4 Nisan 2011 Pazartesi

ZAMAN SAYICISININ SÖZLÜĞÜ



Acaba, ne kadar oldu, diye düşündü. Artık, saniyeleri saymayı bırakmıştı, günleri, saatleri ve dakikaları hala saymaktaydı ama bu, terk ettiği sayma işlemi kadar yoğun ve yorucu bir iş değildi. Zaman ve zamanın geçişiyle ilgili sorun baş gösterdiğinden bu yana saatler, günler, haftalar saymakla bitecek gibi görünmüyordu. Bunca iş, tek kişinin başına yıkılmamalıydı ama yıkılmıştı işte. İş başa düşünce yapacak ne kalıyordu ki? Kolları sıvarsın ve işe girişirsin. Üstelik şikâyet etmek ayıptı.

Zaman sayıcısı olmaya hevesliliğini, belleğini ne kadar zorlarsa zorlasın o hevesi, anlattıklarında anımsayamamıştı. Gönüllülük vurgusu hoşuna gittiyse de, hatırlayamamak canını çok sıkıyordu. Söylenene inanmaktan başka çare kalmıyordu. Belleğindeki kopuklukların, küçüklü büyüklü kara deliklerin farkındaydı; bu boşlukların içindeki o büyük ama nedenini bilmediği acıyla ilgisi olduğunu belli belirsiz hissediyordu. Acı bazen kocamandı, bazen yoktu. Bu varoluşun şiddetiyle, hiçliğin karanlığı kafasını karıştırıyor, onu yoruyordu. Saatleri ve günleri saymak bu yüzden iyi geliyordu belki. Hiçliğin sesini, o kulak tırmalayan çığlığını duymayıveriyordu sayıları peş peşe sıralarken. Saatleri saymanın zor, çok zor bir yanı da vardı. Altmış dakikanın geçmesini, bir’in iki olmasını beklerken acı bir var, bir yok oluyordu. Bir’le iki, iki ile üç, üç ile dört arasında acılı ve acısız dakikaları da saymaya başlayınca, önlem alma vaktinin geldiğini düşündü.

Dediler ki, geçecek bekle.
Peki, beklerim, dedi geçsin diye beklerim
Ama dedi sonra. Bilmiyorum, anlamıyorum bu var-yok acı ne?
Bilme, şart değil, dediler.
Kim bilecek peki, kim bilecek, sorusunu içinden sordu.

Zamanla beklemek asli işi olmuş, sayma eylemi geri plana düşmüştü. Belleği ani sarsıntılarla canlanıveriyordu bazen. Adlar beliriyordu gözlerinin önünde, birtakım isimler ama asla yüzler değil. Koljaiczek kimdi ki? Anlamsız harf yığını mıydı, yoksa geçsin diye beklediği şeyle bir ilgisi mi vardı. Koljaiczek. Bu sözcük zihninde yankılanıyor, hatta yineledikçe tıpkı bir mantra gibi onu sakinleştiriyor; var – yok’u unutturuyordu. Sözcüğe sıkı sıkı sarıldı. Onu arkadaş yaptı kendine ve bir Koljaiczek sözlüğü oluşturmaya başladı.

Koljaiczek (1): umudun gülümseyişi
Koljaiczek (2): yalnızlığın sona erişi
Koljaiczek (3): tutunma kolu
Koljaiczek (4): yangın söndürücü
Koljaiczek (5): karpuz çekirdeği
Koljaiczek (6): bir ile ikinin dostluğu
Koljaiczek (7): belleğin aslında yaşanmamışlar rafı
Koljaiczek (8): barbarlığın kurbanı
.
.
.
.
Koljaiczek (n):…………….


İşi başından aşkındı artık. Zaman sayıcılığı ve Koljaiczek sözlüğünün yazarlığını yaparken, meşguliyetinin sınırı yoktu. Geçsin diye beklemek böyle bir eylemdi demek. Saymak ve yazmak; yazmak ve saymak. Yazıyor ve sayıyordu. Var-yok’u hiç düşünmüyordu; yazmaya soyunduğu sözlüğü onu, var-yok’un ani saldırılarına karşı efsunluyordu adeta. Koljaiczek için en uygun tanımı bulmak, geçsin diye beklemekten daha önemli hale gelmişti. Bazen uzun paragraflar yazıyordu, bazen tek bir sözcük. Yazarken kalemin kâğıt üzerinde çıkardığı ses müzik etkisi yaratıyordu. Duyduğu en güzel şarkı buydu belki. Bu şarkıdan, şarkının muhteşem ve soylu güzelliğinden birine söz etmek isterdi. Birine anlatabilmek. Başka birinin de, herhangi biri, bu sesi duymasını ve sese vurulmasını ne çok istiyordu; bir başka insanla sesin büyüsünü paylaşabilmeyi nasıl da arzuluyordu.

Koljaiczek (9): vurgunuyla vurmak


Günler geçiyordu. Zaman sayıcılığı, Koljaiczek sözlüğü, vurgun derken günler daha hızlı geçiyordu sanki. Var-yok onunlaydı yine ama zihninin meşguliyeti acıyı meşrulaştırmış, kabul edilebilir hale sokmuştu. Onu da, diğerlerine yaptığı gibi; zaman sayıcılığına, Koljaiczek’e, müziğe, buyur etti hayatına. Her şeyi olduğu gibi kabullenmeye meyletti bundan böyle.

Bir gün anımsayacağını biliyordu elbette. Hiçbir şeyin sonsuza kadar sürmeyeceği bilgisi büyütmüştü onu hayata. O günü kurmuş, hayal etmişti: O büyük anımsama gününü. Kara deliklerin aydınlanacağı, var-yok’un anlamını nihayet kavrayacağı o gün, mutlu olacağına emindi. Cahilliğinin geçiciliğinin ve bu cehaletin verdiği huzurun sahte olduğunun farkındaydı. O günü de bekliyordu, geçsin diye de bekliyordu. Belki ikisi aynı şeydi, emin olamıyordu. Belki o gün geldiğinde, Koljaiczek’in gerçek anlamını da bilecek, tüm eksiklikleri birer birer bir bütüne dönüşecek ve o da “ tam “ olacaktı. Geçsin diye beklemek buydu işte. Tam’a ulaşmayı özlemekti. Gücü ve silahı sabırdı, bekleyecekti.

Zor olan var-yok’a dair bir anıya sahip olmamaktı. Anısızlığın zorluğu en çok yok’luk anında belli oluyordu. Koljaiczek’in var mı yoksa yok mu olduğunu düşünüp duruyordu. İkisinden biriyle ilgili olduğunu seziyor, onu nereye yerleştireceğine bir türlü karar veremiyordu.

Koljaiczek (10): var
Koljaiczek (11): yok

Günlerden bir gün, sözlüğünü kazara gören biri, “ iyi ama bu bir roman kahramanı” dedi. Bakakaldı cümlenin sahibine:  İyi ama bu bir roman kahramanı… İyi ama bu bir roman… İyi ama kahramanı… İyi ama… Roman mı? Kahraman mı? Romanı edinmek iş değildi de, eline alıp okumaya başlamak cesaret işiydi. Kitabı eline alıyor, eviriyor çeviriyor ve orada bulacağı cevaptan ödü kopuyordu.

Beklenen cesaret hiç gelmeyecekti. Kitabı açtı ve okumaya başladı. Hırsla, tutkuyla okudu. Hiç. Bir daha okudu. Yok. Yine denedi. Eline geçen, oldukça iyi yazılmış bir romanı peş peşe üç kez okumuş olmaktı. Düş kırıklığı ile rahatlama arasında gidip gelen ruhu savruluyordu. Öfkeyle sözlüğü bir kenara fırlattı.

Koljaiczek (12): kayıp

Bir’le ikinin arası yine açıldı. Zaman akmıyor, onu da ellerinden tutuyor; bilmediği o yerde donup kalmaya zorluyordu.

Yazmayı bıraktı. Müziğinden vazgeçti. Bedeldi. Ödedi.

Var-yok gücüne güç katmış, tüm görkemiyle tepesindeydi artık. Var’ken şiddetle vardı. Yok’luk iken ise, kapkaraydı. Şiddete rağmen yok’tan korkuyordu. Var’ın bir anlamı vardı hiç değilse. O bilmese bile o anlamın ne olduğunu, vardı.

Koljaiczek (13): zamanda donma


Sonra bir gün her şeyi anımsadı. Zaman sayıcılığını terk etti; var-yok,  koca bir yok’a dönüştü. Bir daha asla saate bakmadı.

ÜçRenk Kırmızı
                                                           Edward Weston