tenekeden macivert etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tenekeden macivert etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Aralık 2012 Pazar
BİR MEKTUP: YAPAYSIZ, ACELESİZ
Geceyi giyen kadın,
Biliyorum, uzun zaman oldu konuşmayalı senle. İlkbahardan yaza kadar, dudaklarından doğup Akdeniz’e, belki daha yakına, bilmem belki Ege’ye dökülecek sözcüklerini bekledim.
Yapraklar sararıyor…
Ne güzel olurdu konuşsaydın. Ben de güzel olurdum: Bir masal tasarlardım; yapaysız, acelesiz, ellerine dokunurdum sonra ürkekçe, büyülü balıkların yüzgeçlerinden tutup, uslanmaz serçelerin kanatlarından esen yelle, Deliveren çiçeklerinin kokusuyla şenlenen, Boyabat ağacının gölgesine davet ederdim seni. Güzelce nefeslenirdik birbirimizin yorgunluğunda. Ben alırdım örneğin, sen verirdin ardından. Hep papatyaların yapraklarını sayacak değildik ya, birbirimizi sevip sevmeyeceğimizi düşünecek yerde, birbirimizin varlığı ilgilendirirdi bizi bundan böyle.
Gelir miydin benimle?
Ne güzel olurdu konuşsaydın. Ben de güzel olurdum: Sen geceyi giyinmiş olduğundan gündüzün olurdum seni ısıtabilmek için. Parlardım ha, parlardım tepemizde, hatta utanmaz olup gözlenenin ötesine çekilir, bir ufuktan ötekine kavrularak geçerdim yalınayak. Çekinmezdim de hiç çıplaklığımdan, gölgemizde büyütelim derdim ormanlarımızı, gölgemizde büyürdü düne doğan çocuklar, yarınları olurduk biz. Böylece düşlerini geleceğe saklamak zorunda kalmazlardı. Kaygısızca okunabilen şiirleri kazıtırdık yeryüzlerine sonra ama marşları okutmazdık. İki geriye bir ileriye gitmek demek olurdu bu, yeğlemezdik. Elbette değiştirmezdik hiç; Dağların adını, ‘dağlar’ koyardık, tepelere ‘minik evler’, birbirinden duru akan ırmakları salardık çevrelerinden, ovalar boyunca yine. Ovalar boyunca yeşile boyardık arta kalan toprağı. Bir ülkeden diğerine, denizler serpiştirirdik; mavi beyaz, dalgalı. Kızlarımızın gözüne güven beyazı sürüp, erkeklerimizi umut renginde boyardık. Güzel olurdu öyle. Biz bakınca gülümserdik, Tanrılar da şaşardı.
Olur muydun yıldızım?
Ne güzel olurdu konuşsaydın. Ben de güzel olurdum: Sevmenin diliyle konuşurdum senle. Evet, önce senle konuşurdum, bunu ikiliyorum. Binlerce abeceyle karmakarış etmezdik anlatmak istediğimizi. Böylece dolaşmazdı sözlere ellerimiz, dahi ayaklarımız. Başka işlevleri yüklenirdi tenlerimiz, kızışırsa ortalık. Bakışırdık uzunca ve bir tek sözle, binlerce yılı anlatmayı becerirdik gözlerimizle. Bu da bizim aydınlık sabahlarımızı renklendirmeye haydi haydi yeterdi. Ah, keşke karnında yatabilseydim bir ömür, bir ömür de göğüslerinde sabahlasaydım her gece, demeye çalışıyorum arsızca.
Kalır mıydın içimde?
Biliyorum, sözlerim ayıpça biraz. Ayıp şeyler de düşünüyorum elbette bazen. Haydi, kendimden geçtim, bari senden saklamamalıyım hiçbirini bunların. Yanaklarım da kızarmıyor değil hani; çünkü sır, bir kez sözlendiğinde, üzerine sıvanmış gözle görülmez katmanını hemencecik yitirir. Edepsiz bir anında yakalanan kadına benzer o haliyle ağızdan kaçırılan. Bir erkek de olabilir, emin olamıyorum fakat…
Heyhat, kendimi avutuyorum…
Ne de güzel yakışırdı tenin geceye senin, ne de güzel olurdu gündüze seninle uyanınca.
Ne güzel olurdu konuşsaydın, Ben de güzel olurdum: Akdeniz’i sorsaydın uyanıp düşlerinden, ben sana Ege’nin rüzgârlarını bile duraksız anlatsaydım.
Özlüyorum çok,
Tenekeden Macivert
Katerina Sokava
12 Kasım 2012 Pazartesi
FORD KAMYONU
Keyifsiz geldi eve. Kendi anahtarını kullandı. Yine de Nevin’in güler yüzüyle karşılaştı holde. “Çay yaptım” dedi Nevin. “Doldurayım bir bardak?” Başı öndeydi, “tamam, hanım” dedi. Küçük tuvalete yollandı. İki tuvaleti vardı evin.
Oturma odasında iki divan. Birine kuruldu. Kuruldu denemez belki ama bağdaş kurarmış gibi yaptı. “Uzun kaldın.” dedi Nevin” başörtüsünü çıkardı. Eşinin ilk seviştikleri andan beri saçlarının omuzlarına dökülmesini sevdiğini bilirdi. “Keyfin mi yok?”
Televizyonu karıştırdı kumandayla. Boş boş dolanıyordu o kanal senin bu kanal benim. Ajans saati başlamamıştı daha. Ford kamyonu eskiydi. Üçüncü vitese takıp bir de gazı yedirdiğinde hastalıklı bir ihtiyar gibi tıksırıyordu eski kamyon. “Bakıma ihtiyacı var” diye düşündü. “Hepimizden çok onun bakıma ihtiyacı var bu sıralar.” Aliağa’nın yolları çamurluydu.
Nevin çayı, Nevin şekeri, Nevin bir parça ekmeğin içine kızartılmış patates, biber ve patlıcanı hafif kızartma yağıyla sıkıştırmış, bir tepsinin içinde önüne ittirmişti. “Keyfin mi yok?” “Elleşme hanım.” Böyle diklenmesine gerek yoktu hâlbuki. İstediği sadece bir parça yalnızlıktı. Yağmur şakırdıyordu hâlâ. Çevirdi gözünü camdan. “Alacağını aldın” diye içlendi. “Daha ne istiyorsun?”
“Bir şey olmuş sana bugün” Bacaklarını kıvırarak oturduğu halıya yumruklarını dayadı Nevin. Dizlerini büktü, belini doğrulttu, ayaktaydı. Ters ters bakıyordu kocasına. “Namaza duracağım” diye söylenerek kapıya doğru seğirtti.
Ahmet büyümüştü artık. Okuyordu güzel güzel. Başarılı bir öğrenciydi. Ahmet’ten umutluydu. “Benim gibi şoför olmayacak Ahmet’im.” İçini çekti. “Benim gibi geceler boyu pusta kamyonun tepesinde sabahı bulmayacak.” Tutuyordu nefesini, bırakmaya niyeti yoktu. Odtü’yü kazanmıştı Ahmet, hem de beşinci olmuştu yerleştirme sınavında. “Tekerleği patlamayacak Ahmet’imin hiç, motoru asla yağ yakmayacak…” Dişlerini sıktığını fark etmezdi insanlar. Acıyı da fark etmezlerdi içlerine batmadıkça. “İnmeyecek gecenin köründe yokuş dibinde işemeye, sırtına vurmayacak dünyanın yüklerini, beli eğrilmeyecek o yüklerin altında” Yumruğun indiği tepsideki çay bardağı devrilmişti.
Küçük bir renkli televizyonları vardı. İzmir de küçüktü zaten, Bornova da küçüktü, hele ki Bayraklı her birinden…
Küçük bir evleri vardı. Orta halli bir sitenin giriş katının bir üstünde. Bahçeden sitenin iç avlusuna bakan balkonlarına doğru bir sarmaşık yürüyordu. Nevin bir tel germişti balkona. Uzayan dalların birini telin başlangıcına dolamıştı. Sonraki bahara iyice sarılır diyordu keyifli keyifli kahvaltı hazırlarken.
Onu bir gün olsun öpmeden ayrılmamıştı evden, bir gün olsun duasız yola koymamıştı kocasını Nevin. İnançlı kadındı karısı. Nevin iyiydi. Aliağa kötüydü bugün
Ekran titriyordu bazen. Rüzgârdan olduğu belliydi bunun. Çanak anteni bir türlü sabitleyememişlerdi adam akıllı. Dışarıya baktı, yaprak kımıldamıyordu, sadece yağan yağmur, gün boyu dinmek bilmeyen, alacağını aldığı halde çekip gitmeyi bir türlü beceremeyen bir yağmur.
Bütçe görüşmelerinin ardından, terör haberleri verildi, sırasıyla reklamlar, peşinden yine terör, artan fiyat endeksleri. Nevin her zamanki köşesine geldi oturdu. Kocasına baktı. Boş gözlerle bakıyordu televizyona Ömer. “Tıkanmış bu.” Nadiren sarsılırdı kocası. Çoğu zaman yaşamın dinamiklerine olumlu yaklaşmayı sevenlerdendi Ömer. Ömer’i bu haliyle seviyordu Nevin. Nevin Ömer’i hâlâ çok seviyordu. Kimsenin kocası gibi değildi o. Ne badireler atlatılmıştı onun yüce sabrıyla. Çocuklar okutulmuştu işte. Evleri alınmıştı. Köyde bir bahçe, bir evlik yer içinde, iyi kötü bir işi de vardı Ömer’in. Her ne kadar gecesi gündüzü belli değildiyse de, akmasa da damlıyordu işte. Ömer de damlıyordu.
Televizyona baktı Nevin. Aliağa’da bir kazayı anlatıyordu sunucu. Kırmızı bir yağmurluğu vardı üstünde. Ömer’e baktı kadın, televizyona baktı. Ömer yumruklarını sıkmış, göğsü bir körük gibi kabarıp iniyordu. “Adamım” diye seslendi ona. Çabucak kalktı. Yanına sokuldu. Elleriyle avuçladı kocasının yüzünü. Sunuyordu hâlâ kadın, bir gemiyi, bir de kopan bir vincin halatını gösteriyordu kamera. Yüzünü eğdi Ömer. Avuçları ıslandı Nevin’in. “Allah yardımcıları olsun” demeye çalıştı Nevin boğazındaki yumruğu söküp. Yumruk sökülmüyordu.
Tenekeden Macivert
Ara Gürel
12 Mart 2012 Pazartesi
HALAM VE BEN
“Tarlaya gidiyorum, geliyor musun?” Halam gülümsemeyi seven insanlardan değildi.
“Hangisine?” Tam tersini yapmaksa benim hoşuma giden şeydi.
“Köyaltına” Sepetini uzattı. “Ispanak toplayacağım biraz.” Sepeti koluma geçirdim. Peşine düşmüştüm bile.
Denize doğru olan her yöne gitmeyi huy edindiğimden o sıralar...
Dokuz yaşımda falandım. Her şeyi çok sık sorduğum zamanlardı. -Tam bir baş belasıydım mı demeliydim burada?- Bir büyüğe rastladım mı onu bunaltana kadar aklımı meşgul eden sorularımı peş peşe sıralar, yanıtını mantıklı bulduğum her fikri defalarca düşünmek için aklımın bir köşesine sıkı sıkıya saklardım.
Ayaklarımda terlik vardı. Bahar sabahı, Köyaltı’na inen yol taşlık olduğundan rahattım. Çayırlık alana saptığımızda naylon terlikler otların üzerindeki çiğ damlaları yüzünden kaymaya başlayacaklardı.
“Karnende zayıfın olacak mı bu defa?” İşte yine başlıyor.
“Çok pekiyi var”.
“Canan’ın hepsi beş, Cahide teşekkür alıyor” bunlar halamın kızları. Dünyanın en başarılı çocukları onlar. Ve o dünyanın en başarılı çocukları benim kuzenlerim oluyorlar. Sevinmeliydim aslında.
“Senin o kara ablan var ya, o sınıfta kalacakmış” Kara ablam dediği benim bir büyüğüm. Ailemizin bilme konusundaki en zayıf halkası zavallıcık. Ama ne yapsın ki Balık burcu falan filan. İki gözü iki çeşme, sorunlar karşısında.
“Seneye yardım ederim o da geçer sınıfını”.
“Söyle bakayım altı kere altı kaç eder, Öğrendiniz mi altıları?”
“Kırk dokuz. Ama hala, neden kırk sekiz değil de kırk dokuz, neden hiçbir zaman bir sayı eksilemiyor çarpım tablosundan. Mesela arada sırada kırk yedi yapsa altı kere altı, dört kere sekiz de otuz üç yapsa bazen, eğlenceli olmaz mı?”
“Olmaz. Her şeyi birbirine karıştırmaya çok meraklısın sen. Olma öyle!”
“Ama düşünsene bak, şimdi bu tarla kimin?” Elimle Ramadan aga’nın tarlasını gösteriyorum. Tarla o kadar bakımlı ve o kadar iyi ürün veriyor ki…
“Ramadan aga’ların”
“İşte beş kere altı otuz yedi etseydi bu tarla şimdi sizin olacaktı. Yaaa”
“Ne diyorsun sen be deli. Olur mu hiç öyle şey?” Ramadan agaların tarlasının bitişiğindeki tarla bizim tarlamızdı. Yani geleceğimiz yere gelmiştik artık. Aslında bir zamanlar bizim olan, sonrasında nasıl yapıldığını bilemediğim bir anlaşmayla bizden pat diye halamlara geçen, yani şimdi halamların olan, ama az sonra toplayacağımız ıspanakların bile tohumlarını bizim ektiğimiz o tarlaya gelmiştik. Halam az açıkgöz değildi hani. Bu da onu, benim sorularıma yanıt alabileceğimi umduğum “deneyimli bir büyük” yapıyor olmalıydı ve dolayısıyla hedefim haline geliyordu.
Toprağın üstündeki ince tabaka çamur terliklerimin tabanına yeni bir katman eklemiş halde peşi sıra dolanıyordum halamın. Bağ bıçağını ıspanağın köküne doğru batırıp kökün etrafında çeviriyor, çıkan bitkiyi sepetin dış duvarlarını oluşturan hasır dokuya çarparak silkeliyor, toprağından arındırdığı bitkiyi sepetin içine katıyor. Ispanaklar bir kilo, artı bir kilo da toprağı. Sepeti de eklersen...
İşim zor, yüküm ağır. Ve evet, bu sepet kapaklısından. Yani ‘tam doldurulduğunda on iki kilo elma alıyor’ demişti babam. Bunu yokuş yukarı köye kadar taşımak var. Çok soru sormalıyım saygıdeğer halama.
“Peki, hala, sen bir bakışta şu ıspanak göbeğinde kaç yaprak var bilebilir misin?”
“İyice bakmam lazım”
“Hadi baksana o zaman” Sepetin içinden iri yapraklı bir tanesini çekerek çıkarıyorum. Doğruluyor. Elindeki bağ bıçağını katlıyor, Almanya’dan getirdiği pantolonuna sürtüyor ki çamuru gitsin.
“Tamam” diyorum “bir bakış süreniz doldu, nanaaam.”
“Yedi “ diyor. Birlikte sayıyoruz;” Bir, iki, üç, dört.” kıvrılan bir yaprağı düzeltiyorum; “beş, altı, yedi, sekiz, dokuz.”
“Bilemedin ki ama?”
“Ben o düzelttiğin yaprağı görmemiştim”
“Öyle bile olsa sekiz etmeliydi. Ama dokuz n’aaber?”
“Hadi oradan dangalak!” Yine eğiliyor toprağa, Ispanaklar birer birer köklerinden kalkıyor. Artık sepete kendi çırpmıyor ıspanağı. Öylece toprakta bırakıyor. Benim cezam bu demek. Onu alt etmemin cezası. Ben de eğiliyorum. Geride bıraktığı her kökü yerden alıp, çamurundan arındırıyor, sonra sepete atıyorum. “Halam da bilemedi. Ama bilmeliydi, en azından o bilmeliydi.”
Köyümüzün neredeyse her büyüğüne; Fırıncı Hasan’a, bakkal Süleyman’a, bakkal Kamil’e, Pehlivan Şeriflerin Emine’ye, Tikveşli Hatice’ye, falan hep sormuştum da kimse bilememişti bir bakışta bir kümede kaç eleman olduğunu. Ama halam bilmeliydi. “Tüh!”
“Ne oldu yine!” Kaşları çatılmıştı.
“Yok, bir şey.” Ama elimdeki dört parmağı kime göstersem biliyordu. Başparmağımı da göstersem sorun yoktu. Ancak ikinci elimi devreye soktuğumda oradaki parmaklar sanki sihirliymiş gibi sorduğum kişileri bir süreliğine duraksatıyor, sonra doğru cevap geliyordu. “Yedi, yok sekiz, altı Ülen altı, sen de”
Halam artık soluklanmak için her doğruluşunda yeni bir sorumla karşılaşıyordu.
“Bir keresinde deniz tarlasına ektiğimiz kasımpatıların yapraklarını saymıştım ben hala.”
“Eee,ee”
“Her biri, bir eksik bir fazla bir birinin aynıydı. Sonra onları suya atıp yüzdürmüştüm”
“Tövbeler olsun ya Rabbim!”
“Deniz suyu neden o kadar tuzlu da, içtiğimiz su değil. Rengi mavi diye mi?”
“Allahım akıl fikir!”
“Var ya, gelecekte hepimizde hesapları kendi yapan makineler olacak, kerrat cetvelini ezberlemek zorunda kalmayacağız. Hem biliyor musun soru sorup yanıtlarını alabileceğimiz bir sürü akıllı makinelerimiz bile olacak, var yaaaa…”
“Allahım bi’sus, çocuk!”
“Ama senden bile akıllı olacaklar n’aaber?”
“Çok hayalperest bir çocuksun sen. Senden adam olmaz. Sus artık. Başımın etini yedin geberesice!”
Dönüş yolu onun için kısa, benim için bir hayli uzun sürdü. Arada bir güneş iyice yükselip tepeye vardığından bir ağacın gölgesinde beni beklediği oldu. Bizim eve vardığımız da sepetin bir ucuna usulca yaklaşıp elini koydu.
Onu çoban köpeklerinden, Köyün erkeklerinden, köyün dedikodularından, sepetin ağırlığından, yanlış gidilmesi olası patikalardan, güneşlenmeye çıkmış olası bir yılandan, farelerden, ısırgan otlarından falan korumalıydım evet.
Sepeti yere bıraktığımda sol elimi kaldırıp başparmağımı kapatarak sordum;
“Dört be dört Allahın delisi. Dörrrrttt!” Annem elinde bir bardak ve sürahiyle dış kapının eşiğinde bekliyordu.
“More Tansel, siz nasıl baş ediyorsunuz bu başıbozukla, illallah dedim. Amaaaaan”
Demem o ki köy yerinde çocuk olmak oldukça güzel bir şey, bir o kadar meşakkatli. Tek sorun halam gibi bir büyüğünüz olması, o da ayrı bir renk mi demeliyim?
Yıllar geçtikçe, sorunlar soruları, sorular soruları, yanıtlar soruları, çözümler soruları, bulgular soruları, ilgiler soruları, gözlemler soruları, bilgiler soruları, etkileştiğim her şey ama her şey soruları, bitmek tükenmek bilmeyen ve bir tren katarı gibi birbiri ardına dizili soruları getirdi bana.
Çözdükçe de yanıtları. Bizim gibi sorular soran geçmişin çocukları, halam gibi yanıtlarla pek işi olmayan şimdinin insanlarına hesap makinelerini, akıllı cep telefonlarını, bilgisayarları sundular.
Benim gibi deliler ise sayma sayılarının çıkış öykülerini araştırdıkça rakamların algılanış hallerini sembolik ifadeleri, dilden ve gelenekten bağımsız kavramların zihinlerde nasıl dalga dalga yayılabildiğini, mantığın uzlaştırıcı ve bütünleştirici olduğunu, aksinin ilkel olduğunu yıllar boyu araştırıp öğrenebildiler.
O çocuklardan birçoğu yine, bitmek tükenmek bilmeyen bir merak ve enerjiyle, uzayı keşfediyorlar şimdi. Teorik fiziği geliştiriyorlar, parçacıkları izliyorlar, kuantik dünyayı denklemlere döküyorlar, evreni kavramaya, varoluşu anlamaya, felsefeyi derinleştirmeye çabalıyorlar dikkatlice.
Halamın dediği gibi benden beklendiği yönde bir adam çıkamadı. Olmadı olamadı. Ama ben yine de umutluyum çünkü hâlâ bitmek tükenmek bilmeyen sorularım var aklımda. Bulabildiğim yanıtlarımla bir o kadar mutluyum. Deliymişim aslında.
Beti Gül Umuroğlu
“Hangisine?” Tam tersini yapmaksa benim hoşuma giden şeydi.
“Köyaltına” Sepetini uzattı. “Ispanak toplayacağım biraz.” Sepeti koluma geçirdim. Peşine düşmüştüm bile.
Denize doğru olan her yöne gitmeyi huy edindiğimden o sıralar...
Dokuz yaşımda falandım. Her şeyi çok sık sorduğum zamanlardı. -Tam bir baş belasıydım mı demeliydim burada?- Bir büyüğe rastladım mı onu bunaltana kadar aklımı meşgul eden sorularımı peş peşe sıralar, yanıtını mantıklı bulduğum her fikri defalarca düşünmek için aklımın bir köşesine sıkı sıkıya saklardım.
Ayaklarımda terlik vardı. Bahar sabahı, Köyaltı’na inen yol taşlık olduğundan rahattım. Çayırlık alana saptığımızda naylon terlikler otların üzerindeki çiğ damlaları yüzünden kaymaya başlayacaklardı.
“Karnende zayıfın olacak mı bu defa?” İşte yine başlıyor.
“Çok pekiyi var”.
“Canan’ın hepsi beş, Cahide teşekkür alıyor” bunlar halamın kızları. Dünyanın en başarılı çocukları onlar. Ve o dünyanın en başarılı çocukları benim kuzenlerim oluyorlar. Sevinmeliydim aslında.
“Senin o kara ablan var ya, o sınıfta kalacakmış” Kara ablam dediği benim bir büyüğüm. Ailemizin bilme konusundaki en zayıf halkası zavallıcık. Ama ne yapsın ki Balık burcu falan filan. İki gözü iki çeşme, sorunlar karşısında.
“Seneye yardım ederim o da geçer sınıfını”.
“Söyle bakayım altı kere altı kaç eder, Öğrendiniz mi altıları?”
“Kırk dokuz. Ama hala, neden kırk sekiz değil de kırk dokuz, neden hiçbir zaman bir sayı eksilemiyor çarpım tablosundan. Mesela arada sırada kırk yedi yapsa altı kere altı, dört kere sekiz de otuz üç yapsa bazen, eğlenceli olmaz mı?”
“Olmaz. Her şeyi birbirine karıştırmaya çok meraklısın sen. Olma öyle!”
“Ama düşünsene bak, şimdi bu tarla kimin?” Elimle Ramadan aga’nın tarlasını gösteriyorum. Tarla o kadar bakımlı ve o kadar iyi ürün veriyor ki…
“Ramadan aga’ların”
“İşte beş kere altı otuz yedi etseydi bu tarla şimdi sizin olacaktı. Yaaa”
“Ne diyorsun sen be deli. Olur mu hiç öyle şey?” Ramadan agaların tarlasının bitişiğindeki tarla bizim tarlamızdı. Yani geleceğimiz yere gelmiştik artık. Aslında bir zamanlar bizim olan, sonrasında nasıl yapıldığını bilemediğim bir anlaşmayla bizden pat diye halamlara geçen, yani şimdi halamların olan, ama az sonra toplayacağımız ıspanakların bile tohumlarını bizim ektiğimiz o tarlaya gelmiştik. Halam az açıkgöz değildi hani. Bu da onu, benim sorularıma yanıt alabileceğimi umduğum “deneyimli bir büyük” yapıyor olmalıydı ve dolayısıyla hedefim haline geliyordu.
Toprağın üstündeki ince tabaka çamur terliklerimin tabanına yeni bir katman eklemiş halde peşi sıra dolanıyordum halamın. Bağ bıçağını ıspanağın köküne doğru batırıp kökün etrafında çeviriyor, çıkan bitkiyi sepetin dış duvarlarını oluşturan hasır dokuya çarparak silkeliyor, toprağından arındırdığı bitkiyi sepetin içine katıyor. Ispanaklar bir kilo, artı bir kilo da toprağı. Sepeti de eklersen...
İşim zor, yüküm ağır. Ve evet, bu sepet kapaklısından. Yani ‘tam doldurulduğunda on iki kilo elma alıyor’ demişti babam. Bunu yokuş yukarı köye kadar taşımak var. Çok soru sormalıyım saygıdeğer halama.
“Peki, hala, sen bir bakışta şu ıspanak göbeğinde kaç yaprak var bilebilir misin?”
“İyice bakmam lazım”
“Hadi baksana o zaman” Sepetin içinden iri yapraklı bir tanesini çekerek çıkarıyorum. Doğruluyor. Elindeki bağ bıçağını katlıyor, Almanya’dan getirdiği pantolonuna sürtüyor ki çamuru gitsin.
“Tamam” diyorum “bir bakış süreniz doldu, nanaaam.”
“Yedi “ diyor. Birlikte sayıyoruz;” Bir, iki, üç, dört.” kıvrılan bir yaprağı düzeltiyorum; “beş, altı, yedi, sekiz, dokuz.”
“Bilemedin ki ama?”
“Ben o düzelttiğin yaprağı görmemiştim”
“Öyle bile olsa sekiz etmeliydi. Ama dokuz n’aaber?”
“Hadi oradan dangalak!” Yine eğiliyor toprağa, Ispanaklar birer birer köklerinden kalkıyor. Artık sepete kendi çırpmıyor ıspanağı. Öylece toprakta bırakıyor. Benim cezam bu demek. Onu alt etmemin cezası. Ben de eğiliyorum. Geride bıraktığı her kökü yerden alıp, çamurundan arındırıyor, sonra sepete atıyorum. “Halam da bilemedi. Ama bilmeliydi, en azından o bilmeliydi.”
Köyümüzün neredeyse her büyüğüne; Fırıncı Hasan’a, bakkal Süleyman’a, bakkal Kamil’e, Pehlivan Şeriflerin Emine’ye, Tikveşli Hatice’ye, falan hep sormuştum da kimse bilememişti bir bakışta bir kümede kaç eleman olduğunu. Ama halam bilmeliydi. “Tüh!”
“Ne oldu yine!” Kaşları çatılmıştı.
“Yok, bir şey.” Ama elimdeki dört parmağı kime göstersem biliyordu. Başparmağımı da göstersem sorun yoktu. Ancak ikinci elimi devreye soktuğumda oradaki parmaklar sanki sihirliymiş gibi sorduğum kişileri bir süreliğine duraksatıyor, sonra doğru cevap geliyordu. “Yedi, yok sekiz, altı Ülen altı, sen de”
Halam artık soluklanmak için her doğruluşunda yeni bir sorumla karşılaşıyordu.
“Bir keresinde deniz tarlasına ektiğimiz kasımpatıların yapraklarını saymıştım ben hala.”
“Eee,ee”
“Her biri, bir eksik bir fazla bir birinin aynıydı. Sonra onları suya atıp yüzdürmüştüm”
“Tövbeler olsun ya Rabbim!”
“Deniz suyu neden o kadar tuzlu da, içtiğimiz su değil. Rengi mavi diye mi?”
“Allahım akıl fikir!”
“Var ya, gelecekte hepimizde hesapları kendi yapan makineler olacak, kerrat cetvelini ezberlemek zorunda kalmayacağız. Hem biliyor musun soru sorup yanıtlarını alabileceğimiz bir sürü akıllı makinelerimiz bile olacak, var yaaaa…”
“Allahım bi’sus, çocuk!”
“Ama senden bile akıllı olacaklar n’aaber?”
“Çok hayalperest bir çocuksun sen. Senden adam olmaz. Sus artık. Başımın etini yedin geberesice!”
Dönüş yolu onun için kısa, benim için bir hayli uzun sürdü. Arada bir güneş iyice yükselip tepeye vardığından bir ağacın gölgesinde beni beklediği oldu. Bizim eve vardığımız da sepetin bir ucuna usulca yaklaşıp elini koydu.
Onu çoban köpeklerinden, Köyün erkeklerinden, köyün dedikodularından, sepetin ağırlığından, yanlış gidilmesi olası patikalardan, güneşlenmeye çıkmış olası bir yılandan, farelerden, ısırgan otlarından falan korumalıydım evet.
Sepeti yere bıraktığımda sol elimi kaldırıp başparmağımı kapatarak sordum;
“Dört be dört Allahın delisi. Dörrrrttt!” Annem elinde bir bardak ve sürahiyle dış kapının eşiğinde bekliyordu.
“More Tansel, siz nasıl baş ediyorsunuz bu başıbozukla, illallah dedim. Amaaaaan”
Demem o ki köy yerinde çocuk olmak oldukça güzel bir şey, bir o kadar meşakkatli. Tek sorun halam gibi bir büyüğünüz olması, o da ayrı bir renk mi demeliyim?
Yıllar geçtikçe, sorunlar soruları, sorular soruları, yanıtlar soruları, çözümler soruları, bulgular soruları, ilgiler soruları, gözlemler soruları, bilgiler soruları, etkileştiğim her şey ama her şey soruları, bitmek tükenmek bilmeyen ve bir tren katarı gibi birbiri ardına dizili soruları getirdi bana.
Çözdükçe de yanıtları. Bizim gibi sorular soran geçmişin çocukları, halam gibi yanıtlarla pek işi olmayan şimdinin insanlarına hesap makinelerini, akıllı cep telefonlarını, bilgisayarları sundular.
Benim gibi deliler ise sayma sayılarının çıkış öykülerini araştırdıkça rakamların algılanış hallerini sembolik ifadeleri, dilden ve gelenekten bağımsız kavramların zihinlerde nasıl dalga dalga yayılabildiğini, mantığın uzlaştırıcı ve bütünleştirici olduğunu, aksinin ilkel olduğunu yıllar boyu araştırıp öğrenebildiler.
O çocuklardan birçoğu yine, bitmek tükenmek bilmeyen bir merak ve enerjiyle, uzayı keşfediyorlar şimdi. Teorik fiziği geliştiriyorlar, parçacıkları izliyorlar, kuantik dünyayı denklemlere döküyorlar, evreni kavramaya, varoluşu anlamaya, felsefeyi derinleştirmeye çabalıyorlar dikkatlice.
Halamın dediği gibi benden beklendiği yönde bir adam çıkamadı. Olmadı olamadı. Ama ben yine de umutluyum çünkü hâlâ bitmek tükenmek bilmeyen sorularım var aklımda. Bulabildiğim yanıtlarımla bir o kadar mutluyum. Deliymişim aslında.
Tenekeden Macivert
Beti Gül Umuroğlu
3 Ekim 2011 Pazartesi
KIRLANGIÇLAR, ALBATROSLAR, MARTILAR VE MEKTUPLAR
Uyumadan önceyken de aklımda olduğun gibi uyanır uyanmaz da aklımda seni bulabildiğim için henüz delirmediğimi varsayabiliyorum. Bunu da akıllı bir insan değil, basit bir hayvan olduğum gerçeğine yaslıyorum usulca. Yastığım sen kokuyordu. Güzel uyudum. Kokunu da beynimde yeniden ve yeniden defalarca yaratmaya çalışırken kaç poleni telef ettiğimi, kaç formülü karmakarışık edebildiğimi hiç saymadım. Aceleye de getirmiş olabilirim fakat
Uyanırken gülümsüyordum.
Sabahın bu saatlerinde güne uyanan ve yüzündeki gamzelerinde şaşkınlıkla hayranlığın buluşabildiği, tek zavallı yeryüzü canlısı da galiba benim.
“O benim evet evet, o benim” diyerek havalara sıçramak istiyorum günaydın derken sana.
Hah, heyecan bendeki de. Serçelerle aşık atabiliyorum uçarken. Hedefim kırlangıçlar, albatroslar martılar falan bile olabilir. Bilmiyorum.
Beni besliyorsun derken abartmamışım sanırım. Coşkunluğuma kelimeler, cümleler ve paragraf öbekleri harcıyorum hunharca.
Dönüşünde seni kucaklamaya hazır olabileceğimi bilmeni istiyorum.
Gülümseyerek git, mutlulukları yaşa. Renklerin ipekten dokunmuş olduklarını farz edebilir misin?
Gün seni kıskanırsa haberim olsun. Çatışırım, savaşırım onunla bile!
Unutmadan, olasılıkla sen benim için uzun, oldukça uzun bir öyküyü ifade ediyorsun. Bir ada boyunca yalın ayak… Denizin nefesiyle sürüklenen çakıl taşları suya… Bir ada boyunca mavi. Mavi bir adamın ömrü boyunca…
Öpüyorum çok.
Tenekeden macivert
Su Mavisi
20 Mayıs 2011 Cuma
HÜSO'NUN DEVRİMİ BU!
Kelimeler yükleniyor Pembe’ye. Dayanamıyor mutluluğa açılıyor bir çiçek.
Gittiğin yerlerden gerilere dağılıyor kokusu, binlerce yıl.
Sandal ağacı gibi ama değil, hiçbir yeri bilmeyen mosmor.
Yarım bardak limon, birazına ilişik cin. Sarhoş olabilmek için tokuşturuyoruz kadehleri senle yeniden. Bir şeyler dönüyor ama ne? Bakıyorum bardağa, senden önce gitmişim.
İmgeler: hep biliriz onları ama bizden de kaçık. Kanatsız kuşlarıdır ya şiirlerin. Nasıl uçarlar bilinmez ama uçarlar işte...
Dilim damağıma, damağım düşünceme yapışıp pelteye evriliyor. İliğine kadar tabak, bir beyin salatası.
Ellerim yapış yapış. Söz kıvamında, göz mesafesinde, ama şimdi karşımda, bacak bacak üstünde, ha geldim ha geliyorum diyecek yerde:
Dal üstünde bir çiçeğe dönüşüyor o yosma. Çenesine akıyor yanağından gamzesi. Uçkurlardan çukura sakınmadan düşüyor. Utanıp sıkılmayıp girişiyoruz sohbete. Kimine göre gece yaşanıyor şimdi. Bana göre tozpembe.
“Ne zaman geldiğini görmedim bilmiyorum, ama karşımdasın işte. Bunu da seviyorum.”
“Oysa sen gittiğinde ben ölmüş olmalıydım?”
“Yeter ulan!” diyor Recebin meyhanesi kahkahalarla bana; “Çok içtin!” Yaka paça bir yana, ben tersine yerlere takılıp düşüyorum.
Çabucak ayılmak için, Gürçeşme’den kalkması gereken vapuru, Konak meydanında sahile vurmuş buluyorum. Sarımsaklı yoğurt kıvamında, kulenin dibine yayılmış ayran ayran, zamanın dolmasını bekliyor Karşıyaka’ya geçebilmek için.
"Kadıköy’ e gideceğim ben!” diyorum, buyur ediyorlar boştaki gişelere.
Elimdeki simidi tam turnikenin birine atıp da geçecekken, susamların fazlasını saymayı akıl ediyor avucuma gişedeki bir memur. Giyinmiş kuşanmış o da. Diğerleri gibi sanki, avanak geçiniyor.
“Oh!” diyorum, “Oradan da Bostancı’ya, bakarsın seni bulmak için Adalar’a kadar bile çekip gidebilirim, yani daha da artarsa susamları simidin.” Tüm deniz cacık oluyor benim bu hıyarlığıma şimdi. Sabaha karşı atıyorlar beni oradan da dışarıya. Yüzmeyi biliyorum.
“Kapatacağız ulan!" diyerek üzerime çullanıyor bir diğeri, "O hooo! Ben kapattım bile o defteri çoktaaan" diyorum sersemlikle.
Yüzüme patlıyor kahkahalar yeniden. Yok canım, hayır, onlar kovamıyorlar ki beni; Ben kendim yığılıyorum sonra, ortasına caddenin.
“Devrim!” diyor içimdeki. Ben de bağırıyorum ardından “Devrim diyorum ulannn! Şarkısıyla türküsüyle buluşacak bizimle bir gün. Nereye isterseniz oralara gelirim ben. Gösterin şimdi bana hangi meydanda hodri? Sabahı bulmaz nasılsa kusulması kanların!”
“Sabahı bulmaz bu itin de yok olması!” diyorlar başlarını çıkaranlar camlardan, mazgallardan.
Yan yan basan bekçiler yengeçlere benziyor. "Bir şeyim yok!" diyorum "Hepsinin analarına ve ayrıca denizin…" Ben doğrulmaya çalıştıkça, gerilip gerilip, öyle bir geliyorlar ki üzerime “Vay anam vay!”
Sokak köpeğidir bizim Hüseyin, bilir misiniz? En bilgesi olur kendisi mahallenin. Kendi diliyle gelip, alelacele yüzümü yıkıyor, arkadaşlığı yalap şap. Elimden gelse de gelmese de, ben yine güvenmeyi yeğliyorum Hüso’ya. Evimin yolunu en iyi bilen odur ve de benim neden bu kadar içtiğimi.
“Yıkılsın mı bu sokaklar Hüso?” diye soluyorum hızlı hızlı. Hararetle havlıyor. Bir muhabbet başlıyor ki sormayın hiç. Ne iktidar kalıyor anasına sövmediğimiz, ne de hükümetin yeni koyduğu ahmaklık vergileri. Yasalar falan filan. "Akıllısından on alacaklar, delisine boş verecekler ya bunlar, onu da mı biz ödeyeceğiz?" diye soruyor şimdi bana. Kanayan yüzüme inat, uykuluklarım tutuşuyor birden, bir duvar dibi bulsam, üzerine işeyeceğim bu berbat sefaletin.
Biz tepelik bir yerden geçerken, bizim de üzerimizden bir otobüs geçiyor. Bana bir şey olmuyor. Dönüp sağıma bakıyorum yatağım boş. Çiçeğe bakıyorum ardından, sonbaharı çoktan yemiş uygunsuz yerlerine. Ayılmak gelmiyor içimden hiç, bir otel odasında.
Bir de felaket oluyor ki gidişin, kefareti ve kefaletini ödemek bana kalıyor böyle. Gelip seni bulamamak sonra, o koca şehirlerde:
“İzmir artık seninmiş, senin ayak izlerin…”
Birileri çılgınlar gibi çaldırıyor telefonumu. Bir yerlere gitmişim fakat dönmeliymişim çabuk. Senin çekip gittiğin, benim kalakaldığım o lanet deliliğe.
“İmanım olsa da gevrese artık!” diyorum yorganı boğazlarken:
“Cenabet bir alın yazısı bu bizimkisi, binlerce işsiz insan, her biri çok geveze.”
"Ezikkk!" diye başlayan cümleleri sokaklara düşüyor. Tersine bükülüyor şimdiki aylaklığım.
“Gücüm olsa döneceğim belki de buralardan.
Gücüm olsa bırakırdım seni de aramayı.
Gücüm yetse devrim de yapabilirdim elbet!”
2 Aralık 2010 Perşembe
MUTLULUĞUN HARFLERİ. İki
Lanetli kalabalık: S e n m i b e n i y a r a t t ı n d a h i g i r i p k a n ı m a ç o ğ u l l a ş m a k d i y o r s u n? Sus artık, sus! İçimi un ufak ediyorsun!
Bir görünüp kaybolan, bir susup hep konuşan dostlarımmışsın sanki. Oysa biliyordum: Ayakkabılarımın bağcıklarını kördüğümden ayırıp, fiyonk yapmayı keşfettiğimden beri, tutunacak hiçbir şeyin artık elimde olmadığını, birer birer sökülüp ilmeklerinden…
Bir zamanlar oyuncaktı peşinen olan biten. Ne çok şey öğrenmiştim veresiye yaşayıp. Sus: uyuşukluğun, kendini bilmezliğin ve gürül gürül akarak çavlana dönüşmenin hesapsızlığısın sen!
Sürekli ve hiçbir zaman açılmayacak olan kapıların önünde, ıslanmış, korkak, yalvaran, zırvalayan o sesin, sadece bir hayvana ait olabileceğini; üşümeyi unutup saklanacak bir delik telaşına bulaşan insanların, bütün barınakları, sığınakları ve tekme tokat kovulmaların hesabını tutacağını söylemediler bana.
Zavallı argınlığım. Keskin dişli köpeklerin hırlayan gölgesinde, başa nakşedilen yüce bilinci alıp geçmişten şimdiye saklanmanın çaresizliğisin sen. Sus!
Hiç farkına varmadığım o anların birinde kızgınlık kör, kırgınlık kara delikleri oluverdi zamanın. Yaz mıydı, ilkbahar mı bir önemi var mı bunun? Ne çok şey biliyorsun benim geveze aklım. Ama 'an' denilince gözkapaklarıma yığdığın tozlar bile, neden o kadar ağır? “Bireysin sen. Biriciksin. O yüzden rüyaların, o yüzden hayallerin, umutların ve parmak izlerin türdeşlerinden farklı. Sen yalınsın. Sen öznesin ve özelsin. Değerlisin” dediğin bu mu? Öyle olsa bile, yine de kandıramazsın beni uydurma safsatanla.
İki kişidir insan, bir erkek, bir de kadın.
Bir bedene sıkışmıştır ve orada öylecedir. Tek başına olunamayacağını ama yekliğin, yalınlığın, hızlı adımlar ve marşlar eşliğinde, uygun adım ölüme kadar götürebileceğini bilir kendisini. Direnir buna bilinç. Direnir beden. Dillendirir yüzsüzce. O yüzden şarkıları, o yüzden danslarını öyle hiç aldırmadan…
Uydurma beğeniler, donör olmuş dönürler, karşılıklı töreler ve düğünler eşliğinde yeniden biçim bulur kutsanmış çoğalmalar. Zincirin üst halkası, besin değeri düşük.
Kimler, hangi erkekler ve hangi dişi cazibeye kanarak, büsbütün bir kadını rahmine kadar soyup çekip bulmuş yürekli hallerini oradan?
Ben yeniden öneriyorum öyleyse sana; haydi yap yapabilirsen! Yırtalım o bembeyaz sayfaları yeniden ve yineden. Haydi, bir daha yazalım tertemiz sayfalara. Acıtmayan mürekkeple donansın etlerimiz.
“t a b u l a r a s a t a b u l a r a s a t a b u l a r a s a, t a b u l a r a s a t a b u l a r a s a t a b u l a r a s a!” Ah! Vesaireler eşliğinde yeniden başlar zaman.
Hiçbir çift, ne kadar olgunlaşırsa olgunlaşsın duru bir kelimeye dönüşüp, böylesine güzel, bu kadar anlam yüklü olamazdı artık benim dünyamda. Ne etken, ne edilgen… Oysa kaya: dalganın önünde binlerce yıl daha eriyip, yok olmadan öyle dik, öyle mağrur ve biçimli bir erk olarak kalacak gibi görünmüyor muydu uzaktan algılanıp?
Ya sonra? Ne de güzel oynuyorsun acımadan benimle. Sus! Kimsecikler kanıma girip usulca boşaltamaz zehrini damarlarımda. Yıllar boyu birikmiş renkli erek ve hayallerimden parça parça koparıp, kat kat söktüğüm, hiç düşünmeden de kanalizasyon ağının bir gözüne bıraktığım kimliğim, kirliliğim; ‘ben’ yerine neleri koymuşsa artık. Onu da oralardan...
Kendime ağlıyorum. Deliliğime kanıp.
Upuzun, tam buradan, taaa kendini bilmez bıçkın iklimlere kadar uzanabilecek geçmişi biriktirdim içime toparlayıp. Fark ettim ki geçtiğim yollar kadar önümde uzanan, olasılıkla daha fazla yaraya ve bereye varan zavallı bir gelecek sere serpe önümde.
Kıyar mıydım? Geçmişe acımayıp dokunduğum her yara, gelecekte de kanardı hem. Elbette ki yapmadım. Zihnimin beni sürekli yürümeye, bir hedefe doğru sürüklemesine önce dur demeliydim. Sizler susmalıydınız! Susturmalıydım sizi. Gerekirse yaşadığımı fark etmemle birlikte var ettiğim sizi, muhteşemliğiniz kadar uğultunuzun da yücelere kaçıştığı o mutsuz çoğulluğunuzu, kendimi yok etmek pahasına da olsa susturmalıydım. Bu ölümden bile ağır…
Ama yaptım ve anladım ki, geldiğim bu noktadan daha da ileriye gidebileceğim hiçbir açıklık yok. Bir keçinin yolu ile bir aklın yolunun benzer ölçeklerde, bu kadar dengeli, pürüzsüz ve tamı tamına kesiştiğini, uyuştuğunu kavradığımda, çekildim ben aktif ve katılımcısı olmaktan, süre giden bu hayatın. Maalesef anladım ki, ne benim bildiğim gibi yaşanıyor bu hayat, ne de benim düşündüğüm gibi gerçekleşiyor olan biten.
Onca yoldan, bu kadar eskimiş ve yıpranmışlıktan sonra bakıyorum sepetime: Gidebildiğim sürece bir işe yaradığını veya yarayacağını sandığım, faydası olabileceğini düşünerek topladığım onca şeyin, sarsak, avare ve aylak yürüdüğüm süre boyunca bozulduğunu, içinin boşaldığını, çürüdüğünü, işe yaramaz hale gelip küfe dönüşmesine bakarak acı acı gülümsedim. Ne gereği vardı ki o halde sepetin bıraktığı izi taşımanın bileğimde?
Ama ben yaşıyordum? Oysa bu da garipti…
Nefesimi tutaydım bari ve saç örgüsü olmasındı o halde kolumdaki. Onca yükün altında başka bir bileziğe, ipe, boncuğa, desenlere falan da gerek yoktu hiç. Her biri kapaklarımdan bile ağır inmeyecekler miydi o yorgun gözlerime? Boşluk olsundu. Çıplaklığı olsundu apaçık bilinenin. Yıpranmamış terlememiş, onca naifliği hoşluk sanıp; hasırdan örülü, dayanıklı, dibinden çelik tellerle desteklenmiş o sepete doldurmamış, onlara aklımı takmamış ve adımlarımı durdurmuş: "Buradan öteye gidilebilecek hiç bir yer yok" un bilinciyle ayaklarımı şöylece uzatıp geriden gelenlere, yani ardımdan, sırtımı bir kayaya yaslayıp daha da ileriye gidenlere bakıyorum şimdi ise gülerek.
Bak, susturdum seni geveze kalabalık. Aha ha ha haaa!
Dilini yuttun evet. Söyle; “Dilimi yuttum, onu ısırıp kan içinde bıraktım” de bana önce. “Kıvranmasına, ağzımın içinde bir yılan gibi dolaşarak tıslamasına, dimağımdan damağıma, diş etlerime, yutkunmama karışmasına son verdim” de!Ya da düşün ey ahmak! Hiçbir şey yapma düşün!
Yaşamıma giren herkese, gerçekten hem bana, hem de kendilerine göre, ‘iyi şeyler’ olabilecekleri kadar da şans verdim: 'iyi'. Anlamı nedir ki bunun?
Toprağın derinliklerine kök salmış ağaçlar iyi midir örneğin? Nedir ağaçları iyi kılan şey? İnsanın varoluşuyla birlikte kendini saflığa, durağanlığa, kadimliğe adamışlığı iyi midir ağacın? Umarsızca her mevsim yaşamdan ölüme koşan yaprakları, yıllar boyu varlığa, yıllar boyu yokluğa kucak açmış olması iyi bir şey midir? Yapraklarından birinin iyi olması veya tamamının, bir ağacı kökünden dallarına, kabuk bağlamış gövdesine, bahardaki donandığı çiçeklerine kadar olan bütünü iyi yapabilir mi? Nasıl kokar soluğu bir ağacın ve yahut sakin midir ki ağaç? Nedir fırtınanın karşısında yerden göğe eğilip bükülmesi, ayıca neye yarar, nedir ağacı iyi kılan şeyler öyleyse?
Upuzun bekleyişi, sessizliği mi? O halde sabra bile giydirilen ‘iyi’ denilen meşum, zamanın bir parçasına ilişiktir değil mi?
Kuşlar iyi midir acaba? Onların dünyaya bambaşka bir açıdan bakarak uçması, karaları, denizleri, kentleri ve ormanları, onları tıka basa dolduran insanları baştan aşağıya süzmeleri, iyi midir ey akıl?
Saf halinde yeni doğan, hayata hiç karışmamış, onunla derdi olmayan da kimdir? İyi midir bir bebek?
Nedir iyiyi 'iyi' yapan şey? Onun biricikliği, erdemle donanması, ahlaka düşkünlüğü ona duyulan ihtiyaç, ağlamak mıdır yoksa? Kimin çıkarı yoktur ki ağlamaktan? Ağlamak iyi midir?
Yumuşak yüzü, sarıp sarmaladığı ferahlığı, güveni, kaygısızlığı, doğruluğundan emin olduğumuz değerlerin toplamı bu kadar ‘iyi’ yapabilir mi bir kavramı? Ki doğru bile bu kadar hastalıkla yüklüyken.
Alelacele olduğu yerden, kendi gerçek doğasından koparıp sepetlerimize attığımız, bunu yapmakla onu, başka bir şeye dönüştürdüğümüz, beslendiği damarlardan koparıp çürümeye küflenmeye zorladığımız, onca yolu yürüdükten sonra açıp içine baktığımız, bir hiçe dönüştüğünü görerek acı acı gülümsediğimiz, bize katacağını sanarak bizi eksiltmesine izin verdiğimiz şey değil mi “iyi?”
İyiyi iyi yapan nedir ey sarsak akıl? O da bir delinin eğlencesi değil mi?
“İyilik yok. İyilik öldü. İyilik hiç var olmadı ki…"
Dört ekim on
Tenekeden Macivert
Edvard Munch
24 Ekim 2010 Pazar
MUTLULUĞUN HARFLERİ. Bir
Aklımın çentilmiş, yontulmuş, kısmen delik deşik ve yer yer mutedil oyuklarında saklanan, hiçbir zaman üzerinden aksayan ayağımla atlayıp da geçemediğim. Bir dostun ince ince kırmızılarla süslediği, salkımları saçaklara, yeşilleri tanelere bezediği anılarım vardır benim.
Ah! Unutur muyum sahi, kahvenin her türlüsünü yasaklamışlardı küçüklerine eskiler.
Kendimizi büyük, en büyük daha da büyük hissettiğimiz anlara kavuştuğumuzda, onlarla da artık aramızda fark kalmadığını, acı acı yudumlarken keşfettim.
Annem babamın başına eğilmiş, bir eliyle yüzünü, diğer eliyle dizini dövüp dururken, gözleri ilk ıslandığı yerlerinden fırlamış, geçmişe, anılara, sevişmelere, bize; erkek kardeşime, kız kardeşime, hepimizin doğumuna, evimizin yeni açılan odasına, bin bir kat merdivenlerle çıkılan, sonrasında göçüp gidilen o sonsuzluğa kaptırırken kendini.
Ve ben hiç farkında olmadan tam yedi kaşık şekeri ekleyivermişim suluboya kahveme.
Sizin anlayacağınız, ilk kez böyle bir zamanda tanışmıştım ben kahveyle. Çok eski zamanlardı, çok. Koyuydu yüzü. Acıydı tadı. İçindeki kaşık çaya neyi yapıyorsa, kahveye de aynısını yapıyordu isteyerek, bilerek. İşte o an ben, bir tutamaca sarınıp acılardan çıkabilmeyi; karmakarışık olanın içinden çekilip, damlaya damlaya, bir köşeye konulup unutulabileceğini anlamıştım insanların.
İşsizdi benim babam daha doğrusu biz öylesini bilirdik, öylesini söylerdik ortalık yerde. Yıllar sonra, gidenlerin arkalarında bıraktıklarını okuyup anlamayı becerdiğime inandıkça, doğduğum büyüdüğüm evin; eskimiş, yıpranmış, en nihayetinde bakımsızlıkla baş edilemeyip, saçma sapan bir lümpene satılmış duvarlarını, bir gece gizlice yıktım.
Çivit mavisi, Çingene moru, şampanya veya şempanze sarısı, mutluluk yeşili, kırağı, farklı farklı tonları, bütün ırmakları suyun, lüzumsuz ve anlık gelen, birden bire duvarları, birden bire camları, birden bire bütün bir evi kuşatan; sonra o öfkeyle yalpalayıp toza dönüşen bordo.
Tırnaklarımdan sökülürken vahşiliğim, her katman anı olup dökülüyor üstüme. Geçmiş gözlerimden, geçmiş alnımdan, saç diplerimden, burun deliklerimden; önce nemlenen, sonra koy verdiğim ve arkasından bile bakmadığım, şırıl şırıl akan gözyaşlarıma birikiverdi.
Güçsüzdü benim babam. Her baba gibi o da, çocuğunun biriktirdiği anılar çoğaldıkça gücünü kaybedenlerdendi. Bir zamanların koskocaman, bir zamanların büsbüyük adamları, sizler onlara yetişmeye kalkıştığınızda, hiç bir yere kaçamayacaklarını anlarlar, siz büyümeye devleşmeye ve kocamanlığa giden yolda adımlarınızı şaşırdıkça, onlar da bir köşeye büzülüp, yeniden çocuk olmaya kalkarlar, türlü türlü hayaller, önünüze büyük adam işleri kurarak onları size yutturmaya kalkardı, Öylesini kuranlardandı babam da işte.
Sıkışınca ağlardı, biraz da küçüldükçe
Yıllar sonra annemi, yıllar sonra kardeşlerimi, arkadaşlarımı, dostlarımı, sevdiklerimi, içimdeki duyguları keskinleştirip, onları birer birer doğramaya kalkışınca fark ettim delirmekte olduğumu.
Babam işsizdi. Babam güçsüzdü. Elimdeki tırpanı, anılarımın üzerlerine hırsla savurup doğradıkça ben de anlıyordum artık nasıl delirdiğimi. Evet, evet deliydim ben. Aklımı uçsuzluğa, edimlerimi bucaksızlığa terk ettikçe, eylemlerim duruluyor, sakinleşip ferahlıyordum. Şimdi önümde açılan kapılar; hiç olmadığım kadar özgür, hiç olmadığım kadar keyifli, hiç bilmediğim kadar deniz.
Artık yaşam denilen o çamurdan derede, saçma sapan çırpınmaları bırakıp, deliliğin masmavi denizlerinde enginlere, yitirdikçe kendimi bulduğum tapılası akılsızlığa doğru kulaçlar atıyordum.
Bir taraftan koca deniz, bir taraftan koyu kahve, birinde tuz çığırtkan, birinde şeker oysa: Kuşatılıp bırakılan, sarılıp sarmalanan sonra yine. Çığlıklar, gümbürdeyen davullar, beynimin kıvrımlarıyla dans eden çılgınlıklar. Lanet olsun değişik hal ve gidişlere bağlı törenlerin ortasından üremek denen şeye.
İçime batan çocuk, dışıma kaçan adam.
Uyanıyorum sonra o derin uykulardan. Ellerim tırnaklarım, bakıyorum her biri kan. Olmasa çoğalmasak yitip gitsek diyorum.
Elimdeki teneke, çalarsam davul gibi, bakıp bakıp haykırıyorum içimdeki seslere;
"Babanız yok. Babanız öldü. Babanız hiç doğmadı ki!
Susun artık! Susun artık! Susun lütfen, susun, susuuuun!..”
Tenekeden Macivert
Chagall
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





