi. Hava serindi. Montumun fermuarını çekip, yakasını kaldırdım. Boynuma temas eden elimin, otururken şöyle bir gözüme çarpan kızın ince, uzun boynunu anımsatmasıyla birkaç adım ötede hafifçe sallanarak yürümekte olduğunu görmem aynı ana denk geldi. Adımlarımı yavaşlatıp, aramızdaki mesafeyi açtım. İki yanı birahane, bar, kafe ya da adına bu günlerde ne deniyorsa onlarla dolu, ışıltılı caddenin açıldığı karanlık ara sokaklardan birine girebilme ihtimalinin yarattığı heyecanı açıklamamın yolu yoktu. Açıklanamaz bir diğer şey de yol boyunca Can’ın sinir bozucu sesinin kulaklarımdaki varlığını sürdürmesiydi. Bir şey anlatıyorsa da, kızla aramdaki mesafeye müdahalesini hoş karşılamadığımdan, dinlemiyordum.

Caddenin sonuna doğru, sağa sapan kızın peşinden yürüdüm. Karanlık ve ıssızlığıyla nefes alıverişimi sekteye uğratan sokağa içimden küfrettiğimi ne kız duydu ne de Can. Peşi sıra yürüdüğümü fark etmemesinin memnuniyet verici olduğunu düşünmektense, beni öfkelendirdiğinin ayrımına varmak şaşırtıcıydı. Daha şaşırtıcı olan ise, parmaklarımdaki kıpırtının, zihnimde kızın o kuğu boynuna kilitlenmiş olmasıydı. Çok ıssız bu sokak diye düşündüm. Kızın da sokağın karanlığından şikâyetçi olduğunu düşlüyorum bir taraftan. Kız adımlarını sıklaştırınca ben de hız verdim kendiminkilere. Daha aydınlık bir sokağa ya da kalabalık bir caddeye çıkma ihtimali canımı sıkıyordu. Sokağın ortasına doğru, beni fak etti. Başını hafifçe yan çevirerek gerisinde olanı kontrol etmeye başladığını görebiliyordum ve adımlarındaki karışma şaşaladığını anlamamı sağlıyordu. Hızlandım. Kaybedecek zamanım yoktu ve Can susmak bilmiyordu.

Kıza yetiştiğimi görüyordum. Onu tuttuğumu, duvara yapıştırdığımı, korkudan büyüyen gözlerini, bacaklarının kesildiğini. Ama en çok boynunu. En çok boynunun farkındaydım. İnce, uzun, kırılgan ve haksızca davetkâr. Onun bana baktığında ne gördüğünü ancak sonra düşünebilirdim.  Vücudumu, kıpırdamasını önlemek için, bedenine yaslayıp, iyice bastırdım. Ağzının bir şey söylemek ister gibi açıldığını ama sesinin çıkmadığını görmenin o an için bir anlamı yoktu. O an yalnızca ellerim vardı ve onun boynu. Dehşetle büyümüş gözlerine baktım ve boynuna uzandım.

Yine Can’ın can sıkıcı sesi. Abi n’oldun ya, daldın gittin, diyordu. Önce ona, sonra sımsıkı yapıştığım bira bardağına baktım. Hiç, dedim. Öyle dalmışım. Can’ın neye daldığıma, nerelere gittiğime aldırdığı yoktu. Velhasıl kelam abi, dedi. Kız güzel, hele o boynu yok mu? Hay sana da, kızına da, boynuna da dememek için ayaklandım. Ben gidiyorum, dedim. Bu kadar yeter. Daha oturuyorduk abi, diye itiraz eden Can’a gülümsedim. Başımla hafifçe arkamı işaret edip, sizi baş başa bırakıyorum daha ne, dedim. Hafifçe kızaran Can, o kız bana bakmaz abi, dedi ama umutlandığını gizleyemeyen bir kırmızılık yayılmıştı yanaklarına. Masaya para bırakıp döndüm.
Önce gözleri. İri, kara gözleriyle karşılaştım. Dosdoğru bakıyorlardı bana. İçinde ne öfke, ne sitem ne de kınama vardı o bakışların. Sadece büyük bir şaşkınlık. Arkasından bakışlarım boynuna yöneldi.  Az önce biri boynuna yapışmış gibi kıpkırmızı olmuş o ince, uzun ve haksızca davetkâr boynuna. Parmaklarımdaki karıncalanmaya aldırmadan yanından geçip çıkışa doğru yürüdüm. Can haklıydı: Kız güzeldi.

Me'lun Renk

                                                             Modigliani