Gri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2014 Çarşamba

IŞIK ve GÖLGE


Dalgınlığını kollayan bir gölge
gücenmiş yarı saydamlığıyla;
bedenimi ölgün ölgün yaymada.
Gözümün kıpırtısına toslayan
sinik bir ışık dallanıyor;
camın kaygan serzenişine aldanan.
Derken;
serili bir çulun yüzeyinde tutuşuyor,
kısık parlaklığını;
gölgemin doygun karamsarlığına iliştiriyor.


Seyrim yokladığı çevreninin belirsiz avareliğinde.
Biri diğerini ıskalayan
mecalsiz, -lakırdılarını aralıyor; yarı açık dudaklarımdan-
keskin solgun bir telaş;
yutkunmaya yakın, pul pul hareleniyor.
Geçkinliğini  kollayan 
kesiği yaygın öksürük;
parıltılı iplerinden  gölgemi,
-dalga dalga-
ışığın çekingen dokunuşuna yaymada.

Gri





8 Şubat 2014 Cumartesi

SES / SÖZCÜK DÖKEN SALINIŞ...

Duy!
Bir kuş sesi gibi.
Anlamayı bırak!
Kelimeleri yutmuş;
kırılır dal, ağızlanır yuva.
Duy;
sözcük döker salınış.


Damla;
-yuvarlayan seni-
uçurumun gerdiği.
Nereye düşsen
yırtılır ağın.


Su;
ilikler 
-bağları derin çözülüşler veren-
kökleri,
düğümler.


Düğümler sıkı sıkı sağılır,
şırıldar ellere.
Ellenen;
su toplar yarıklar.


Anlamayı bırak.
Duy.
İliklenir su.
Yarıklanır el.
Bir dala taşır ses.


2011                               

Gri




18 Kasım 2013 Pazartesi

kızarmış düşüyor güle akşam



Kızarmış düşüyor güle akşam.
Duymaz seni, farketmez kimse inan.
Çekip gittin mi hiç buralardan?
Yağmurda ıslanınca bastı mı seni;
o başedilmez kahkaha?
Durmadan koştun;
lapalanmış, eziklenmiş toprakta.


Gülün kurusu orada mı hala;
burgaç burgaç kapanmış,
küfünü almış...?
Hani o anlık parlamaların,
-ağızlanmış iniltiyi andıran-
tatlı gülünç hırlamaların?


Çizdin altını sözcüklerin.
Neden yaptın bunu?
Sen örmüşsün ağını.
Dün uyanır uyanmaz,
dikildi saksıya gözün.
Eğildin, su serptin,
tozunu aldın elinle.
Direnmedi sana;
canlandı, gülümsedi.
Konuştun onunla; derinden, teninden.
Dikildi, dinledi seni.
Yetmedi; aldın eline elini.


Okudun, okudun; ayarttın  O'nu.
Öptün, kokladın O'nu hepten.
Olmadık şey ya;
sakar bir kuş tosladı cama.
Şaştın kaldın bir zaman.
Fırlatıp attın sonra...


Bilinmez bir nedenle;

kızarmış, düşüyor güle akşam.

Gri

                                                                  Juan Fortuny

25 Eylül 2013 Çarşamba

YARAŞAN SANA



Çok mu sevdin sen?

Yaraşan sana, patlamadı; dur daha!

Durulmadı seni ürküten-derinliğine-

Eşeleme istersen! Terine bulanan

tatlansa da

eriş değil

henüz sana.



Yanak yanağa çatlayan

dudak değil

hükmün daha.



Gün sökünce kaçışan, etme tasa!

Sevgin senin bilinmez;

çiğdir kovalayan, yeğni bakışlıdır,

ağılıyı sezmez daha.



Oylumlanır ışığın,

hisleri sendeleyen;

görkemini çekemez senin.

Hem, duyunca sen;

var mı işitebilen?



Yalımısın onların

hoşgör.

Erişmedi dediklerin -duyuncusun yine de-

hoşgör!

Sendeleyen; hislerin.

Gri






22 Temmuz 2013 Pazartesi

GRİ GÜNCE 2-5



Gri 2

II

Mekaniğin yasaları gibi alışkanlıklar da ait oldukları bütüne dahildirler. Devinen yüklemin tekdüzeliğinden fışkıran maluma yazgılı özne misali kendi iliklenmelerini, limitlerini soluyup gerçekleşirler. Ancak, rastlantılar bu özünlülüğü -araya girerek- kendi yazgılarıyla karmaşık hale getirirler. Onları süsler ve türevlerle yalnızlaştırıp, o zarif deneyimden, hakikatten ve ona duyulan saf eğilimden uzaklaştırırlar. Gözlemlediğimiz bir alışkanlık bir süre sonra karakterimizde gedikler açar. Öyle ki; kararlı bir mizacın zaaflarını bile birer erdem olarak, süslemeden içimize eker. Bakınanda şevke gelen ve bakınanı mucizevî inceliklerine boğan bu zarif tutku tam da bu anda bileşimini yitirir ve gözleyenin nazarında işlenip ölgünleşir. Bir evin gözeneklerinden dışarıya kımıldayan bu kurtçul direngenlik; küçüle küçüle dışarının görünmezliğine eklenir, onda eklemlenir ve onun tökezlemelerini ustalıkla kemirir. Evde. Nelere alışılmaz ki. Ne çok alışkanlık.

Bir odanın penceresine patlayan ve içine sırf biçemi üzerinden varlığımızın karanlık, katı dokusunu renk renk desenlerle fısıldayan çizgisiz, anlık kıvılcımlarla bizi hafifliğin ışığına bağlayan... İşaretler renklere, ketum, donuk renkler de örtülü hislerle duygulara sürünür. Bir yaşlıcağız ağır aksak yolalıyor -yeniden bulur gibi- buruşmuş ağırlığınca çıkarımsız, taşmış bir yitişle. Eline asılı bir çanta; uçucu bir kavrayışla sürüklenen, diğer elinde; titrekliğini dikey bir ağırlığa uzuvlayan gri siyah bir şemsiye. Günün sabahında sokağın tozunu alır gibi yalpalayan soluğuyla o anın çakımını, yorgunlukla bitiklik arası bir ucu boşluğa savurur ve gelecekle ilgili taşkınlığı-tebessümle-güvensizliğin sarmalına bırakır.

Sözcüklenmiş bu biçem bizi kederlendirmekle kalmaz; bakışımıza da farkına varmadığımız eğilimlerin yumağını bırakır. Bizi ayartan bu keşif, anlık bir hüzünden; sevince de evrilir. Böylece beklemenin değil, davranmanın esrikliğine olan inancımız pekişir.

Güneş yılgıyla dokunuyordu; kanı alınmış bir uzuv gibi nesneler titreşen yalımlardan kopup kopup başkalaşan, farklılaşan ıssız izlekler ağırlıyordu. Sessizlik. Kulağında çınlayıp duruyordu. Her şeyin çekildikten sonra geride bıraktığı sesti bu. Bu da tekdüze ve mecrasızdı. Israrla belirlemeye çalıştı; hangi nesneden,en çok hangisinden geriye kalandı, diye. Ama çınlama her yerde idi. Ona odaklandığında- ki odaklanamıyordu-sanki onu birarada tutan o sümüksü, elastik doku çözülüyor, dağılıyor gibiydi. Bu çınlama bir gidiş değil de bir yitişti sanki; bir sözcük, bir inleme gibi bir deneyimden fışkırıyor, onu duyumsayacak olanı yoklarken anlaşılmaz bir halde çırpınıyor ve başka bir dokuda patlıyordu. Benliğin kuşadığı, zaptetmeye çabaladığı vahşiliğe koşulu, kapatılmış bir kavram gibi bir ağızdan fırlayıp boşluğa dökülüyor, sonsuzluğun bükülemeyen uçkurunda külleniyordu. Aynı zamanda duyulamayandı da bu çınlama, ona yakalanma, onda yakalanma onu kusturacak ve bu kusma ile bir ilk olacaktı; dağılıp-çözünüp, deneyimlenen zamanın, mekanın ve a priori yasaların yutulduğu boşluk... Boşluk, ''bir''i şeylere çınlıyordu.

Küçük odanın perdesini örttü, ama perde pencereyi tamamen örtecek büyüklükte değildi ve sırf bu yüzden dışarıya bakmaya delil bulmuşçasına gözattı. Sakınan bir bakışla hızla gezindi, karanlığa yedirilmiş ağaçları aynı hızla ürkekçe ama belirsiz korkuyu biraz da çekingenliğe yoracak düşüncelilikle hatta bunu da sıyırıp atan utangaçlığa aralayarak sürdürdü. Ne vardı dışarıda? Bu neydi, başını cama yapıştırmak, ''ben burdayım...'' demenin hangi amaçla sahnelenen oyunuydu? Neyi fark etmişti? İki servi ağacı, bir iki araba sonra, sonra; hiçbirşey. Ama hayır, hayır hayır; bunlar değildi gördüğü esas bunların bir arada durduğu, durmakla gizlediği, gizleyerek belirginleştirdiği, onu gözleyen, onu merkez kılan tetik, katı ve keskin gözler; saplantılı öngörüler idi.

gri günce - 5

Yüzüne yerleşen yenik ruhu yetinmeyip, tüm bedenini de hükmüne eğip onu da odaya hapsetti. Yüzünün alımlı grisi düzensiz, iğreti çillerine gömüldü. Sivrilen her uzuvda büyüdükçe büyüdü ve uykusuzluğun çıldırtıcı yoğunluğuna yedirildi. Bir duygunun bedene yedirdiği bu zehir tüm deneyimlerini belleğinden kopartıyor, bedenine gösterdiği ilgiyi bedenin bu bilince tutkuyla koşmasını bir çeşit hummaya tutuyor, onu ya oburlaştırıyor ya da deneyimin yaşamsal koşuşundan koparıp alıyordu.

Gri


7 Mayıs 2013 Salı

GRİ GÜNCE




       I

       İçeri girdiğinde, yüzü ışığa düştüğünde; siper ettiği elinin gölgesinden bana kısık kısık baktı. Aramızda  asılı -bir anda  beliriveren- kararsızlığı; O'na yerleşen, O'nda  okunabilmiş olanı -sakınımıyla- gözlerine düşürdü. Keskin bir gölgenin varlığı, yetindiği çırpınışları keskin çizgilerinden koparıp bitimsiz, yoğun satıhlara işledi ve yumuşak ayrımlara, -bütünü yetingenliğiyle arzulayan- güvenli mecralara savurdu. Dokunduğum ya da işlendiğim -yokluğunda- alışkanlığı sezinlercesine; O'ndan kalma önemsiz, kesik ve anlamsız, abartılı -deneyimi yadsıyacak derecede gerici- zihinsel hayaletlerine yeltendi. Oysa O'nu oracığa yığan, bedenini bu anlamsız bağlamda çökerten, uzama saplayan, şimdide soluksuz bırakan da bu zihinsel, spekülatif çıkarımıydı. Yine de bu hayaletlere yeltendi ve bir suskunun eşliğinde odasına doğru gölgelendi, uzadı, çiğlendi ve kapının devasa gizilliğinde eridi. Ama eğrilerini yutan bakışıma düğümlendiğini, sayıklamalarının bu kıskaçlarla kuşatıldığını biliyordum.

Gri





26 Mart 2013 Salı

GRİ GÜNCE


 gri  /  12

Bir yalınlık halesince yumuşamış, en küçük kırıntıyı bile -o muazzam benzemezliğiyle- büyük, önemli bir varoluşun kulacı, erince patlayışı, dalına çatlayışı, ya da baş edilmez bir tufanın yok edebilen hafifliği olarak sonsuzca yüzeye kırılışı olarak görüyor, duyumsuyordum. Bir baş dönmesi gibi zaman ve uzam bende savaşa tutuşuyor ve sonra birbirinde kavgaya kökleniyordu. Bu kavga tutulduğum imgeleri bana iade ediyordu, sakinleşir gibi olmam için. Böylesi bir iade ediş ile yitirdiğim şeylere daha beter bağlanıyordum ve alt edilmiş, kenara irinlensin diye bırakılmış bir ceset gibi sükunetim savaşın, o mutlak krallığın soluğuyla arınmış olarak karşı karşıya geliyordu. Şimdi kibirle beni gömenlerin arındığı kaynakları kurutmaya bileniyordum. Yabancı bellediğim şeylerde uyuştum, bunun bir zararını görmeden onların o alışık olmadığı terk edişi onlara da geçirdim. Bu yalnızlığın karanlık barınağında duyumsamalarımız birbirine düğümlendi, görmeden ve haliyle kirlenmeden, bir mecrada çatladık. Ama yol uzundu. Bir oluşu başka oluşlarla alt edemiyorduk; hele kibirle asla. Uyuşukluk içinde dönelen bir göz, bir düşten ne kadar arınıksa ben de öyle idim; yarı uyuşuk, mümkünün hâkimi sayıklamalarla kendimi yenilediğimi, arındığımı ve cinayetlerin temize çekildiği kaynakları kuruttuğumu zannederek gülünç oluyordum. İçimde şakıyan her ne ise; uzayıp, hızla sökülen kıvrımdan kaynaklanıyordu. Sonra hissizleştim; yorulmuştum. Varacağım nokta benim için saplantı olmaktan çıkıyordu. Biliyordum, seziyordum; bu pek uzun sürmeyecekti. Süre bir tacizler ağıydı, dönüp dönüp bana ilişiyordu. Neremi sakınacağımı bilemez olmuştum, çaresizce kulaç atıyordum. Durmadan değişen sökülüşe takılamazdım; ben hep sabit olana eğilimliydim. Yakalandığım şeyin dışında fazlaca yaşayamayacaktım. Onun merkezinden her şey dinginliğine yetişiyor ve benimle arasındaki uzaklığı anlamlı, etkileyici kılabiliyordu. Ben işte o merkezden; -o kayadan- fışkıran su gibi kollanıp arama açıklığını geren o sökülüşe, uzaklığa hayat verebiliyordum. Onu yitirmeden besleyebiliyordum. Ama benim soluğumu dokuyan, düşlerimi eken o uzaklıkla aramdaki açıklık değildi; hayır, ben ayartılmış, emzirileceğim göğse bağlanmıştım. Beni hadım eden isteklerim, beni sakınmalarımdan da bağışık kılmıştı. Bir oyunculuğum yoktu, keskin ve parçalayıcı idim.

gri 30

Anımsa, ruhum, anımsa o gördüğümüz şeyi;
Çok tatlı, güzel bir yaz sabahında,
Patikanın dönemecindeki iğrenç leşi.
Çakıllarla bezenmiş yatağında,
Şehvetli bir kadın gibi, zehir terleyen, kızgın,
Kaldırmıştı havaya bacaklarını,
Açıyordu, uyuşuk, hayâsızca ve azgın,
İğrenç kokularla dolu karnını.
Birlikte oluşturduklarının yüz katına eş,
Doğaya iade edercesine,
Yayıyordu o parlak ışınlarını güneş
Çürümüş çöplüğün, leşin üstüne;
Bir çiçeğin açılışına bakar gibi, gök


gri 31

O diri iskelete bakıyordu
İnsan nerdeyse düşüp otlara bayılacak,
Öylesine felaket kokuyordu.
Canlı paçavralar boyunca, kalın bir sıvı
Gibi akan kara kurtçuk ordusu,
Üzerinde kaynaşarak, kokuşmuş bir karnı
Emen pis sineklerin uğultusu,
Tüm bunlar, inip çıkıyordu bir dalga gibi,
Ya da atılıyordu hışırdayarak,
Garip bir solukla şişmişti o gövde sanki
Yaşıyordu sürekli çoğalarak.

(Charles Baudelaire / leş)

Gri


                                                        Dennis Stock - Wales, 1962.

27 Ocak 2013 Pazar

GRİ GÜNCE


                     gri günce  10

Donmuş karanlıktan uyanan devasa gizillik azgınlaşıp; o fısıltıları perçemlerinden tutup, -azimle kasvetli derinliğe düşürüp- yavaş yavaş kapanıyordu. Kendini paralayan ışıklar birer birer boğulup yok oluyordu. Yine de kıyıda bu kıvılcımı tutuşturan, bu perçemlerle şenlenen bir ışık seli bu fısıltıyı çoğaltıyor ve küçük suspus evlere düşürüyordu. Bu evler de kendilerini sakınmadan sunuyor ve vefasını şehrin içine doğru yaygınlaştırıyordu. Böylece derin azgınlığa yedirilen o yitik kızıl yolcular vefalı levhalarda anlamını bulup tüm şehre yerleşiyor, melankolik ezgisini bu rastlantılarla ölümsüzleştiriyordu. Tutuşan evler derme çatma gözlerle, aksayan dar yollarla uğulduyor; minik, çilekli kekleri andıran sundurma çatılar, beşik çatılar, kırma çatılar açığa çıkıyor ve derinleşen alınlarını -o ahşap- yıllanmış, kıvrımlı yüzeylerini -nemlene nemlene melezleşen- sergiliyorlardı. Kızıl tufana boğulan bu çatılar aynı rengin uyumsuz şekillere düşkünlüğünü bükülerek; büyülü büzgülere kesilerek henüz sökülmemiş, karanlığa yedirilmemiş göz göz pencerelerden; hafifleyen ışıkları ılık tınılarıyla sezilip kuşanılmış o kadim vaade sözceliyorlar.

   Kararlı bir ses pes dalgalarla duvarlara çarpıyor ve oraya yansıyan gölgelere gömülüyordu. Gölgeler de bu yansıyan sesten, odadaki karakterlere daha silik, buna rağmen gıdıklayan tuhaflıklarla gerisin geri çarpıyor ve, ve kendini duyuran diğer sözcüklerin yeni çatlamış, canlı dolanışında  ister istemez duyulamaz hale geliyor, fark edilmeden oradaki eşyalarda kendilerine damarlar bulup orayı gömü yeri gibi kullanıyorlardı. Kısık ışıkta bir gölge oyunu sahneleniyordu ve oyuncular bu oyunu yeni repliklerle daha karmaşık hale getiriyordu. “Nerde miydim?” diyordu biri. “Ne önemi var... Uzun mu uzun bir yolculuk işte. Kinik bir yolculuk.” Yol aldıkça uzayıp durdum. Geride bıraktığım yol, tekrardan önümde beliriyordu. Doyumsuz bir yoldu da, içimi delen açgözlü bir yol. Delik, bir yumağa örülüyordu ve o yumak tekrardan uzayıp; deliği azdırıyordu. Karanlıkla bastıran bir yol, belli ki bununla yolcuya dolan bir yol... Ne kadar sürdü, bilmiyorum. Yer yer bilincimi yitirir gibi oluyordum; varacağım yeri şiddetle hazırlayan belleğim beni hepten bulandırıyordu.

      gri günce  11

Denizi düşünüyordum, onda beni sakin kılacak bir dalgayı kollar gibiydim. Ama dalgalar durmadan çoğalıyordu ve milyonlara varan köpüklerle yüzeyimde patlıyordu. Durmadan yeni dalgalarla beslenen köpükler kımıldamama olanak bırakmıyordu. Sonra bu köpükler farkedilmez oldu, hafifliğini dayatır oldu ve o anda sakinleştim. Bir aracın içinde hızla yol alıyordum. Gözüme takılan uzam, gözümü alan ağaçlar, dağlar, tarlalar; hızla sökülüyor, köpüklerin yerini alıyordu ve onlarda hemencecik kayboluyordu. Onlar da uzayıp belirsizleşiyordu ve birden önüme eskiyen imgeleriyle atılıyorlardı. Ölebilmenin atılımı, bir levhada darbelendiği halde kendini anıtsal kılan sanılı atılım. Olduğum yerde, dağılmadan, kendime olan yakınlığımı yitirmeden; uzayıp duran, sökülen, sökültü olan kıvrıma geçiyordum, ama asla onun kendi kıvrımı olamıyordum. Zihnimde belirli tümcelerle bu uzamı işleyip duruyordum. Elimde pek bir şey yoktu, ama olanı çoğaltmaya ayartmayı da iyi biliyordum. Beliren aymaz sökükleri onarıp hemen emeğimin karşılığını alıyordum. Bir aylaklıkla beslenen, tembellikten ileri gelen güçlü, anlaşılmaz duygular. Elimi bir işe değdirmeyi çok gören, beni yumuşatan ve gereksindiğim olmazsa olmazları kendi baskın cömert doğalarında çeviren duygular. Ben ne işlerle sınandım, ne işlerle duygular edindim, ama nerde onlar, hani onlar?

   Bilmediğim şeylerin yokluğunu sessizce, kanıksamadan ağırlıyordum. Ya da ses etmeden, kanıksanmadan ağırlanıyordum, yine de birbirimizde çoğalamıyorduk. İki taraflı bir açıklıkta birbirimizi hoş görerek -yer yer hafif tedirginlikle de olsa- açığa çıkarmaya çalışıyorduk. Yine de birbirimizi hızla yitiriyorduk ve kısıla kısıla bizi besleyen, sağlıklı kılan yalnızlığa çekiliyorduk. Ya da ''oluşa gelmeye'' yakalandık. Hatta o an; o ilk karşılaşmada birbirimizde açığa çıkan o çakımda kalıba dökülmeden hızla uzayan, yiten şey; -bir renk, aslı olmayan bir yansıma gibi- düşüncemizin içine savrulup, ondaki kesinliğe sokulup oracıkta geçici bir kayboluşa da yakalanıyordu. Gülümsüyordum. Bu gri, soluk deneyimden; şehvete benzer bir şiddetle, bozulmayla sınanmıştım.
Gri

                                                                Charles Schenk