11 Ekim 2012 Perşembe

POSTA

 

Nejat, Masada oturuyor, son karalamaları, o yüzden seviyorum daktiloda dans eden ellerini, sen bize binemeyeceğimiz otobüslerden yer ayırtıyorsun sevgili. Bitti, deyip tek bacaklı sandalyende dik durup son bir sigara alevliyorsun, yerdeki ahşaplar çıkacak olan yangının kılıfını hazırlıyor. Uzak bir yoldan gelmiş kilometrelerce yürümüş kelimelerce koşmuşsun gibi öyle nefes nefese duruyorsun. Önceden okumuş olmasam yazdıklarını neden yoruldun böyle derim. İntikam alır gibi okurdum yazdıklarını kanardı kelimelerin. Bir sonraki satırı öyle özlerdim ki masanın başına geri gelip dünyadan kopmanı beklerdim. Sen cümleleri seviştiren adam, hep ağlamakta buldun çareyi. Romanların gibi kesik kesik göz yaşların. Bıyıkların sararmış sigaradan, birileri kitabını okurken seninle alakalı bir düşü olacak mı? Sen hak ediyorsun hatırlanmayı diye düşünüyorum yıllardır. Ve o an geliyor son cümlenin noktasını koyup masadan kalkıyor kutuluyorsun sayfalar süren romanını, senin için, masanın yanına bıraktığım kasaptan çaldığım yağlı kağıtla değil de, gündemdeki en ucuz gazete haberiyle kaplamayı tercih ediyorsun kutuyu. Yatağını düzeltiyor, masayı sonra, daktiloyu, izmaritleri çöpe, çöpü kapıya bırakıyorsun, ayakkabılarını giyip yolun karşısındaki büyük posta kutusuna atıyorsun içinde romanın olan kutuyu. Ardından gidiyorum, atılır mı o diye iç geçiriyorum, alıyorum eve geliyorum, uyuyorsun, romanı bitirmek sana yaramadı bak hemen yorgun düştün, bir önceki kabul edilmeyen romanın gibi bunun da son cümlesi aynı, “benim gözlerimden yaşamı okumanız için…” bu roman sen olmadan basılmaz ki; sen sen olmadıktan sonra sen böyle bunalıma girdikten sonra, derken masanın üzerinde duran törpüyü alıp seni yaşatmak için gözüne saplıyorum çığlık çığlığayız odayı boydan boya turluyoruz, sonra mutfağa koşuyoruz ocakta demlik unutmuşum da sen altını söndürmeye koşuyormuşsun gibi, bıçağı kapıyorsun ve yel değirmenlerine saldırıyorsun son kişot. Bıçağı elinden kapıp bana ithafını yerine getiriyorum, ne demiştin romanın sonunda; “benim gözümle okuman için…”

Ellerimde kandan başka şeyler var gözüken, ürkek miras yedi bir güvercin edasıyla, boğazının en işlek damarına kaykılan bıçakta yollarımız kesişiyor ansızın, uzun uzun yürüyoruz can sıkıntısından acından, biraz sessizlik istiyorum senden, yumruklarını sıkıyorsun ateşten, son bir cümlen daha olmalı diye düşünüyorum. Söylenmemiş bir motif, ben işliyorum öfkemle. Mavi kristal birer boncuk ellerimde, tespih taşları yerine yaraşır belki de. Sıyrılmışlığın zamanından bir çift gölge, hayır, emanet alıyorum merak etme, başka bir gözle görmeğe başlayınca, avucumun içine bile sığmayan gözlerin, şimdi gör ki ona romanını anlatayım. Mutfakta yerden kalkıyorum, Müzeyyen Senar, taş plaktan söylüyor kaşlar kara gözler kara, kutunun içine emanetini yerleştiriyorum bir çift cam bakış… Son bir satır ekliyorum bitmiş cümlene… “hasretle gözlerinden öpen karın…”

Kutuyu postalamak için yolun karşı tarafına yürümeye koyuluyorum.



“göz gamın ne olduğunu bilseydi,

Gökyüzü bu ayrılığı çekseydi,

Padişah bu acıyı duysaydı,

Göz gece gündüz demez, ağlardı”*

*mevlana

ŞemsAzure

                                                                     ŞemsAzure