26 Ekim 2012 Cuma

BİR VAROLUŞ BİÇİMİ TAKLİDİ OLARAK OYUN


           Zaman geçiyor; oyun sürmekte. Taraflar oyunun varlığından habersizmiş gibi görünmeyi olağanüstü bir biçimde başararak, en iyi oyunlarını sergileme konusunda oldukça iddialı olduklarını fark ettiriyorlar. Hangi takımın başarılı olacağı henüz tahmin bile edilemiyor. İçki kadehi tokuşturmanın rahatlığında tokuşturuluyor karakterler. Herkes canı yanmıyormuş gibi yapıyor. İzleyicisi olmayan bu oyunda alkış sesleri, tarafların iç sesleri tarafından efekt ediliyor ve bu ses yalnızca söz konusu, tarafça işitilebiliyor. Oyun şaşalı, ödül yok; bu da sadece oynamak için oynanan bir oyunun varlığını belgeliyor.

          Kimin kazanacağının önemi var mı, henüz bunu da bilen yok. Stratejiler şimdilik kaybetmemek üzerine kurulu durumda. Böyle olunca da, saldırıdan çok savunma silahlarının varlığı hissedilebiliyor. Henüz ölü yok yaralı da. Belki bir –iki küçük çizik, hafif berelenmeler, hepsi bu kadar. Herkesin zulasında öldürücü bir silah bulunur elbet. Ama henüz kimsenin vurucu gücünü saflara gönderdiğine rastlanmadı.

          Oyun hep yoktu elbette. Başlangıçta, sadece taraflar birbirlerinin varlığından haberdardı; günün birinde rakip olacakları kimsenin aklına gelmiyordu. Sonra oyun başladı. Ortada ezberlenecek ne bir senaryo ne de oyunculara ne yapmaları gerektiğini söyleyecek bir yönetmen vardı. Bu durum başlangıçta taraflar arasında hezeyana neden olduysa da; kısa zamanda durum anlaşılır bir nitelik almaya başladı. Oyuncular görev sırasında bir takım kostümler kullanıyorlardı doğal olarak. Kendi görünmez dolaplarından bulup çıkardıkları bu giysiler, eğreti duruyordu üzerlerinde. Ancak şimdi durup bunu düşünmeye vakit yoktu; oyun sürmek zorundaydı. Hem giysileri, takmak zorunda oldukları maskelere oranla daha iyi durumdaydı. Ah o maskeler! Umursamaz, komik, korkunç, uzak, şaklaban ve rengârenk maskeler. Her iki tarafın da en nefret ettiği yandı o maskeler. Ama zorunluydu onları çıplak yüzlerini gizlemede kullanmak. Oyuna maskesiz çıkmayı düşünmek, deli cesareti gerektiriyordu ve söz konusu taraflar ne deliydi ne de cesur. Belki de oyunu bitmek bilmez bir işkenceye dönüştüren de buydu. Deliliğin ve cesaretin eksikliği! Taraflardan en az biri, maskesini çıkarma yürekliliğini gösterebilseydi, oyun bitebilirdi. Ne zafer olurdu o zaman ne de yenilgi. Sadece yorgun oyuncuların yüreklerini dinlendirecek bir rahatlama anı yaşanırdı belki. Sonra yaşam normale döner; herkes eski sıkıcı yaşantısına tekrar sığınır; renksiz fakat huzurlu uykulara kavuşulurdu.

           Ne var ki, ipin ucu kaçmış gibi görünüyordu. Geri dönmek, oyun hiç olmamış gibi davranmak, yüzleştikleri acımasızlıklarını yok saymak zordu. Bu hayatta geriye yürüyen ne vardı ki? Bu savaşın bir cinayetle son bulacağına kesin gözüyle bakılıyordu. Birisi ya da bir şey ölecekti ve öngörüden daha korkunç olan, cinayetin bir zorunluluk gibi göründüğünü tarafların kabul etmesiydi. Peki, ölen kim ya da ne olacaktı? Sorulması zorunlu ancak yanıtlanması oldukça güç bir soruydu. Bir cinayet kaç cinayeti getirecekti beraberinde? Cinayet elbet!  “Her insan öldürür gene de sevdiğini” diyen Wilde, oyunu izleyebilseydi memnun olurdu durumdan. ”Faşizm iki kişinin arasında başlar.” diyen kimdi peki?


OYUN….FAŞİZM….CİNAYET….AŞK!

-Aşk mı?

-Aşk elbet!

-Aşk mı?

Aşk elbet!

-Skor  ne olur?

-“Her insan öldürür gene de sevdiğini”

Melun Renk

                                               Jean Cocteau, la sang d’un Poete, 1930