27 Aralık 2014 Cumartesi

ŞAŞI ZEMBEREK


Serçe titrekliğindeki ellerini uzattı
Bir nefes çekti sigarasından,
Buğulu dudakları aralandı.
Üfledi dumanı, kelimelerle birlikte.
Bir sigaralık cümleler kurardı.
Maviye bulanmıştı elleri
Ona sarılmak, gökyüzüne sarılmaktı.
Kuşlara, yıldızlara, bulutlara
ve aya 
ve güneşe…
Ona sarılmak, dünyaya sarılmaktı.
Bir çalar saat gibiydi gelmeleri,
Hep gitmeye kurulu.
Nabzında ayak sesleri.
Zemberek saatin koluysa, zehir zamandı.
Raslantılar ve zaman…
Biri kör, biri şaşı
Şaşı olan anlattı gördüklerini
Dünya tek bir noktada durur.
Hüzün sarmaşıklarının arasından bir ayyaş çıktı.
Kıtalar arkası bu coğrafyada 
Kıyamet dedi aşkımıza.
Hangi kahin, hangi falcı bilebilirdi…
Tütsülenmiş evlerde büyü yapılıyordu gizlice.
Cinnet mevsiminde ihtilaller gezinmekte.
Tutku bir kadeh şarabın içinde,
İlişmek gece yarısı karanfil kokulu tenine.

İçinde sese dönüşmeyen bir acı vardı.
Gizlice beslenmekte.
Bu bir sır, kimsenin bilmediği,
Volta atan bir avare.
Bizim sonumuz, telgraf tellerinde gerili,
Bir haber alıp götürür ebediyetimizi.

Aşk sözün ötesindedir.
Ezberlediğimiz bütün şiirler eksik.

Siyah Eskisi






20 Aralık 2014 Cumartesi

ZEHİRLİ

Onlarca gerekçe uydurabilir ve uydurduklarının ardına gönül rahatlığıyla saklanabilir oysa. Yapmıyor. Belki de yapmalı, biliyor elbette. Ama bir tür zayıflık ona bunlar. Artık zayıf olmaya gücü yok. O kadar güçlü değil. Gerçeğin keskin, kesici yanına razı. Kokuya ve çürümüşlüğü kabule. Suçunu, dümdüz, süsleyip püslemeden, tüm çirkinliği ve sığlığıyla kabul edecek; onun kendinde ve kendiliğinden var oluşuyla yüzleşecek. Başka bir yol arayacak kadar cesur değil artık. Zayıflığı ve korkaklığı sahiplenmeye çoktan hazır, hatta hevesli.

“Suç zehirli bir yılan.”

Zehri içinde saklı tutabilirdi elbette. Yavaş yavaş çürümeyi, yok olmayı göze alabilirdi. Muhtemelen anlamlı bir tercih olurdu bu. Kontrollü ve özgeçici, neredeyse erdemli. Alkışlara ve tezahürata alışkın ve meyilli benliğinin karlılığı olurdu yanına kalan.

Düşünseydi. Mantığı ve etiği bir kenara itmeseydi.

Düşünmedi.

Mantığı terk etti.

Etik çok uzakta kuru bir bilgi yığınıydı.

Muslukları sonuna kadar açtı. Zehir bendini aşan suydu artık. Akıyor, akıyor; yolunu, yatağını bulmuş o akışkanlık bedeninden hedefe doğru öldürücü gücünü katlayarak hızla ilerliyordu.

Düşünmedi.

Sadece izin verdi.


Önce tereddüt vardı. Yolu başka türlü çizmişti oysa. Her şeyi büyük gönüllükle kabullenecek; acıyı sahiplenecek, yaşanan her şeyi aşk’la saklayacaktı kendinde. Aslolan  “ yüce ” den vazgeçmemekti. Sığlaşmayacak, dönüp arkasına bakmayacaktı.

Her şeyi bozan şefkat oldu.
O yalancı, hain şefkat.
O gösteri, o yalan.
O büyük acımasızlık!

Zehri o zaman fark etti. Şefkatle yüzleştiği an. Bildiklerini, inançlarını ve saygıyı terk etti. Canavarın kafesini açtı. Büyük yıkım böyle başladı.

Öfkesi aşktan büyükmüş meğer. Bilmezdi. Şimdi biliyor. Şimdi kendi yoluna gitmekten başka derdi olmayan yılanının nasıl katile dönüşebildiğini biliyor.

Kötülüğün bilgeliğine sahip artık.

Düşünseydi.

Ama düşünmedi.

Tek atımlık kurşunu vardı. Tereddütsüz çekti tetiği.

Hayvan’nını acımadan vurdu.

Gözleri, cinayetinin iziyle hiç olmadığı kadar parlak artık.

Düşünmedi.

Düşünseydi;

Kan görmeye tahammülü olmadığını anımsardı.




Üçrenk Kırmızı





9 Aralık 2014 Salı

KADINKÖY

dirseğinin masada bıraktığı oyukta biriken yağmurlar
sarışın bir denizin eteklerine çıkardı
kalbimin kıyısında bekleyen köhnemiş tekneleri
orta yerde kimsenin sahiplenmediği keder
ve bozkır görgüsünden geçmiş trenlerin yalnızlığı

eşyaların üstüne sinmişti sonbaharın kokusu
ve topuklarına
nerene dokunmak istesem, karlar içinde bir leningrad
nasıl söylerdim ki sana
bir anlatım bozukluğu kadar güzel olduğunu
ve kayıp manzaralar biriktirdiğini yüzünde
çalakalem karalanmış bir defterden farkı yokken ömrümüzün

sığ suların korsanıydım ve denize dağılmış mürekkep
günlerce dokunmadım, masanın üstünde bıraktığın çay lekesine
bazı kurşunlar hayat boyu dolaşırmış ya insanın içinde
içimde gezdirdim kirpiklerinden dökülen akşamı
ateşin başından ayrılmayan bir çocuk gibi kaldım

senden sonra adını değiştirdim
iyot kokusunun büyüttüğü o kıyı semtinin
biliyordum, kendim kadar yakındım sana
kendim kadar uzak
birbirine karışmayan iki su damlasıydık
yağmuru durduramayan bir şemsiyenin altında

duydun mu, iyi ki geldin demiştim

tam da bıçak arıyordum yarama...


Kahverengi



                                                          Yell Saccani

1 Aralık 2014 Pazartesi

YAŞAMAYA DAİR


    Bir sincap gözüktü yıllanmış eski püskü hastane penceresinin demirlerinin hemen önünde. Elinde ufak bir ekmek kırıntısı bir sağa bir sola hızlı hızlı hareket edip elindekini yemeğe uğraşıyordu.

-İşte bu sincapla başlar her şey dedi Hakkı hasta bakıcısı Metin’e, hasta yatağında yorgun elini havaya kaldırıp penceredeki sincabı göstererek.
Hapishanedeki bir kavgada şişlenmişti Hakkı, ameliyat için hastaneye yattığından beri de yaşamanın ne kadar güzel olduğu konusunda tartışırlardı Metin’le.
-Hiç çocuk olmadın mı sen? Diye sordu. Hiç mi kuş kovalamadın, hiç mi hayvan sevmedin, hiç mi yağmurda ıslanmayı umursamadan koşturup, misket oynamak için yerlerde dizlerini parçalamadın? Tekrar sincabı gösterip,

-Hiç mi onun kadar özgür olmadın? Onun yaşadığı hayata özenmedin?

   Hadi oradan dercesine kafasını çevirdi Metin.”Bir sincaba mı özeneceğim?” diye söylendi içinden. Kendince zor bir hayatı vardı. Vefat eden annesinden yadigar üç kardeşi, babasının ikinci eşinden de bir üvey kardeşi vardı. Üvey annesi çalışmaz ev işleriyle ilgilenir, babası da ne iş olsa yaparım der, o ay yevmiyesini kim verirse nereden iş bulabilirse orada çalışır evine ekmek getirirdi. Ama yine de yetiremezler çoğu gece yatağa karınları tok giremezlerdi. Bu yüzdendir Metin’de küçük yaşlarından beri çalışmış hiç değilse sofrada kendi tabağını kendi doldurmaya çalışmıştı. İsyan ederdi hep yaşamına “Neden?” diye sorardı kendi kendine. Çoğu yaptığı işten memnun olmaz sürekli iş değiştirirdi. Bu hasta bakıcılık işine başlayalı da sekiz aya yakın olmuştu. İlk yılı doldurup tazminatıyla ayrılmak vardı kafasında ama daha dört ayı vardı ve katlanmak zorundaydı bu çoğu yaşlı ya da ağır hasta insanların hallerine. Öyle de sinir ediyorlardı ki onu. Hemen hepsi sanki hasta değilmiş sanki onlar ölmeyecekmiş, ameliyat olmayacakmış ya da yakınlarını bir daha göremeyecekmiş gibi değil de hiç ölmeyecekmiş gibi yatıyorlardı eskimiş paslı yataklarında.

   Tekrar döndü Hakkı’ya doğru. Çarşaflarını değiştirmiş, kırılan serum şişesinin yerde bıraktığı izleri silmiş ve odadaki işini bitirmişti.

-Benim hiç misketim olmadı dedi. Ayrıca yağmurda ıslandığımda da üvey annemden dayağı yerdim.
-Sen beni düşüneceğine kendine dikkat et. Dedi ve sincaplara da bu kadar özenme. Sen uzun bir süre onlar kadar özgür olamayacaksın.

   Kırklı yaşlarının sonundaydı Hakkı. Eski bir kan davası yüzünden ailesiyle uzaklara kaçmış ama o kirli kan kokusu peşini bırakmamıştı. Köyden canını almaya gelen iki hasmından biri onu öldürmek için evinin önünde pusuya yattığında her şeyden habersiz oğlunu okuldan almak için evinden dışarıya çıkıyordu. Hasımı önce haince üzerine atlamış sonrasında çıkardığı bıçağı Hakkı’ya doğru savurmuştu. Şansı yaver giden Hakkı o soğuk demirin tadına bakmaktan kurtulmuş çevik bir hareketle de hasmının böğrünü deşmişti. Gençten bir delikanlı olan kanlısının henüz dünya üzerinde tükettiği oksijen bitmeden de köyden gelen diğer hasmının nerede kaldığını öğrenmişti. Bu kan onun peşini bırakmayacak belki de oğlu da tehlikeye girecekti. Sadece bu cinayetle tutuklansa nefsi müdafaa ile ufak bir cezayla sıyrılacak olduğunu bile bile diğer hasmının kaldığı küçük pansiyona bir hışımla vardı ve ikinci cinayetini de hiç değilse oğlu bu kanla kirlenmesin diye bir an bile düşünmeden işledi. Teslim olduğunda taammüden adam öldürmek suçundan yirmi yıl hapis cezası alması korkutmamıştı gözünü. Kilitli kapılar ya da aşılmaz duvarlar onun yaşama sevincini engelleyemezdi. Ailesini de hapishane yakınında kimselerin bir daha onları bulamayacağını düşündüğü bir yere köyden birkaç akrabasıyla birlikte yerleştirmişti. İnsanları severdi, bir o kadar insanlarla kavga etmeyi de, kuşları severdi, bir o kadar da, dallarında tutunamayacak kadar sert esen rüzgarın sesini de. Yani yaşamayı severdi. Duvarların içindekini de dışındakini de.

   Odanın kapısını açtı Metin, kapıda eli silahlı bekleyen iki jandarmaya selam verdi. Hastanın durumunu soran genç delikanlıya,

-Yaraları iyi. Hele ki bu yaşama zevki yok mu, hapishanede 18 yılı daha var, şişlenip hastanede can çekişiyor ama yinede kuşlardan, rüzgardan, sincaplardan bahsetmekten zevk alıyor diye kafa salladı.
-Size iyi görevler bir isteğiniz olursa seslenin bana dedi kapıda bekleyen jandarmalara ve işine devam etti Metin. Yan odaya geçti. Kanser tüm vücuduna yayılmış doktorların umudu kestiği Ahmet beyin odasına girdi. Tüm güleçliğiyle karşıladı onu Ahmet Bey.
-Aç ulan şu perdeleri yağmur var galiba dışarıda diye seslendi. Sanki yağmur yağsa çok şey değişecekti hayatında da. Söylenerek açtı perdeyi Metin.
-Ya sizin şu Doktor Muhsin Bey yok mu? Öldürecek bu adam beni gülmekten. Yine bir Bektaşi fıkrası anlattı ki sorma, gülmekten karnıma ağrılar girdi. Dur sana da anlatayım.

   Yüzünde bir somurtmayla dinler gibi yaptı. Fıkralık bir hayatı yoktu. Ay sonu nasıl gelecek, alacağı maaşla hangi borçlarını ödeyecek, sevdiği kızla kavga etmeden bir günü daha nasıl geçirecek, nasıl daha iyi bir hayat sürecek kafasında sadece bunlar vardı. Yalandan bir tebessümle “Vay be Ahmet bey” dedi yarısını bile dinlemediği Bektaşi fıkrasının sonunda. Yatağa yöneldi Metin. Usulca koluna girip yataktan yandaki koltuğa kaldırdı Ahmet beyi. Çarşafları ve yastık kılıfını değiştirdi, tuvaletler temiz mi diye baktı, yerleri şöyle bir sildi. Konuşmadı hiç Ahmet’le, zaten ne konuşabilirdi? Adam tüm vücudunu kansere yenik düşürmüş hala neşesi yerinde ve Metin’in sinirini bozmaya birebir biriydi. Ağzından çıkacak her kelime canını sıkar diye konuşmamaya, göz göze gelmemeye özellikle özen gösteriyordu. Ama Ahmet Bey dayanamadı daha fazla.

-Bu yağmurun yağacağı yok. Saatte yediye geliyor. Aç bakalım şu televizyonu da ajansa bakalım biraz dedi.
-Orada mutlaka söyler yağıp yağmayacağını. Güzel ülkemde neler olmuş havadisleri de öğrenmek lazım.

   Ameliyat masasından kalkabilmesine ihtimal vermeyen doktorların olduğu bir hastanede, sadece yağmura kederlenip, ülkenin durumunu merak etmek hastalıktan da beterdi Metin için. Gitti televizyonu açtı, bir haber kanalı buldu, Ahmet beyi tekrar yatağına yatırdı.”Dinle bakalım ne olmuş herkesin mutlu mesut yaşadığı ülkende” diye kinayeli bir konuşmayla odanın kapısını çarpıp çıktı.

   Gündüz kalkıp işe geliyorum tüm bu zırvaları çekiyorum geç saatlerde eve gidip zar zor alınan hiçte sevmediğim yemeklerden yiyorum saçma gelen ama başka bir seçeneğim olmadığını düşündüğüm dizileri izleyip yorgun ve işe yaramaz vücudumu yatağa bırakıyorum diye düşündü. Ve ertesi gün aynısı ve bir daha ve bir daha, sekiz aydır her günüm aynı. Mutlu olacak yaşamaya değecek ne var ki? Diye düşünürken koşuşturmaları gördü. Birkaç hemşire sedyeyi olanca hızlarıyla kapıya doğru yetiştirmeye çalışıyorlardı. Kapıda beliren askeri aracın içinden üç dört asker fırlarcasına atladı. Kan revan içinde kalmıştı üstleri ama bir yaraları olmadığı belliydi. Aracın arkasından Metin’in daha önce hiç görmediği kadar harap olmuş neredeyse paramparça vaziyette bir asker indirdiler. İlk görebildiği kadarıyla iki bacağı da yoktu. Tek kolunun da sadece dirsekten yukarısı bedeninden sarkar vaziyetteydi. İçi acıdı Metin’in, bu mu hayat diye düşündü, tekrar sordu bu çaba neden diye kendine. Arkadaşları yaralı askeri sedyeye yatırdıklarında doktor da başlarındaydı. Nabzını yokladı, atmıyordu, yüzü hala belli belirsiz seçilebilen gencecik askere baktı ve onu getiren arkadaşlarına döndü. “Maalesef nabız yok” dedi. “Kaybettik.”  Çocuğu getiren diğer askerlerde çocukla aynı yaşlardaydı. Kandan kıpkırmızı olmuş ellerini yüzlerini hiç değilse az da olsa temizlemeleri için yanlarına doğru gitti Metin. Onlara birkaç bez verdi. Çocuklar henüz ölmüş arkadaşlarının kanını vücutlarından temizlerken, “Nasıl oldu bu?” diye sordu. Yeni bitmişti gencin eğitimi gönderildiği bölükte daha ilk gününde çıktıkları mayın aramasında basmıştı mayına, paramparça olmuştu vücudu. Arkadaşları serzenişteydi, belki onlarda bir hafta sonra belki o kadar bile uzakta değil bir kurşunun hedefi ya da bir mayının kurbanı olacaklardı. Ama sinirleri yatışsın diye içerlerken sigaralarını, ne zaman biter bu terör, ne zaman döneriz evlerimize, bu haber duyulursa anaları babaları ne yapar, onların sağ salim eve döneceklerinden şüphe ederler mi? Diye tartışıyorlardı. Bir tanesi derin bir nefes çekti sigarasından ve şafak Konya dedi. 42 gün kalmıştı askerliğinin bitmesine. Biteceğinden o kadar emin o kadarda umutluydu ki ölen arkadaşına rağmen. Şaşkınlığını gizleyemedi Metin. Neyse diye söylendi yine, çocuğa da canı sıkılmıştı. Henüz askerliğini yapmadığı için korkmuştu da. Mesaisi bitmek üzereydi sadece alt kat kalmıştı. Hızlıca sıradaki iki üç odaya girip işlerini halletti. Sonraki oda ya girerken yine tedirgin oldu. Hasan amcada hayatı dolu dolu yaşayan bir adamdı.
-Ooo hoş geldin evlat diye seslendi Metin’e Hasan amca. Nasılsın oğlum dedi. Nasıl bekar kalıyorsun bu yakışıklılıkla diye kıs kıs güldü ve kızım olsa senin gibi bir damadım olsun isterdim diye ekledi. Bu sevgi dolu cümleler bombardımanında bir an bocaladı Metin ama tekrar o mutsuz negatif tavrını takınması uzun sürmedi. “Sahi” dedi Metin “Senin niye yok çoluğun çocuğun.” Biraz moralini bozmaya niyetliydi Hasan amcanın. Ama hiç oralı olmadı Hasan amca.

-Bütün doğa benim çocuğum dedi. Kuşlar, ağaçlar, böcekler hepsi babaları gibi severler beni.

Metin tekrar üstüne gitti, kılıçlar çekilmişti bir kere.-Aman dedi zaten çocuğun olsa ne olacak? Az önce pırıl pırıl bir vatan evladını, bir ana kuzusunu paramparça olmuş bir şekilde getirdiler hastaneye. Kim bilir hangi ananın gözünden sakındığı bebeği, hangi babanın soyunu devam ettirecek biricik oğluydu?

   Ölümden korkardı Hasan amca, yetmişli yaşlarında kalbi iyice zayıflamış ölüm döşeğinde olmasa da çokta uzun ömrü olmayan bir yaşlıydı.”Allah rahmet eylesin” dedi. “Allah anasına babasına sabır versin. Ne yiğitler devrildi bu vatanın toprağı için. Ne çok şehidin kanıyla sulandı bu topraklar.” Metin’in amacını anlayıp konuşmasına fırsat vermeden ekledi. “Bende yeni zeytin fideleri ekmiştim kalbim teklemeden önce. Bu körpecik şehitlerin suladığı topraklar verimlidir çok, kıymetini bilmek lazım. Bu sene olmaz ama seneye kesin toplarım zeytinleri. Ne güzelde olur benim ağaçtan alınan zeytinin. Diğerleri içinde bir fabrikayla anlaşayım diyorum, zeytinyağı için güzel para veriyorlarmış. Üç beş harçlığımızı çıkartırız hiç değilse.” Diyip kıkırdadı. Sanırsın ortaokula giden çocuk diye düşündü Metin. Yarına çıkacağı garanti değil hala harçlık derdinde.

-Tabi Metin amca, tabii dedi. Seneye olmazsa öbür sene kesin toplarsın zeytinleri. Bana da birkaç kilo yollarsın herhalde. Diye iğneledi aklınca.
-Ayıp ettin evlat dedi Metin amca. Adresimi bırakacağım sana. Muhakkak bekliyorum, yengen bir zeytinyağlı yaprak sarması yapsın parmaklarını yersin.
-Sağ ol Metin amca, sen sağ ol yeter ki gelirim elbet. dedi pekte umudu yokmuş gibi ve sanki bu gece bile son gecesi olabilirmiş gibi hakkını helal et diyerek çıktı odasından.

   Mesainin sonu gelmişti. Hazırlıklarını yapıp evine gitmek üzere çıkış kapısına doğru yürürken gözü özel bir odada tutulan kimyagere takıldı. Askeriye için çalıştığı sırada kimyasal bir silah yapımında görev almış ancak çıkan sorun yüzünden depolarda sızma olmuş diğer arkadaşlarıyla beraber hayatlarını hiçe sayıp başka insanlar kurtulsun diye laboratuvarlardan çıkmayıp zehirli kimyasalların fabrika dışına çıkmasını engellemişlerdi. Sırt sırta verdiği dostları çoktan hayatını kaybetmiş o da son zamanlarını hastanede sadece özel giysiyle girilebilen bir odada müşahede altında geçiriyordu. ”Ben olsam böyle boktan bir hayata rağmen canımı başkaları için feda edebilir miyim?” diye düşündü Metin. Karar da veremedi ama “yapamazdım” fikri ağır bastı omuzlarında. Yürümeye devam etti görevini akşamcı hasta bakıcıya bırakıp gerekli kağıtları imzaladı ve evinin yolunu tuttu. Aynı yemekler, aynı diziler, aynı saatte yatış, aynı saatte kalkış ve sabahına yine aynı hastahane, aynı hastalar. Kapıdan girdiğinde yine içi sıkıldı.

   Sırayla yaptı vazifelerini Hakkı, Metin amca, Ahmet Bey ve tüm diğer hastalar. Akşama nöbetçiydi, biraz dinlenmek için kuytu bir odaya çekilip biraz kestirmek istedi. Hakkı’nın son günüydü diye düşündü birazdan taburcu olacak. Ama umursamadı sevmezdi vedalaşmaları, çokta haz etmemişti zaten bu mutlu mesut adamdan. Zaten karısıyla çocuğu da demir parmakların ardından görmek yerine doya doya sarılmak için geleceklerdi hastaneye. O mutlu mu hüzünlü mü olduğuna karar veremediği tabloyu görmek istemeyip koydu kafasını yastığa. Uyandığında başında bir torba misket ve bir not buldu. Hakkı hastaneden çıkacağı günü ailesine bildirirken küçük oğlundan da o çok sevdiği misketlerini getirmesini istemişti. Oğlu “Neden?”diye sorduğunda da buradaki bir arkadaşımın senden daha çok ihtiyacı var onlara demişti. Taburcu olurken de bir hemşireye rica etmiş, Metin’e vermesi için bir kağıt parçasıyla beraber eline tutuşturmuştu.  Misketlere baktı Metin sonra notu açtı. Sevgili dostum hayat bu şiir gibi diyordu notun başında hayat, yaşamaya dair.


"Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orada ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak..."*

*Nazım Hikmet Ran



Fluorit Mavisi




12 Kasım 2014 Çarşamba

BİR DEPREMİN TARİHÇESİ


Anılar biriktiriyoruz kumbaramızda,
Seyyar sarıcılara bütünletiyoruz.
Bir avuç acı veriyor bize,
Yastık altında saklıyoruz
Zamanı geldiğinde çıkarıp harcıyoruz zor günlerin (an) ılarını…

Bir gün, belki yine bir cumartesi akşamı,
Dönüyoruz karanlık odamıza
                                       ne çok fotoğraf var
Ne çok cumartesi geçmiş üstümüzden.

Tırnakların hala yaralarımı kaşıyor.
Sesin yalnızlığımı ürpertiyor, içimdeki dev ,küçülüyor.

Bulutlar akıtıyor kederini
Topraktan sızan su bulanık.
Dudaklarımız yosunlu,
Hüzünlü kayalar gibi
                                derin, alıngan ve kaygan…

Gözlerimizden başka bir şeyimiz kalmamış
Dağınık çocuk bakışlarımızdan.
Marifet sanmışız çekip gitmelerimizi,
Bir fırtına soymuş derimizi,
Kemiklerimiz küf tutmuş.

Tanrı evrim bitmedi diyor!

Ağırlaşan gölgelerimiz bırakırken ruhun uğultularını
Anılar ağlıyor, acılar çiçek açıyor
Seyyar sarıcılar köşe başında.


Anıya anı anlatma çabasına son denir.

Siyah Eskisi


3 Kasım 2014 Pazartesi

gözün ilk ağrısı

ilk göz ağrımdın
çocukluğu beraber geçmişti evlerimizin
rüzgârda çarpan bir pencere kanadının ardından bakmıştık
isimsiz köyleri dağlara taşıyan ölüme

herkesi bağışladım, bir kendimi

eğilip su içtim geçmişi biriktiren bir dereden
içinden çürüyen bir ağaca dayadım sırtımı
nasıl acelesi varsa parmak ucunda toplanmış kanın
öyle bekledim saçlarının göğsüme döküleceği günü
bir kuyunun sessizliğinden yontulmuş şarkılar getirdim sana
sana burkulmuş bir ayak, incir sinekleri
bir tırnağın etten ayrılırken çıkardığı gürültü

herkesi bağışladım, bir kendimi

sıkıldım köpürmeyen sabunlardan, içi boş cevizlerden
çeşmiyen çeşmelerden, uyutmayan uykulardan
hayat elimin yetişmediği yerde bekleyen bir yara

herkesi bağışladım, bir kendimi

anladım, tanrı büyütür yorgunluğumuzu
ben bir atın bacağından gittikçe kaybolan bir lekeydim
sen bir ağacın sırtından suya düşen kabuk
kendime bir sürgün yeri beğendim gövdende
gökyüzüne ilikledim üstümde emanet duran gömleğimi

herkesi bağışladım, bir kendimi

çok eskinden kim bağışlayacak beni diye sormuştu birisi
onu bile bağışladım, işte, bir kendimi

Kahverengi




24 Ekim 2014 Cuma

ATIFET HANIM


‘’Baban duyacak! kapıyı kapat..’’
‘’Anne o telefonu istiyorum, mesaj bile atılmıyor bununla.’’
‘’Oğlum..’’
‘’Harçlıklarımdan da veririm, okula evden ekmek götürürüm. Bak yaz geliyor çalışırım.’’
‘’Yavaş..’’
‘’O sızar şimdi, duymaz.’’

Gözlerini zorlukla açtı. Saat 6.30 u gösteriyordu. 
‘’Çayı koydun mu kız’’

Eve kokusu sinmişti leş gibi, hızla kalktı. Çayı koydu, akşam yapacağı kuru fasulyeyi ıslattı. Oğlan gözlerinin içine bakıyordu ya da ona öyle geldi. Ah kınalı kuzum diye inledi. Sonra kocasının ellerine baktı, tütünden sararmış parmaklarına. 

‘’Şimdi kafana patlatacam ne söylenip duruyon, adam mı oldun lan, iş yerinde Atıfet Hanım denince bi bok mu oldum sandın.’’

Bu kez oğlunun gözlerine bakamadı, yumruklarını sıktığını gördü çocuğun, irkildi. Başını yerden kaldırmadan, bulaşıkları topladı.

Hızlı adımlarla iş yerine gitti. Kimse gelmeden çayı koymalıydı, öğlene yapacağı yemeğin adını hatırlamaya çalışıyordu bir yandan. Sekreterin internetten bulup verdiği tarifi çıkardı cebinden. Izgara polento. Gülme tuttu kırk yıllık kabağı nasıl da allayıp pullayıp acayip bir hale getirmişlerdi. Pansomen peyniri diye mırıldandı. Pansuman yok yok, parmesan. Kahvaltıya gelen muhasebeci kızlarla gülüştüler. Özenle yemekleri yapmaya koyuldu, bugün patron gelecekti. Ne heybetli adam be dedi, tatlının kekini çırparken. Muhasebeci kızlara ne tatlısı yapacağını söylemedi. Çay servisi yapan arkadaşına seslendi. 

‘’Var ya bunların bana nazarı değiyor, gözünü seveyim tatlıyı söyleme, valla onlar duydu mu kabarmıyor.’’
‘’Atıfet abla kanamam gelmedi”
‘’Ne diyon kız sen üç tenesi yetmedi mi aklını başına al. Beni gör rezilliğimi, hap vermediler miydi sana’’
‘’ İçiyodum ablam da kanamalarım uzun sürünce adam kestirdi hapları. On gün sürüyordu hastalık, adam da haklı abla’’
‘’ Salak kız, adam da haklıymış töbe töbe, dur hele moralini bozma, Sude Hanım’a söyle yavaşça sırdaştır o, doktor tanıdıkları çok’’

Mis gibi kokular gelmeye başlamıştı, gururla eserlerine baktı. Etrafına göz gezdirdi, tatlının kremasına parmağını batırıverdi. Tadı da pek güzeldi. Tatlıdan artsa da kınalı kuzuma da götürsem diye geçirdi içinden.

Akşam karanlığı çöküyordu, kalbi gibi, ruhu gibi, eve dönüş yolu gibi. Oğlu annesini almaya gelmişti. Yan gözle stajyer kıza baktı. Nasıl da maviydi gözleri. Deniz gibi, küçükken oynadığı bilyelerin içindeki renk gibi. İçi ısındı. 

Kuru fasulyeyi ocağa koydu, sofraya birbirinden farklı beş tabağı yerleştirdi. Kuru soğan kırdı.

‘’Anne telefon, telefon, telefon…”
‘’Sus be şaşkın’’

Baba içeri girince sustular. Yemek bitince, iş yerinden artan tatlıyı sofraya getirdi. Gözleri parlıyordu. Patronun dediği aklına geldi. Atıfet Hanım siz bunu çözdünüz, böyle yemekler olursa her öğlen buraya geleceğim anlaşılan. Sofranın devrilmesiyle titredi.

‘’ Lan oradan bir şey getirmiyecen demedim mi sana’’ Kapıyı çarpıp çıktı.

Yerdeki tatlıları toplarken hem gülüyor hem ağlıyordu. Neyse bu sefer vurmamıştı. Oğlu yanına geldi. Eğildi annesinin ellerini sildi. 


‘’Anne telefonu yazın alırız.’’

ÜçRenk Mavi


14 Ekim 2014 Salı

KIZ GÜZELDİ


Bakıp durma şu kıza, dedim Can’a. Söylediğimiz biralar gelmediği için canım sıkılmıştı. Can güldü. Kız güzel abi, dedi. Gülüşündeki bir şeyin öteden beri sinirime dokunduğunu o anda fark ettim. Güzelse güzel, dedim. Rahatsız etme. Biraz bozuldu gibi geldi dediğime. Zevzekliği de benim canımı sıkmıştı. O sıra biralar geldi. Bardaklara sarılıp az önce olanları unutacaktık. Can unutmamıştı besbelli. Güzel bir kadına bakmanın neresi kötü, dedi ağzını elinin tersiyle sildikten sonra. Hareketiyle bıyıklarımı hatırlamam bir oldu. Köpük içinde kalmış olmalıydı. Kıza sırtımın dönük olmasına şükrettiğimi fark edince Can için düşündüğüm küfrü kendime salladım, boşa gitmedi. Rahat bırak kızı, dedim. Bir şey yapmıyorum ki abi, dedi. Savunma dedin mi Can’ın üstüne yoktu.  Bu kadar güzeli bir kızın tek başına içmesine üzüldüm o kadar, diye devam etti. Bakışlarındaki yılışıklık yüzünden mi, omzumun üzerinden baktığımda gördüğümün yeterli gelmemesinden mi, bilmediğim bir öfkenin içimde yükseldiğini hissediyor; Can’ın kızın yüzünü gözünü tarif edişine dayanamayacağımı hissediyordum.  Birayı kafama dikip kalktım. Can, n’oldu abi, nereye diye kekelerken cebimden çıkardığım parayı masaya bıraktım. Gitmem lazım, dedim. Ani kalkışıma anlam veremeyen Can’ın düş kırıklığı dolu bakışlarının tek nedeni olmadığımı, kız da gitti zaten, deyişinden anladım.

 Çıkmak için döndüğümde kızın oturduğu masanın boş olduğunu görmenin beni neden hüzünlendirdiğini bilmiyordum. Kapıdan çıkarken Can’ın yeni bira için garsona seslendiğini işittiğim sesinin neden hala belli belirsiz benimle konuşmaya devam ediyormuş hissi verdiğini bilmediğim gibi. Hava serindi. Montumun fermuarını çekip, yakasını kaldırdım. Boynuma temas eden elimin, otururken şöyle bir gözüme çarpan kızın ince, uzun boynunu anımsatmasıyla birkaç adım ötede hafifçe sallanarak yürümekte olduğunu görmem aynı ana denk geldi. Adımlarımı yavaşlatıp, aramızdaki mesafeyi açtım. İki yanı birahane, bar, kafe ya da adına bu günlerde ne deniyorsa onlarla dolu, ışıltılı caddenin açıldığı karanlık ara sokaklardan birine girebilme ihtimalinin yarattığı heyecanı açıklamamın yolu yoktu. Açıklanamaz bir diğer şey de yol boyunca Can’ın sinir bozucu sesinin kulaklarımdaki varlığını sürdürmesiydi. Bir şey anlatıyorsa da, kızla aramdaki mesafeye müdahalesini hoş karşılamadığımdan, dinlemiyordum.

Caddenin sonuna doğru, sağa sapan kızın peşinden yürüdüm. Karanlık ve ıssızlığıyla nefes alıverişimi sekteye uğratan sokağa içimden küfrettiğimi ne kız duydu ne de Can. Peşi sıra yürüdüğümü fark etmemesinin memnuniyet verici olduğunu düşünmektense, beni öfkelendirdiğinin ayrımına varmak şaşırtıcıydı. Daha şaşırtıcı olan ise, parmaklarımdaki kıpırtının, zihnimde kızın o kuğu boynuna kilitlenmiş olmasıydı. Çok ıssız bu sokak diye düşündüm. Kızın da sokağın karanlığından şikâyetçi olduğunu düşlüyorum bir taraftan. Kız adımlarını sıklaştırınca ben de hız verdim kendiminkilere. Daha aydınlık bir sokağa ya da kalabalık bir caddeye çıkma ihtimali canımı sıkıyordu. Sokağın ortasına doğru, beni fak etti. Başını hafifçe yan çevirerek gerisinde olanı kontrol etmeye başladığını görebiliyordum ve adımlarındaki karışma şaşaladığını anlamamı sağlıyordu. Hızlandım. Kaybedecek zamanım yoktu ve Can susmak bilmiyordu.

Kıza yetiştiğimi görüyordum. Onu tuttuğumu, duvara yapıştırdığımı, korkudan büyüyen gözlerini, bacaklarının kesildiğini. Ama en çok boynunu. En çok boynunun farkındaydım. İnce, uzun, kırılgan ve haksızca davetkâr. Onun bana baktığında ne gördüğünü ancak sonra düşünebilirdim.  Vücudumu, kıpırdamasını önlemek için, bedenine yaslayıp, iyice bastırdım. Ağzının bir şey söylemek ister gibi açıldığını ama sesinin çıkmadığını görmenin o an için bir anlamı yoktu. O an yalnızca ellerim vardı ve onun boynu. Dehşetle büyümüş gözlerine baktım ve boynuna uzandım.

Yine Can’ın can sıkıcı sesi. Abi n’oldun ya, daldın gittin, diyordu. Önce ona, sonra sımsıkı yapıştığım bira bardağına baktım. Hiç, dedim. Öyle dalmışım. Can’ın neye daldığıma, nerelere gittiğime aldırdığı yoktu. Velhasıl kelam abi, dedi. Kız güzel, hele o boynu yok mu? Hay sana da, kızına da, boynuna da dememek için ayaklandım. Ben gidiyorum, dedim. Bu kadar yeter. Daha oturuyorduk abi, diye itiraz eden Can’a gülümsedim. Başımla hafifçe arkamı işaret edip, sizi baş başa bırakıyorum daha ne, dedim. Hafifçe kızaran Can, o kız bana bakmaz abi, dedi ama umutlandığını gizleyemeyen bir kırmızılık yayılmıştı yanaklarına. Masaya para bırakıp döndüm.
Önce gözleri. İri, kara gözleriyle karşılaştım. Dosdoğru bakıyorlardı bana. İçinde ne öfke, ne sitem ne de kınama vardı o bakışların. Sadece büyük bir şaşkınlık. Arkasından bakışlarım boynuna yöneldi.  Az önce biri boynuna yapışmış gibi kıpkırmızı olmuş o ince, uzun ve haksızca davetkâr boynuna. Parmaklarımdaki karıncalanmaya aldırmadan yanından geçip çıkışa doğru yürüdüm. Can haklıydı: Kız güzeldi.

Me'lun Renk

                                                             Modigliani

2 Ekim 2014 Perşembe

İNİLTİ


Acılardan gün çalarak yaşıyoruz
Yalnızız kendimize, birbirimize
Kara bir delik var hikayemizde
                                           ceplerimiz gibi
                                                 yutuyor ellerimizi.

Acının ölümcülk biçimleri var
                                göğü derinleştiren
kuşlar gömülür.

Ben bu gece bütün yaralarımı soydum
Bir unutana verdim düşlerimi.
Elleri göğe uzanmış bir heykeldim 
Dokunabildiğim tek şey yağmur taneleri
(…yüzünden sonra)

yüzün!

Yüzün yağmurun habercisidir
Bulutlar çöker yanaklarına 
Tenin kararır, gözlerin buğulanır,
terlersin 
ve 
toprak kokusu havalanır.

Koca bir şehrin meydanları boş
Yollarında hiç yürünmemiş
Ses yok ,inilti var.

Aşk asılmış bir uçurum kenarına
             yanağındaki gülümseme gibi 
                                             sallanıp durur 
o kocaman boşlukta.

Bekliyorum 
Ses yok,…
Ve geride bir hayat
Öylesine söylenmiş bir yalan gibi, nedensiz.
Gün ağarmakta!

Altın şafaklara yakut aşklar yakışırdı oysa.

Siyah Eskisi


25 Eylül 2014 Perşembe

SERİN BİR ÖLÜM


Yaz ortasında serin bir ölüm gibiydi
Seni dudaklarından öpmek

Ve ben o gece defalarca öldüm...


Mine Rengi





17 Eylül 2014 Çarşamba

NERELERDEYDİM?


Okumaya dalıp, kahvesinin fincanında dokunulmaksızın soğuduğunu, sigarasının küllükte kırılgan bir yol gibi uzayıp gittiğini fark ettiğinde – ilk şaşkınlığın ve ardından gelen ayma halinin hemen sonrasında – içi sevinçle doldu. İçi gerçekten sevindi. Göğüs kafesinde irileşen, kabaran kalbini duyumsadı. Hoşnut bir şaşkınlıkla sağına soluna bakındı. Söyleyecek kimse yoktu; kendine söyledi: bu benim! Aaa, bu gerçekten benim. Ne zamandır yoktum – aylar mı geçti; belki birkaç kısa yıl – nerelerdeydim?

( Neredesin, sorusunun ağzımdan kendiliğinden döküldüğü gecelerdeydim. Ama bunun bir önemi yok! Ama bunun bir önemi yokmuş! Yok, çünkü gündüzleri insan yapar ama gecelerden sorumlu tutulamaz. O yüzden bunun bir önemi olmadığını söylüyordum kendime. Gecenin iradesine kim karşı gelebilir ki ve kim, gece tarafından ele geçirilmiş ağızından, eli kalem tutan parmaklarından sorumlu tutulabilir ki?)

Kırk yıl hatırı var ama kırk yıl içmesem aklıma gelmez, dediği kahveye uzandı. Temkinli bir yudum ve öngörüyü yok saymanın sonucu, soğumuş kahvenin güçlükle yutulması oldu. Bir yandan aymazlığına güldüğünü fark etti. İkinci bir sevinç dalgası yaladı geçti. Kendime gülmez olalı, diye düşündü. Gecenin kölesi olmakla kalmayıp, üstümde eğreti duran bir avallığı da buyur etmiş olmalıyım söylediğime, söylemediğime, düşündüğüme ve düşünmekten bilerek uzak durduğuma. Nereden geldiği belirsiz bir kuşkuyla gölgeleniyor sevinç. Ya bu da başka bir tür aymazlıksa? Ve ben tüm bu şaşkınlıkla nerelerdeydim sahi?

( İnancın, inanmanın korunaklı ve huzurlu kollarından düştüğümde bile olan biteni kavramanın çok uzağındaydım misal. Ama bunun da bir önemi yok. Ama bunun da bir önemi yokmuş! Düşersen kalkarsın. Kalkar, sağını solunu yoklar, hasarı kabullenir ve yola devam edersin. Yeter ki düşüşüne sevdalanma! )

Kahve fincanı bırakıp sigaraya uzandı. Çay için birilerine bakınırken, kahve de neyin nesiydi, diye düşündü. Sevmem ki ben kahve. Hiç sevmedim ki. Bir yandan kitaba dönmeyi isterken bir yandan da kendine dair bu yeni farkındalık üzerinde biraz daha düşünmek; kuşkuyla gölgelenen sevinci bir parça daha ‘sahici’ kabulüyle içine çekmek istiyor. Birine anlatabilse, yüksek sesle söyleyebilse: Bu benim galiba. Bu, bir zamanlar ‘ ben ‘ dediğim şeye çok benziyor. Sorma bilmiyorum, nerelerdeydim…

( Öleyazmış bir çiçeğin derdindeydim. Bir zamanlar pembe çiçekler verdiğini bildiğim bir sardunya. Gün gün soluyor olmasını umursamadığım, görmezden geldiğim üstüne üstlük bunun suçluluğuyla kıvrandığım gecelerde. Onu göz önünden ayırmamanın hangimize biçilmiş bir ceza olduğunu düşünmekten kaçındığım; kendimi kalemin sürükleyişine teslim ettiğim o tuhaf ve ağzımda belli belirsiz bir acılığa razı geldiğim gecelerde.)

Çiçeği düşünüyor. Son bir haftadır yapraklarında baş gösteren canlanmanın ve ardından küçük pembe çiçeklerin utangaç bir yavaşlıkla birer birer patlayıverişindeki başarı hissini düşünüyor. Çiçek ölüyordu. Ölsün istiyordum ben de, diye itiraf ediyor. Sona eren bir şeyi, herhangi bir şeyi görmenin tüm ağrıları dindirecek bir otayışa dönüşebileceği sanısına kapılmışlığımla, haindim. Bir şey ölsün, yok olsun. Olsun ki üzerinde yürünebilecek yeni yollar açabilmek için gereken arzuyu getirsin beraberinde. Sonra, tüm sabahlar gibi başlayan o sabah geldi. Uzun sürmüş bir geceden miras, neye olduğu belli olmayan cılız bir öfke, çaya eklenen sigaranın dumanını savururken göze takılan çiçeğin duruşunda içi ezen bir sızı. Fark edilmeyi uzun süre beklemiş, beklerken can çekişmiş bir çiçeğin serzenişi: Nerelerdeydin?

( Su yetmez, gitmeye yüz tutmuşu döndürmeye’nin öğrenmesindeydim. Sevilecek bir yanı kalmamış solgun yapraklarını okşadığım; teması onlarca hikâye ile süslediğim hayret verici bir gevezelikteydim. Konuştum, konuştum, konuştum. Öyle çok konuştum, öyle çok anlattım ki bir dinleyiciye muhtaçlığımı kendi ezasından önemli bulan çiçeğin canlanmaktan, pembe çiçeklerinin sevincini önüme sermekten başka çaresi kalmamış gibiydi. Diriminin bana da sirayet edeceğini aklıma getirmeksizin yaşasın istedim. Ölsün istediğim bir şeyi yaşatmak için didindiğim yerdeydim bu yüzden.)

İstediği çay nihayet önüne konulduğunda memnunlukla gülümsüyor. Hafifçe arkasına yaslanıp, geriniyor. Akşamın inişine az kaldığını düşünüyor. Uzanıp kitaba dokunuyor okşar gibi. Çaydan bir yudum. Sevincini nerelere saklasa bilemediği bir söz’ün anısı geliyor ilkin, az önce dalıp gittiği satırlardan aklında kalmış o benzetmenin – ‘ alçalan güneşin cenazesi’ - yeniden hatırlanışı, dile gelmeyecek bir yanlışlığın nihayetinde kabullenilişinin verdiği rahatlama. Çaydan bir yudum daha. Durup dururken arzuya dönüşen kahve isteminin anlamsızlığına gülüş. Yine. Kendine kocaman gülüş. Bak, güneş de alçalıyor. Tüm bunları unutacak denli kaybolmuş muydum? Nerelerdeydim?

( Kendini bağışlamanın, bağışlayabilmeyi öğrenmenin ya da, ezalı yollarında düşmenin ve kalkmanın eğitimindeydim.)

Kahvenizi içmemişsiniz, sevmediniz mi yoksa, diyen garsonun sesiyle çıkıyor basit bir sorunun zor cevap çabasından. Dokunulmamış kahvenin yanında duran dibi çoktan görünmüş çay bardağına bakıyor. Gülümsüyor. Kahveye, çaya ve garsona.

Kahve sevmem ki ben, diyor. Hiç sevmedim…

Üçrenk Kırmızı




11 Eylül 2014 Perşembe

HAİKU


Yağmurla aramdaki yol
Senden başlıyor,
Ben başlangıç değilim, yol, senden başlıyor.

Dilrengi 


6 Eylül 2014 Cumartesi

PLATON’LA HESAPLAŞMA

Şimdi çok değerli salkım saçaklar, gizlemeye mahal yok, bu platon'dan yana dertliyim, platon'la derdim var. Kendisiyle hesaplaşmayı birkaç aylık filozofluk kariyer planlamamın içine almış bulunuyorum. Bulunuyordum aslında. Fekat hiç beklenmedik bi şey oldu sakallılar. Hayırlara vesile olsun bu platon köken saçaklısı rüyama girmez mi, orada çatır çatır benlen hesaplaşmaz mı, kabus beteri şeydi allah sizi inandırsın. Anneme o kadar diyorum iyi bi anne ol gel üstümü açmış mıyım açmamış mıyım arada kontrol et diyorum ama nerdeeee. Adam dan diye selamsız sabahsız giriverdi rüyama ayol.

İşten çıktığım gibi eve koşmuşum. Bütün gün patron, karısı, metresi, sümsük oğlu gibi iş meseleleri yanında, benden bucak kucak kaçma konusunda uzmanlaşmış, kalın kitaplara vurgun kafasını nerelere vursam da aklını başına getirsem bilemediğim güzel gözlü saçaklıylan uğraşmak gibi kalbi meseleler derken bitap düşmüşüm anacım. Eve girdim, bi duş, sonra da az uzanayım dedim. Uzandım, yarın ne giysem diye düşünürken uyuya kalmışım. Hain annem de üstüme bi battaniyecik bile örtmemiş. Neyse. Aaa birden böyle garip bi yerde açtım gözümü. Daha gözümü açar açmaz içimden bi ses sağlam dur trenses dedi. Öyle bi yer ki hem taş hem börtü böcek. Bi bina böyle ama bildiğimiz binalara benzemiyor. Merakım galip geldi girdim içeri. O an kabusta olduğumu anladım çünkü her yan kitap ve çarşaf modası gelmişçesine çaputlara bürünmüş saçaklılarla dolu. En berbatı da aralarında dolanıyorum böylee şahane bi varlık nereden gelmiş kim bu diye hiçbiri dönüp bakmıyor anacım. nereye düştüm derken sarındığı kumaş kalitesi diğerlerinden düşük olan süklüm püklüm bi tip yanıma yanaşıp sırıtmaya başladı. Ne var gibilerinden kaş göz ediyorum o da bana ediyor. Eliyle ilerideki kapıyı gösteriyor ve aynı anda sırıtmayı başarıyor. Ne var orda dememe kalmadan sabrı tükendi bunun kolumdan tutup çekiştirmeye başladı. Aldı beni götürdü kapıya. İçeri ittiriverdi beni. hişt eline koluna sahip ol diye çemkirecektim ki içerden, demek geldin diye biri seslendi. Kim ola ki bu diye bakınınca bi de ne göreyim bi adam. Her yanından saçaklılık akıyo. Fekat gözlüğü yok. Tanıdım tabi. Bizim köken ayol bu dedim kendi kendime. Yakına gel, diye seslendi. Böyllee put gibi duruyor. Mecbur gittim yanına. Yakından daha saçaklı çok sayın sakalılar. bi yer gösterdi oturdum. Dikti gözlerini bana. Ondan mı korkcam ben de iri ela gözlerimi yapıştırdım bunun gözlerine. Bi kız her türlü silahı kullanmalı di mi anacım. Hakkımda ileri geri konuşuyomuşsun, dedi. Eyvah bu şimdi ceza olsun diye beni de salkım saçak bi şey mi yapacak acaba diye bi tırstım. Hemen yansıtma mekanizmasını harekete geçirdim. Aaa sen de sadece beni mi görüyosun ayol binlerce yıldır önüne gelen hakkında konuşuyor, dedim. Öyle mi, diye sordu sanki gülecekmiş de kendini zor tutuyomuş gibi duruyordu. Hemen şımardım tabi. Öyle, öyle saçaklı dedim. Neler söylüyolar peki, diye sorunca dedim ki aaaammmannnn işte saçaklıcım 2589 yıl olmuş hala sana not düşüp duruyorlar çok sıkıcı dedim. Demek öyle dedi düşünceli düşünceli. Peki senin derdin ne, benlen hesaplaşmak filan istiyomuşsun diye duydum, neyin hesabı trenses demez mi, ay bi korktum ağzım dilim kurudu anacım. Dedim k,i ya kökencim bi kahve filan içsek öyle konuşsak olmaz mı. Hiç misafirperver değil anacım bu filozoflar duymazdan geldi. Aşk hakkındaki görüşlerimi beğenmiyormuşsun dedi. Kahveyi boş geçtik mecburen gözlüklüler. Sen aşktan anlasaydın senden türeyenler de anlardı dicektim kendimi tuttum laf karıştırayım öyle kurtulayım diye dedim ki, aslında bebeleri mağaraya zincirlemenden de hoşlanmıyorum. Ne bebesi ne mağarası diye böyle hiddetlenecek gibi oldu, hemen saman sarısı saçlarımı sağdan sola sallayıp bi dakka dedim. Kızmak yok bak zaten cinnete meylin var buracıkta cinnet geçirirsin alimallah dışardakiler sensiz napar sonra sakin ol saçaklı, içinden ona kadar say ve derin nefes al dedim.

Güç bela sakinleştirdim kökeni bu arada da etrafa bakınıyorum gerekirse kafasına indirecek kalın kitap filan var mı diye fekat oturduğumuz odada hiçbi şey yok anacım bomboş. Bi biz varız. Hiç kalın kitabın yok kökencim ne iş dedim dayanamayarak. daha yazıyorum, bitmedi dedi ters ters. allahım demek bu kalın kitap şeysi de bunun başının altından çıktı diye düşündüm. Şimdddiiii platoncum biricik saçaklım benim derdim şu ki aşık olunca cinnet geçirip, aşkta eriyip, kaybolup, aşk denizindeki balıklara yem olma fikri hoşuma gitmiyor. Şimdi sen böyle dedin diye bazı saçaklılar aşk budur diyolar benim de tepemin tası atıyo. Bence seni yanlış anlıyolar. Onu bi sorayım diyodum sana dedim işveli cilveli. Bi 3 dk dakika bi şey demeden bana baktı böyle. Ay allahım dedim adamın aklı başından gitti bak bana bakınca. Kökeni etkileybiliyosam ondan türeyenleri de etkileyebilmeliyim. Acaba evrim geçirip dayanıklı hale mi geldi bu benimki diye düşündüm. Bu esnada platoncum konuştu. Dedi ki aşk idea'dır.

İdean batsın, asıl idea benim bi kere diyecektim kendimi zor tuttum allah sizi inandırsın danteller. Napcaz yani aşkımızı yaşamak için idealar evrenine mi gitcez, tamam saçaklım tamam gidelim kökencim fekat adresi bilmiyoruz, nasıl gidelim her şeyi demişsin onu dememişsin dedim bunun yerine. İdea gidilebilir bi şey değil trenses düşünülebilir bi şey sen bunu anlamamışsın dedi. Neyi anlıyorum ki saçaklıcım dememek için kendimi zor tuttum ama içimdeki aşk ateşi itiraz ateşini tutuşturarak kendimi tutamama neden oldu biricik iğne oyalarım.

Aşık olduğunu düşünmek mağara duvarına bakıp durmak mı yani, olmaz öyle şey diye çemkirdim. sen ne cazgır bi şeymişsin, yaşamak mağara duvarına bakıp durmak esasen. hiç güzel bi mağara yapamamışsın dedim sinirle. Aynı duvara bakıyoz kimimiz cipe biniyo kimimiz dolmuşa naber. Naber nedir, dedi. Offf dedim ya offf. Anla artık platoncum dedim o idealar evrenin o kadar mükemmel olsaydı onun kopyası da bi halta benzerdi. Kopya aslından başka şeyi gösterir mi göstermez. bu duyulur dünya berbatsa aslı daha beter demek ki. İdeanın mükemmellik iddiası çuvallıyor kökencim benim anladığım budur dedim. Sen hiç susmaz mısın, bi sus az düşüneyim dedi o da. Kafasını karıştırdım diye sevinsem mi acaba diye düşünürken içeri dan diye bi acemi saçaklı girdi. Ey platon dedi, sokrates'in savunmasının ilk baskısı geldi. Bizimki benim dediklerimi düşünmeyi bırakıp ayağa fırlayıp aceminin elindeki kalın ( görmüştüm ben onu o kadar kalın değildi bu niye kalın anlamadım) kitaba doğru koşturdu.

Kitaba benzemeyen kitabın sayfalarını karıştırırken belli etmese de tebessüm ediyordu. Dayanamayıp ya platoncum dedim, bu sokrates saçaklısı gerçek mi yoksa senin idean mı? Diyolar ki aslında sokrates diye biri yokmuş da onu sen uydurmuşsun da varmış gibi ona bi hayat vermişsin de, verdiğin hayatı da felsefi amaçlarına ulaşmak için geri almışsın da. Doğru bu denilenler dedim. Beni duymuyor gibi elindeki kitaba benzer şeye bakıp duruyordu. Başını elindeki şeyden kaldırmadan demez mi ki, trenses düşün bakalım sen gerçek misin, yoksa biri seni uydurdu mu? var ya bunu duyunca güzel gözlü saçaklımı kolunda bi kızla görmüş gibi beynimden ateşler çıktı. Bi alev aldım, bi yandım. Yanarken uyanmışım.

İşte o gündür bu gündür, çok değerli salkım saçaklar, bu Platon denen köken haftada 2-3 rüyalarıma gelmek suretiyle güzellik uykularımı bana haram etmiş ve dahi canımdan bezdirmiştir. Yine rüyama girecek diye uyku uyuyamıyorum allah sizi inandırsın. Göz altı kremlerine döktüğüm paralarla ne kalın kitaplar alırdım oysa heyhat!


TRENSES




4 Eylül 2014 Perşembe

EYLÜLDEN BİR YORGAN AL BANA


Eylülden bir yorgan al bana
Tenha bir gecede sarılsın öyle yalnız
Bir bahçede sarmaş dolaş yakalanalım onunla
Isıtırken ben seni, sen ben, ben senken
Bir yaz gecesinde eylül‘ü özleyip terlerken,
Rüzgardan dallarım eğilmiş varsay,
Anne hüznüne bakakalmış çocuk.
Sonbahardan bir yapraktım da düştüm dalından
Eğildin aldın, gerdanına doldum da
Üşüdün sandın.
Öylece durdun baktın yağmura
Tüm fotoğraf karelerinde seni arıyordum ya
Mevsimin yok.
Dün gece seni sonbaharla aldattım.
Geceyi üstümüze örttük sen görmedin, yandım
Bana eylülden bir yorgan al, bana
Üşürken aslında rüzgar kokmak saçlarında
Titrek bir sandalın yazdan kalma hüznü bu aslında
Biz o yorgan altında
Mahrem yalnızlığımıza sevişerek ağladık.
Mevsimleri tükettik sonunda.

Eylülden bir yorgan al bana.

ŞemsAzure

 

30 Ağustos 2014 Cumartesi

HASAN ALMAZ*

O günden sonra Coşkun’u bir daha uyku tutmuyor. Karantina küçük bir yer, Coşkun’ un kahvesi, daha da küçük Karantina’dan. Üstüne üstlük, geçen yıl darbe yapıldığından, sımsıkı bir yönetim, bolca muhbir ve şikâyet de oluyor.
Gecenin on biri geldiğinde, kahvenin ışıkları kapatılıyor, müşterileri ise evlerine gönderiliyor. Sonra bunlar, Berduş ile çay ocağının sotesine çekilip, bir yandan bardakları yıkıyor, diğer yanda da ot’u bok’a sarıp, gün boyu dağılmış kafalarını toparlıyorlar.

Berduş çok içtiğinde anında kaykılıyor oturduğu yere, sabaha kadar da elleşmiyor Coşkun ona. Ama şimdi konuşuyorlar. Berduş gün boyu, gelip gidip, Pembe’yi anlatıyor Coşkun’un kulağına. Anlatma sırası Coşkun’a ancak bu saatlerde gelebiliyor işten güçten.
En sevdiği saatlerde bunlar zaten Coşkun’un. Bütün gün özellikle cam kenarındaki masalara servise koşuşturduğundan, müşterileri dip köşelerde oynadıkları taş oyunlarını bırakıp, pişpirikle yetinmek üzere, cama yakın masalara toparlanıyorlar ister istemez. Coşkun’ un çayı güzel, kahvesi de kordon manzaralı olduğundan gelen geçen de kesiliyor istemeyerek.

Berduş, kayıp bir adam. Gençliğinde İskankanbol’lara gidip çalışmışlığı var, oradan Şursa’lara, hızını alamayıp Ballı/kesir’e uğramışlığı var. Ancak dikiş dikmeyi bilmediğinden, işini de tutturabildiği olamamış o gittiği yerlerde. Yapamamış işte ve dönüp gelmiş yine Tepeköy cangılına. Eh şans bu ya kendi memleketinde de fazla barınamamış. Annesinden ısrarla para istemiş bir gün. Annesi de kefen parasını nerede sakladığını unuttuğundan, “param yok” gibilerden kestirip atmışmışmış. Sonra kadıncağızı, Himmi’ nin sarı Murat taksisiyle hastaneye zor yetiştirmişler, falan filan….

Birkaç gün Jandarmadan saklanmış bu Coşkun’un evinde. Sonra Jandarma aramayı kesmiş Berduş’u, Ana yüreği de dayanamayıp şikâyetini geri almış veya aldırmış. Öyle diyorlar, anlatılanlar böyle.
O zamandan beri de Berduş ile Coşkun kan kardeşi olmuşlar. Çocukken Berduş’un, Coşkun’a attığı kazıklar unutulmuş, kahvede garsonluk mu ney, yapmaya başlamışmış… Çayı getiren Berduş, çayı götüren Berduş, boşu toplayan Berduş, boşu konuşan Berduş, çoku konuşan Berduş, silip süpüren Berduş, bardak yıkayan Berduş, hesap toplayan Berduş, cebe indiren Berduş, çöpü götüren Berduş, ot’u getiren Berduş.
Berduş Coşkun için, artık pek değerli olmuş.
Ama bu gece ve her nedense Berduş, bir türlü sızmak bilmiyor. Pembe konusu uzatıldıkça, büyüyen göz bebekleri, daha bir parıldıyor gibi ve bu seçiliyor loşlukta.
Pimpirik dolu bardağını alıp bir dikişte içiyor Coşkun. Muhabbeti uzatmasa hasretinden, uzatsa, bu defa da gevezeliğinden gözünü uyku tutmayacak. Nihayetinde kolayına geleni yapıyor ve görmezden geliyor Berduş’un yandan bakışlarını. İçine düşen koru söndürmeye çalışıyor konuşarak.
Pembe” diyor, “kiraz” diyor, “naz yapıyor” diyor.
Onun, yüksek tepelerine, ev kurmasınlar” diyor Sonra.
Apartman bile diktiler çoktaaaaan” diye sızlanıyor Berduş cigaralığı sömürürken.
Sonra cigarayı, Coşkuna uzatıyor,  Coşkun’da dumanlanıyor iyice.
Ev kurdular yaa…” diye mırıldanıyor “çoktaaan” . Ama bunu söylerken a’yı iç çekerek ve geçirerek öyle bir vurguluyor ki.
Ama sende biliyorsun ki ahretliğim, Hasan almaz, basan alır.” diyor nefeslenerek Berduş.
Gülüşüyorlar…


Sonra Plajı anlatıyor Berduş. Turistleri anlatıyor, güneşlenenleri, kamp alanında sarmaş dolaş olanları anlatıyor. Süt gibi bacakları olanları, mısır tanelerini anlatıyor göğüs uçlarına bakarak genç kızların.
Karavanları, karavanın içinden seçilebildiği kadarıyla gözetlediği sahneleri anlatıyor Coşkuna hararetle, plaj şemsiyelerini, deniz yastıklarını, şezlongları ve hem altında hem de üstünde uzananları…
Elvan” gazozlarının serinliğini anlatıyor sanki mübarek ve ardından yine dönüyor kamp alanına, duşlarda olanları anlatıyor, dönüp dolaşıp, gelip duruyor kamp alanındaki kiraz ağacının dibine.
Coşkun’ a bakıyor şimdi, onun kiraz ağacına nasıl tırmandığına bakıyor aceleyle. Pembe’ye nasıl vurulduğuna bakıyor onun, kırmızıya nasıl bu kadar hasret kaldığına, çıtır çıtır yanışına bakıyor kiraz ağacının…


Üçrenk Beyaz

*Metinin, yazarımızın bir önceki metni olan ' Pembe ve Yalın' adlı metniyle birlikte düşünülerek okunması önerilir../ üçrenk




21 Ağustos 2014 Perşembe

PEYGAMBER’İN KEDİSİ

Roni için…

Salatanın suyuna
ekmek banmayı seviyorum.
Lakin intihar edemediğim için kendimi sevmiyorum.
Şimdi sen düşün
onlar düşünsün şimdi
yollar düşünsün şimdi
yolgeçen hanı arkadaş evleri
bir gece önce yatan kişinin umutsuzluğunun kaldığı kirli yastık örtüleri
beş parasız dalavere günler
benden ödü kopan avare kalbim düşünsün.
Beni affet. Ben düşüneyim.

Beni affetmesen n’olur
sabahın köründe seni görmeye geldiğim kent
alnımdan öptü n’aber
Hem kulaklarına kirazdan küpe yapmasam n’olur
annen, kızımı bırakma, dedi n’aber
Beni affet sevgilim
yoğurtlu semizotu yeriz akşama.


  BOZKIR
  Temmuz 2014




14 Ağustos 2014 Perşembe

GÖLGE

  Kanatlarını çırpmadan uçan, cansız bir kuş yükseliverdi yuvasından. Yükseğe daha da yükseğe çıktı. Gözlerinin içinde kendisine ait olmayan bir canlının bakışlarıyla, hiç olmaması gereken bir yere doğru, hiç çıkmaması gereken bir yolculuğa çıkmıştı. Pençeleri arasında gizlenmiş bir yük. 40 yıllık uğraş. İnsan ırkının yetiştirdiği en büyük dâhinin izinden giden düzinelerce zeki adam. Olacakların farkında olup pişman olanlar, uykusuzluktan simsiyah olmuş, şişmiş gözleriyle, aynayla bile yüzleşmekten korkarcasına yüzlerini yıkayıp inzivaya çekiliyorlar.

   Kuş yükseklere süzülmeye devam ediyor. Onun yerine her şeyi gören gözlerindeki canlı, taşıdığı yükten haberdar. Duygularından arınmışçasına, olması gerekeni, emredileni yapıyor. Dışarıda bir sessizlik. Yağmur yeni yağmış, öyle bir yağmış ki sanki doğa gençliğine dönmüş. Ağaçlar daha yeşil, güller daha kırmızı, başkalarının aşklarına alet olmak için koparılmayı bekleyen papatyalar bile daha beyaz. Ufukta, iki dağın arasına birileri tarafından bastırılmaya çalışılmasına direnen, o sarının en açık tonundan kırmızının en koyusuna kadar tüm renkleri barındıran yaldız tanesi, günün güzelliğine kapılmış, batmamak için ayak sürüyor, sanki yağmurun bıraktığı rengârenk gök kuşağını terk etmek istemiyordu.

   Kuş daha da yükseğe süzüldü sessizce. Yağmur tanelerinin ağırlığını sırtından atan pamukların üzerine çıktı. İçlerine girip kimsenin onu göremeyeceği, duyamayacağı şekilde ilerledi. Gitmesi istenen yere, yıllar sonra bile gitmiş olmasına lanet edilecek yere yaklaşıyordu. Altında sadece masmavi sular kalmıştı. İlerisinde küçük bir ada, içinde yarına umutla bakan insanlar. Hayalleri, sevdikleri, yapacakları bir çok şey olan binlercesi.

   Usulca açtı pençelerini. Sorumlu olacağı şeyin ağırlığı, yükünü bırakmış olmanın hafifliğinden kat be kat fazlaydı. Sessizlik. Ardından büyük bir gürültü. Siyah bir dalga savuruyor tüm adayı. Ardından beyaz bir mantar bulutu yükseliyor göğe. O öyle bir melun yüktü ki sayesinde doğada başka renklere yer kalmamıştı. Beyaz mantar bulut, içine tüm umutları da alıp yükseliyor, altındaki simsiyah gölgesinde ise bir daha onlarca yıl yeşeremeyecek yaşanmamış hayalleri bırakıyordu.



Fluorit Mavisi




                                                               Maruki Toshi

6 Ağustos 2014 Çarşamba

IŞIK ve GÖLGE


Dalgınlığını kollayan bir gölge
gücenmiş yarı saydamlığıyla;
bedenimi ölgün ölgün yaymada.
Gözümün kıpırtısına toslayan
sinik bir ışık dallanıyor;
camın kaygan serzenişine aldanan.
Derken;
serili bir çulun yüzeyinde tutuşuyor,
kısık parlaklığını;
gölgemin doygun karamsarlığına iliştiriyor.


Seyrim yokladığı çevreninin belirsiz avareliğinde.
Biri diğerini ıskalayan
mecalsiz, -lakırdılarını aralıyor; yarı açık dudaklarımdan-
keskin solgun bir telaş;
yutkunmaya yakın, pul pul hareleniyor.
Geçkinliğini  kollayan 
kesiği yaygın öksürük;
parıltılı iplerinden  gölgemi,
-dalga dalga-
ışığın çekingen dokunuşuna yaymada.

Gri





24 Temmuz 2014 Perşembe

Pembe ve Yalın

Pembe kiraza düşkün, yalın ise Pembe’ye: Ama uzaktan görüyorlar birbirlerini, Yalın, olduğu yerde çarpılıyor yıldırımlarla ve kentin bütün elektrik sistemi aniden çöküveriyor. Kale’ de karşılaşıyorlar bunlar.
Günlerden Cuma. Kentin tüm köylerinden, kasaba ve ilçelerinden, ünlüsünü farklısını, ucuzunu fahişini -olmazsa olmaz fahişelerini-, tatlı patatesini yahut domates olmadı biberini, bolca hıyarını ama, sarı ve mor mintanlı olanlarını hem de…
Keçi ve koyunların sütlerinden üretileni, değerli olan neyi varsa işte onu, bulduğunu kapan insanların, gıcır gıcır ford minibüslere sıkış tepiş doluşarak, umduğuyla değiştirmek için bulduklarını, o nedenle kurdukları pazar yerinde rastlaşıveriyorlar…

Hâlbuki kimse kiraz getirmeyi akıl edememiş ki pazarlık niyetine. Pembe belki bu yüzden, belki annesinin siparişi nedeniyle, illaki de bulması gerektiğinden şalvarlık kumaşları, onun da kiraz desenlisini arıyor ortalık yerde.
Bütün bir sıra boyunca dolaştıkça içinden, “kiraz olsunda artık, nasıl olursa olsun”, diyor.
Arıyor aranıyor: Kırıta salına, kalçalarını bir kaldırıp bir indirerekten, bir o yana -çınar ağacının gölgesinden sakınmadan geçerek, bir de bu yana dağıtarak iyice -topuklu ayakkabılarından olsa gerek-, bolca, maviyi, boncuk yapıp dağılarak etrafında, şakıyıp bazı pazarcılarla bi’de, bazılarının yüreklerini de arkasına katarak, hoplatarak dolanıyor.
İki dirhem, bir çekirdek: Bir Cuma pazarında, esnafın yüreği böyle hoplatıldığında, fiyatlar anında düşer, alan ve satan arasında, kıran kırana bir mücadele başlar derler borsada. Ah o gözler pembede, akıl canın yongasına takılı kaldığında… Sonra Pembe’nin geçtiği yerlere bir alıcı hücumu başlar ki… arada kalanın canı böylece çıkar.
Buna, Eli işte, gözü oynaşta’ derler: Yalın, parmak uçlarını yeni terlemiş bıyıklarını burmak için uğraşırken yakaladığında,  Pembe bütün bir Pazar yerini karıştırmış, don satıcısından, sebze, meyve ve helva üreticisine, ne kadar tezgâh varsa artık, fiyatlarını ucuzlatmış, tuhafiye hizasına, tam da Yalın’ın, kendini bir kazık gibi hissettiği yere doğru, ilerlemekteydi.
İşte ne olduysa zaten, o zaman oldu: Birden bire, Kale’nin kenar mahallelerini sessiz sedasız paylaşan, ne kadar coşkulu ve oynak esmeri varsa; “palesi, şoparı, at arabacısı, faytoncusu, falcısı, bohçacısı, ama en çok da gürültücüsü, ellerinde siniler, ay çekirdekleri, darbukalar, klarnetler, alçak perdeden kemanlar, kemaniler, çalgıcılar ve geri getiresiceler” yetmedi mi?.
Al sana dümbelekçiler, el çırpıcıları, caba atıcıları, takı asıcıları, çığırtkanı, davulcusu, rakıcısı, mezecisi, pilav pişiricisi, dev kazanları, oynak havaları, neşeli dansları, sağdıcı, eltisi, dünürü, halayı, düğünü eşliğinde, aniden doluşuverdiler Karantina’nın açık ama oldukça da küçük gazinolarından birine.

Çengiler, halaycılar, dansözler, ah o  yeni yetmeler… Sonra Tepeköy’ ün ileri gelenleri… Köçekler elbet, köşede sakız çiğneyenler ve ağzında asla bakla ıslanmayanlar… İri yarı dört çingenenin getirip, gazinonun dört bir köşesinde bulunan çam ağaçlarına astıkları dev “şoparlörler”den yayılan, “Tepsi de tepsi fındıklar, Ayşe’de Veli agayı gıdıklar”, şarkısının incecik sözlerine, kıvrak namelerinin büyüsüne ve havasına dayanamayıp, düğüne icab etmişler, Pembe’yi Yalın’a, kirazı da olması gereken yere, yakınlarda kahvesi bulunan, Coşkunun bahçesine yakıştırıvermişlerdi.
Adet yerini bulmuş, Yalın’ın da başı, dillere destan bir şopar düğünüyle, evciliğe bağlanmış idi artık…
Görünen oydu ki, kiraz dudakta, dudak Yalın’da eriyecekti bundan böyle.
Gelinliğin incecik beline sarılmış, üzerine altın paralar iliştirilmiş, kırk düğümlü, esnek ama Kıpkırmızı kuşağın, bütün anlatabildiği de buydu düğüne katılanlara…


ÜçRenk Beyaz