24 Aralık 2013 Salı

HALLENMELER - XIII

Tavanlardan başlayalım.
Tanıdığımız ya da bilmediğimiz her şeyi
birer birer düzen tavanlardan.
Karanlığın inciten yanlarını söylemiyorum
hatırladığımız şeylerin pürüzsüz bir hali var. 
Bırak göz çatlağından aksın
bırakalım.
Biz her yerimizi bırakalım sırtımızın üstünde.
Sahiplenirsek karahindiba şarkıları okunsun
Korkarsak bir daha incinsin dünya.
Kapının ağırlığını boş ver
hüznün ve heyecanın aşkına
Biri aralarsa körfeze dolacak sesi
ve tavrıyla bir beyaz daha olacak kendi.
Tavanlar diyorum -hadi diyelim
Sustuğumuz ve içimize sinmeyen yanlışlıklarla.
Dur...
Fazla uzaklaşma duvarlardan bahsetmiyorum
o kıvrak atlarla dökülen kanlardan da.
Bak, kaybolmaya el verdiğimiz bir nefes var tende
ve yok sayılmamak içindir kaçan tüm uykular.
                   Hissedersek dökülecek bu tavanlar
                   Düşünürsek, bir tavanın eksik yanlarından

Kemik






20 Aralık 2013 Cuma

bir gün, bir saat, bir ay; hepsi birbirine çok benziyor ...

öfke ve sevinç; --sevecen kaldığı sürece—sözcükler kalabalığa dönüşmeden bir gerçek aramaz mı?.. ola ki aramıyor ve sözcükler kalabalığa dönüşüyorsa gerçek nasıl bulunacak ya da bilinecek…

hayatlarımızı, düşlerimizi ya da aşklarımızı birilerine kabul ettirebilmek için töresel konuşmalar yapmak zorunda mıyız?..

iyi ve dil arasında kurduğumuz ilişki ya da bağ ikna yöntemlerimizden biri olabilir mi?..
ihmal edilen soruların tamamlayıcısı olan yanıtlar insanda neyin / nelerin sınanmasıdır?..  hazır tutulan yanıtların gerçeği hedef almadığını ve bu yüzden olumsuz çağrışımlarla duyulan hayranlık gösterilerine neler demeli?..
            alan yaratmak ve alanı genişletmek böyle bir şey galiba…
           
emredilen törelerin yaşamı ne kadarı günceldir?.. gündelik hayatın güncellik adı altında hayret uyandırıcı karşıtlar yaratmadıkça törenin bir nokta gibi sürekli çoğalması ve çoğaldıkça kategoriler oluşturması anlaşılabilir mi?

            tutku ne tür bir mekân kavramıyla oturur / yerleşir şiire?..

            ne tür olasılıklarla?..

Akıl Karası



                                               

12 Aralık 2013 Perşembe

PULSUZ MEKTUPLAR



Sevgili,

Son mektubumu aldın mı? Bilemiyorum. Postaneye doğru gidiyordum. Pul istediğimi
hatırlıyorum - Pulsuz mektuplar ulaşmıyor sahiplerine- görevli ısrarla pula gerek yok diyor…
Birden kendimi postanenin penceresinden denize bakarken buluyorum. Hızla oradan
ayrıldığımı anımsıyorum sonra…


Büyük bir meydanda buluyorum kendimi, üzerinde tebeşirle çizilmiş kareler. Üç kız çocuğu neşeyle karelerin üzerinde, tek ayaklarıyla sekiyorlar. İçlerinden en küçük olanı, kocaman kahverengi gözleri var, elleri küçücük, elinde tuttuğu taş, parmaklarının arasından taşıyor. Saçlarını yatıştıramamış, belli ki inatçı. Büyük bir ciddiyetle sekiyor karelerin üstünden, dengesi hiç bozulmuyor. Ufak tefek olan görüntüsünün acısını, oyundaki hırsı ile kapatmaya çalışıyor sanki. Gözlerimi alamıyorum ondan, oysa hızlı hızlı denize doğru yürüdüğümü hatırlıyorum. Şimdi iki karenin üstünden atlaması gerekiyor, küçük bedeniyle geriye doğru gidip, hızla atlıyor, minik ayakları ikinci karenin çizgisine değiyor. İri yarı kız yandığını söylüyor ona, gözleri doluyor ufak kızın, sanki gözlerinden taşıverecekmiş gibi damlalar, izin vermiyor zorlukla yutkunup içine doğru ağlıyor. Ama henüz pes etmiş değil, kendine sıranın gelmesini bekliyor heyecanla. Gözleri daha bir büyüyor..

Denize doğru çeviriyorum gözlerimi. ‘Neden sevgili her denize baktığımda sen gelirsin 
aklıma?’ Bulutlar denize doğru yaklaşmış, dağların eteklerinde sisten olma bir örtü.
Tanımlayabileceğim bir mavi değil bu, buruk bir mavi ya da kederli bir mavi; ikisinin arası…

Yaşlı bir kadın, elinde örgüsüyle bankta oturmuş. Yavaşça yanına doğru ilişiyorum. O kadar kendiyle ki sessizliğini bozmak istemiyorum. Oturduğum anda elindeki lifi gösteriyor. ‘Gelinime örüyorum’ diyor. Pembeyi çok severmiş gelini ve başlıyor anlatmaya. Dinliyormuş gibi yapamamam bir sorun… Onun sessizliğini bozmayayım derken, o benimle deniz arasına giriyor. İlk gördükleri kişiye hallerini, özelini açanları anlamak epeyce zor; yaşamlarını ayrıntılarıyla anlatıveren insanlar, ne de tuhaf. Gözlerinin kenarı çizgilerle dolu, ne çok acı biriktirmiş yaşlı yüzüne kadın. İkide bir gülüyor, sanki kahkahalarının ardına acılarını saklamak ister gibi gülüyor. Birden olduğum yere çakılıyorum. “Bak” diyor “Şu oynayan kızlardan ufak olanı benim torun, işte onun annesine örüyorum bu lifi. Tutturdu anneme öreceksin diye, annesi artık yıkanamaz ki…” Soluklanıyor. “Anlamıyor işte yavrucak. Ve İlle de pembe olacakmış. Pembe güller götürürüz annene yavrum diyorum, dinlemiyor. İlla ki pembe, motifleri de kalplisinden olacakmış. Kıramadım işte, yavrumun yavrusu ne de olsa. Toprakta kaybolup gidecek emeğim, anlamaz ki, inattır. Bakma öyle ufak tefek olduğuna.” Yutkunuyorum, oradan kaçıp gitmek istiyorum, kımıldayamıyorum. Kadının anlattıklarını duyamıyorum artik. O kadar olağan ve aynı ses tonuyla konuşuyor ki, sözcükler boğazıma düğümleniyor. Bir şeyler geveleyip uzaklaşıyorum oradan.

Sevgili, hikâyeleri sevmiyorum artık. Hızlı adımlarla yürüyorum, bu bana iyi geliyor. Hızla uzaklaşırken, gözlerimde kareler, çizgiler, kocaman gözler, mavi, pembe hepsi birbirine
karışıyor. Sanırım bir omuz istiyorum, tüm hikâyeleri unutacağım bir sıcaklık. Bir mavi olsun
gözlerimi dolduran...

Sahi neden her denize baktığımda sen geliyorsun aklıma?

ÜçRenk Mavi



8 Aralık 2013 Pazar

PRİZMA

Bir sokak hayal ettik
                        alacalı yeşil


Turuncu tek evde
                        kıpkırmızı bir kadın
Acıları var
                      rengârenk


Mutluluğuysa siyah ve daimi

Şehvet sarıdır diyor
                   Yıllar önce unutmuş
Ve dışlanmış.


                                                            -Çocuklar
                                        Dışlanmak şeffaftır.
Her erk kendince dışlar
             Masmavi dinini vurur kimi
             Kimi tozpembe dilini üfler

Yine bir gün bu kadın
Saat 1’i vurduğunda
Çarmıha germişken kendini

                                    Önünde gri şarap şişesi yarım
            Ağzında bembeyaz bir sigara
Mosmor ağlar kadın.


Lotus Yeşili






2 Aralık 2013 Pazartesi

deplasman fakiri...

ne zaman kalkıp sana gelsem
ardımda belki geri dönerim diye iştahla bekleyen bir uçurum
ve yağmurun darmadağın ettiği çiğdem tarlaları

sen bilmezdin ama
yıldızlı gecelerde gökyüzünü süpüren saçların
rüzgâra yamalı bir çarşaf gibi açtığım göğsüme batardı
sen sanıp sarılırdın gördüğüm ilk ağaca
uzak doğu köylerine yağan ilk kar gibi kokardı saçların

yukarıda birbirine bakıp duran iki ay gibiydik seninle
karnında unutmuştum denize bakmaktan henüz dönen ellerimi
parmaklarım çoktan kurumuş bir ırmağı çizmişti gövdene
ilk aşk, ilk aşıdır demiştin
kötü yanlarını da göze almaktır batının
ayaklanıp içimize yürümüştü bir sabah vakti
ağacın ve taşın sırtından geçinen yosunlar

ateş tenekeleri duruyordu seni beklediğim duvarın önünde
ellerimi daldırıp çıkarmıştım bana dokunduğun ilk günü

şimdi bir bacağı kırık bir köprü var seninle aramızda
kucağımızda dağlardan yeni dönmüş yorgun bir aşkın ölüsü
senin kalbinde şarkılarla çoğalan kalabalık bir yalnızlık

ne zaman kalkıp sana gelsem
kapısını aralardın şehvetini esirgemeyen boşluğun
ve boynuma uğurlardın kendini kesmekten yorulmuş bir bıçağı

güzelliğini hatırlıyorum; güzelliğin nabzıma sürten şeytantırnağı


Kahverengi




18 Kasım 2013 Pazartesi

kızarmış düşüyor güle akşam



Kızarmış düşüyor güle akşam.
Duymaz seni, farketmez kimse inan.
Çekip gittin mi hiç buralardan?
Yağmurda ıslanınca bastı mı seni;
o başedilmez kahkaha?
Durmadan koştun;
lapalanmış, eziklenmiş toprakta.


Gülün kurusu orada mı hala;
burgaç burgaç kapanmış,
küfünü almış...?
Hani o anlık parlamaların,
-ağızlanmış iniltiyi andıran-
tatlı gülünç hırlamaların?


Çizdin altını sözcüklerin.
Neden yaptın bunu?
Sen örmüşsün ağını.
Dün uyanır uyanmaz,
dikildi saksıya gözün.
Eğildin, su serptin,
tozunu aldın elinle.
Direnmedi sana;
canlandı, gülümsedi.
Konuştun onunla; derinden, teninden.
Dikildi, dinledi seni.
Yetmedi; aldın eline elini.


Okudun, okudun; ayarttın  O'nu.
Öptün, kokladın O'nu hepten.
Olmadık şey ya;
sakar bir kuş tosladı cama.
Şaştın kaldın bir zaman.
Fırlatıp attın sonra...


Bilinmez bir nedenle;

kızarmış, düşüyor güle akşam.

Gri

                                                                  Juan Fortuny

6 Kasım 2013 Çarşamba

BİR KIŞ GECESI RÜYASI


Kışın
saçlarına dert anlatmaya bayılırım
bu kış sana âşık olacağım yine
toparlan

Kapının menteşesi gıcırdıyor olsun
bana huzur veren

naftalinli battaniyeler
tekrar okununca mutlu olan romanlar
pencerenin önünden ayrılmayan sokak kedileri
mutfağının huzuru soğan ve sarımsak kardeşler
güler yüzlü mandalina ve ketum kestane
“ezilmiş çiçek gibi kokan” tatlı koynun
hazır olsun


Bu kış sana âşık olacağım son kez
beni güzel hatırla.


eylül 2013 
Bozkır


30 Ekim 2013 Çarşamba

UYKUNUN BAHÇESİ...

Yorgun değil ama bacaklarında bir sızı olduğunda ısrarcı. Bacaklarındaki sızının yatağı çağırdığını söylüyor kendine.  Yine de geciktiriyor. Hazzı çoğaltmak için haz verenden uzak durmak gibi bu geciktiriş. Uzansa uyuyacak. Uyuyacak ve kendini o bahçede bulacak. Bahçeyi düşününce, yorgunluk sanısından ummadığı bir gülümseme yayılıyor yüzüne. Bedeni özlemi azdırmanın yolunu buluyor. Küçücük bir esneme. Gözler, bahçe uğruna, kapanmaya çoktan razı.

Hayatımda bir bahçe var, diyemez. Belki uykularımda bir bahçe var, demek daha doğru bir anlatım olurdu. Ama kime anlatabilir ki bunu? Üstelik anlatmanın ne anlamı var. Kim inanır? Kimse inanmaz, hiç ama hiç kimse oradaki dikeni haşin gülün bir yandan ödünü koparırken diğer yandan değdiği yarayı iyileştirdiğine. Akasyaya sırtını verip oturduğunda, unutmayı aklından bile geçirmediklerinin zihnine tatlı bir esintiyle doluşunun hiç üşütmediğine. Nicedir özlediği kuşun nihayetinden uzaklardan gelip omuzunda soluklandığına. Veya kim inanır, aklına üşüşen her imgenin bir öyküye dönüşüp onu büyülediğine. Kimse inanmaz, uyanık geçen saatlerde bahçeyi yitirme korkusu yüreğine gelip oturduğunda sakinleşebilmenin tek yolunun gelinciklerin geceler boyu fısıldadığı dizeleri bir bir zihninden geçirmek olduğuna. Kimse inanmaz, dallarından kucağına söz dökülen o çınar ağacının varlığına, kendi bile inanamazken.

 Yorgunum, diyor kendini haklı çıkarmak için.  Değil oysa... Kendinden yana davranıyor ve yatağa uzanıyor. Bahçeye ilk girişini düşünüyor uykunun gelişini beklerken.  Sıkkın bir günün nihayete ermesini bıkkınlıkla beklemişti. Yolunda gitmeyen şeyleri düşünmekten yorgun düşmüş zihni teslim bayrağını çekmiş, biraz ara verelim, arzusunu net bir biçimde belli etmişti. Hak vermişti o da.  Düşünmenin, kurcalamanın faydasızlığı ortadaydı. Ne olacaksa olsun veya olmasın hiçbir şey bundan sonra, diye düşündüğünü anımsıyor en son. Derken önce karanlık ve ardından bahçe. Rüya bu, diye hevesini kırmıştı ilk anda. Heveslenmenin ardından geleceği kaldıracak gücü olmadığını bildiğinden. Akasyanın hışırtısını işittiğinde savunmaya hazırlığı önemini kaybetmişti. Papatyalar ve gelincikler, kelebekler, dikeninden ürktüğü gül ve nihayetinde kuş.  Bütün bir ömrü, başka kimseye veya başka bir şeye ihtiyaç duymadan burada geçirebileceğini biliyordu ilk andan beri.

Şimdi yatağında uzanmış, bahçenin kapısının açılır olmasını beklerken, o dikeni haşin gül için aklında tutmaya çalıştığı öykünün ayrıntılarını düşünüyor. Öyküyle tehlikesini hiçleyeceğini, omuzundaki kuşun güçlü dallarından birine konmasına izin vereceğini umuyor. Ummak yorar insanı. Yoruluyor. Gözleri kendiliğinden kapanırken, şu gül öyküyü sevse ya, diye düşünüyor. Bahçenin uzakta beliren kapısı bilincinde olmadığı tebessümü yüzüne yerleştiriyor. Kapıdan geçmek üzereyken öykünün ilk cümlesini hatırlamaya çalışıyor…



Üçrenk Kırmızı



23 Ekim 2013 Çarşamba

BİR YERLERDE

Tavan, evet evet tavan.

Hani şu dört duvarın üstündeki şey.

Biraz pütürlü, dağınık ve yalnız,

Düşünceyle boyanan,

Baktıkça zamanı yok sayan.

Acının haklı sonsuzluğu gibi,

Jiletliyorum düşlerimi,

Çaresizlik bir anakonda gibi sarıyor bedenimi,

Nefesim elektrik tellerinde gerili,

Görüntü gelip gidiyor,

                             Akıt bana zehrini,

          Kutsuyorum çaresizliğimi,

                     Geceden kalma çizik zeytinlerini.

Karanlık geliyor sıska yalnızlığıyla.

Sessizliğinden tanıyorum onu.

Söylenmemiş, söylenmeye cesaret edilemeyen sözlerle,

Eksik yarım kalmış hikâyelerin tüm esrikliğiyle,

Acının verdiği gürültüyle geliyor,

Bir fırtınanın sessizliğiyle.

Ellerim bağlı bekliyorum.

Kayboluyorum,

Bildiğim en kör dehlizlerde.

Kan kokusu takılıyor peşime.

Eğilip ağzından öpüyorum.

Susuyor yalnızlık, kemikleşiyor,

Beklentiyle aynı yerde kırılıyor.

Gözlerim çatlak iki kiremit,

Sağanak yağmurlarda sızdırıyor ara sıra.

Uzuyor zaman, demleniyor hayat, rengini alıyor.

Bakışlar donuyor, gölgeler duruyor.

Gülümseme dudağındaki mühürlere takılı kalıyor

Uçurum gözümde değil, içimde büyüyor.

Bir çizik atıyorum yüreğime, sana değmiyor.

Dökülüyor tavan, yıldızlar düşüyor.

Gölgeler ışıkla oyun oynuyor.

Ellerim uzuyor, sonsuz uzuyor,

Ve sonra buruk teninin deltasında kayboluyor.

Hayat yanılsamadan ibaret tavanda.

Siyah Eskisi



14 Ekim 2013 Pazartesi

DOĞU

son serçede gidiyor
sırtında son gök
yola koyuluyor

yanağımı kıran
yüzümü tırmalayan son rüzgar

gözüme düğümlenmiş son yaş

bir doğu
baştan sona yas'a bulanmış
koca bir insan
...
narenciye rengi



7 Ekim 2013 Pazartesi

ŞİŞMAN KADININ MUTLULUĞU...

          O sabah uyandığımda, bir gece önce uyumama engel olan baş ağrısı hala yerinde duruyordu. gözlerimi açmak güç olmadıysa da, başımı yastıktan kaldırmak için bedenimi zorlamam gerekti. Uyumak istiyorum, diye geçirdim içimden, biraz daha uyumak istiyorum. Bedenimin bu ısrarlı isteği, günün yoğun programını anımsayan zihnim tarafından sert bir tavırla reddedildi. Kendimi güçlükle duşun altına attığımda, aklımdaki tek düşünce, bir an önce günü sonlandırıp, tekrar yatağa uzanacağım anı çabuklaştırmaktı. Sıcak suyun altında durup, gözlerimi kapadım. Bir iki dakikalığına böyle ayakta ve ıslak uyumak olanaklı mıydı? Olanaklıymış… Kaç dakika geçtiğini bilmiyorum, ama gözlerimi yeniden açtığımda doygun bir uykudan uyanmış gibiydim ve hatta daha da ileri giderek küçük bir rüya görmüş olduğuma yemin edebilirdim.

     Rüyamda, güneşli bir güne neşe ve heyecanla uyanan; o akşam yapılacak “jumbo güzeli” yarışmasının finalistlerinden Tayvan’lı bir kadındım. Yatakta mutlulukla gülümseyip gerinen, yüz elli kiloluk bir kadın. Üzerimde pembe çiçekli ve kaç metre kumaş harcanarak dikildiğinin hesabını yapamadığım saten bir gecelik vardı ve tombul yanaklarım geceliğin rengiyle yarışabilecek bir renk taşımaktaydı.

     Heyecanlıydım, o geceki finalin favorilerinden biri olarak gösteriliyordum ve acilen ismim “jumbo kraliçesi”olarak ilan edildiğinde yüzümde belirmesi gereken gülümsemeyi prova etmem gerekiyordu. Ellerimi dolgun kalçalarımda, göbeğimde ve göğüslerimde dolaştırıyor, yüz seksen kiloluk en yakın rakibimi düşünüyordum. İçimde hafif bir endişe belirdiyse de, kahvaltının hazır olduğunu ilan eden sesi işittiğimde, o huzursuz duygu yerini tekrar tatlı bir kıpırtıya bırakmıştı. Birinciliğimin ilanı sonrası kullanacağım adım atma stilini prova ederek, banyoya girip, yüzüme sıcak su çarparken kendi kendime “Günaydın jumbo kraliçesi” diye fısıldıyordum. Soğuk suyun yüzümdeki sarsıcı etkisiyle gözlerimi açtım…

     Duşun altında uyuyup, rüya gördüğüm iddiasını kimseye söylememeye karar verdim.  Tuhaftır ki duştan çıktığımda kendimi öncekine oranla dinlenmiş hissediyordum ve baş ağrım sona ermişti. Jumbo Kraliçesi! Yüz elli kilo! Bilinçaltımın hangi hain oyunun peşinde olduğunun sorusu aklımın bir köşesinde kahvaltıyı düşünmeye başladım.

      Gün, diğer günlerin benzeriydi. Aynı koşturma, aynı hız ve akşam olduğunda hissedilen aynı yorgunluk. İş çıkışı, kent merkezinden eve doğru yürürken mağaza vitrinlerinden yansıyan elli altı kiloluk görüntüme göz ucuyla bakıyor, rüyamdaki o kilolu kadının çok daha güzel göründüğüne itirafa zorluyordum kendimi. Pembe yanakları, ışıl ışıl gülümseyişini anımsadıkça cılız bir kıskançlık duygusunun içimde belirmeye başladığını gözlemliyordum. bu çok tuhaf işte, diyordum kendime, bu gerçekten çok tuhaf.

     Otuz yaş sınırına yaklaştığım andan itibaren, yediğine içtiğine dikkat eden, haftada bir-iki saatini egzersize ayıran, fazla birkaç gramın ağır depresyonlarını yaşayan bir kadın olarak kıskançlığın ve kıskanılanın anlamsızlığına şaşmadan edemiyordum. Markette, düşük kalorili ve kepekli ekmeklerin olduğu bölüme doğru ilerlerken yanıt belirginleşti zihnimde. kıskanıp, imrendiğim gerçekte o tombul bedenden yayılan, pembe dudaklarda belirginleşen ve saten gecelikte son vurguyu yapan, o kendiliğinden mutluluk ve kendinden memnuniyet haliydi. Alışveriş sepetine doldurduğum malzemelere baktım. Yağsız peynir, diyet süt, düşük kalorili yoğurt, beyaz et, yeşil salata. Kraliçe bunları yer miydi? Dudaklarımı ısırdım ve sonsuz açlığımı düşünerek kasaya doğru ilerledim.

     Eve ulaştığımda, hemen bir ayna bulmalıyım, diyerek banyoya koşturdum. Aynadaki aksime dikkatlice baktım. Elimden gelse, suratımı evirip çevirip görebildiğim tüm açılardan görmek istiyordum kendimi. Yanaklarımı şişirdim, neredeyse nefessiz kalacak kadar… Sonra güldüm kendime, mantık imdada yetişmişti. Basit bir rüyanın sana yaptıklarına bak, dedim azarlayan bir sesle. Aptallaşma…Sen ne kraliçesin, ne yüz elli kilosun ne de Tayvan vatandaşısın. Akıllı ol…

     Sakinleşmiş ve nihayet mantığının sesini dinlemeye ikna olmuş bir halde akşam yemeği hazırlamaya koyuldum. Az yağlı yeşil salata, yoğurt ve ızgara hindi etinden oluşan yemeğimi tepsiye yerleştirip, televizyonun karşısındaki koltuğuma yerleştim. Kendinle bu kadar uğraşmak yeter, bak bakalım dünyada neler olup bitiyor, söylevinin arasında bir haber programı bulmak için uzaktan kumandanın tuşlarına basmaya başladım. Yarı haber, yarı magazin içerikli bir programda karar kılıp bir yandan da yemeğimden atıştırırken, bir yandan da programı izlemeye başladım. Türkücüyle dansözün med cezirli ilişkilerine dair haberlerin ardından, spikerin ağzından dökülen haberi duyduğumda yoğurt kâsesine doğru uzanmıştım.

“sayın seyirciler, şimdi sizi bir güzellik yarışmasına götürmek istiyoruz. ancak bu, bildiğimiz güzellik yarışmalarından farklı bir nitelik taşıyor. Çünkü bu yarışmada yer alan finalistlerin en hafifi yüz yirmi kilo ağırlığında.. Sayın seyircilerimiz Tayvan’da geçtiğimiz gece gerçekleştirilen “jumbo kraliçesi” yarışmasında birbirinden kilolu hanımlar yarıştılar. Nesilleri tükenmekte olan fillere kamuoyunun dikkatini çekmeyi amaçlayan yarışmayı, yüz elli kilo ağırlığındaki Marie Dawson kazanırken, ikinciliği yüz seksen kilo ağırlığındaki Sahamo Artdo aldı. Yarışmanın birincisi olan şişman bayan, önümüzdeki bir yıl boyunca nesli tükenmekte olan fillerin korunmasıyla ilgili aktivitelerde yer alacak…”

     Ekrandaydı, salına salına yürüyor, yüzündeki gülümseyiş giderek genişliyordu. Pembe sabahlığı yoksa da, yanaklarındaki pembelik hala yerindeydi ve kırmızı elbisesinin içinde gerçekten çok güzel görünüyordu. Ben, elimde yoğurtlu kaşık, ağzım bir karış açık bakakalmıştım ekrana ve kalbim duracak gibi çarpıyordu. ekrandaki genişleyen gülümseyişlere ne zaman eşlik etmeye başladım bilmiyorum, yoğurtlu kaşığı tutan elim havada, ben de gülümsemeye başlamıştım. Şişman kadının mutlu yüzü ekrandan silinmeden hemen önce yoğurdumu şerefine havaya kaldırıp ağzımı kocaman açtım. ”Sen bunu çoktan hak etmiştin tombul dostum” diye fısıldadım yoğurdumu yutmadan hemen önce. ” Sen bunu gerçekten hak etmiştin.”

Lila- Gam

25 Eylül 2013 Çarşamba

YARAŞAN SANA



Çok mu sevdin sen?

Yaraşan sana, patlamadı; dur daha!

Durulmadı seni ürküten-derinliğine-

Eşeleme istersen! Terine bulanan

tatlansa da

eriş değil

henüz sana.



Yanak yanağa çatlayan

dudak değil

hükmün daha.



Gün sökünce kaçışan, etme tasa!

Sevgin senin bilinmez;

çiğdir kovalayan, yeğni bakışlıdır,

ağılıyı sezmez daha.



Oylumlanır ışığın,

hisleri sendeleyen;

görkemini çekemez senin.

Hem, duyunca sen;

var mı işitebilen?



Yalımısın onların

hoşgör.

Erişmedi dediklerin -duyuncusun yine de-

hoşgör!

Sendeleyen; hislerin.

Gri






16 Eylül 2013 Pazartesi

HİKAYECİ

                                             

Yaprakların hışırtısıyla irkildi...


Hızlı adımlarla yürüyordu. Burnunun üzerine düşen gözlüğünü kaldırdı. Yüzüne büyük gelen siyah çerçeveleri, kendisini olduğundan yaşlı gösteriyordu. Dudakları kımıldıyor, anlaşılmayan bir şeyler mırıldanıyordu. Elleri tedirginliğini ele veriyordu. İşaret parmağı ile baş parmağının köşesini didikliyordu ara ara. Bu sonbahar akşamında gezintiye çıkmış bir hali yoktu. Bir an yavaşladı, çıkmaz sokağa gelmişti. İrkildi, korkmuş olmalıydı.

Yola çıkmak sürprizlerle doludur...

Bugüne kadar yazmak için hiç yola çıktığımı hatırlamıyorum. Onun için hazırlandığım, kahramanlarımı aradığım, elimde dokümanlar boğulduğum hiç olmadı. Ben yazıya gitmedim o beni ara ara ziyaret etti. Yazar iddiam hiç olmadı, yazma iddiam .. Benim değil ama kalemimin inatçı olduğu anlar oldu. Bu kez farklıydı. Bu Sonbahar akşamında - evet evet tahmin ettiğiniz gibi Eylül ayı biz romantiklerin vazgeçilmezi-  yürüyüşe çıktım. Hızlı adımlarla yürümek, düşüncelerimi düzene koymamda hep yardımcı oldu. Düşüncelerim akarken, adımlarım sözcüklerimi takip etti. Kendi kendime mırıldanıyor bir yandan da etrafıma bakıyordum, deli diyecekler diye. Ha desinler...diye düşünemedim, başkalarının ne dediğini hep önemsedim. Yazmak için mi yola çıkmıştım, her zaman olduğu gibi düşüncelerim dağıldı. Bir yandan baş parmağımda çıkan şeytan tırnağını oynuyor, bir yandan geçici olarak taktığım yüzümden düşen gözlüğümü düzeltiyordum. Sonbahar yapraklarının hışırtısı sessizliği bozduğunda, çıkmaz bir sokağa geldiğimi farkettim. Gülümseyerek arkamı döndüğümde; sıska, ufacık suratında kocaman gözleriyle bir kadın arkamdan bakıyordu.  Gözleri , bakışları insanı mıh gibi sokağın ortasında kalmasına neden olacak cinstendi. Hey, diye seslendim ardından. Eve dönüş yolunda neşeyle gülümsedim ve daha da hızlı yola koyuldum. Kalemim beni ziyarete gelmiş olmalıydı.

Kimi zaman kurgu sizi takip eder...


Hey, diye seslendiğini duyduğumda telaşlandım. Sesi umduğumdan kalın çıkmıştı. Hızla görüş alanından çıktım. Uzun süredir takip ettiğim hikayemin kahramanı beni farketmişti.  Bu, siyah çerçeveli adamı son görüşüm oldu. 

ÜçRenk Mavi


12 Eylül 2013 Perşembe

k eşittir ğ


ç

ve toplama kampında dudaklar et paçalıysa ve postmodern kadastronun yürüyen botox meridyenleridir ve tıklım tıklım tinsiz siz ve kazı alanı sakkallıyken ve memeler simetrik asılı ve gözlerini kör ve tiynet abiler ile ablalar ve gözlerini yok ve soluduğu an unutuyor tiradını ve sırlı camlara, hep ve lirik düzmecelerle paralel konumlanmış pusulaları yedirdiler ve cepler hiç kapalı ve varlığın çoğul biyolojik haritasındasınız ve kussaydın korktun, hep ve iç içe gizlendiniz, yok ve sanrılı kuyularda duvarlar ördü ve zincirledim harla, düş tü yok tu ve kanınızı negatiflere astı..

üzerine abanan karabasan iç gıcırdar.

bir ben, bir de ben..


ö

gözlerin amberinde yüzbin ırk balık uçuşuyor saçları kızıl, saçları atların aşkına sürtünen
tepe noktasına ulaşırken yanaklarından süzülen tutkunun dili ile
direncini özensizce saklamış uç noktalarının şuursuzluğuna kenetli tırnaklarıyla.
yel çekimine hükümran dudak kıvrımlarıyla ve tuzlu, nefis bir metamorfozla
ve hadım edilmek istenen gözenekleri kararlı bir plazmayla, RA.
bir terkediş masalıyla iğnelenmiş sırılsıklam yapışkan bir kan
bir takım varoluş hasadıyla pek bir plasenta.

haykırmaktan halsiz, kendine olasılı elektroşok dalgalarıyla
reçeteli, ölçütlü, kiremitli gömleklere tıkıştırılmış
sığınma talebinden tiksinmeli bedenine yenik bir algoritma!

yıkıla döküle ile yıka saça gelip konuyor, enzim yitiyor, doku başkalaşıyor..
parçalanmış kozaların dar koridorlarında sivri dişleriyle sağaltım söylemlerine
kemirgen kayışlar bileniyor
sıfatsız kuyular sıra beklerken çelik iplerin silüetinde
dokunmak üzre mühre metalik cadı saçmaları yağıyor gökyüzüne hengame
bulut pilav, bulut kara, bulut uykulu birkaç pıhtıya tonhane bir darphane..

kırıklarla dolu bir paçavranın kök hücrelerini iştahla yiyen ben sen bir ben, bir de ben..
sarmalın arka odacığındaki mağaranın asit-baz kadınımını karanlıkla pışpışlar
derken..

ba

egom kanaya kanaya seni saçlarım uzar çok renkli bayrağın ucuna
haykırdığım tenlerde ara sokaklarım, kanla, bir de
tek seferde can yakan kahküllerimi saymaya yürek bir pi sayısı olmalı bu
ekşidikçe başkan dediğim şey go tahtasında zig zag..
onurun tutumluluğundan duyduğum kafa karışıklığıyla kararan dilimin içi, içi

libidoyu tek başına eldesiz toplamana değil
oy pusulana bıraktığın parmak uçlarına inanıyorum

hiç bir şey neden siz değil..
bir de ben..
diren

üç ton kara

4 Eylül 2013 Çarşamba

GÖKKUZGUN NOTLARI



ben ölüyorum sanırken, içimden çıkanın içinde kaldım sanırım... bir hafta önceydi, şimdi tuhaf bir boşluktayım. kiminle değiştirdim içimi, şimdi kimin boşluğundayım? sessizliğimin çocukluğuma saklanmış dili sobeledi beni, sanki susamış suskunluğuna… başım dönüyordu, uzandığım kanepeye yığılır gibi bıraktım kendimi. Günün her zamanını kapsayan sendeki yanımın etkisiyle sürekli aklımda ve yüreğim olan ve beni acıtan varlığının yokmuş gibi gölgesine sığındığım, zaman zaman arayıp bulamadığım ve yine hep kendi içime kaçmış bir tılsım gibi aniden çoğalan ağırlığın altında, tek yürekde taşımanın sancısıyla soluksuz, gözlerimin önünden durmaksızın geçişen renklere bezenmiş sahnelerden hayallerin, plan plan akışıyla bir el tuttu çekti içimden seni. Kurtulmuş muydun benden, yoksa ben mi çıkmıştım senden, ne olduğunu anlayamıyordum, bir parçamın benden koptuğunu sanarak üzülürken, ‘’çık içimden’’ dediğimi hatırlıyorum. Birkaç kez, bunu usulca, yarı üzgün, yarı sevinç nidası içinde çığlıkla… söylemiştim; sen duymuş muydun bilmiyorum. Sakladıklarımın içimden çıkmasının zor olduğunu.

Peki şimdi sen iyi misin..?

Bu değişim yeni beyaz sayfalardan ölümlere yürüyen ve yeni derlenen göz ıslıkları… çığlıktan beter.

Gökkuzgun



24 Ağustos 2013 Cumartesi

PİETA


                                                                                                                                                                                                                                                                   Oğlum REŞO’ya


O günden beri
ağustos
ağu
kapkara bir ağu

Hayır Allah’ım sana kızmıyorum haşa
senin yerinde kim olsaydı bencil davranırdı
güzel kokan ölüyken bile böylesine
ölüyken bile böylesine güzel bakan
bir oğuldan bahsediyoruz netice itibariyle
tek avuntum bu koskoca yalnızlıkta
ölmeden önce en sevdiği yemeği yemiş olması
tek avuntum diyorum Allah’ım tek avuntum beni anla

O günden beri
sığamıyor açık kalmış gözleri
rüyalarıma

Oğluşum
dün gece rüyamda görmedim seni
iyi misin?



                                                                                                   Bozkır
                                                                                                  Ağustos 2013



20 Ağustos 2013 Salı

BEKLERKEN...


bu kırmızı yağmurların altında
neye başlasam
kir tutuyor


susa susa öğrenemiyor da
insan

kurumuş ağaca su veriyorum
yanına oturmuş
ot'a da

fakat bu yağmur
temizlenmiyor
durmuyor da

ağaca yaslanıp
dilimi kurcalıyorum
kuşkudan,kirden,beklemekten
temizliyorum.
gayet açık
gayet gerçek
bu yağmurun altında
...

narenciye rengi



16 Ağustos 2013 Cuma

KEBAPÇIDA KONSOMATRİS



Beni hatırladın mı abi, sorusunun bana olduğunu masadaki arkadaşlar işaret edince fark edip döndüm. Ses tanıdıktı ama yüzü çıkarmak mümkün değildi kafamın dumanı arasından. Çok içmiştim. Yüzüne baktım. Ne çok boyamış yüzünü diye düşündüm önce. Tanıyacak gibi oluyor, sonra ipin ucunu kaçırıyordum. Etine dolgun vücudunun hatlarını ortaya çıkaran dar bir elbise giymişti. Göz alıcı bir mavi. Saks mavisi diyorlar galiba bu renge. Eteği kısaydı, bakışlarımı bacaklarından güçlükle uzaklaştırıp tekrar yüzüne baktım. Masadaki şamata kesilmiş, dikkatler bize yönelmişti. Benden önce Fatih akıl edip kadına oturması için yer göstermeseydi, o öyle başımda dikilmişken bakıp duracaktım. Kadın gösterilen sandalyeye oturdu. Yüzünde, şimdi düşününce safça olduğunu kabul ettiğim, bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Mehmet abi, bizi tanıştırmayacak mısın diye atıldı bu sıra. Hınzırca. Ne diyeceğimi bilemeden baktım Mehmet abiye. Beyoğlu’nun arka sokaklarından birindeki bir kebapçıdaydık, işyerinden Fatih ısrar kıyamet getirmişti bizi buraya. Hocam çok ilginç bir yer demişti, daha önce görmemişsinizdir böyle kebapçı. Hem içki var hem de konsomatrisler çalışıyor. Merak etmiştik haliyle. Toplanıp geldik. Pis bir sokakta salaş bir dükkân. İçerde çalışan kadınlar var gerçekten de. Pavyon desen pavyon değil. Bildiğin kebapçı. Beyaz gömlekli garsonlar servis verirken, kadınlar masalara yanaşmanın cilveli yollarını arıyordu. Şaşkınlıkla oturmuştuk karayağız bir garson çocuğun gösterdiği masaya. Masaya yanaşmaya çalışan kadınlara, Fatih’in heves etmesine karşın yüz vermeden içmeye başladık. Neden sonra, abi beni hatırladın mı, diyen o ses ve kadın masada. Ne kadar zorlasam da çıkaramıyor, saçlarının rengine takılıp kalmış gözlerimi başka yöne çeviremiyordum.

Çıkaramadım, diye itiraf etmek zorunda kaldım sonunda. Bu arada Mehmet abi garsona işaret edip kadın için bardak istiyordu. Çok oldu hatırlamazsın diye sözü aldı sonunda. Hani benim kızın doğum günü için senin kafeye gelmiştim, deyince hayal meyal hatırlar gibi oldum. Ben Zerre, dedi bu sırada masadakilere dönüp. Hepimiz aynı anda tekrarladık adı: Zerre. Birkaç yıl önce, çocukluk arkadaşımla bir kafe işine soyunmuştuk. İstiklal caddesinde. İki yıl içinde battık. Hala o kafe işinden kalan borçları ödüyordum. Zerre’ye dönüp baktım bir daha ve hatırladım. İşlerin iyiden iyiye kötü gitmeye başladığı zamanlardı. Öğle vakti girmişti dükkâna çekingen adımlarla. Gözlerindeki ürkeklik şimdi kalmamış ama o zaman vardı. Makyajsız yüzüne, kapkara iri gözlerine bakakalmıştık. Saçlarının bir kısmını açıkta bırakan bir eşarp bağlamıştı çenesinin altına. Çantasını sıkı sıkı kavramıştı. Müşteri olmadığı belliydi, iş arıyor galiba diye düşündüğümü hatırlıyorum. Buyurun demiştim her ihtimale karşı bir masaya işaret ederek. Yok abi, oturmayacağım karşılığını alınca uzun bir sessizlik olmuştu. En nihayetinde derdini anlatmaya başlamıştı, ürkekliğini üzerinden atıp. Lise bire giden bir kız var bende, demişti. Haftaya doğum günü. Hiç doğum günü kutlamadık, ahtım var ona bir doğum günü kutlaması yapacağım. Çok param yok ama diyerek susup, kara gözlerini gözlerime dikmişti. Hesap yaptık, sıkı pazarlıkçıydı. Çantasından çıkardığı buruşmuş bir avuç kağıt parayı önüme koymuş, hadi abi he de, yap bir iyilik bizim kıza demişti. Olurdu, olmazdı derken hayır demeyi imkânsız kılan gözleri galip gelmiş, dediği gibi olmuştu. Söylediği gün geldi kızı ve arkadaşları. Kutlamalarını yapıp gittiler. Kızın mutluluğuna uzaktan bakıp, gururla gülümsemişti Zerre. Nasıl unutmuşum?

Şaşkınlıkla bakıyordum Zerre’ye, o beni unutmuş çoktan masadaki arkadaşlarımla koyu bir sohbete dalmıştı. Arada bir bana dönüp gülümsüyor, sonra dönüp yine konuşuyor, sustuğunda ise yüksek sesle çalınan Zeki Müren şarkılarına eşlik ediyordu. Sonunda dayanamayarak, ne zamandır burada çalışıyorsun diye sordum. Beş yıl oldu cevabını verdi, sonra hınzırca güldü. Ama kocam geceleri mantıcıda mantı döktüğümü sanıyor, dediğinde tüm masa dikkatini ona vermişti bile. Nasıl yani, soruları yükseldi önce. Zerre, eliyle iki masa öteyi işaret etti. Şu masadaki Beri benim eltim, dedi. Hep birlikte dönüp işaret ettiği kadına baktık şaşkınlıkla. Mehmet abi dayanamadı, sabırsız adamdır. Anlat hele Zerre dedi, nasıl oluyor bu dediğin. Pür dikkat Zerre’ye döndük. Aldı sözü başladı anlatmaya. Köyleri boşaltılınca maaile gelmişler İstanbul’a. Yan yana iki konduya sığınmışlar. Çok sefillik çekmişler. Adamlar iş aramış önce ya, sonra yayılmışlar kahvehanelerde, evlerde. Beri ile Zerre kafa kafaya verip bir çare aramışlar. Gündelikçilik, mantıcıdaki iş derken hayat bu kebapçıya atmış onları. Belimizi doğrulttuk işte abiler diyor. Herifler bizi hala mantıcıda çalışıyor biliyor. Ya da böylesi işlerine geliyor kim bilir. Masadaki ağır havayı bir anda dağıtan bir kahkaha atıyor sonra. Bir gece abiler çok içmişiz, içmeyiz hâlbuki içer gibi yaparız. Ama o gece çok içtik. Eve bir gittik ki dut gibiyiz. Adamlar bastı bize köteği. Sonra, diye merakla atılıyor Fatih. Sonrası, diyor Zerre oramız buramız sızlaya sızlaya geldik yine ertesi gün. Başka yol mu var? Bana dönüyor, eli kolumda bu abinin çok iyiliğini gördüm. Kıza doğum günü yaptım sayesinde. Utanıyorum hem dediklerinden hem de kolumdaki elinden. Bu sırada oyun havası çalmaya başlıyor kebapçıda. Kadınlar masalardaki adamları ellerinden tutup kaldırıyorlar oynamaya. Zerre de hareketleniyor, hadi abi gel bir çiftetelli döktürelim karşılıklı diyor. Ben bilmem, olmaz dedimse de aldırmıyor. Kolumdan çekip kaldırıyor. Ben sana öğretirim diyor. Masadakilerin tezahüratları arasında geçiyorum Zerre’nin karşısına. Bedeninin kıvrak hareketleri yerine kapkara gözlerine bakarak olduğum yerde sallanıyorum.

Kebapçı artık kapatıyoruz diyene kadar kalıyoruz orada. Vedalaşırken sıkıca sarılıyor Zerre bana. Yine gel abi, e mi diyor. Gelirim, diyorum kollarım beline dolanmışken. Kolundan tutup onu oradan çıkarma, yalnız bana ait olacağı bir yere götürme arzumu kontrol etmeye çalışırken saçlarının kokusunu hatırımda tutamayacağım günlerin gelmesinden korkuyorum. Kebapçının sokağından caddeye çıkarken, Mehmet abi yine gideriz değil mi, diyor. Gideriz ya diye atılıyor Fatih. Bana dönüyorlar onay istercesine. Sesimi çıkarmıyorum. Onlar da üstelemiyor. Caddenin başından evlere dağılıyoruz. Ayrılırken, Zerre’nin bedenime bastırdığı bedeninden aldığım sıcaklık soğumasın diye hızlıca eve yürüyorum.

Melun Renk


14 Ağustos 2013 Çarşamba

YASEMİN OTELİ...

çamlardan sızan reçineler gibi akıyordu yaz, başlarını toprağa
gömen otların arasından. dünya avucuna bırakıyordu yuvarlağını.
gözlerinde iki karınca, portakal çekirdeklerinden bir gerdanlık
yapıyordun mevsimin boynuna.

bir kilise çanı gibi uğuldadı yalnızlık. yıkık duvarların üstünde
kurusun diye bekletilen gün, çukur ağzına kurulmuş bir sedirin
boşluğunu ekledi ömrünün geri kalanına. dağlara kekik toplamaya
giden çocuklar, omuzlarında yaralı ağaçlarla döndüler eve. çok
kırılmış bir kalp kadar esnedi gece. atladı fundaların, ısırganların,
hatmilerin üstünden. gelip bir üzüm tanesi bıraktı, rüzgârın
tozlarla eğittiği sırtına.

gövdende nem müptelası bir mahzeni ağırladın sen. bacaklarını
karnına çekerek ağlayan akşamları, kuyuya atılan bir taşın
yankısını, fırtınanın peşinden sürükleyip getirdiği kurumuş
dalları ağırladın. yaseminler suya bıraktı kokusunu.

gece vakti terleyen isimsiz kasabalara benziyordu ömrüm. seni
tanıdığımda, devrilmiş bir ağacın geride bıraktığı sessizliktim.
bir taş taciri, durduk yere boynunu kayalara sürten. terk edilmiş
bir evin gölgesinde sallanan salıncak, durgun suda yüzen köknar
kabuğuydum. eğilip kendi ellerinden öpüyordu rüyama sığınmış
şehirler.

sana dokundukça yaşını büyüten bir kışı ağırladın kalbinde. avluya
dağılmış porselen kırıklarını, denizini kaybetmiş yosunları, boynunu
yurdu bellemiş yağmur göllerini ağırladın. içinden baktı uykusunu
dağlara ödünç vermiş bir ırmak, adını bir kimsesiz atlarla değiştirdi
sabah esintisi.

aşk; denizi görünce aksamaya başlayan doğu ekspresi.



Kahverengi