2 Ocak 2013 Çarşamba

KRİNEİN'DEN EPOKHE'YE





Başına toplanmışlar. Üç beş kişi ya var ya yok. Bir de yerdeki tabii. Yerde yatanın gözleri kapalı ve dikkatle bakıldığında bile nefes alıp almadığı anlaşılmıyor. Yüzündeki ifade ölü, yatışından ise umulmadık bir canlılık yayılıyor. Bacakları başında birikenleri, bir anda çil yavrusu gibi dağıtacak ani bir sıçrayışa hazırlanırcasına kıvrılmış. Ellerinden birini destek almak istermiş gibi yere yapıştırmış, diğer eli yumruk. Neye yumruk belli değil, kavgaya belki ya da saklamaya.

Kalbi durmuş, diyor ayaktakilerden biri, yüzünde noktayı koymaya hevesli bir ifadeyle. Tam karşısındaki kuşkulu bakıyor, kontrol etmeli ve emin olmalıyız, diyor sesi duyulur duyulmaz. Kimse kıpırdamıyor. Tam bu sırada hava titriyor, esinti yerdekinin saçlarından bir tutamı yüzüne kapatıyor ve hareket yerdekinin fısıltısını hiçbirinin kulaklarına ulaşmasına izin vermiyor.

( bir kalbe sahip olduğuma inanmama yeteceği bulabileceğimden emin olabilseydim…)

Acısı yok, diyor o ana kadar hiç konuşmamış biri. Gözlerini yerdekinin saçları arasından görülen yüzüne dikmiş, acı çekmiyor. Kimse diğerinin acısını duyamaz, itirazı kuşkuyu bir maske gibi yüzüne giyinmişten geliyor. Her acı, onu duyana aittir. Cılız kalabalık kendisine benzeyen cılız bir tartışmaya tutuluyor. Önce her kafadan bir ses çıkıyor acıya dair. Yatışındaki fiyakayı kanıt sunuyor biri acının varlığına, ağzının kıvrımındaki haz izi işaret ediliyor buna karşıt olarak; acı aforizmaları savruluyor havaya. Yokçulardan biri, bakın bakın diyor, ne gölgesi var ne ayak izi. Aynı anda şiiri anımsıyorlar. Biri tutup okuyacak, "gölgen yok senin, ayak izlerin yok / Neden mi? acılar barınmamış ki sende / Mutluluk yok mutsuzluk yok" diyecek oluyor, hep bir ağızdan konuşan acı bilmişlerinin sesine karışıp gidiyor ağzından dökülen dizeler. Acı var mı yok mu tartışması uzadıkça, bilincin belirlediği kavram canavarlaşacak ölçüde besleniyor.

( acının bir tür iktidar-sızlık olduğunu bilebilecek güçte olabilseydim…)

Ters yönden bir esinti, yerdekinin yüzüne kapanmış saçlarını savuruyor öte yana. Ayaktakiler sus pus oluyorlar. Gözler yüze dikiliyor. Huzur var yüzünde işte, diye atılıyor son noktacı. İtirazcılar boş durmuyor elbette. Tek tek çatışmanın bıraktığı izleri gösteriyorlar kanıt diye. Huzur belli bir amaca doğru hareket etmekten çok bir durağa gelmek gibidir. Bir boşluğun üstesinden gelmekten çok, bir son durum, bir tamamlanmadır diye anlatıyor sesi gür çıkan. Bu yüzde dur durak göremiyorum, diye bitiriyor sözlerini. Yakından bakmak için eğiliyorlar yüze doğru.

(‘yüreğin buruşuk kâğıt gibi sıkılması’nın bir gün sona ereceğine inanabilseydim…)

Şu alnındaki çizgi, diye gösteriyor içlerinden biri. Bu çizgi anladığını gösteriyor; anlamış biri bu. Şu anda cehennemde olmalı, diye atılıyor beriki. Hepsi birden dönüp ona bakıyorlar. Neden sonra biri itirazını sunuyor. Hayır, diyor. Hasarlı biri. Hasar anlayamamaktan kaynaklanır. Eli yerdekinin şakaklarındaki çizgiyi işaret ediyor. Sesleri yükseliyor yine. Anlamak ve anlamamak üzerine cümleler gönderiliyor karşılıklı. Kimi sahibine ulaşıyor, güçsüz kalan kimi de yerdekinin üzerine düşüp, onu kaplayan bir örtüye dönüşüyor.

( anlam’a eklenebilecek harfleri bulacağımdan şüphe duymasaydım…)


Susmayı becerememiş biri olduğu fikri çıkıyor birinden. Çenesindeki gerginlik ve aralık dudakları işaret ediliyor. Şüpheci yerdekinin yüzüne yaklaştırıyor yüzünü. Özleminin kurbanı olmuş bu, diyor. Susmak özleminin kurbanı olmaktır, bilmez misiniz? Susma üzerine büyük bir gevezelik baş gösteriyor hemen.

( susmanın “her şeyi açıkta bırakır”lığından bunca ürkmeseydim…)

Saat geç oldu, diye bildiriyor orada dikilmekten ve söz yarıştırmaktan bıkmış biri. Bir yerlerde ise henüz erken, diye atılana öfkeyle dikiyor gözlerini. Yerdekini ne yapacaklarını tartışmanın sırası gelmiş olmalı ki, onu kendi haline bırakmakla göz önünden çekme seçeneği konuşuluyor uzun uzun. Sonunda seçeneklerden hangisinin daha akıllıca olacağı konusunda asla yeterli bilgiye sahip olamayacakları için eylemsiz kalmaları gerektiğini savunanların sesi diğerlerini bastırıyor. Eylemsiz kalmanın, orada dikilip yerdekine bakmayı sürdürmek anlamına gelip gelmeyeceği sorunu hepsinin içini bulandırıyor.

(“ sis her şeye harika bir güzellik katar”a rastlamamış olsaydım…)

Yerdekinin yumruk yaptığı elin parmaklarının yavaşça açılmaya başladığını ilk gören kuşkuyu meslek bilmişlerden biri oluyor. Telaşla diğerlerini uyarıyor. Sözleşmiş gibi hızla uzaklaşıp, gözden yitiyorlar. Açılan avuç, ayasında sakladığı bir çift zarı üzerinde yattığı kaldırıma yuvarlıyor.

( her tür düşünce zar atımıdır, diyor Mallerme. O’dan yana attığım zarlar boşluğa savrulurken içimden yineliyorum defalarca: her tür düşünce zar atımıdır. Ve aslında şansa hiç güvenmiyorum. Bu böyle oluyor, zihnimdeki zarları savurmaktan başka umar bulamıyorum.) 



Zarlardan birinin adı krinein, diğerininki ise epokhe.


ÜçRenk Kırmızı



                                                                      Jean Fautrier




30 Aralık 2012 Pazar

BİR MEKTUP: YAPAYSIZ, ACELESİZ




Geceyi giyen kadın,

Biliyorum, uzun zaman oldu konuşmayalı senle. İlkbahardan yaza kadar, dudaklarından doğup Akdeniz’e, belki daha yakına, bilmem belki Ege’ye dökülecek sözcüklerini bekledim.

Yapraklar sararıyor…

Ne güzel olurdu konuşsaydın. Ben de güzel olurdum: Bir masal tasarlardım; yapaysız, acelesiz, ellerine dokunurdum sonra ürkekçe, büyülü balıkların yüzgeçlerinden tutup, uslanmaz serçelerin kanatlarından esen yelle, Deliveren çiçeklerinin kokusuyla şenlenen, Boyabat ağacının gölgesine davet ederdim seni. Güzelce nefeslenirdik birbirimizin yorgunluğunda. Ben alırdım örneğin, sen verirdin ardından. Hep papatyaların yapraklarını sayacak değildik ya, birbirimizi sevip sevmeyeceğimizi düşünecek yerde, birbirimizin varlığı ilgilendirirdi bizi bundan böyle.

Gelir miydin benimle?

Ne güzel olurdu konuşsaydın. Ben de güzel olurdum: Sen geceyi giyinmiş olduğundan gündüzün olurdum seni ısıtabilmek için. Parlardım ha, parlardım tepemizde, hatta utanmaz olup gözlenenin ötesine çekilir, bir ufuktan ötekine kavrularak geçerdim yalınayak. Çekinmezdim de hiç çıplaklığımdan, gölgemizde büyütelim derdim ormanlarımızı, gölgemizde büyürdü düne doğan çocuklar, yarınları olurduk biz. Böylece düşlerini geleceğe saklamak zorunda kalmazlardı. Kaygısızca okunabilen şiirleri kazıtırdık yeryüzlerine sonra ama marşları okutmazdık. İki geriye bir ileriye gitmek demek olurdu bu, yeğlemezdik. Elbette değiştirmezdik hiç; Dağların adını, ‘dağlar’ koyardık, tepelere ‘minik evler’, birbirinden duru akan ırmakları salardık çevrelerinden, ovalar boyunca yine. Ovalar boyunca yeşile boyardık arta kalan toprağı. Bir ülkeden diğerine, denizler serpiştirirdik; mavi beyaz, dalgalı. Kızlarımızın gözüne güven beyazı sürüp, erkeklerimizi umut renginde boyardık. Güzel olurdu öyle. Biz bakınca gülümserdik, Tanrılar da şaşardı.

Olur muydun yıldızım?

Ne güzel olurdu konuşsaydın. Ben de güzel olurdum: Sevmenin diliyle konuşurdum senle. Evet, önce senle konuşurdum, bunu ikiliyorum. Binlerce abeceyle karmakarış etmezdik anlatmak istediğimizi. Böylece dolaşmazdı sözlere ellerimiz, dahi ayaklarımız. Başka işlevleri yüklenirdi tenlerimiz, kızışırsa ortalık. Bakışırdık uzunca ve bir tek sözle, binlerce yılı anlatmayı becerirdik gözlerimizle. Bu da bizim aydınlık sabahlarımızı renklendirmeye haydi haydi yeterdi. Ah, keşke karnında yatabilseydim bir ömür, bir ömür de göğüslerinde sabahlasaydım her gece, demeye çalışıyorum arsızca.

Kalır mıydın içimde?

Biliyorum, sözlerim ayıpça biraz. Ayıp şeyler de düşünüyorum elbette bazen. Haydi, kendimden geçtim, bari senden saklamamalıyım hiçbirini bunların. Yanaklarım da kızarmıyor değil hani; çünkü sır, bir kez sözlendiğinde, üzerine sıvanmış gözle görülmez katmanını hemencecik yitirir. Edepsiz bir anında yakalanan kadına benzer o haliyle ağızdan kaçırılan. Bir erkek de olabilir, emin olamıyorum fakat…

Heyhat, kendimi avutuyorum…

Ne de güzel yakışırdı tenin geceye senin, ne de güzel olurdu gündüze seninle uyanınca.

Ne güzel olurdu konuşsaydın, Ben de güzel olurdum: Akdeniz’i sorsaydın uyanıp düşlerinden, ben sana Ege’nin rüzgârlarını bile duraksız anlatsaydım.


Özlüyorum çok,

Tenekeden Macivert

                                                                  Katerina Sokava

24 Aralık 2012 Pazartesi

BİR ÖLÜYE MEKTUP





On yıl önce tam da bugün, hayatta en çok benzemek istediğim adamı, kendi ellerimle toprağa verdim. Bütün çocukluğum, onun gibi biri olmaya çalışmakla, onun ayaklarının yerde bıraktığı izlere basmakla ve yürürken ardında bıraktığı ekmek kırıntılarını toplamakla geçti. Gömerken bile o olduğuna inanamadım bir türlü. Sanki bir göçebeydi beyaz kumaşlara sarılan ve ben tanımadığım bir ülkeden getirdiğim toprağı atıyordum üstüne. O gün, sapından tuttuğum kürek ellerimde kaldı ve ben her sabah, daha başlamamış günün cesedini attım içimden kazıyarak. Gecenin bir vakti, cebimde tütün kolonyası ile eve gelip, o kolonyayı verecek kimseyi bulamayınca anladım onun gerçekten gittiğini. Duvarlardaki bakışları, kapı eşiklerinden atlayarak geçen nefesi, bahçede gövdesi birbirine geçmiş ağaçlar, kırmızı halının üstündeki anason lekeleri… Bütün hepsi onunla beraber gitmişti sanki. Geride, ömür boyu sormaya korktuğum sorular bırakarak.

Bugün tam on yıl oldu baba! Tam on yıldır sırtımda bir zıpkınla geziyorum. Ellerim yetişmiyor onu çıkarmaya. Ne zaman arkama uzansa kollarım, cam kırıklarıyla dolu bir fıçıya daldırıyorum sanki ellerimi. Ne annemin odalara yayılan ve gittikçe koyulaşan kederi, ne kardeşimin günden güne acıya uzayan boyu, ne de oğullarımı senin kucağına verememenin açtığı oyuk. Hiçbir şey tanımlamıyor içimde genişleyen boşluğu. Durmadan devr-i daim yapan şu hayatın içinde, çarpmak için kendine göre bir kayalık arayan bir tekne gibiyim…

On yıl önce, tam da bugün, hayatına kendi elleriyle son vermiş bir adamı, onun sakallarına dokunmayı özlemiş ellerimle toprağa verdim. Biliyorum, imkânı olsaydı eğer, kendi gömmek isterdi bedenini toprağın altına, suyu başına değil de ayakucuna dökmek isterdi. Hayatta en çok olmayı istediğim adamdı. Şimdi omuzlarıma ceket gibi attığım kapkara bir tedirginlikle, sonumun onun gibi olmaması için çırpınıp duruyorum.

İnsan uzağında olduğu ama eninde sonunda yüz yüze geleceğini bildiği birini özlerse eğer, özlemek o insanı büyütür. Ama artık hayatta olmayan, hiçbir şekilde bir araya gelemeyeceği bir insansa beklediği, bundan daha ağır bir duygu yoktur yeryüzünde.

Seni çok özlüyorum baba! Seninle kızgın güneşin altında tütün kırmayı, börülceleri yere diktiğin çubuklara bağlamayı, elma ağaçlarının gövdesine kireç sürmeyi, ıssız bir fabrika deposunda zeytinleri çöplerinden ayıklamayı, köy kahvesinin ahşap masalarında, gürül gürül yanan sobanın etrafında domino oynamayı, kapı önünde nacakla odun kesmeyi, bakla yaprağından yaptığın salatayı kaşıklamayı, dağlarda mantar aramayı, hayıtların kabuklarını soymayı, kahverengi kabanınla sokağın köşesinden döndüğün anı özlüyorum. Sonra tütünün sararttığı bıyıklarını, yanağında çıkan bezeyi, kırçıllaştıkça çam ağacı gibi kokan saçlarını, her gece özenle meyve dilimleyen ellerini, altına toprak biriken tırnaklarını özlüyorum… İnsan hiç sever mi hastalığını? Ben, senden bana kalan tek şey diye, her gece migrenime sımsıkı sarılıp öyle yatıyorum.

Bugün tam on yıl oldu baba! On yıldır yüzümde bir kuyu deseniyle yaşıyorum. Ayakkabımın içine pıtraklar dolmuş, ceplerimde çakırdikenleri. Bana ait değil sanki kimliğimdeki fotoğraf, aynada baktığım yüz, omuzlarımdan sarkan kollarım benim değil. Kendimi on yıl öncesinde bırakmışım; çam ağaçlarıyla dolu o mezarlıkta. Oysa bir iğde ağacının dibine gömülmek isterdin değil mi? Her rüzgâr estiğinde, iğde çiçeklerinin kokusunu duymak ve sırtını gökyüzüne dayamış bir yamaçtan izlemek isterdin denizi. Kim bilir, belki arada sırada yerinden doğrulup tuz kokusuna gitmek de gelirdi içinden. Her şey yarım kaldı baba. Bak! Kazık kadar adam oldum ama yine de beceremedim sana benzemeyi.

Hayat gidenin yerine bir başkasını çıkarıyor her zaman. Ama eksik, ama fazla. Bugün tam on yılını doldurmuşken sensizliğin, dört gün önce bir oğlum daha geldi dünyaya. En çok, bu anı kaçırdığın için kızıyorum sana. Oğullarımın birini bir dizine, ötekini diğer dizine oturtamayacağın için. Onlara masallar anlatıp, iyiyle kötüyü ayırt etmelerini öğretemeyeceğin için. Birinin, senin adını taşıdığını asla bilemeyeceğin için. Onlarla bahçelerde koşturamayacağın, zeytin tanesinin inceliklerini öğretemeyeceğin, kokularını içine çekemeyeceğin, terlediklerinde sırtlarına havlu yerleştiremeyeceğin için. En çok bunun için kızıyorum işte sana. Oğluma, ‘niye benim bir tane dedem var?’ diye sordurduğun için.

Dört gün önce bir oğlum daha oldu baba! Ona ‘Rüzgâr’ adını verdim. Belki o vazgeçemediğin iğde kokusunu sana getirir diye. Belki altında yattığın çam ağacının kokusunu benim göğsüme taşır diye. Belki yokluğunun hayatımızda açtığı boşluğu, o küçücük adımlarıyla doldurur diye.

Bugün tam on yıl oldu baba! Şimdi sana bu mektubu yazarken, bunun sana yazdığım ilk mektup olduğunu fark ediyorum. Ve ‘keşke’ diyorum, ‘şimdi oğlumu kucaklayıp koklarken yanımda olsaydın da, ben mektup yazmaktan da, şiir yazmaktan da uzakta kalsaydım.’ Ve keşke ‘baba’ olsaydı sahip olduğum tek sözcük.

Kahverengi

                                                                Arno Rafael Minkkinen

19 Aralık 2012 Çarşamba

YERİN YEDİ KAT ALTINDA


BİR

'Bilim-kurgu hüsran türü'nde yaşıyorum hayatımı. 'Duygu pataklayıcı türün içimizden modası geçti. Zor bir sınavdı. Duygularınızı pataklamak için sizi başka servise yönlendireceğim. Lütfen hatta kalınız ya da kalmayınız. Biz sizi sonra ararız.

Aradıktan sonra birer kahve içer yerin altında 20 bin fersahı aşar, bunu 100 bine çıkartırız. Rekorumuzu bizi magmada bekleyen adamlar kaydetmez fersah denizde olur lan derler. Sonra başa alıp tekrar deneriz ama bizim açtığımız yoldan birileri girip bizden önce kırar rekoru. Küfredelim diye bakışırken bir sigara yakarız. 'Bu işler böyleymiş' diye bakışırız. 'Aslında rekor da saçma bir yerde' diye bakışırız. 'Dünyanın ne işine yarayacak bu, sonuçta hala kanserden ve AIDS’ten, açlıktan insanlar ölüyor. Hadi çıkalım' diye bakışırız. Çıkınca bakışmaya alışmış 'görüşürüz' diye bakışırız. Ellerimizi uzatmış tokuşturmuşuz gibi bakışırız. Sen sırtıma vurup 'haydi çavv' der gibi bakıyorsun. Ben içimden 'ha siktir' der gibi bakıyorum. Bakıyorum aval aval. Dünyanın yarısına böyle aval aval. Memuriyetime döner, birikmiş işleri halleder, ışıkları söndürür, çıkarım. Elimde iki ekmek zile basarım. Ekmeklerden birinin ucunu yemişim.

“Anne yoğurt kaldı mı?” 

İKİ

Her şeye rağmen yine de... diye başlayan cümleler. Yine de “oraya gitmek istiyorum” ya da “gelmek” diye devam edenlerinden bir tanesini duydum bir gün. Sokağa çıktığında iç sıkıntısını öyle bir hale getirmiş ki eve döndüğünde bir meyve sıkacağı görevini komutanlarından üstlenip evdeki her şeyi sıkmaya başlayacak denli hüsrana uğramış biri olarak başlıyorum... Bir Türk filmi biraz. Fantastik türde. Kara komedi gibi, kara fantastik. Türk yapımı.

“Biz her şeyi sikeriz” bestesini çıkarabilen son model parlak kunduralar eşliğinde Galatasaray’dan Karaköy'e inen amcalar, oraya varır varmaz sigaralarını belirlenmiş bir düzende yere atarak biz her şeyi sikeriz kunduralarıyla bir güzel ezdikten sonra, Ayhan Işık bakışlarıyla camii sokağından aralara dağıldılar. “Hacı hoca işleri bunlar” diyen iç sesimle, olay mahallinden uzaklaşmak isterken bir fikrin tam ortasında başta uyarı veren ardından içindekiler biten sigara paketime kızarak, küserek aslında olduğum yere çöktüm. Biz her şeyi sikeriz kuduralı amcanın biriyleyim. Bir ağacın dibinde sigara uzatıyor “alsam ayıp olmaz, neticede ikram..” diyerekten söz döner dolaşır, Ekrem'in uyuşturucu kaçakçılığına, kadın pazarlamasına, cinayete, adam yaralamaya, oto kaçakçılığına varan sicilinden ilk aşkı Müjgân’a gelir. Konuyu bir sonuca bağlayıp arananlar listesinin en üst sırasında yer almak istedim. “Abi, olur öyle hadi bana müsaade..” diyerek topukladım. Önce kayıplara karıştım çünkü annem bana saatlerdir ulaşmamıştı. Memuriyetimden hiç kimseyle karşılaşmamıştım. Kayıplardaydım. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Bir yokuşun köşesinde katil oluversem diye geçirirken içimden tüm dünyanın buna uygun koşulları hazırlaması için bir iki dakika düşündüğüm yerde son hareketimle, bir elim ve ayağım sanki yürüyormuşçasına öne atılmış bekledim. Bekleyişim bitince gökyüzüne hafif bir gülümsemeyle bakıp 'sen bu işi yaparsın tanrı' diyerek kurbanımı aramaya başladım. Kahve molasında kendimle karşılaştım.


ÜÇ

6.30 kalkış. Senin için düşüyorum. İngilizcesi “bekliyorum neredesin?” 7.00’ye yetişebilirsem otobüs 7.15. “Bebeğim her şey bitti artık kabullen, İngilizcesi yok bir şey bas git. 8.00. Masamın başındayım. Etrafa nazarım, yatağında uyumak isteyen adamın nazarı, İngilizcesi “başım boş.” İnsanlar doluşuyor. Beyler, işlerinizi halledeceğim, İngilizcesi “kalbimi yitirdim hükümsüzdür.” Kendimi İngiliz sömürgesi ilan ediyorum o dakika. Masamı da sandalyemi de… İngilizce olmayan hiçbir şeyi okumuyor, İngilizce söylenmeyen hiçbir şeye yanıt vermiyorum. “In English please.” Bu adamlardan kurtulmalıyım. “İngiliz konsolosluğu mu? Konsolos lütfen? Acil! Alo? Ben ve birkaç arkadaş kendimizi İngiliz sömürgesi ilan ettik. Lütfen gelip bizi alın. İstediğiniz her şeyi yaparım gerekirse çay getirip götürürüm. Ayakkabı boyacılığında deneyimliyim. Beni konsolosluğunuza alın. O bahçeli evlerinizden birinde yaşamak, sarışın çocuklar doğurmak istiyorum. Bence ben İngiliz kanı taşıyorum. O güzel alımlı kadınlarınızdan birtane alabilir miyim? Hayır Bayım. Dalga geçmiyorum. Ben sömürgenizim, beni kendinizle doldurun! Hazır olda bekliyorum! Dıt dıt! Alo? İşlerinizi halledeceğim beyler İngilizcesi  “lost myself control for you” canım.”


DÖRT

Söz ve müziği Renault’a ait bir korna eşliğinde Galata'dan iniyorum. Bu yokuştan defalarca indim, defalarca film çektim. Birinde on dalda ödüle aday olup beş Oscar kazandım. Ödüllere itimat etmediğimi belirtip geri çevirdim. En zor günlerimde 'o' kitapçıya girip kadınla delicesine konuşmak istedim. Kadın bir müşteriyle ilgilenirken bir kitap çalıp basıp çıktım. Kendimi o günlerden birinde gibi hissettim bugün. O kadın artık orada yoktu. Dükkânının yerine açılan dönercide bir yarım döner ısmarlayıp yedim. Sanki o kadın karşımda gibi işte onun bulunduğu, müşteriyle konuştuğu o noktada bir kasa ve yanında dönen etler. Ondan hiçbir iz yoktu. Ben zor günlerimde hep onu görmeye gelirdim. O hep oradadır diye, yatağımdan görmeye giderdim. Gider bir “hoş geldin” bakışıyla karşılaşırdım hep. Konuşmazdık çünkü sanki o biliyordu. Ben kitaplara değil de ona geliyordum. Beni anlayışla karşılıyordu. Ben, beni anlayışla karşılamasına memnun olur; uzun uzun dururdum, masasının başında hiçbir şey söylemeden. Bir müşteri gelir gelmez bir kitap çalar, basıp giderdim. Onu hep oradadır sandım yıllardır. Yıllardır oturduğum yerden ziyaret ettim. Oturduğum yerden çalacağım kitaba karar verdim.  O kitapları bir gün nasıl olsa geri veririm diye... Acaba ölmüş müdür? Umarım ülkeyi terk etmiş ve Fransız olmuştur.


BEŞ

“Mühim olan nedir?” diye sorarak üzerime atlayan hikâye kahramanıma “ben nereden bileyim evlat” diyecektim ki belki de “mühim olan hayatta çok şey bulmuş olmak değil, eksik olan şeyi bulmaktır” diye düşündüm. Düşündüğüm şeyi dile getirmedim. Hikâyemin 'çıt' yerinde duran hikâye kahramanım “abi” diyen bakışlarıyla uzaklaşırken ona Norah Jones'dan bir parça armağan ettim. Umarım dinlemiştir.



ALTI

Kim ne yapıyorsa yapsın, canı cehenneme kıvamında sigaramın kâğıdını kıvırdım. Şarkım duygularımı ben eve gelmeden önce belirlemek için ön hazırlığı yapmış, giriyor, hissi veriyor. Ağlayacak gibi oluyorum, tükürüğümü sigaramın kâğıdında kullanıyorum. Geçiyor. Benim için her şey bir an önce bitsin istedim hep. O sona ulaşayım ve aradan çıksın yaşanması muhtemel her şey. Bu yüzden her fırsatta “benim için her şey bitti” diye tutturdum. Bitmiyordu. Bir biten bir daha başlıyordu. Oysa ben hayata sırtımı dönmek, zevkleri tabağında bırakıp gitmek istemiştim. Neler oluyordu böyle? Hislerim şarkıya göre değişiyor. 2.50 saniyesinde aklım dağılıyor. “Aklını bir çocuğunkiyle değiştirmek için geç” diyor, “kaybettin çünkü. “ Sinirleniyorum geç olmasına. “Bu film böyle bitmez,” diyorum! “Bu film burada bitmez! Gününüzü göreceksiniz!..” Alıyorlar götürüyorlar beni. Ellerim kelepçeli, yolda polislere 'pişmanım' der gibi bakıyorum ama bir türlü ağzımdan dökülmüyor o kelimeler.
 

Havadar Mavi

                                                           Jean-Claude Sanchez





13 Aralık 2012 Perşembe

YORGUN


Ekim sonu 2012 sonu
sonum

dünya gezegeninin çok uzak evrenlerinin çok uzak evinde. Salonuna, mutfağına, terk-i diyar yatağına, sığınağı bahçeye, minik okuma evrenine çok uzak olan evrenlerdeki evinde.

geliyor...

“ne halt ettiğini sanıyorsun?!?!...”

ayın karanlık yüzü dolmuş evin-in içine, taşmış, fışkırıyor... tane tane fırlatıyor kör yüzüne solan ışıklarını.

yeterli değil.
değil.
Yetmez!

göktaşları uçuşuyor evrenin merkezinde; önce kırılgan, dağılgan ve ıslak. ardından sivri. 
sipsivri uçlarını batırarak etine, canını yakarak, kanla ıslatarak, boğarak, sürüklüyor bahçenin kurumuş ölmüş solmuş dökülmüş ağaç yapraklarının içine...

yeterli değil.
değil.
Yetmez!

Bahçenin kıyısına, beyazların içine sinmiş. Yasnılgının farkındaysa da...

yeterli değil.
değil.
Yetmez!

“ne halt yediğini sanıyorsun sen?!?!...”

beyaz, yeşil, kahverengi... siyah, simsiyah duvarında oturuyor, ket vurmuş ayın soluk ıslak göktaşlarına. iki kalem sigarası kalmış. birini yiyor hızlıca. ardından tekrar dönüyor tekinsiz beyaz oturağına.

“tüm benliğini kaplamış bu çirkin ıslaklık...”

sabır eden ve diyen derviş kelamını hatalı yerlerine saklamış.

“kedilere gurme derdim ya, diyorum hala... ah, mina!!!”

birkaç vuruş, birkaç vur kaç, birkaç tutuş...
kirli, çirkin sular alaşağı edilmiş.
haberi yok.

yeterli değil.
değil.
Yetmez!

Saçlarına, yüzüne, gözlerine kaçındığı, kederlendiği, kanlı çirkin öfke yığıntılanmış. Ama...

yeterli değil.
değil.
Yetmez!

Üç Ton Kara

                                                                  Sarah Moon

10 Aralık 2012 Pazartesi

SES HIRSIZI




Sırtımı denize, yüzümü sana döndüm. Gözlerin denizi ikiye bölen bir nehir gibi bölüyordu geceyi. Yüzünde gördüm açıktan kıyıya el sallayan tekneleri. Kirpiklerinde sudan yansıyan ışıklar, kucağımda martıların taşıdığı taşlar, sana baktıkça biraz daha inceldi kalbimin kenarları. Sana sarılınca gövdeme karıncalar üşüştü.

Seni tanıdığımda kırka katlanmış bir kâğıdın yırtığıydım ben. Katlanmış ve bir masanın ayağının altına iliştirilmiş. Sana baktıkça içinden geçtim bir su halkasının, tırnaklarımın dibinde biriktirdim gündüzün karanlığını.

Sen hiçbir resmin içine sızmayı düşündün mü? Ben düşündüm. Hem de kaç kere. Ne zaman resmine bakmaya kalksam, içimden o resmin içine girmek ve yanına ilişivermek geçti. Omzum omzuna değsin sessizce, aramızdan rüzgâr bile geçmesin, bedeli hiç kıpırdamamak bile olsa, hep o resmin içinde, senin yanında kalayım istedim. Sonra düşündüm, yan yana çekilmiş bir fotoğrafımız bile yoktu bizim. Ne bir sihirli değneğimiz, ne kumdan kalelerimiz, ne gövdesi birbirine dolanmış ağaçlarımız, ne de kalbimizin altına sıkıştırdığımız bir köz parçası… Biz iki güney kaçkını gibi, hep karşı tarafından yürüdük rayların, o rayların asla bizi kavuşturmayacağını bile. Hiç uzaklaşmadan birbirimizden, ama hiç de dokunmadan aynı zamanda, öylece yürüyüp durduk istasyonlar boyunca.

Ne kadar çok yazdım sana? Ömrüm sana yazmakla geçti sanki. Parmaklarımı kullandım çoğu zaman kalem niyetine. Üstelik ne zaman sana dokunsam sayısı arttı parmaklarımın. Ellerim bir ağacın kovuğuna girmiş gibi oldu. Yazdıkça renk geldi kalbime, yazdıkça yeni yeni ülkeler yaptım senden. Biliyor musun, her gelen postacının yüzüne baktım dikkatle. Tek bir defa olsun, bana senden birkaç satır getirsin diye dua ettim. Yazdığım onca şeye karşılık, birkaç sözcükle de olsa bana yanıt ver diye bekledim. Sana yolladığım çiçeklerden sen bir bahçe yaparken kendine, ben burada çiçeksiz bir bahçe gibi kaldım.

Biliyor musun, sen ne zaman bu şehirden gidecek olsan, bu şehrin ağladığını duyuyorum. Yetim kalmış bir çocuk gibi, dizlerini karnına çekip, sessizce oturuyor bir kenarda. Sonra ağaçlar, sanki hepsi yatalakmış gibi, boylu boyunca, kıpırdamadan uzanıyorlar cadde boyunca. Deniz, getirip ayaklarımın dibine bırakıyor kurumuş bitki köklerini. Gemiler, sanki az önce kayalıklara çarpmış gibi yaralı. İstasyonlar boş, evlerin suratı asık, su altında kalmış bütün rıhtımlar. Yine de bu şehri yaşatan bu işte; senin arada bir gelmelerin. Onlar da olmasa hayalet bir şehre dönüşecek burası. Ben bu şehirden, sensiz hiçbir şey anlamıyorum oysa. Senin gidişinden yıkılmış bir kalenin artıkları ve bir yangın yerinin karamsarlığı kalıyor bana. Hiçbir şeyini gizlemeyi başaramıyor bu şehir. Nasıl da belli ediyor hemen sensizliğini. Sen burada olduğun zamanlardaki şehirle, sen gittikten sonraki şehri yan yana koyduğun zaman sonsuz fark çıkıyor iki resmin arasında. Şehrin ışıkları solgun bir fotoğraf gibi şimdi. Deniz, gökyüzünü üstüne örtüp derin bir uykuya yatmış. Ağaçlara hastalık yürümüş, kuşlar düşüyor durup dururken dallından kurumuş meyveler gibi. Ses gelmiyor dağlardan, çocuklar oynamıyor sokakta, güneş çoktan çekmiş sıcaklığını evlerin çatısından. Ve ben ayağı kırılmış ve vurulmayı bekleyen bir at gibi devrilmişim bir bozkırın ortasına. Şimdi daha iyi anlıyorum işte; kıyısına varmak için çırpındığım sular, çoktan kurumuş oluyor senin yokluğunda.

Nasıl anlatsam şimdi sana? Sana bakmakla uzayan ömrümü, sana yazmakla ayağımın dibine kıvrılan binaları nasıl anlatsam? Kim söyleyebilir gecenin bittiğini? Sen daha yanıma gelmeden, ilk önce saçlarının kokusunu aldığıma kim inanır? Seni, sen olmadan sevdiğime, içimde kırılmış kemiklere, göğüs kafesimi delip geçen şarkılara, koşulsuz aşklara kim inanır? Bütün bunlar değil aslında, sadece anlaşılamamak beni tüketen. Yazdıklarım gibi bir adam olmaya çalışırken, içimden taşan her sözcüğün, artık bana düşman gibi bakması.
Alışılmamış yanıtlarla çıkıyorum şimdi hayatın karşısına. Çünkü biliyorum, sana yakınlaşmak için yazdığım her sözcük, biraz daha uzaklaştırıyor seni benden. Öyle olur ya bazen. Çırpınırsın, direnirsin ama ne yaparsan yap daha da gömülürsün bataklığa. Hani eşyaları bile öylesine içselleştiririz ki, içlerinden biri kaybolduğunda ya da yeri değiştirildiğinde hemen hissederiz yokluğunu ve alt üst olur dengemiz. Mesela bir kül tablasının, bir mutfak gerecinin, küçük bir biblonun, sayfaları sararmış bir kitabın ya da bir sehpanın evde bıraktığı boşluk, hemen içimizde açılmış bir boşluğa dönüşür. Peki, ya bir insanın ardında bıraktığı boşluk? O tanımsız, o dipsiz uçurum? Onun eksikliğinin yanında, eşyaların eksikliği ne ki? Şimdi, sen bu şehirden başka başka şehirlerce uzaktayken, kıyıyı döven dalgaların sesini duyuyorum uzakta. Başımın üstünde çılgın gibi dönen kargalar, caddeden geçen arabaların gürültüsü, kitap arasına kurusun diye bırakılan ama orada unutulan gül yaprakları, altı çizilmiş sözcükler, belli belirsiz duyulan bir şarkı… Bütün bunlar sanki sensizliği hatırlatmak ister gibi bastırıyorlar göğsüme. Senden uzakta kaldıkça, nereye gidersem gideyim, boşluğa fırlatılmış bir taşa dönüşüyorum.

Hep yazarak geçmiyor işte hayat! Biraz da ölmek gerekir diyorum!

Kahverengi

                                                                 Stanko Abadzic

6 Aralık 2012 Perşembe

A LAST MEETING


Neden aklıma geliyor istasyon büfesindeki duruşun
Hava soğudu – kasımın son günleri-
Kar yağacak, bembeyaz olacak unutulmuşluğum.
EDİP CANSEVER





Sakın bakma bana
kabuğu çarçabuk soyulan iğdeler gibi hazırım sana


Büyümek için yılanlar dâhi
deri değiştirir
neler neler anlatırsın şimdi sen bilirim
bazı öyküler hikâyedir
bir biçimde son sözünü söyler herkes ve her şey
bak kasımın ağzından çıkan son sözler; dökülen sapsarı yapraklar
bak Türkçe’de yan yana gelmeyen harfler vardır
bizim gibi


Sakın açma beni
kabuğu kapalı bir fıstık gibi içe dönüktür huzurum


Bozkır

                                                                       Otto Fenn