12 Mart 2012 Pazartesi

HALAM VE BEN

“Tarlaya gidiyorum, geliyor musun?” Halam gülümsemeyi seven insanlardan değildi.

“Hangisine?” Tam tersini yapmaksa benim hoşuma giden şeydi.

“Köyaltına” Sepetini uzattı. “Ispanak toplayacağım biraz.” Sepeti koluma geçirdim. Peşine düşmüştüm bile.

Denize doğru olan her yöne gitmeyi huy edindiğimden o sıralar...

Dokuz yaşımda falandım. Her şeyi çok sık sorduğum zamanlardı. -Tam bir baş belasıydım mı demeliydim burada?- Bir büyüğe rastladım mı onu bunaltana kadar aklımı meşgul eden sorularımı peş peşe sıralar, yanıtını mantıklı bulduğum her fikri defalarca düşünmek için aklımın bir köşesine sıkı sıkıya saklardım.

Ayaklarımda terlik vardı. Bahar sabahı, Köyaltı’na inen yol taşlık olduğundan rahattım. Çayırlık alana saptığımızda naylon terlikler otların üzerindeki çiğ damlaları yüzünden kaymaya başlayacaklardı.

“Karnende zayıfın olacak mı bu defa?” İşte yine başlıyor.

“Çok pekiyi var”.

“Canan’ın hepsi beş, Cahide teşekkür alıyor” bunlar halamın kızları. Dünyanın en başarılı çocukları onlar. Ve o dünyanın en başarılı çocukları benim kuzenlerim oluyorlar. Sevinmeliydim aslında.

“Senin o kara ablan var ya, o sınıfta kalacakmış” Kara ablam dediği benim bir büyüğüm. Ailemizin bilme konusundaki en zayıf halkası zavallıcık. Ama ne yapsın ki Balık burcu falan filan. İki gözü iki çeşme, sorunlar karşısında.

“Seneye yardım ederim o da geçer sınıfını”.

“Söyle bakayım altı kere altı kaç eder, Öğrendiniz mi altıları?”

“Kırk dokuz. Ama hala, neden kırk sekiz değil de kırk dokuz, neden hiçbir zaman bir sayı eksilemiyor çarpım tablosundan. Mesela arada sırada kırk yedi yapsa altı kere altı, dört kere sekiz de otuz üç yapsa bazen, eğlenceli olmaz mı?”

“Olmaz. Her şeyi birbirine karıştırmaya çok meraklısın sen. Olma öyle!”

“Ama düşünsene bak, şimdi bu tarla kimin?” Elimle Ramadan aga’nın tarlasını gösteriyorum. Tarla o kadar bakımlı ve o kadar iyi ürün veriyor ki…

“Ramadan aga’ların”

“İşte beş kere altı otuz yedi etseydi bu tarla şimdi sizin olacaktı. Yaaa”

“Ne diyorsun sen be deli. Olur mu hiç öyle şey?” Ramadan agaların tarlasının bitişiğindeki tarla bizim tarlamızdı. Yani geleceğimiz yere gelmiştik artık. Aslında bir zamanlar bizim olan, sonrasında nasıl yapıldığını bilemediğim bir anlaşmayla bizden pat diye halamlara geçen, yani şimdi halamların olan, ama az sonra toplayacağımız ıspanakların bile tohumlarını bizim ektiğimiz o tarlaya gelmiştik. Halam az açıkgöz değildi hani. Bu da onu, benim sorularıma yanıt alabileceğimi umduğum “deneyimli bir büyük” yapıyor olmalıydı ve dolayısıyla hedefim haline geliyordu.

Toprağın üstündeki ince tabaka çamur terliklerimin tabanına yeni bir katman eklemiş halde peşi sıra dolanıyordum halamın. Bağ bıçağını ıspanağın köküne doğru batırıp kökün etrafında çeviriyor, çıkan bitkiyi sepetin dış duvarlarını oluşturan hasır dokuya çarparak silkeliyor, toprağından arındırdığı bitkiyi sepetin içine katıyor. Ispanaklar bir kilo, artı bir kilo da toprağı. Sepeti de eklersen...

İşim zor, yüküm ağır. Ve evet, bu sepet kapaklısından. Yani ‘tam doldurulduğunda on iki kilo elma alıyor’ demişti babam. Bunu yokuş yukarı köye kadar taşımak var. Çok soru sormalıyım saygıdeğer halama.

“Peki, hala, sen bir bakışta şu ıspanak göbeğinde kaç yaprak var bilebilir misin?”

“İyice bakmam lazım”

“Hadi baksana o zaman” Sepetin içinden iri yapraklı bir tanesini çekerek çıkarıyorum. Doğruluyor. Elindeki bağ bıçağını katlıyor, Almanya’dan getirdiği pantolonuna sürtüyor ki çamuru gitsin.

“Tamam” diyorum “bir bakış süreniz doldu, nanaaam.”

“Yedi “ diyor. Birlikte sayıyoruz;” Bir, iki, üç, dört.” kıvrılan bir yaprağı düzeltiyorum; “beş, altı, yedi, sekiz, dokuz.”

“Bilemedin ki ama?”

“Ben o düzelttiğin yaprağı görmemiştim”

“Öyle bile olsa sekiz etmeliydi. Ama dokuz n’aaber?”

“Hadi oradan dangalak!” Yine eğiliyor toprağa, Ispanaklar birer birer köklerinden kalkıyor. Artık sepete kendi çırpmıyor ıspanağı. Öylece toprakta bırakıyor. Benim cezam bu demek. Onu alt etmemin cezası. Ben de eğiliyorum. Geride bıraktığı her kökü yerden alıp, çamurundan arındırıyor, sonra sepete atıyorum. “Halam da bilemedi. Ama bilmeliydi, en azından o bilmeliydi.”

Köyümüzün neredeyse her büyüğüne; Fırıncı Hasan’a, bakkal Süleyman’a, bakkal Kamil’e, Pehlivan Şeriflerin Emine’ye, Tikveşli Hatice’ye, falan hep sormuştum da kimse bilememişti bir bakışta bir kümede kaç eleman olduğunu. Ama halam bilmeliydi. “Tüh!”

“Ne oldu yine!” Kaşları çatılmıştı.

“Yok, bir şey.” Ama elimdeki dört parmağı kime göstersem biliyordu. Başparmağımı da göstersem sorun yoktu. Ancak ikinci elimi devreye soktuğumda oradaki parmaklar sanki sihirliymiş gibi sorduğum kişileri bir süreliğine duraksatıyor, sonra doğru cevap geliyordu. “Yedi, yok sekiz, altı Ülen altı, sen de”

Halam artık soluklanmak için her doğruluşunda yeni bir sorumla karşılaşıyordu.

“Bir keresinde deniz tarlasına ektiğimiz kasımpatıların yapraklarını saymıştım ben hala.”

“Eee,ee”

“Her biri, bir eksik bir fazla bir birinin aynıydı. Sonra onları suya atıp yüzdürmüştüm”

“Tövbeler olsun ya Rabbim!”

“Deniz suyu neden o kadar tuzlu da, içtiğimiz su değil. Rengi mavi diye mi?”

“Allahım akıl fikir!”

“Var ya, gelecekte hepimizde hesapları kendi yapan makineler olacak, kerrat cetvelini ezberlemek zorunda kalmayacağız. Hem biliyor musun soru sorup yanıtlarını alabileceğimiz bir sürü akıllı makinelerimiz bile olacak, var yaaaa…”

“Allahım bi’sus, çocuk!”

“Ama senden bile akıllı olacaklar n’aaber?”

“Çok hayalperest bir çocuksun sen. Senden adam olmaz. Sus artık. Başımın etini yedin geberesice!”

Dönüş yolu onun için kısa, benim için bir hayli uzun sürdü. Arada bir güneş iyice yükselip tepeye vardığından bir ağacın gölgesinde beni beklediği oldu. Bizim eve vardığımız da sepetin bir ucuna usulca yaklaşıp elini koydu.

Onu çoban köpeklerinden, Köyün erkeklerinden, köyün dedikodularından, sepetin ağırlığından, yanlış gidilmesi olası patikalardan, güneşlenmeye çıkmış olası bir yılandan, farelerden, ısırgan otlarından falan korumalıydım evet.

Sepeti yere bıraktığımda sol elimi kaldırıp başparmağımı kapatarak sordum;

“Dört be dört Allahın delisi. Dörrrrttt!” Annem elinde bir bardak ve sürahiyle dış kapının eşiğinde bekliyordu.

“More Tansel, siz nasıl baş ediyorsunuz bu başıbozukla, illallah dedim. Amaaaaan”

Demem o ki köy yerinde çocuk olmak oldukça güzel bir şey, bir o kadar meşakkatli. Tek sorun halam gibi bir büyüğünüz olması, o da ayrı bir renk mi demeliyim?

Yıllar geçtikçe, sorunlar soruları, sorular soruları, yanıtlar soruları, çözümler soruları, bulgular soruları, ilgiler soruları, gözlemler soruları, bilgiler soruları, etkileştiğim her şey ama her şey soruları, bitmek tükenmek bilmeyen ve bir tren katarı gibi birbiri ardına dizili soruları getirdi bana.

Çözdükçe de yanıtları. Bizim gibi sorular soran geçmişin çocukları, halam gibi yanıtlarla pek işi olmayan şimdinin insanlarına hesap makinelerini, akıllı cep telefonlarını, bilgisayarları sundular.

Benim gibi deliler ise sayma sayılarının çıkış öykülerini araştırdıkça rakamların algılanış hallerini sembolik ifadeleri, dilden ve gelenekten bağımsız kavramların zihinlerde nasıl dalga dalga yayılabildiğini, mantığın uzlaştırıcı ve bütünleştirici olduğunu, aksinin ilkel olduğunu yıllar boyu araştırıp öğrenebildiler.

O çocuklardan birçoğu yine, bitmek tükenmek bilmeyen bir merak ve enerjiyle, uzayı keşfediyorlar şimdi. Teorik fiziği geliştiriyorlar, parçacıkları izliyorlar, kuantik dünyayı denklemlere döküyorlar, evreni kavramaya, varoluşu anlamaya, felsefeyi derinleştirmeye çabalıyorlar dikkatlice.

Halamın dediği gibi benden beklendiği yönde bir adam çıkamadı. Olmadı olamadı. Ama ben yine de umutluyum çünkü hâlâ bitmek tükenmek bilmeyen sorularım var aklımda. Bulabildiğim yanıtlarımla bir o kadar mutluyum. Deliymişim aslında.

Tenekeden Macivert


                                                              Beti Gül Umuroğlu