27 Eylül 2012 Perşembe

DEŞİLEN



“… kendisini cisimlendiren varlıkta öldürüldü…”
Albert Camus – Başkaldıran İnsan


     Sokağın karanlığına bakarak kendi mateminize katıldığınızı düşünebilirsiniz. Kaldırımın kenarına atılan kedi leşi azabınızın dehşetini göstermesi açısından fikir verici olabilir. Ya da kırılmış olmasına rağmen aydınlatmaya çalışan sokak lambası, göz kapaklarınızı çağrıştırabilir size. Bu kadar kolay olmamalı kurtuluş! Yaşayarak ıstırabı fazlasıyla soluduğunuzu düşünebilirsiniz. Bu durumda size sokağın hemen başındaki çöpe atılan perdeyi gösterebilirim. Üzerindeki izmarit gölgeleri, yağmura rağmen vazgeçemediği lekeleri pekâlâ gözünüzdeki perdeyi kaldırabilir. Yokluktan ötürü perdeye devşirilen bu kumaşın zamanında bir kefen olduğunu bilmek sizi aydınlatacaktır. Cansız bir bedene dolanmanın aşkıyla yıllarca bekleyen bu zavallı kefen, gün gelip de perdeye dönüştürülünce eminim çok üzülmüştür. Hatta kahrından ölmüştür de!

     Kullanılacağı günü sabır ve sebatla beklerken birden pencerenin önüne asılmak eminim onu şaşırtmıştır. Fakat amacı çok önceden “biçilen” bu görev âşığı, ani bir kararla görevini yapmanın telaşına düşmüş. Evvela önünde duran, kalp atışının esamesi okunmayan camı çevrelemeyi düşünse de bunda başarısız oldu. Nasıl olsundu ki? Camı her sarma girişimi zavallı kefen için bir gerçeğin ispatı oldu: doğuştan cansız olanı gömemezsin ki! Kefen de o an ardındaki odaya akıp – gülümseme olarak tanımlanabilecek bir eylemle- “Burası bir mezarı andırıyor” dedi. Ve odanın içindekileri kendilerine o an için uzak olan ölümün varlığı gibi uzaktan sarıp sarmaladı.

     İşte bu kefenin bulunduğu binanın tam altındaydı lokanta. Giriş kapısının iştah açıcı kızıllığının yanında hemen ardında sakındığı holün uzunluğu da pekâlâ acıkmış bir dimağı çıldırtmaya yetebilirdi. Hole sağlı sollu asılan, resimlere bakan biri lokantadan ziyade tarihiyle gurur duyan, kökleri bir hayli geçmişe uzanan bir ailenin varlığını hissedebilirdi.

     Holün ardından gelen yemek salonu da son derece büyük olmasının yanında sadece altı masanın bulunması nedeniyle eleştirilmişti müşterilerce. Lokanta sahibiyse bu tür eleştirileri her defasında aynı nezaketle cevaplıyordu:

- Affınıza sığınarak bunların sadece masa olmadığının altını çizmek istiyorum. Dikkat buyurursanız masaların insan anatomisine benzediğini göreceksiniz.

     Sahibin bu cevabı herhangi bir şekilde kinaye barındırmıyordu. Bizatihi insan anatomisi kinaye barındırıyordu. Hayatında en az bir insan görmüş bir insan diyebilirdi ki “Bu dizim –insanı bilmem ama- bana benziyor”.

Baştaki yuvarlak masanın hemen altındaki dikdörtgen masa bu anlamda ilk fikri verebiliyordu. Bunun yanında yanlardaki ve alt kısımlardaki uzun masaları da hesaba katınca ortaya bir insan görüntüsü çıkıyordu. Neden öyle yapıldı veya niçin özellikle insan biçimi seçildi, bilinmez. Amaç, masaların toplamından bir insan var etmek olabileceği gibi insanı kendi görüntüsünden azat etmek olarak da yorumlanabilir.


     Göğüs kısmı olarak tasarlanan yere oturan şu altı kişinin sabırsızlığına bakın. O kadar ki heyecanlarından kendileri görünmüyorlar. Hepsinin şu anda bir perde olarak kullanılan kefenden pek de bir farkları yok sanki! Tüm bu fark, farksızlık ne olduklarından ziyade ne olmadıklarıyla ilgili olabilir. Dikkat buyurun masanın başında durana. Elleri nasıl da telaşlı… Bileklerinden masaya sabitlenen parmakları bir akrebin son anlarına nasıl da benziyor. Şaşkınlığı, hangi parmağındaki zehrin acaba daha öldürücü olabileceği yönünde. Ve bu yön her kat edişte bir parçası beliren açlık hissinin ta kendisi de olabilir.

     Servis aracının üzerinde dümdüz uzanan çıplak kadının orada ne aradığı tam bir muamma… Masadaki altılı grubun kıpırdaşmalarına bakılırsa o masayla bir ilgisi var. Servis arabası masanın önüne gelince iki garson çıplak kadının omuzlarından ve ayaklarından tutup masanın ortasına yatırıyor. Masadakilerin gözleri bir anda büyüyor. Öyle ki göz artık görmek için ait olduğu bedeni kullanıyor. bedense son derece kör! Sağa sola çarpıp duruyor. En sonunda tökezleyip olduğu âna yığılıyor.

     Garsonlar masadan uzaklaştıklarında sabırsız altılı gözlerini dikmiş kadına bakıyorlardı. Çıplaklığından etkilenmedikleri her hallerinden belirdi. Çünkü oturdukları yerde hiçbir müdahalede bulunmaksızın veya tepki vermeksizin duruyorlardı. Kadına değil de kadının ne olacağına bakıyor gibi bir halleri vardı. Garsonların servis ettiği bu kadın, içlerinde beliren dürtüden daha da çekici değildi. Altılıdan kaçıncı olduğu bilinmez, son derece bodur biri kadının ayaklarına dokununca masanın başındaki öfkelendi:

- Açlığına saygı duy!

     Bodur, elleriyle başını önüne eğip mahcup bir ifadeyle beklemeye koyuldu. Kısa bir bekleyişin ardından masanın başındakinin buyruğuyla herkes yerlerinden kalkıp, çıplak kadının derisini etinden, etini kemiğinden, kemiğini ise masadan ayırdılar. Çıplak kadın artık daha bir çıplak ve daha bir vardı. Soyunduğu yaşamı masadakilerin dişlerinin arasında öğütüp altı farklı biçimde var olmuştu. Kadın artık tokluk hissinin kendisiydi. Kim ne bilsindi kadının açlığının aslında kendisi olduğunu.

     Ait olduğu bu tükenişin onun “ben” diyebileceği yegâne hâl olduğunu kim bilebilirdi ki? Dahası kim bilebilirdi kendisini cisimlendiren varlıkla çoktan öldürüldüğünü! 

Kafkarengi

                            Paul Delvaux