2 Mart 2015 Pazartesi

ÖLÜ ZİYARETİ

Altı çocuklu Sevim’ in büyük kızı Zeliha’ nın on iki yaşına hürmetimiz sonsuzdu. Etekleri kadına, saçları adama benziyordu. On iki yaşında pencereleri yüzüne çerçeve edinmişti. Beklemeyi annesinden kader diye almış, çocukluğunu kardeşlerine emanet diye vermişti. İyi haberi annesine ilk o söylemek istediğinden hiç ayrılmazdı pencerenin önünden. Gözleri babasını bekliyordu, elleri, omuzları ama en çok da çocukluğu. Babası gelir gelmez ertesi güne kalmadan yeniden çocuk olacaktı. Annesine yoldaş olsun diye, kardeşleri çocuk olsun diye bir günde büyümüştü Zeliha. Çok çocuklu Sevim bir ev dolusu çocuğu nereye sığdıracaktı, hangisini avutacak, hangisini ağlatacaktı? Kanı bedeninden, varlığı mahalleden çekildi. Evden çıkmadı Sevim, kadınlığını, anneliğini, komşuluğunu unuttu. Miras diye Zeliha’ ya beklemeyi bıraktı sadece. Ölmedi, unuttu. Çocuklar: “Annemiz var” desinler diye nefes almaya devam etti. Ya da ölmeyi unuttu. Komşudan yemekler geliyordu akşam saatlerinde, sıcak ama yabancı. Dumanı benziyordu yalnızca annelerinin yemeklerine. 

Sevim’ in gözlerinde çocukların bir türlü tutunamadığı kuyular açıldı. Teker teker tırmandılar, düştüler. Sonra pes edip en dibinde yaşamayı kabul ettiler. Anneleri ölü bir güvercin gibi duruyordu salonun ortasında. Gömmeye kıyamadılar. Günden güne eriyen bir dondurmayı, saatler geçtikçe patlamaya yaklaşan bir bombayı andırıyordu.  Salonun ortasına aile diye annelerini diktiler. Bir evcilik oyunu yarattılar erkek rollerini çocuklar oynadı. Zeliha penceredeydi tüm evi bir kabustan uyandıracak haberi vermek için.  O zamanlardan kalma alışkanlığıdır: ‘yolda yalnız yürüyen birileri ya bir yeri terk etmiştir ya da o yere dönmemiştir’ diye düşünmek.

Kardeşlerinden birini biraz daha fazla severdi Zeliha. “Ablam okusaydı, doktor olurdu.” dediği için. Kendinin bile inanmadığı bu fikir Zeliha’ yı yine de mutlu ediyordu.

            Doktorun yanında işe girdiğinden beri, içinden : “İyi ki okumamışım, doktor falan olamazdım.” diye geçirirdi hep. Çocukluk hayali şöyle dursun, çay yapıyor, telefonlara bakıyordu, diğer zamanlarda da pencerede oluyordu hep. Doktor kadın, annelerin karnından doğamayacak çocukları alıyor, rahimde tırmanıp düşen bebekler yerine makaslar dolaşıyordu. Kadınlar ameliyatla anneliğini aldırırken -her seferinde- dünyada, duygusu ağırlığından büyük  bir yer açılıyordu. Kadınlara baktıkça annelerine değemeyen kardeşlerinin ellerini tutuyor, ortak kuyulardan geçiyordu.

Zeliha büyüdü biraz, yalnız kısa saçları, uzun eteği ve çocuk terliğine benzeyen sevimli yüzü değişmedi. Şimdi yaşasalardı ilk işe başladığındaki bebekler dört yaşına gelmişlerdi. Kendini küçük her şeyin annesi olmak zorunda hissettiğinden bazen onların bile annesi gibi hissederdi, ama bazen baba gibi hissettiği de olurdu. Adanmış bir hayattı onunki, kimin neye ihtiyacı varsa, o olmaya adanmış bir hayat. Çocukluğu da genç kızlığı da ipotekti dünyaya. Başka hayatları seyredip kendine hikayeler edinmişti. O hikayelere tutunmuş, o hikayelerden akmıştı.


Bir Cuma günü Doktor’ un yanına ruhuna toprak dökülmüş bir adam geldi. Adam ruhunu gömmeye cesaret etmişti. Sütlü Türk kahvesi pişirdi Zeliha. Çocukluğunu anımsadı kahvenin kokusunda. Annesi kendindeyken Zeliha çocuktu, hatırladı. Kahveyi annesi pişirirdi, elleri annesinin ellerine benzedi, kaderi annesinin kaderine. Bekliyordu hala. Beklemek  artık iyi haberden çok uzakta bir yerdeydi.

Pencere açık değildi, rüzgar sesi sinmişti odaya.  Adam soğuğu getirdi salonun tam ortasına dikti. Babasını ‘kin’e benzettiğini buldu. Adam’ ın gölgesi babasına benziyordu. Doktor’ un gözlerindeki kuyu annesine. Makasların kestiği kağıtlar gibi aile parçalarını temizledi Zeliha.  Elektrik kesildi, en sevdiği kardeşini düşündü, öğlenciydi şimdi okuldan çıkma vaktidir,  marş okuyacak. Bağıra bağıra korkma diyecek ama korkacaktı. Kardeşinin telaşı bulaştı ellerine. Adam’ ın getirdiği kitabın üzerine döktü kahveyi Zeliha. Adam’ın gidişi çabuklaştı. Kahve kapaktaki kadının yüzüne döküldü, kitap kahveyi, kadın kederi içti. Kadın her şeyi Adam’ a emanet etmişti, Adam’da da ne arasan yoktu. Soğuk bile insafa geldi. Adam’ ın ardından bir serinlik sızdı salona.  Kapı çaldı annesi elinde bir hırkayla girdi içeri,  kaset şeritleri gibi karmaşık gri saçlarına serinlik değdi. Zeliha Doktor’ un içmediği kahveyi annesine verirken saçları uzuyor, eteği kısalıyordu. Neye ihtiyacı varsa o oluyordu. Annesi ziyarete değil, kaderini almaya gelmişti. Bir güvercin çerçevesini aralarken, çehresi on iki yaşına döndü Zeliha’nın, hırkayı çocukluğuna giydi. Okusaydı kesin çocuk olurdu. Üç yalnızlık bir dondurmayı eritemedi. Kış kuyuları doldurdu yalnızca. Beyaza büründü doktor, hava kırıldı.



tiyatro terminal çalışma gün ve saatleri:
çarşamba: 16.00-18.00
cuma: 19.00-21.00

cumartesi: 14.00 ucu açık.


Sırça Sarı




22 Şubat 2015 Pazar

Göktegezer



bu şiir, yazdığım son şiir olsun isterdim. kuyuya attığım son
taş, ağaçtan düşen son kozalak, etime saplanan son hançer. 
kurumuş gül yaprakları birer böcek ölüsü gibi dururken sunta 
masanın üstünde, parmağınla genişletirdin muşambanın yırtığını. 
düşüncene takılıp kalırdı adı kayıplar listesine karışan bir dağ.

sen bahçeyi parmaklarına budadın hep, ateşi gözlerinle yaktın.
ısınan ve kararan taşlarla ördün evini, çatıya limon kabukları
aktardın. gittikçe boyu kısalan bir eriğe bağladın tekneni. demiri 
dövdün, suyu genişlettin, harladın kirpiklerinde biriken külü. elma
ağacından şarap yapmayı öğrettin göçmen kuşlara.

gözlerinde buldular evini terk edip hayvanlarla koyun koyuna
yatan bir çocuğun cesedini.

arı kovanları yurdun, anason kokusu avlun. bir girit türküsünde
kırdın sararmış dişlerini. begonyalı pencerende sabahladı seni
çoğaltan yangınlar. saçlarının arasında çoktan yıkılmış bir
kentin kalıntıları, ellerinin çatlaklarında çürümüş yosunlar. 
denizi görünce huysuzlanan atlar gibi terledi kalbin. birbirine
sürtünen iki kazak oldunuz yalnızlıkla.

kalktın, gökyüzünde aradın ateşe bakınca kör olan kelebekleri.

kendine çalgılar yaptın suyun dibinden gelen gürültülerden.

Kahverengi



9 Şubat 2015 Pazartesi

UÇURUM 4



 “Vey”

Telefon çaldığında banyodan yeni çıkmıştım. Arayan Lu Xi’ydi. Erken gelmişti. 
“Ben Lu Xi, geldim. Aşağıda bekliyorum. İniyor musun?”

Sesinde çocuklarınkine yakışan bir titreklik vardı. Mum alevi gibi pır pır ediyordu ağzından çıkan kelimelerin arasındaki boşluklar. Cümleleri eksik söylese, yanlış söylese ya da hiç söylemese; onu suçlayamayacaktım. 

“Merhaba Lu Xi. Erken gelmişsin. Saat beş buçukta buluşacaktık parkın girişinde. Neredesin sen şimdi.”

Bir yandan da kurulanıyordum. Saçlarım, omuzlarım, ayaklarım duştan kalma ıslaktı. Telefonun sesini duyunca salona koştuğum için de bir kuyruklu yıldız gibi damla damla iz bırakmıştım arkamda. 

“Erken mi? Ben beşte parkta buluşacağız, beş buçukta da otelde olacağız diye biliyorum. Ne zaman geleceksin sen buraya?”

Benim kurulanıp, üstümü başımı giyene kadar kızcağızın dışarıda beklemesi hoş olmazdı. Hem dışarıda kuru soğuk vardı, nötron bombası gibi insanın içine işleyen bir soğuk, geceleyin kar bile yağabilirdi telefonumdaki uygulamanın verdiği habere göre. 
“Sen istersen benim eve gel, burada bekle. Beraber çıkarız. Dışarısı çok soğuktur, donarsın ben gelene kadar. Evim parkın hemen karşısındaki bina. Gök Mavisi Binası, 14. Kat, Daire 6. Çok rahat bulursun.” 

Bir süre sessizlik oldu telefonda. Düşünüyor muydu? Tanımadığı ama tanımak zorunda olduğu birisinin evine gelmek yanlış mı olacaktı? Benim, arkadaşının gizli sevgilisi olduğumu biliyordu ne de olsa! Bu gizlilikte bir ahlak dışılık sezdiği için mi gelmek istemiyordu? İyi ama evlilik yemini etmiş olan ben değildim, dolayısıyla yaşadığım ilişkide yanlış yapan da ben değilim. Belki de her zamanki gibi gereğinden çok düşünüyordum. Başkalarının ne düşündüğünü bu kadar takmak zorunda mıyım gerçekten? Onların benim ne düşündüğümü düşündüklerini düşünüyorken bile yakalıyordum kendimi kimi zaman! 
“Tamam geliyorum. İki dakikada orada olurum.”

Sevinmiştim ve bu sevincim tamamıyla insani kaygılarımdan dolayıydı. Salon sıcaktı ne de olsa. Parkta yarım saat beklemek, hastalığa davetiye çıkarmakla aynı şeydi. Gelsin burada beklesin, birlikte çıkarız. 

“Yalnız asansörde 14 yazmaz. 12B yazar. Tamam mı?” 
Bu son sözlerimi duymuş muydu bilmiyorum. Karşı taraftan ses gelmeyince telefonun kapatılmış olduğunu fark ettim. O gelene kadar üzerimdeki havludan kurtulmalıydım. Hemen yatak odasına girip, üzerime geçici bir şeyler geçirdim. Geceden kalma sütlü kahve renginde bir pijama, bir de siyah hırka üzerimi kapatacak. Kapı çalana kadar salonun zeminini de kuruladım. Lu Xi’yi etkilemek gibi bir derdim yoktu ama beni höşül birisi olarak tanımasa iyi olurdu. İlk izlenim, iş ortağı olarak kalacağımız baştan belli olsa da, önemliydi. Yeri kurulamayı yeni bitirmiştim ki kapı çaldı. 
“Lu Xi?”

Karşımda bembeyaz dişleriyle gülümseyen, günlük hayatında neşe dolu olduğu yüzündeki iyimserlikten anlaşılan, liseli bir kız vardı. Yanakları soğuktan ateş kırmızısı, yanaklarına dokunan parmakları ince ve uzun, dudaklarında çocuksu bir pembelik… Saçlarını kakül yapıp alnına düşürdüğünden yüzünün genişliğini kestiremiyordum. Hiç de beklediğim gibi sıradan bir ofis kızı değildi. Daha çok liseyi yeni bitirmiş, erkeklerin bir kadında ne aradığını henüz öğrenememiş, sadelikle basitlik arasındaki farkı ayırt edememiş bir gençti karşımdaki.    
“Evet benim. Sen de, ımmm, sen de, ımmmm, neydi ya, ımmmm, kusura bakma, unuttum adını?”

Gülüyorum onun mızıkçılık yapan arkadaşlarına kızar gibi olduğu yerde kendi kendine takındığı tavırlarına. Kısa ve dostça bir kahkahaydı benimkisi, onu rahatsız etmeyecek kadar, şöyle bir dokunup tozları alacak kadar ivedi ve zararsız. Adımı söylüyorum ardından. 
“Gel içeri, boş ver şimdi töreni. Zaten üşümüşsün.”

İçeri giriyor. Üzerindeki kırmızı paltoyu ve uzun siyah botları çıkarıyor. Masanın önündeki sandalyenin arkasına bırakıyor paltosunu, birazdan çıkacağını bildiğinden. Televizyonun karşısındaki uzun kanepenin köşesine oturuyor. Eldivenlerini yanına, telefonunu önündeki sehpaya koyuyor. Klimanın yanındaki sebilden bardağa sıcak su doldurup, ona uzatıyorum. 
“Al biraz sıcak su iç, iyi gelir soğuğa. İçin ısınır.”
Uzun parmaklarıyla kavrıyor bardağı, yavru bir kediyi tutuyor gibi iki eliyle hissediyor bardağın sıcaklığını. 

“Ohhh, ne güzel, sıcacık. Çok soğuk dışarısı, çoook. Bir de rüzgâr esiyor, kemiklerim bile dondu, o kadar berbat! Nedense benim aklımda beşte buluşacağız kalmış. Emin misin sen, altıda otelde olmamız gerektiğinden?”

Yatak odasının kapısının yanında dikilmiş onu izliyorum. Oturunca daha da küçülüyor gözümde. Tamam, bir lise öğrencisi değil ama yaşı en fazla yirmi beş falandır. Daha fazla olması imkansız.

“Evet, eminim. Merak etme. Şimdi bana müsaade et, akşam yemeği için ütülediğim gömleği ve pantolonu giyeyim. Sonra oturur konuşur, azıcık birbirimizi tanırız. Rollerimizi iyi oynamamız gerekiyor sonuçta, bir yanlışlık yapmayalım.”

Rollerimiz kelimesini duyunca yere ilişiyor gözleri, vazoyu kırdığı için azarlanan ergen gibi sessizleşiyor, içine doğru kapanan bir güle dönüşüyor adeta. Hatamı anlıyorum ama geri dönüp özür dileyecek değilim. Alışması gerek bu duruma. Biz ne sevgiliyiz ne de arkadaş. O yaptığı iş için para alan bir aktör, ben de onun en yakın rol arkadaşıyım. Sevgilimin ve sevgilimin kocasının yanındayken, benim yanımda benim sevgilim rolünü oynayacak ve bu rolden gün başına 1000 Yuan alacak. Sesimi çıkarmadan yatak odasına dalıyorum. Ona çok sık ihtiyaç duyacağımızı sanmıyorum, belki ayda bir ya da iki ayda bir. 
“Çantamı taşıyacak mısın bugün?”

Kapıyı arkamdan kapatınca soruyor bu soruyu ama net bir şekilde algılıyorum onu. Odanın kapısı neredeyse boydan boya buzlu cam. Sesinde az önce olmayan bir özgüven var. Benimle konuşurken ben çok yakınında değilsem rahatlıyor demek. Memnun oluyorum bu durumdan. Ne kadar rahat olursa o kadar kolay olur işimiz, o kadar az kuşkulanır sevgilimin kocası. Beyaz gömleğimin üzerine mor papyonumu takıyorum ama sonra çıkarıyorum. Önemli günler için sakladığım lacivert kravatı deniyorum ama onu da beğenmiyorum. En sonunda yeni yıl ruhuna yakışacak kırmızı kravatta duruyorum. Üzerine siyah ceketimi giyince, pek de fena gözükmüyor beyazın masumiyeti üzerine bir leke gibi konmuş kırmızının tutkusu. Yatak odasından içeriye doğru bağırıyorum, sesimi duyacağından emin olmak için.

“Sorun değil, taşırım elbet. Yol boyunca taşımasam bile; otele ve yemek yiyeceğimiz odaya girerken çantanın benim elimde olması güzel olur.”

Siyah pantolonumu da giyip, kemerimi taktıktan sonra, kapıyı açıp salona geçiyorum. 
“Vaaaaav, çok değişmişsin. Şimdi anlıyorum neden seni tercih ettiğini. Üzerine güzel bir şeyler giyinince boyunun uzun olduğu daha bir belli oluyor.” 
Sehpaya eğilip, bardağı eline alıyor tekrar. Diğer elinde de telefonu var. Konuşurken durup durup telefonuna bakıyor. Öyle ki gözünü telefonundan ayırdığında kafası rahat değil, bir şeyleri kaçıracak olmanın verdiği endişe var yüzünde. Kendisini dünyaya bağlayan telefonun yüzünden içinde bulunduğu odaya, odadaki kişilere ve nesnelere bağlanamıyor. Bir sandalye çekip karşısına oturuyorum. 

“Abartma canım. Sıradan bir adamım ben. Ne çok uzunum, ne çok kısa. Ne çok yakışıklıyım ne de çok çirkin. Standart Çinli erkeği.”

Gülüyor benim bu sözlerime. Sıradan olmayı kabul etmiş bir erkek karşısında nasıl davranması gerektiğini düşünüyor belki de. Kadınların sıradan olanlarla ilgilenmeyi ümitsizlik olarak gördüklerini biliyorum. Hepsi sıra dışı bir erkeğin hayalini kurarlar maceraperestlikleri tavan yaptığı zamanlarda. Oysa iş evlenmeye, yuva kurmaya gelince; en sıradan erkekleri tercih ederler çünkü sıra dışı bilinmezdir, tehlikelidir, risklidir. Sıradan olan bir yaz akşamı göl üstünde gezintiye çıkmaktır, sıra dışı olan dalgalı denizlerde ufacık bir kayıkla kürek çekmektir. Kadınlar bilirler hangisini tercih edeceklerini. 

“Boyun Çin ortalamasının üzerinde bir kere. Beden yapın da cılız değil, omuzların geniş, kolların kalın sayılır. Şişman da değilsin. Spor yaptığın belli. Sıradan bir Çinli kadın için ideal erkeğe yakın sayılabilirsin. Görünenin dışında kötü bir huyun, çaresi olmayan bir hastalığın yoksa; çok güzel bir kadınla evlenebilirsin ileride.”

O gülüyor eğlenceli bir şeyler söylemiş gibi, ben ise şaşkınlığımı gizleyemiyorum. Bir bakışta biyometriğimi yazışına, birkaç dakikada tüm resmiyet duvarlarını parçalayışına şaşırıyorum. Biraz daha konuşsak ruhumun haritasını da çıkarır herhalde. Benim şaşkınlığımı fark edince yüzünü kaçırıp, telefona gömüyor yine. Parmakları ustalıkla geziniyor ekranın üzerinde. Otomatiğe bağlamış gibi hep aynı iki hareketi yapıyor. Önce başparmağıyla ekranı yukarı doğru hızlıca kaydırıyor, ardından işaret parmağıyla bir şeye dokunuyor. Ben hiç konuşmasam, odada olmasam ya da hayatına hiç girmemiş bile olsam onun için değişen bir şey olmayacak gibi.  

“Ne diyeceğimi bilemiyorum. Şaşırttın beni. Evlenmeye niyetim yok yalnız. Ben seviyorum tek başıma yaşamayı. Neyse, bana biraz kendinden bahset. Nerelisin, hangi okulu bitirdin, annen baban nerede? Takıntıların ne mesela, bir insanı en iyi takıntıları anlatır, bilirsin. Malum, bunları önceden öğrenmeliyiz ki yemek sırasında ve sonrasında pot kırmayalım.”
“Tamam” anlamında başını sallıyor, gözlerini benden kaçırıp perdesi çekili pencereye dikiyor. Dışarıda hava kararmak üzere, gök küsmüş bir çocuk gibi çekiliyor kendi köşesine. 
“Buralıyım ben, doğma büyüme Çanco’lu. Yirmi yedi yaşındayım. Üniversiteyi burada okudum. İstatistik çalıştım okulda. Eğitimime göre iş bulamayınca şu anda çalıştığım eğitim danışmanlığı şirketine girdim. Hem oradaki yabancı dil öğretmenlerine yardımcı oluyorum hem de raporların hazırlıyorum. Bizim şirket etraftaki pek çok fabrikaya ve okula hizmet veriyor, öğretmen ayarlıyor, onların vizelerini ve çalışma izinlerini çıkartıyor. Evim güneyde, Vucin tarafında. Annem babamla birlikte yaşıyorum… Kardeşim yok, erkek arkadaşım yok. Tarihsel romanlar okumayı ve ıssız sokaklarda köpeğimle başıboş gezmeyi severim… Immmm… Başka ne söyleyeyim? Yarışma başlangıcı gibi oldu bu, heyecanlandım bir anda. Peki ya sen? Ben senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum, adın dışında!”
Saatime bakıyorum. On dakika içinde çıkmamız gerekiyor. En az onun kadar ben de kendimi özetlemeliyim. Tutkularımdan söz etmeliyim. Bir de onunla olan ilişkimizin yalancı tarihinden. 

“Ben mi? Dedim ya, sıradan bir adamım ben. Yaşım otuz üç, modern haritalar üreten özel bir şirkette çalışıyorum. Eğitimim de haritalar ve haritacılık üzerine. Genelde de işimle ilgili kitaplar okurum, roman falan okumaya pek vaktim olmaz. Doğum yerim Şanhay. Annem Şanhay’da yaşıyor, babam iki yıl önce vefat etti. Spor yapmayı, özellikle yüzmeyi ve koşmayı severim. Bir de senin gibi başıboş gezinmeyi severim ama köpeğimle değil, bisikletimle. Zaten köpeğim yok. İki tane bisikletim var. Ucuz olanını işe gidip gelmek için kullanıyorum, diğerini gezmek için.” 

Bir süre duruyorum bu son cümleden sonra, ayaklarıma bakıp düşünüyorum bir daha, önceden tasarladığım kısmı. 

“Seninle bir eğitim seminerinde tanıştık. İkimiz de İngilizce öğrenmek için gelmiştik, konferans salonunda yan yana oturmuştuk. İşimiz bitince ben seni kahve içmeye davet ettim. Önce hayır dedin ama ben ısrar edince kabul ettin. Birlikte kahve içtik, konuştuk ve birbirimizi tanıdık. Tanıdıkça da sevdik, aşık olduk. Altı aydır da beraberiz.”
Lu Xi gülümsüyor. Bir bana bakıyor bir yere. Her şeyin bu kadar basit olmasına şaşırıyor belki de, yalancı kimliklerin ne kadar kolay üretiliyor olmalarına ve bizim bu kimlikleri ne kadar kolay sahipleniyor oluşumuza. Alt dişleriyle üst dudağını ısırdığını görüyorum. Endişeli bir hali var. 

“Merak etme. Doğal davran. Birbirimiz hakkında çok konuşmamız gerekmeyecek. Sıradan bir çiftiz işte. Diğer ayrıntıları yolda konuşuruz. Hadi çıkalım şimdi, akşam trafiğinin yoğunluğuna yakalanmayalım.”

Oturduğumuz yerden kalkıp, çıkmaya hazırlanıyoruz. O yine telefonuna göz atıyor, parmağıyla bir şeyleri beğeniyor ya da bir şeyleri reddediyor. Onun bu halini görünce endişem artıyor. Az önce tanıştığım, çocuktan farksız genç bir kızla, resmi bir yılbaşı yemeğinde en az iki saat yan yana oturacağım ve tüm bu süre boyunca sevgili rolü oynayacağım. Daha da kötüsü gerçek sevgilim kocasıyla birlikte tam karşımda oturuyor olacak. Ne yapıyorum ben?
“Al, çantamı taşımaya buradan başla. Alışırsın.”

Sinsi bir gülücük yayılıyor gencecik yüzüne, kadınsı bir hınzırlık belki de! Fazlasıyla hafife mi alıyorum onu? Çantasını elime alıyorum, kapıyı kapatıp kilitliyorum. Asansör çok bekletmiyor bizi. 


Lacivert

2 Şubat 2015 Pazartesi

SAN



bir hatıra!
beyaz bir mendile örülmüş,
batıyor batırıyor.

kalksam sana gelsem
kalksam sana gelsem
kalksam
aklımı yitirecem!

bak başaklar boy vermiş
dolunaya şarkı söylüyor,
yaz böcekleri tekrar ediyor;
-burda olsan keşke
ellerimin arasında,
kalkıp bana gelsen
rüzgarla,
canımın ağrısını ovsan...-

nede güzel tekrar ediyorlar.
bir hatıra işte!
yazın ortasına serilmiş
 aşındırıyor,
içime örmüş
içini...

Narenciye Rengi




22 Ocak 2015 Perşembe

UÇURUM 3

“Gerçekten gelecek misin?”
Çıplak göğsünün üzerine kulağımı dayamış, iki memesinin arasından kalp atışlarını dinliyordum. İçeride bir değirmen vardı adeta, kocaman bir taş teker sürekli dönüyor, önüne geleni eziyordu. Dışarıdan gelen suyun çağıltısı, içeride bir uğultuya dönüşüyor; o karanlık ve ılık odada canlı cansız ne varsa, o taşın altında ezileceği anı bekleyerek geçiriyordu ömrünü.
“Nereye?”
Sevişme sonrası üzerime oturan rehavet ve klimanın iyice ısıttığı odanın getirdiği baygınlıkla soruyu algılamam zaman aldı. Bir yere gitmemi istiyordu ama gerçekten de nereye gideceğimizi unutmuştum. Kafamın içinde iç içe girmiş bulutlar, sanki arkadaşlarla gittiğimiz Karaoke barların birinde, garson kızların ısrarlarına dayanamayıp, kadeh üstüne kadeh bayco* indirmişim mideye. Beynim öylesine uyuşmuş, kollarım ve bacaklarım bedenimden ayrılmışlardı. O ise benim farkında olmadan içine düştüğüm aymazlıktan sıkılmış, konuşmaya başlamamak için alt dişleriyle üst dudağını ısırıyordu. Bir an kızgın bir gölge yürüdü alnından yanaklarına doğru, yükseklerden bir cisim düştü yere bin bir parçaya bölünerek.  
“Nasıl nereye ya? Daha yarım saat bile olmadı. Salonda otururken sordum ya, öpüşmeye başlamadan hemen önce. Sen de “Tamam, bakarız” dedin. Sonra beni kucaklayıp, yatak odasına getirdin. Şimdi ne oldu? Unuttun mu? Yoksa sen de diğer erkeklerden farksız mısın? İşin halloluncaya kadar aşk, meşk, sevgi, çiçek, böcek; sonrasında… ”
Bulutlar ağır ağır dağılmaya, gökyüzü maviliğini göstermeye başlamıştı. Onun yarım saat önce dediği şey sanki haftalar öncesinde gerçekleşmişti. Bir erkeğin, sevişme öncesi kendisine sorulacak soruların büyük bir çoğunluğuna olumlu yanıt vereceğini bilmiyor muydu? Coşkuyla akan bir nehirdir erkeğin bedeni o anda. Dur, durak bilmez. Önüne ne çıkarsa sürükler, sürükleyemediğinin üzerinden atlar, gerekirse yolunu değiştirir; ama bir şekilde akar. Kadın istemiyorsa baraj örmelidir suyun önüne. Derinlerden gelen net bir “hayır”dan başka hiçbir baraj duvarı tutamaz o suları. Biliyordu bunları kendisi de! Biliyordu elbet, belki de kullanmak istemişti böylesi bir fırsatı. Bildiğini belli etmemesi tamamıyla kurnazlığının sonucuydu. Beni fırsatçılıkla suçlayacak, özür dileyen tarafta bırakacak ve sonunda istediğini elde edecekti. Asıl fırsatçı kendisiydi oysa.
““Tamam, bakarız” demişim işte.”
Soru şuydu. Kocasının yönetici olarak çalıştığı fabrikada verilen yılbaşı yemeğine benim de gelmemi istiyordu. Tüm planı yapmıştı. Ben, onun çalıştığı eğitim danışmanlığı ofisinden Lu Xi adında bekâr bir kızın erkek arkadaşı rolünde gidecektim. Kızın erkek arkadaşı yoktu ve teklifi bu yüzden kabul etmişti. Tek şartı, anne babasına göstermek için benimle birkaç fotoğraf çektirmekti. Resmen, beni kiralık bir erkek arkadaş olarak pazarlamıştı ihtiyacı olan birisine. Yemekte o kocasının yanında, ben de tam karşılarında onun ayarladığı kızın yanında oturacaktım. Masa kalabalık olacaktı. Diğer yöneticiler ve eşleri, Çanco İli Parti Bürosundan üst düzey bir yetkili, yurt dışından gelen bir ya da iki misafir…
“Evet mi hayır mı? Kesin bir yanıt ver. Ona göre kıza haber vereceğim.”
Beni hiç mi kıskanmıyordu? Ya yılbaşı yemeğinden sonra, o kocasıyla evine giderken ben de onun bana ayarladığı kızı evime getirirsem? Böyle bir şeyi yapmayacağıma ben bile emin olamıyorken, o nasıl oluyor da bana bu kadar güvenebiliyordu? Hani seven kadın kıskanırdı, hani seven kadın esirgeyici ve koruyucu olurdu! Ya sevmiyor ya da çok daha derinlerde benim anlayamadığım planları var benim için. Kafamı göğsünde kaldırdım, yüzümü yüzüne dayadım, burunlarımız birbirine değdi bir anlığına.
“Anlamadığım bir şey var. Ne yararı olacak bu tanışmanın?”
Aklıma mantıklı bir açıklama gelmiyordu. Belki de diyordum; ben kocasıyla tanışacağım, kocasının ne kadar hödük, ne kadar görgüsüz, ne kadar insanlıktan nasibini almamış bir erkek olduğunu göreceğim. Böylece, onun gibi çocuklu bir kadının kocasını aldatıyor oluşunu anlamış olacağım, onun bu kaçamak davranışına hak vereceğim. Ona hak verecek ve nihayetinde onu daha çok seveceğim. İyi ama kocasının ne kadar kötü bir adam olduğu benim umurumda değildi ki! Bugüne kadar hiç olmadı, bugünden sonra da hiç olmayacak.
“Yakınımda olacaksın, ahmak! İkimizin de yakınında olacaksın. Onun arkadaşı olacaksın; ekonomiden, siyasetten, spordan konuşacaksın. Ara sıra arayıp hal hatır soracaksın. Hatta istersen çok sevdiğin haritalardan konuşacaksın onunla. Onun kankası olacaksın, benimse gizli sevgilim. Erkekler, kadınların aksine, arkadaşlarından asla kuşkulanmazlar. Sana güvenecek, tıpkı bana güvendiği gibi. Daha sık görüşebileceğiz yani! Anlamıyor musun? Haftada bir değil, iki kere görüşebileceğiz. Ben Lu Xi ile buluşacağım ama yanında sen de olacaksın. Sonra o kaybolacak ya da bazen hiç gelmeyecek. Bazen sen ve Lu Xi onu ziyarete gideceksiniz. Fabrikadan dönerken Lu Xi evine gidecek, sen de benim yanıma. Kocamı tanıyorum ben, zırnık kuşkulanmaz senden.”
Daha sık görüşmek? Neden? Ben bu halinden memnunum. Hem daha çok görüşmek istesem, kocası olmayan bir kadın bulurum. Onu sevmediğimi söyleyemem. Onun beni sevdiği kadar sevemesem de seviyorum onu. Kapıdan çıkar çıkmaz özlüyorum onu. Yolda bineceği taksinin şoföründen, evinin olduğu binaya girerken kendisine selam veren bekçiden ve en sonunda da akşam eve sarhoş gelip aklınca ona aşk yaşatmaya çalışan kocasından kıskanıyorum onu. Tüm bu kıskançlığıma ve sürekli özlem içinde kıvranıyor oluşuma rağmen, daha fazlasını istemiyorum ondan. Yerimi, sınırlarımı biliyorum, bilmek istiyorum. O yanımda olmayınca sürekli onu düşünüyor oluşum doğru ama bir yandan da onu düşünmemek, onu özlememek, onu kıskanmamak için kendimi verdiğim işlere olan bağlılığım var.
Üzerinde çalıştığım yeni bir harita var örneğin, kimsenin bilmediği ve görmediği. Evrendeki tüm olası haritaları tek bir bünyede toplayacak bir ana harita tasarlıyorum. Şimdilik çok ilerleyemedim ama düşüncesi bile çıldırtmaya yetiyor beni. Bir haritalar haritası, bir meta-harita. Ayrıca haritacılığın ve haritaların tarihini okuyorum bir yandan. Yeteri kadar kaynak okuduğuma kanaat getirince yazmaya başlayacağım. Hem sonra Çin Haritacılar Derneği’nin Çanco şubesinde başkan yardımcısıyım. Okullarda haritacılık dersinin zorunlu hale getirilmesi için uğraşıyoruz, etkinlikler düzenlemeye çalışıyoruz, sansürlerin etrafından nasıl dolanacağımızı tartışıyoruz ne zaman bir araya gelsek. Her canı çektiğinde benimle görüşen, zırt pırt kapıma gelen bir kız arkadaşım olursa mahvolur hayatım. Hiçbir şey yapamaz hale gelirim. Ben, ben olmaktan çıkarım açıkçası. Aşk böceği olurum ama renklerim solmuş, kanatlarım kırılmış, ruhum bozulmuş olur.
“Amma naz yaptın ya! Altı üstü bir yemeğe geleceksin. Hem kocamın ne kadar hödük bir adam olduğunu anlamış olursun oraya gelince. Takım elbise giymiş, güzel kokular sürünmüş, saçları için kuaföre 300 Yuan vermiş ama yine de karısına el kaldıran, evde olduğu nadir zamanlarda bile karısı yanında değilmiş gibi hoyratça davranan, çocuğuyla neredeyse hiç ilgilenmeyen adamla tanışmış olursun. Çizdiğin o gizemli haritalarda ona da yer verirsin.”
Bu son cümle kafama şimşek gibi çakmıştı. Kocasının haritamda yer edişi değil de yemeğe katılacak olan parti üyesiyle yakınlaşmak, derneğimizin geleceği için yararlı olabilirdi. Kim ne derse desin, neyi nasıl yaptığın değil kimleri tanıdığın önemlidir Çin’de.  Kocasının yontulmamış bir odun olduğunu, onu dövdüğü gün öğrenmiştim zaten. Ağlayarak gelmişti o akşam yanıma. Evden kaçmış, kocasının kendisini bulamayacağı bir yer aklına gelmeyince benim kapımı çalmıştı. Yanağının ortasında kocaman bir morluk vardı, kulağının altında da hafif bir kan sızıntısı. Tokadı yiyince kulağındaki küpe etine batmış, kanatmış. Alkollü pamukla silmiştim yarayı. O ise hıçkırıklardan fırsat buldukça konuşuyordu. O zaman anlamıştım kocasının ne kadar zayıf, ne kadar işe yaramaz ve sünepe bir erkek olduğunu. Çünkü bir erkeğin en zayıf olduğu andır kadınını dövdüğü an; zavallılığın dibine vurduğu, iktidarsızlığın kitabını yazdığı an. Bu yüzden kadınlar zayıf erkeklerden nefret ederler. Sorumsuzca akan ve en beklenmedik bir zamanda taşan bir nehir değil, yeri geldiğinde çağıldayan yeri geldiğinde susup biriktiren baraj olmasını beklerler erkekten. Güç; akıntının yönünü, zamanını, miktarını ayarlayabilme yetisidir, akıntının debisi değil.
“Tamam geleceğim. Yalnız bana söz ver, partiden birileri de gelecek yemeğe. Tanışmak istiyorum yukarıdan birileriyle. İleride işime yarayabilir. Özellikle derneğimizin işine yarayabilir. Benim için çok önemli haritalar biliyorsun. İlk konuşmamızda partiden birisi gelecek demiştin. O gelirse ben de gelirim.”
Yüzüne beyaz bir aydınlık yayıldı. Klimanın estirecinin dalgalandırdığı perde, sızdırdığı ışığın tamamını onun yüzünde toplamıştı adeta. Kolunu çıplak belime doladı, beni kendine doğru çekti. Kulağıma doğru eğildi; anlayamadığım, belki de anlamamı istemediği bir şeyler fısıldadı. Sıcak nefesinin ensemde adım adım yürüyüşünü hissediyordum. Bir ara kulak mememi ağzına aldı, emmeye başladı bir çocuğun şekeri emmesi gibi ağır ağır, bitmemesini uman bir hevesle. Dilinin yumuşaklığını ve dokunduğu yeri yakışını beynimin guddelerine kadar hissediyordum. Yavaş yavaş aşağıya doğru indi ağzının kıvrımları; boynumun bitip, omuzumun başladığı yerde uzun uzun gezdirdi dudaklarını. Sonra tekrar kulağıma yanaştı.
“Sen benim haritamsın, okumaya ve çözmeye doyamadığım. En çok neyini seviyorum biliyor musun? Boşluklarını, adı konmamış bölgelerini, kimsenin hak iddia etmediği göllerini, senin bile farkında olmadığın vahalarını. Tüm keşiflerime rağmen kıskanıyorum seni. Çünkü kendi bedenimde, benim bile asla dokunamayacağım yerlere dokunabiliyorsun sen; en derin dehlizlere ulaşıp beni tamamlıyorsun. İşte bu yüzden!”
Bu son sözlerden sonra geri çekildi. Yüzükoyun uzandı tavandan gelen loş ışığın sararttığı beyaz çarşafa, kafasını yan çevirip gözleriyle benim şaşkın yüzümü izledi bir süre. Ben ise harekete geçmek için gerekli sinyali almış, ondan gelecek son işareti bekliyordum. Gözlerim bir onun gözlerine esir oluyor; oradan kurtulunca da bedeniyle yatak arasında sıkışıp ezilen memelerinin, çarşaftan fışkıran bir pınar gibi yatağın üzerine yayılışına kilitleniyordu. Anahtar onun elindeydi artık, bana kapana sıkışmış tavşan gibi çırpınmak kalıyordu sadece.
“Evet, belki de erkeklerin seviştikten sonra duydukları gururun kaynağı budur. Haklı olduklarını söyleyemem ama yine de güzel bir duygu bu. Yani bir erkek olarak, elimde değil sanırım. Ne desem yalan olur, bir erkek olarak yani, neden konuşuyoruz bunları?”
Gözleriyle gülümsedi, her yanından şuhluk akıyordu, benim kelimeler arasında debelenişimden zevk aldığı belliydi. Deminden beri sağa sola çekiştirip, belinden aşağısını örttüğü çarşafı aşağıya doğru hafifçe sıyırdı ve dudaklarını hafifçe aralayarak günün son sözlerini söyledi.
 “Hadi gel.”

*bayco: Pirinç viskisi. Tekila gibi küçük bardaklarda içilir.


Lacivert



                                                               F. Woodman
 



  








11 Ocak 2015 Pazar

UÇURUM 2

 “Bu ne sürpriz!”

Kapıyı açtığımda karşımda onu görünce birden bu kelimeler çıktı ağzımdan. Neredeyse iki hafta geçmişti, dudağından dudağıma saldığı tuz tortusu olmasaydı unutacaktım yaşanan o buğulu günü, içindeki yanlışlarla beraber.

“İçeriye davet etmeyecek misin? Böyle kapıda mı…”

Davet edilmediği halde kapıma kadar geldiğine göre, içeriye girmek için de davet beklememeliydi. Yoksa her zamanki gibi beni mi deniyordu? Oysa iki hafta boyunca sessiz kalarak niyetimi belli etmiştim. Bir kere saldım kendimi, öpüştük. Hoşuna gitti, bir daha öpüştük. Bunun devamının geleceğini ummasını anlayabilirim ama iki hafta boyunca onu bir kere bile aramamış olmamdan sağlam bir sonuç çıkarabiliyor olması gerekiyordu.

“Davet gerekmediğini biliyorsun. Resmi törenleri sevmem ben. Kapıyı açtım işte.”

İçeriye girdi. İnce uçlu yüksek topuklu ayakkabılarının yeni olduğu belliydi. Kırmızı mini eteği siyah çoraplarının üzerine çok güzel oturmuş, ince belinin tüm ahengini odanın ortasına saçmıştı. Ayakkabılarını çıkarıp, ona uzattığım terlikleri giydi ve tek kelime etmeden koltuğun bir köşesine oturdu. İstediği yanıtı vermemiş, onun istediği gibi nazik olmamıştım. Bir şeylerin ters gittiğini ya da gideceğini sezmişti belki. Bu sezgisini bana sezdirmemek için elinden geleni yapacaktı elbet. Kadınlık gururunu çiğnetemezdi. Hem zaten buraya gelerek, yani bana, kapıyı açıp onu içeri almak dışında seçenek bırakmayarak, şansını zorlamıştı. Biraz daha asılırsa, halatı koparıp her şeyi mahvedebilirdi.

“Eeee, nasıl gidiyor? Aramadın, sormadın hiç. Neredeyse bir ay oldu. İnsan bir merak eder değil mi? Geçiyordum uğradım, öldün mü kaldın mı merak ettim. Sen hiç merak etmedin mi beni?”

Abartmayı ne de çok sever kadınlar! Sorduğu son soru tüm güçsüzlüğünü ele vermeye yetiyordu. Öncesinde söyledikleri son soruyu doğallık atmosferine sokmak için sorulmuş gibiydi. Durumu, kondom almak için markete giren ama utandığından gerekli gereksiz bir sürü ıvır zıvır alan müşteriden farksızdı. İki haftadır onu aramamış olmamın bir seçim olduğunu kabul etmemek için elinden geleni yapıyordu kadınlığının altına gizlenmiş gururu.

“Merak etsem arardım, değil mi?”

Yüzü kızardı. Ayağa kalkacak gibi yaptı ama sonra vaz geçti. Bu kadar çabuk olmamalıydı. Yavaş yavaş acı çekmekten hoşlanmak kadınlara has bir şeydi, bunu annemden öğrenmiştim lisede okurken. Babamın tüm hovardalıklarına karşın annemin nasıl her gün diken çiğneyerek uyuduğunu görmüştüm.  Acı, bizim gibisi kültürlerde kadınla eş değerdir. Acıyı çeken de kadındır, acının kaynağı da. Lanetlenmiştir bir kere erkeklerin hükmettiği dünyanın zebanileri olarak.

“Bana kızgınsın anlaşılan. Benim aramamı bekledin. Ben aramayınca o gün yaşadıklarımızın geçici bir heves olduğunu düşündün ve vazgeçtin benden. “

Nereye gittiğini kestirmem için dahi olmama gerek yoktu. Daha acıtıcı noktalara vurmadan kesmeliydim önünü. Geç olacaktı aksi halde.

“Aramızda bir şey olmamıştı geçen görüştüğümüzde. Yani en azından benim açımdan. Aynı kulvarda değiliz, koşamayız birlikte. Sen çocuğu olan bir kadınsın, kocandan ayrı yaşıyor olsan bile içimde hep tersine akan bir ırmak taşıyacağım senin yanındayken. O gün zayıf anıma geldi ve tutamadım kendimi. Hepsi bu. Devamının gelmesini isteseydim değil iki hafta, bir gün bile beklemez arardım seni. Erkeğim ben, tanımım gereği zayıfım. Ama yine de yanlışta ısrarcı olmamalıyız. Yetişkin sayılırız ikimiz de, değil mi? “

Kaçacak deliği kalmamıştı. Beni canı çekince gelip öpüp bağrına basacağı bir erkek olarak görüyordu. Daha da kötüsü, benim onun hakkında onun benim hakkımda düşündüklerini düşünmememe kızıyordu için için. Yani ben onu canım istediği zaman becerebileceğim bir kadın olarak görmeliydim. Sonrasında o buna kızmalıydı ya da kızar gibi yapmalıydı. Beni yola getirmeliydi, dizginlemeliydi, istikamete sokmalıydı. Ben utanmalıydım bu ahlâksız düşüncelerimden dolayı. Oysa hapiste olan kendisiydi. Seçme hakkı olan bendim. Nadiren erkekte olan bir haktır bu, neden tadını çıkarmayayım. Gözlerini gözlerimden kaçırıyordu artık. İçeride dönen fırtınalardan haberdar olacağımdan korkuyordu belki de.

“Gidiyorum o zaman ben. Hem zaten öylesine gelmiştim ama görünüşe göre sen iyi bir zamanında değilsin. Hatta dürüst olmak gerekirse sen hiçbir zaman beni anlayacak düzeye ulaşamayacaksın. Kal burada ve öl yalnızlığında. Geber oldu mu? Çürü burada bir başına, fareler yesin ağzını kulağını, böcekler yuva yapsın o mağrur gözlerinin deliklerinde, göbeğinde kurtlar üresin, bağırsakların kurusun, zıbar burada aynada kendi güzelliğinle sarhoşken, kimse bilmesin ne zaman nasıl yaşamış olduğunu, kimse sevmesin seni, kimseyi sevme sen, kimsenin sevgisine de saygı duyma. Kimseyi öpme, çünkü öptüğün yerde yalancı çiçekler bitiyor, öptüğün yerde senin pis kokun kalıyor, dikenler fışkırıyor. Anladın mı? Hiçbir kadına söyleme güzel söz. Hiçbir kadının saçının rengindeki değişikliği fark etme, fark etsen de belli etme, belli etsen de dile getirme. Anladın mı ahmak, umut verme kendini veremeyeceksen. Cesaretin yoksa kal öyle olduğun yerde. Kıpırdama bir yere. Böylece bilelim ölü olduğunu. Ölü, küllerinden hiçbir bokun yapılmayacağı saray külü seninkisi, kitap külü… ”

Kalktı yerinden, ayakkabılarına yöneldi. Alınmış mıydım? Alındıysam neden? Neden ağzımı açıp tek kelime etmemiştim. Neden böylesi zamanlarda kendimi savunmak yerine sessizliğin haklılığımı kanıtlayacağına inanıyorum ben? Hayatımda beni ağlıyorken gören tek kadın o olduğu için mi karşısında bir anda bu kadar küçülüşüm? Yoksa yalnızlığıma yaptığı vurgudan dolayı mı? Tanıştığımızda ona yalnız olmadığımı ama bir başıma olduğumu söylemiştim. Farkı anlatmak için ona sevdiğim bir şiirden “Daha rahattır yalnızlık bir başına yaşayanlara” dizesini okumuştum. Ama o bana benim kabul etmediğim bir gerçeği hatırlatmıştı.  İçimde bir yerde, dipsiz bir kuyunun sonuna ulaşmıştı sanki. Ulaşmıştı ve bulduğu iğneleri birbiri ardına sokuyordu. Ağzımda iğrenç bir tat birikmişti, pişmanlıktı bu. Kırmızı eteğin altındaki siyah çorapların örtemediği güzel bacakları görünce şahlanan bir ata dönüştü pişmanlığım. Bu kadar mı basittim? Bu kadar mı hasrettim tensel yolculuklara? Oysa iki hafta beklemiştim gelmesini, dokunmamıştım başka tene. Bu kadar naz yapmaya, bu kadar kırıcı olmaya ne gerek vardı? Belki de tensel yolculuklara olan düşkünlüğümü saklamaktı asıl büyük günah. İnsandım ve tene muhtaçtım, bir kadının dokununca bataklığa dönüşen ve erkeğini içine çeken tenine…

“Keşke saçlarının rengini biraz daha açsaymışsın, yanağının pembesine uyuyor bu renk!”

Bu cümleler ağzımdan nasıl çıktı, hangi aralıkta bunu söylemeye karar verdim, hangi zaman diliminde irademi öldürüp dilimin esiri oldum? Bunların hiçbirisini anımsamıyorum. Anımsadığım tek şey onun yaydan çıkmış bir ok gibi üzerime doğru geldiğiydi. Kırmızı ve siyah, kırmızı ve siyah, kırmızı ve siyah diyerek karşıladım onu. Önce göğsüme bir yumruk indirdi. Ben koltuğa yığılınca da üzerime oturdu.

“Seviyorsun beni, pis serseri. Seviyorsun ama kendine yediremiyorsun. Seviyorsun ama söyleyemiyorsun. Yanında gezdiremeyeceğin için, âleme caka satamayacağın için reddediyorsun beni. Bundandır öpebildiğini elinde tutamaman, bundandır kokladığın güle sırtını çevirmen.”

O andan sonra artık ne ahlâk kalmıştı ne görgü. Sadece, evrenin sonsuz boşluğunu dolduran iki beden vardı, çekilen nehir suyunda çırpınan iki narin balık. Öptü beni anaç tazeliğiyle, dudaklarımı yaladı aç bir kedi gibi, boynumun uzantısında izler bırakırcasına yürüdü adım adım. Üzerimdeki kat kat elbiseleri üşenmeden çıkarıp meme uçlarımı ısırarak emdi. Sanki bebeğinin kendisine yaptığının intikamını alıyordu benden. Dili buz üzerinde dans eden bir atlet gibi patinaj yapıyordu tenimin coğrafyasında. Nerede bir ova varsa oraya çörekleniyordu, nerede bir tepe varsa orayı fethediyordu. Nehirleri, düzlükleri, inişleri ve yokuşları aştı benimle. Sonra bir ara durdu. Yorulmuştu yorgunlukların en güzeliyle.


Sıranın bende olduğu işaretini verince başlayabilmiştim ben ancak. Taze bir ırmak damarı gibi akmıştım sonra, gidilmemiş yolları keşfetme arzusuyla gittim üzerinden, aşılmamış çölleri aşma tutkusuyla daldım onun o ılık sularına. Daldım ve yundum, yıkandım, temizlendim, paklandım… Çıkmak istemedim uzun süre içine girdiğim külrengi loşluklardan, çıkmak istemedim kanadı kırık bir serçeye yakışan zayıflığımdan. O üzerini giyinip dışarı çıkarken “Yine geleceğim” dediğinde bile ben, ipleri kopmuş ve bir tarafa atılıp unutulmuş eski bir kukla gibi koltuğun üzerinde bir yığıntı olarak duruyordum…

Lacivert





4 Ocak 2015 Pazar

UÇURUM 1

“Sana aşık olacağım diye çok korkuyorum.”

Yağmurda ıslanıp da küçülmüş bir kedi gibiydi gövdesi. Sesinde bir kelebeğin kanat çırpışı vardı sanki. Gözlerinde o güne kadar görmediğim bir masumiyet, çocukluğuna dönmüştü, ağzından çıkan tek bir cümleyle. Yanakları denize batan kızıl bir güneşti adeta. O battıkça ısınıyordu deniz, o battıkça kaynıyordu sular.

“Korkacak bir şey yok. Aşk bu. Olacaksa olur. Ben de senden hoşlanıyorum uzun zamandır.” 
Ne kadar da gülünçtü durumumuz. Birimiz âşık olmaya korktuğunu ifade edecek kadar cesur, diğerimiz âşık olduğunu itiraf edemeyecek kadar korkak.

“Biliyorum. Saçma bir durum oldu bu. Ben evli bir kadınım. Bir de çocuğum var. Aşk fazla gelir bana bu yaştan sonra.”

Yaşını bahane etmek istememişti aslında. Bunu o da biliyordu. Benden gençti, güzeldi, baharda açan kırmızı erik ağaçları gibi hayat fışkırıyordu yanaklarından. Dudakları arzudan inşa edilmiş kale duvarlarıydı ben onlara ne zaman gözlerimi diksem. Gözlerinde sevişme sonrası daha doymadım diyen bir kadının açlığı vardı sanki. Kafese konmuş bir kartaldı aslında. Ne kafesin parmaklıklarını kırıp kendini boşluğa salabiliyordu ne de gözünü dışarıdaki güzelliklerden ayırabiliyordu.

“Yok öyle bir şey. Gayet güzel bir kadınsın. İstemek, arzulamak senin de hakkın.”

Biliyordum da söyleyemiyordum. Bir kadının en zayıf olduğu an aşık olduğunu itiraf ettiği andır. Bütün kalelerini yıkmıştır o anda, bütün duvarları yerle bir etmiştir ve endişeyle beklemededir. Ya içeriye davet ettiği güç tarafından fethedilecektir ya da yıktığı duvarların altında kalacak ve yalnızlığa mahkûm olacaktır. Böylesi bir gerilim anında geçmişi ve geleceği bir anlığına da olsa unutup, karşısındaki kadını öpmeyen erkek alığın önde gidenidir.

“Beni rahatlatmak için söylüyorsun bunları. Ulaşamayacağın güzelliklerin hayalini kurmanın ne anlamı var, buna asla gücün yetmeyecekse? Çok erken evlendim ben, evlendirildim. Ne sevmeye vaktim oldu ne de sevmemeye. Sevmediğimi anladığımda iş işten geçmişti. Karnımdaki şişlik büyüdükçe küçüldüm ben. Kocam gece yarısından önce gelmez eve. O saatte de kafası güzeldir, sızar kalır salondaki koltukta. Kim bilir nerelerde sürtmüştür o vakte kadar. Sorsam suçlu olurum, sorsam onun parasını yiyen başkasının çocuğu olurum. Üşümesin diye sürükleyerek yatağa getiririm geceleri. Hasta olunca daha bir huysuz olur çünkü. Vurur bana kızdığı zaman, tokat atar. Güçlüdür ama gücü ancak bana yeter, dışarıda yenemediği patronlarının intikamını da benden alır. Hafta sonları da çalışır, çalıştığını söyler. İnandırır beni. Ben de beklerim bana yanaşacağı günü, bana dokunup beni elleriyle seveceği günü. Çocuk doğduktan sonra bir kere bile adam gibi sevişmedi benle, bir kere bile erkek olmadı yatakta. Görevini yaptı ne de olsa, bir kenara atabilir beni artık. Aklı sıra ayda bir sarhoş kafayla yaptığı şipşaklarla beni yanında tutacak, başka erkeklere yanaşmamı engelleyecek. Oysa ben, seviyordum onu evlenirken, taparcasına seviyordum. Yana yana, döne döne seviyordum. Bedenimin tüm hücreleriyle onun olmaya hazırdım evlendiğimde.”

Eğildim ve öptüm dudaklarından. Ateşini alırım, biraz sakinleştiririm diyordum güya. Oysa uyuyan devi uyandırmıştım. Ben içimdeki tereddütün verdiği yorgunlukla geri çekilmeye başlayınca tuttu kafamdan, bastırdı kendisine doğru. Dişlerinin sertliğini hissettim ağzımda ilkin. Dili bir çıyan gibi kaydı dudaklarımın arasından. Dillerimiz buluştu ağzımın boşluğunda, suda dans eden iki minik balık gibi. Kollarımla sardım onu. Sıkı sıkı bastırdım kendi bedenime doğru. Yüreği yüreğime değecekti neredeyse. O kadar yakındı bana, o kadar içindeydim bedeninin. Sonra bir anda çekti kendisini geriye, yere düşen tabağın çangırtısından ürken bir kedinin aniden üzerinde uyuduğu minderden sıçraması gibi uzaklaştı benden. Üstüne başına çeki düzen verdi, eteğini çekiştirdi, saçını düzeltti.

“Kiki’yi anaokulundan almalıyım. İki dakika geç kalsam ağlamaya başlıyor.”

Ben gülümsedim. Görmüştüm Kiki’yi bir kere. Beş yaşında bir kız çocuğu nasıl olursa o da öyleydi. Annesinin etrafında fır dönen, yabancı birisi gördüğünde annesinin eteğine yapışan, dünyası oyun, anne ve yemekten ibaret olan bir çocuktu.

“İyi dedim. Bekletme çocuğu. Her şeyden önemli o.”

Gözlerinde; benim onun başka bir erkekten olma çocuğuna olan sevgimi onaylayan bir gülümseme, yanakları utançtan cayır cayır.

“Gideyim mi yani? Gitmemi mi istiyorsun?”

Oyun mu oynuyordu ne? Çocuğumu okuldan alacağım dedi, ben de evet dedim. Hayır, çocuğunu unut benimle ilgilen mi deseydim? Daha sorumlu bir erkek mi olacaktım o zaman? Baba olsam bile yapamazdım böylesi lüzumsuz bir çakırkeyifliği.

“Ha hayır, sadece Kiki için söylemiştim. Gitmen gerekiyorsa yani! Yoksa kal tabii ki! Ne bileyim ben, sen öyle deyince ben de şey oldum bir anda…”

Şimdi acıma sırası ondaydı. Oltaya takılmış bir balıktım ben. Acımadan çekecekti misineyi kendine doğru. Dışarısı denizdi, hayattı. İçerisi hava ve ölüm. 

“Ne olacak şimdi? Sevgili mi olduk biz? Öpüştük ve daha da kötüsü pişman değilim ben. Yine öperim seni. Utanmaktan sıkıldım ben. Hatta sıkılmaktan utanmaya başladım. Yalnız bu girdiğimiz tek ucu olan bir mağara. Aynı delikten, aynı şekilde çıkmak zorundayız. Başka şansımız yok. Ya da hiç girmeyeceğiz!”

Gözlerinde hafiflemiş olmanın gururlu meltemi vardı ama içinde kabaran tereddütler artçı şoklar gönderiyordu birbiri ardına. Ben onun bu hafakanlarına kulak asmamaya karar vermiştim. Öpüşmüştük bir kere, devamı gelmeliydi. Düşünmeden edemiyordum. Bir yaz gecesi sahili döven yumuşak dalgalar gibiydi dudakları ve ben daha fazlasını hak ettiğimi kabullenmeye başlamıştım. Bir kere çalışmaya başlamıştı mekanizma, kolay kolay durmayacaktı. Yine de temkinli konuşmalıydım.

“Bir şey olmadı ki! Öpüştük sadece. Yani, bundan sonra bir daha öpüşmezsek unutur gideriz bu anı.”

Kulakları, öpüşmezsek sözcüğünden sonrasını duymamıştı sanki. Belki de unutmak sözcüğüydü onu azgınlaştıran. Bir kaplan gibi atıldı üzerime. Bu sefer fethedilen değil fetheden olmak istiyordu. Dolgun dudaklarında yorgun bir köz gizlenmişti ve ben emdikçe onları; köz kıvılcımlara kavuşuyor, kıvılcımlar ateşe dönüşüyordu. Varlığını devam ettirmek için daha fazla öpücüğe muhtaç aç bir ateşti, ağzının bitip yüzünün başladığı sahil. Öpmekten yorulup, daha ileriye gidememenin getirdiği hayal kırıklığıyla durduk bir ara.

“Kiki’yi anaokulundan almam gerektiği yalan değildi. Ama seni sevdiğim de yalan değil. Bu ikisinden birisini seçmek zorunda olduğum bir yalan sanırım. Sence?”

Gülümsedim. Kafasının bu kadar hızlı çalışmasını anlamlandıramıyordum. Yoksa bütün bunlar bir oyundan mı ibaretti? Yani elde etmek istediği beni elde edeceğini zaten biliyordu da beni pasif bırakmamak için böylesi dolambaçlı bir yol mu izlemek istemişti? Kadınların istediklerini ifade etmek yerine, karşısındaki insan tarafından keşfedilmeyi beklemeleri onları nazlı değil, çekici yapıyordu. Ayakkabıların olduğu köşeye gidip uzun topuklu ayakkabılarını giydi. Tekrar aynaya bakıp saçını düzeltti.

“Kesin gidiyorsun yani. Bir daha geleceğini ummak mı kalıyor bana sadece? Yoksa gelmen için özel bir şeyler mi yapmalıyım?”

Dediklerimi duymamış gibiydi. Aynanın karşısındaki bir kadınla onun güzelliğinin dışındaki konularda konuşmak başlı başına bir hataydı zaten. Bir de aklının diğer yarısında çocuğu varsa… 

“Nasılım sence? Akşama kadar evde oturup, kocasının söküklerini diken bir anneye benziyor muyum hiç?”

Dudaklarına yayılan ruju çantasından çıkardığı bir peçeteyle temizledi. Ellerini üç parmak yapıp yanaklarını hafifçe dövdü. Aşkın izlerini silmeye çalışıyordu yüzünden.

“Hayır, daha çok ne istediğini bilen ve ihtiyacı olanı almak için elinden geleni ardına koymayacak bir iş kadınına benziyorsun.”

Şuh bir kahkaha attı. Çok zorladığımı anlamıştı. Beceremiyor muydum?

“Ne çabuk öğrendin aşık rolünü, seni çapkın! Oysa zaman alır sanıyordum bu. Hadi ben çıktım.”

Şimdi karşımda duran ve beni yendiğini iddia eden kartal; az önce “Sana aşık olacağım diye çok korkuyorum.” diyen ürkek güvercin değildi. Aşkın verdiği özgüven miydi bu? Yoksa sevildiğini anlayan kadının küllerinden doğan Simurg’a dönüşmesi mi? 

Kapıyı açtı, avucunun içini öptü ve bana doğru üfürdü. Son bir gayretle “Görüşürüz” dedim. 

Kapı kapandı.

Lacivert

Devam Edecek...