24 Şubat 2013 Pazar

SUSMAK YA DA KONUŞMAK


Birden bire iki apartman bahçesinin sığlığını birbirlerinden ayırmak için örülmüş düz duvarın üzerinde yürüyen kediyle göz göze gelmek.
Ve o andan itibaren kedinin dünyası ve seninkinin bütünüyle değişmesi.

Ne sen unutabilirsin artık,
Ne de o bundan böyle senin farkına varılmamış hallerine gerisin geriye dönebilir.
Onun gözlerinde senin yansıman,
Senin zihnindeyse onun sarı tüyleri.
Bilmek…
Bu kavramın içine sırçasından köşk kondursan…

‘Ama sözlerini bu yapının neresinde dolaştırırsan dolaştır,
Hiçbir mekânın içini tam olarak dolduramayacağını da unutmadan…’

Ya gözlerin pencerelerinden öteye,
Ya sözcüklerin uçarak balkonundan,
Büyük bir heyecan kuşatırsa bahçeyi…
Belki gerçek, bilmenin gerçekliği, sözü edilebilir mi bunun?
Bir yaprağın düşüşüyle neler değişiyorsa artık…
Sana söylüyorum gerçekliğini bulan insan:
Bahçeler güzü içer ve güzün bitirici soluğuyla yeniden can bulurlar kendi baharlarında.
Sen ki, en basitinden kurgulanmış dilinle ilk harfi söylemeye yeltenen,
Dilinin ilk kıvrılışıyla evrene binlerce doğan.
Tüm gizlerini kucaklayan kadim bilinmezlerin,
Sırrı görünür kılan,
Tükürüğü, kelimeyi, küfrü ve arkasından,
Sonra kendi bildiğini de unutmaya şaşıran.
Şefkatin, hüznün ve soğuğun,
Ve ılığın, ölümcül atmosferinde çekip giden sözlerin;
“Ah, evet. Evet, tüm sözler birer yılan!
Zehrinin acısından tanıyordum onları
Kendi gerçekliğiyle derisini yakıp kavuranlardan!”
Bil ki, mümkün olanın cehennemindesin artık.
Susmanın cehennemi, konuşmanın cehennemi.
Ve bunlar ‘mutluluğun olamaz’lardan, inan!

Belki güzel bir rüyada şunları görüyorsun;
“Kendi yerçekimimle tüm gizler hep açıkta,
Benim doğal içtepim merakla donanınca,
Susabilmem ne mümkün, çavlanlar gürledikçe,
Şelalenin şarkısı yaşam ile inliyor,
Bu yüzden esiyordur bütün deli rüzgârlar
Ormanın fısıltısı bana şunu söylüyor;
Bilebilmek mümkün artık, derinde uyudukça
Kuytuma gel ey insan, kuytumda şiirler var,
Büyülü ırmakların kenarında kaleler,
Hazineler yığılı taştan mahzenlerim var!
Bilebilmek mümkün artık bunları kuşanınca
Yeter ki konuş böyle sözlerime kanarak,
Şavkımın ve şerbetimin büyüsünden içerek
Ah, konuşmanın unutmak olduğu söylenebilir mi ki?
Böyle hoş bir rüyayı unutur mu hiç insan?”

Ya da büyük bir yarığın başında bekliyorsun:
Uçurumun gölgesi senin varlığından da büyük,
Dipsiz bir koyuluğun içinde kaybolmak var;
Ne bir vaat, ne bir imge, ne de bir işaretin.
Tekillik ve yücelik boğazını sıkıyor,
Belirgin bir yok oluş, dudakların oynuyor,
Susmanın cenneti bu, konuşmanın erdemi.
Yaşamak gibi bir şey, unutmak gibi bir şey
Bilmek diyorum sana ey, uyan o uykulardan!

Sonra kedinin yiyecek bulma telaşına kapılıp sürüklenmesi mevsimler boyunca, belki mart ayına kadar: Çöp bidonlarının devrilmesi, kentin soluk yüzlü belediye başkanının talimatları, sokak imarları, hayvan barınakları, alışveriş merkezleri, derin dondurucular, tüp bebekler, gelecek ve gideceğin hesaplanan kaygısı. Boşluk; hiçbir zaman kendin olarak dolduramayacağın o büyük yerçekimsizliğinin karnına saplanan ağrısı, bir keskin bıçak, bir kırmızı elma, bir mavi gök, bir beyaz bulut, kocaman ve tostoparlak bir kızıllığın altında bunlar olup bitiyor. Konuşarak anlaşabiliyor ve gül gibi geçinip gidiyoruz kendi aramızda ve kök salmaktan bir türlü vazgeçemediğimiz şu dünyada.

Ya da hiiiiç konuşmadan…

ÜçRenk Beyaz

                                                                    Mimmo Jodice