28 Nisan 2015 Salı

KAHVERENGİ SÖYLEŞİSİ



Sevgili Kahverengi,  Üçrenk'in en eski ve en sevilen yazarlarından birisin. Dolayısıyla da en merak edilen yazarları arasında yer alıyorsun. İlk olarak, Üçrenk'le ilişkinin nasıl başladığını sormak istiyorum. Çok sayıda şiirin ve öykülerin yer aldı oluşumda. Üçrenk'e eser verme kararını nasıl aldığın bizim için de bir merak konusu. Buradan başlayalım istedim.

Merhaba.
Öncelikle böyle bir projede beni düşünmüş olduğunuz için ben teşekkür ederim.
Üçrenk'le çok kıymet verdiğim bir arkadaşımın vasıtasıyla tanıştım. Genelde internet üzerinde çok fazla takip ettiğim kültür-sanat oluşumları yoktur. Açıkçası halen matbu dünyanın bağımlısıyım. Sosyal medya nedense hep soğukluk hissi uyandırıyor beni. Ama elbette takip ettiğim, arada bir yokladığım siteler de yok değil.
Üçrenk'le tanıştıktan sonra, beni asıl cezbeden yazılanların biraz miri malı gibi görünmesiydi. Yani isimlerin önemli olmaması, asıl derdinin içerik olması beni de burada yazmaya itti. Belki biraz ütopik bir şey ama keşke sitede yazılanların hiçbirinde kime ait olduğuna dair bir ibare olması. Hatta keşke yazılı âlemde de böyle olsa bu. Sonuçta bu da bir aşamadır ve bu aşamada yer almak benim için oldukça keyif verici.

Üçrenk Sanat oluşumu tam da dediğin bu noktada ortaya çıktı: ' 'Yazara değil, esere inan ''. Söylediklerinden senin de yazın-yayın dünyasında olup bitenlerden pek haz etmediğin anlaşılıyor. Bu konuyu biraz açalım istiyorum. Kimliksiz yazının olabilirliği konusunda ne düşünüyorsun, gerçekten böyle bir ütopyaya varmak olanaklı olabilir mi? Veya kimliksiz yazın, gerçekten bir gereklilik mi, kirliliği aşabilmede? Bu konudaki düşüncelerini paylaşırsan sevinirim.

Ben her insanın, özellikle de yaratıcılıkla içli dışlı olan herkesin, birden fazla kimliğe sahip olduğuna inanırım. Ama önemli olan böyle bir durumda, bu kimliklere sonuna kadar sahip çıkmak ve bu kimliklerin girdiği çatışmayı verimli bir üretime dönüştürebilmektir. Herkesin olduğu gibi, benim de birden fazla kimliğim var. Yazarken başka biri oluyorum, âşık olduğumda başka. Oğullarımla vakit geçirirken sadece 'baba' kalıyorum mesela. Hepsinden memnunum bu kimliklerin, hepsi bir şeyler katıyor hayatıma.
Ütopya meselesine gelince. Eski çağlarda mağara duvarlarına çizilen resimlerin altında kimin yaptığına dair bir işaret yoktu. Bugün severek dinlediğimiz anonim türkülerin kime ait olduğunu düşünmüyoruz bile. Ve asıl ilginci, bugüne kadar kimse çıkıp da o türkülerle bir iyelik ilişkisi kurma gereği duymamış. 'Bu türkü benimdir, ben yazdım' dememiş. Demek ki böyle bir dünya mümkün. Böyle dönemlerin varlığı bunu kanıtlıyor. Farkındayım, sahiplenmek dürtüsünün akıl almaz boyutlara geldiği bir dünyada yaşıyoruz. Sadece ikili ilişkilerde ve mülkiyet konusunda değil, sözcükler üzerinde bile tahakküm kurma gibi amansız bir hastalıktan mustaribiz. Ama her hastalığın bir çaresi vardır sonuçta. Eğer iyelik ilişkilerimizden arınmak istiyorsak -  ki bence bu gerekliliktir - ilk önce bize ait olduğunu düşündüğümüz şeyleri tekelimizden çıkararak başlayabiliriz buna. Sahip olduğumuz yetenek yazmaksa, buradan atabiliriz ilk adımı. Benim edebi anlamdaki tek dileğimdir sanırım; insanların adımı görmeden yazdıklarımın bana ait olduğunu anlamaları... Ben Behçet Necatigil'in bir şiirini ya da Bilge Karasu'nun bir öyküsünü okuduğumda, Robert Bresson'un bir filmini izlediğimde ya da Reshid Behbudov'un ve Kayhan Kalhor'un bir parçasını dinlediğimde adlarını görmesem bile, bu eserlerin onlara ait olduğunu biliyorum. Bütün bu isimlerin bir etiketi ya da bir imzaya ihtiyaçları yok. Eğer yazarlar/üretenler bunu başarırlarsa, merak edilmesin, okuyanlarda başaracaklardır. Yani kimse isme, sahiplenme duygusuna ihtiyaç duymayacaktır.

Sevgili Kahverengi, sözlerin Üçrenk mantığıyla fazlasıyla örtüşüyor. Yine de, bir süre önce yakın bir dostumun bana yönelttiği soru kılığına girmiş, hafif dozlu bir eleştiriyi seninle paylaşmak ve bu soru / eleştiriye maruz kalan sen olsaydın, nasıl bir karşılık vereceğini bilmek istiyorum. Söz konusu dostum demişti ki; " Kimliğinden, yazdığının mülkiyetinden vazgeçmeyi arzu ve iddia ediyor,  Üçrenk'te yazdıklarını bu ilke doğrultusunda paylaşıyor; bir yandan da asıl kimliğinle üretim yapmayı ve paylaşmayı sürdürüyorsun. Bu bir çelişki değil mi?"
Ne diyorsun?

Zaten bunun için diyorum 'birden fazla kimliğimiz var' diye. Demek ki bazı kimliklerimiz sahiplenme dürtüsünden hala vazgeçebilmiş değil. Eğer Üçrenk en başta benden bir renk rumuzuyla değil de, herhangi bir etiket olmadan şiir göndermemi dileseydi, buna da bir itirazım olmazdı. Bu mevcut dergiler için de geçerli. Bir de şu var: Ne yazık daha bir Behçet Necatigil ya a Bilge Karasu olabilmiş değilim. Bu konuda bir umut ışığı da görmüyorum :)

Kendine haksızlık etme ; ) Daha ilk dizelerde şiirin Kahverengi elinden çıktığını anlayan bir okur kitlesi oluştu Üçrenk'te. Son söylediğinden yola çıkarak, şunu sormak istiyorum: Günün birinde, isimsiz bir kitap yayımlamayı düşünür müydün? Cevap evetse, kitabın serüveni hakkındaki öngörün ve aynı zamanda hayalin ne olurdu?

Teşekkür ederim bu nazik iltifat için.

Öncelikle, eğer bir gün imzasız bir kitap çıkartacak olsam (ki bunu istediğimi başından beri ifade ediyorum), kitabıma kesinlikle bir isim vermezdim. Okuyan nasıl seslenmek istiyorsa öyle seslensin isterdim. Okuyan herkes kitabın adını kendine göre belirlesin, ne şekilde anmak istiyorsa öyle ansın diye. Aslına bakarsanız, bunu yapmak çok da zor değil. Kurarsınız bir yayınevi, kitabı da çıkarırsınız, sonra da izleyin gümbürtüyü. Edebiyat camiası sever böyle şeyleri. İki kişi bir araya gelmeye görsün, laf şiirden çıkıp dedikoduya dönüşür. Biraz önce can ciğer kuzu sarması oldukları adamın arkasından demedik bırakmazlar. Böyle bir durumda da kitabın kime ait olabileceğine dair inanılmaz komplo teorileri üretirler. Hatta kitabın yazarını bulmak için size imza günü düzenlemekten, sizi panellere davet etmeye kadar birçok yolu deneyebilirler. Ama akıllarına gelmez, imzası olmayan bir adama imza günü düzenlemenin mantıksızlığını bile kavrayamazlar. Zorlanırlar bunu algılamakta. Yanlarındaki sevgililerini bile 'benim sevgilim' diye tanıttıkları için, illa ki yazılanın da bir sahibi olması gerektiğini düşünürler.
Evvel zaman önce bir rüya görmüştüm. Bir masada şiir ya da ona benzer bir şey yazıyordum. Sonra uğultulu bir ses duydum. Ses, 'Niye yazıyorsun ki? Nasıl olsa yazdığın her şey kaybolacak.' diyordu. Yazdığımız her şey kaybolacak. Suya yazıyoruz ve havaya. Ama gerçekten yazdıklarımızın bir değeri varsa, nereye yazarsak yazalım, ne yazarsak yazalım, türküler gibi ya da Altamira'daki duvar resimleri gibi bir isme gerek duymadan yarına kalırlar. Zaten bir çocuğun kaydırak oynarken toprakta bıraktığı iz, yazdıklarımızdan daha değerli değil midir?

Güzel anlattın. Bu noktada, tam olarak isimsiz olmasa da, belli bir kimliksizlik iddiası taşıyan metinlerden kurulmuş Üçrenk Seçki kitabımıza gelmek istiyorum. Kahverengi olarak, kitabı ilk eline aldığında neler hissettiğini merak etmenin yanı sıra, diğer kimliğinle bir şair ve edebiyatçı olarak kitap hakkındaki düşüncelerini de bilmek güzel olurdu diye düşünüyorum.

Ben Üçrenk'te yazdığım her şeyi, delicesine âşık olduğum ama çok da uzağında olduğum biri için yazdım. Bu nedenle, seçkiyi tarafsız, dışarıdan bir gözle değerlendirmem çok zor. Kitabı ilk elime aldığımda, o insana dokunmuş gibi hissettim. Sayfalarını çevirmeye başladığımda, gözlerinden ayaklarına kadar bütünüyle ona bakıyormuşum gibi oldum. Kitabı burnuma yaklaştırıp kokladığımda, onun kokusuydu duyduğum. Kitabı yanıma alıp deniz kıyısına indim çoğu gece. Keskin iyot kokusunun altında, oydu yanımda benimle beraber yürüyen. Benimle beraber şarkılar söyledi, birlikte taş sektirdik denizin üstünde. Başucumda durur o seçki. Açar açar okurum. Âşık olduğum o insanla bu kadar sık beraber olmak o kadar güzel ki. Demek ki bazı şeylere kavuşabilmek için kim olduğundan, adından vazgeçmen gerekiyormuş.

Ah be Kahverengi ne yaptın ; ) Sanırım Üçrenk Seçki'nin pek çoğumuz için benzer anlamı veya anlamları var. Yaralarımızın üstüne daha fazla elmas ekmeyelim diye başka bir konuya geçmek istiyorum. Neden Kahverengi? Seçtiğin rengin senin için özel bir anlamı var mıydı, bunu  bilmek ister herhalde okurlarımız.

Bir çift kahverengi ayakkabı. Bütün nedeni bu. Tıpkı Hemingway'in o kısacık öyküsündeki gibi. Çocukluğum bir dağ köyünde geçti. Biraz da yokluk içinde. Çok sevdiğim bir arkadaşım vardı Mıstık adında. Muhtar Nevzat'ın oğlu. Aynı yaştaydık Mıstık'la. İlkokul üçe giderken, bir bayram arifesinde tarlada bir kuyunun içinde buldular Mıstık'ın ölüsünü. Yakın arkadaşıyım diye, Muhtar Halil Mıstık'a bayram için aldığı kahverengi ayakkabıları bana verdi. Ayakkabılar koyduğum yerde, aksak bir divanın altında durdular günlerce. Hiç giymedim, giyemedim. Sonra bir sabah o ayakkabıları alıp Mıstık'ın mezarına gömdüm. Zaman zaman Mıstık'ın bile yüzünü unuttuğumu fark ediyorum ama o ayakkabıların ışıl ışıl parlayan rengini unutmuyorum bir türlü.

Kahverengi'nin böyle bir öyküsü olduğunu bilmiyorduk, okurlarımız hiç bilmiyordur. Bu öyküyle yepyeni bir  ' Kahverengi ' ekledin rengine. Şimdi düşününce, diğer yazarlarımızın renk seçimlerinde kim bilir hangi öyküler gizlidir. Diğer renklerden söz açmışken, yine sormak istediğim bir şey var: Üçrenk yazarlarından özellikle dikkatini çeken, yazdıklarını takip ettiğin, kim acaba diye aklından geçirdiğin bir renk oldu mu? Olduysa bizimle paylaşır mısın, elbette nedenlerini de ekleyerek.

Ne yalan söyleyeyim, bütün renkleri merak ediyorum aslında. İçlerinden birkaçını biliyorum, bu nedenle onlar hakkında bir şeyler söylemem doğru olmaz. Çoğu zaman hislerimde yanılmam. Yine de zorlandığım anlar hayli fazla.
Melun Renk'in yazdıkları çok hoşuma gidiyor mesela. Yazdıklarının hayatın içinden geldiğini düşünüyorum. Yaşanmışlık hissi hemen yakalıyor beni. Çok yakın geliyor yazdıkları bana. Yine Siyah Eskisi'nin "anıya anı anlatma çabasına son denir" dizesi hiç çıkmıyor aklımdan. Sonra Tenekeden Macivert'in yazdığı her şeyin içinde kendimi de buluyorum. "Bir Mektup: Yapaysız, Acelesiz" ne güzel bir metindi. Gelmedi devamı bir türlü. Devamı gelmeyen Aşki vardı bir de. Ne zamandır yok ortalıklarda. Harflerini tamamlamadı bir türlü. Üçrenk Kırmızı'yla Üçrenk Mavi'yi saymıyorum bile. Onlar zaten Üçrenk'in dinamosu. Ama Üç Ton Kara'yı anmasam olmaz. Onun o deneysellik kokan metinleri, içime oturan cümleleri çok kışkırtıyor beni. Ne zaman ondan bir şeyler okusam yazma isteği duyuyorum. Bir de şu "Uçurum" serisini yazan Lacivert. İnsan uçurumlar hiç bitmesin istiyor. Yoksa nasıl öğreniriz düşmeyi?

Renklerimizin hepsi çok değerli, bu oluşumda yer alma cesareti göstermeleri bile başlı başına bir armağan bizim için. Şiirine geçmeden önce Üçrenk ile ilgili sormak istediğim son bir soru var. Zaman akıp gidiyor, Üçrenk yayına başlayalı dört buçuk yıl olmuş bile. Biz kendimize, duruşumuza baktığımızda, Üçrenk'in geleceği ile ilgili çok öngörülü olamıyoruz. Senin baktığın yerden, Üçrenk'in evrilişi ve geleceği ile ilgili öngörülerin var mı, varsa neler?

Mesela bütün renkleri bir ara toplayın. Herkes hangi renkse onu giyinip gelsin. Melun Renk melun giyinsin, Ten Tengi ten renginde, Acı Yeşil, Tenekenden Macivert de öyle... Bu işin şakası tabii. Dediğiniz gibi, Üçrenk böyle yapan duruşu zaten. Bu duruş değişmediği müddetçe bana göre herhangi bir sıkıntı yok. Her şey birikiyor. Birkaç gün arayla yeni yazılar, şiirler ekleniyor. Ben buna 'kayıplar atlası' diyorum. Kaybolmaz güzeldir çoğu zaman. Kayboluşa devam edelim. Başka ne isterim ki.
Artık beklenti mi yoksa öneri mi dersiniz bilmiyorum. Ama ortak metinler yazılabilir mesela. Ne bileyim Hrant için olabilir, Gezi'de yitirdiklerimiz için, Metin Lokumcu için, belki daha birçok şey için. Bu söyleşi konusu bile bir değişimi işaret ediyor. Zamanı geldiğinde değişimler ister istemez dayatıyor kendini.

Şaka olduğunu fark edene kadar, bir an için aklım çıktı Kahverengi, özellikle de Trenses'in giyinip gelebilecekleri gözümde canlanınca; ) Ortak metin fikri bize de sıcak geliyor ama her şeyin bir zamanı var. Bir takım atılımlar ya da ufak denemeler hep aklımızda. Yaşama gailesi izin verdikçe uygulamaya alacağız bunları.
 Biraz da şiirinden konuşmak istiyorum. Bir şaire, yazara yazma serüvenini sormanın çok akla yakın olmadığının farkındayım ama yine de, ortak duygulanımı nasıl oluyor da ortak olmayan bir imge dünyasında böyle evirip çevirip, yepyeni ama herkesin okuyabildiği bir dile dönüştürebiliyorsun, cidden çok merak ediyorum? Senin şiirinin özel olduğu çok ayan. Ama o sözcüklerin yanyanalığını bunca özel kılanın ne olduğu ise sır. Bu konuda neler söyleyebilirsin?

 Kendiliğinden. Her şey kendiliğinden oluyor. Yaşamın kendisi gibi. Çoğu zaman birkaç sözcük grubu ya da bir dize geliyor zihnime. Sonra da istemsiz bir şekilde bütün şiir o dizenin üstüne inşa ediliyor. Dikkatle bakıldığında, o dizenin hangisi olduğunun fark edilebileceği kanısındayım. Ben çok çabuk yazarım şiirlerimi. Günlerce bir şiirin üstünde çalıştığım, ona mesai harcadığım olmadı hiç. Tabii ki şiirde düzelttiğim yerler ya da değiştirdiğim noktalar oluyor. Ama esas itibarıyla bir şiirin yazımı bir saatten fazla sürmez benim için. Ama bunun evveli var doğal olarak. Yani günler, haftalar boyunca zihnimde taşıdıklarım bir anda birleşince bu kadar kısa sürüyor yazma süreci. Kafamda önceden oturmuş oluyor çünkü şiirin büyük bir bölümü. Tamamlanması da kısa sürüyor böylelikle. Bunun yanında okuduğum başka bir şiirden ya da izlediğim bir filmden yeni kanallar açabiliyorum kendime. Bu açıdan kışkırtılmaya çok açık bir yanım var. Sıradan gibi görünen bir olgu bile bambaşka bir algı yaratabiliyor bende. Bunlar işin teknik boyutu. Bir de duygusal yönü var yazdıklarımın. Uzun süreden beri aşık olduğum bir hayatımda. Hayatımda ama hayatımda değil. Birbirimiz çok seviyoruz ama beraber değiliz. Biraz karmaşık olduğunun farkındayım. Ama bunu güzel yapan da bu. Yıllardır yazdığım bütün şiirler onun eseri. Onun bir bakışı, bir fotoğrafı, ağzından çıkan bir kelime, benim için şiire dönüşebiliyor. Sihirli bir değneğim olsa, inanın bu kadarını yapamazdım kendime. Bu duyguyu tanımlamakta zorlanıyorum. Ama bunun aşkı da aşan bir şey olduğunu biliyorum. Yazdığım her sözcükte onu anlatıyorum çünkü. Ben bugüne kadar yazdığım en güzel şiirin, ona duyduğum aşk olduğunu biliyorum. Başka şiir yazmasam da olur.

Şiirinin duygusal hazırlığını ya da evresini anlattığın kısım, beni bitirdi ; ) Şiirini şiirle anlatmak gibi bu. Sanırım okurlarımız da aynını hissedeceklerdir. Bir şiirin öznesi ve nesnesi olabilmenin bu kadar güzel anlatılabilmesi, haset değilse de bir ' ah ! ' yaratacak okuyanda.
Sevgili Kahverengi, daha saatlerce sorabilirim ve biliyorum ki sen de aynı keyifle yanıt verirsin. Ama sanırım söyleşimizin sonuna geldik. Bu güzel sohbet için Üçrenk ve okurları adına çok teşekkür ederim.Okurlarına son olarak söylemek istediklerin varsa, seve seve aktarırız. Bizi şiirsiz, kahverengi'siz, aşk'sız bırakma emi? Çok sevgimle...

Asıl teşekkür size. Bana şiirlerimin yaratıcısını, müsebbibini burada da anma şansı verdiniz. Bu söyleşiden yeni bir şiir yazmışım gibi keyif aldığımı bilmenizi isterim. Elinize sağlık. Kolay gelsin.