ŞemsAzure etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ŞemsAzure etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Eylül 2014 Perşembe

EYLÜLDEN BİR YORGAN AL BANA


Eylülden bir yorgan al bana
Tenha bir gecede sarılsın öyle yalnız
Bir bahçede sarmaş dolaş yakalanalım onunla
Isıtırken ben seni, sen ben, ben senken
Bir yaz gecesinde eylül‘ü özleyip terlerken,
Rüzgardan dallarım eğilmiş varsay,
Anne hüznüne bakakalmış çocuk.
Sonbahardan bir yapraktım da düştüm dalından
Eğildin aldın, gerdanına doldum da
Üşüdün sandın.
Öylece durdun baktın yağmura
Tüm fotoğraf karelerinde seni arıyordum ya
Mevsimin yok.
Dün gece seni sonbaharla aldattım.
Geceyi üstümüze örttük sen görmedin, yandım
Bana eylülden bir yorgan al, bana
Üşürken aslında rüzgar kokmak saçlarında
Titrek bir sandalın yazdan kalma hüznü bu aslında
Biz o yorgan altında
Mahrem yalnızlığımıza sevişerek ağladık.
Mevsimleri tükettik sonunda.

Eylülden bir yorgan al bana.

ŞemsAzure

 

4 Ocak 2013 Cuma

MAVİ YOLCULUK




Ben seni defter arasında kurutup saklamak isterdim ama sen tercihini musluk suyunda yüzmekten seçtin.

_Kadın uyandı sabahlığını giyindi ve her zaman yaptığı gibi 7:45’te fanusun suyunu değiştirmekteydi.  Mavi balığı 12’li bardak setinin en şık bardağına koydu, fanusun suyuna musluk suyunu boca etti, mavi balığı fanusuna geri koydu, biraz da mürekkep damlattı.  Ona sordu, bugün günlerden neydi? Bu sitemi kimeydi.

Kadın dedi: Bizi de sonuçta salıncaklarda, sevgilimiz sallamadı Emma.  Ayaklarımız sallanmamıza gayet sevgi dolu yaklaşmaktaydı,  rüzgar da destekçi olunca sorun kalmadı, Emma, ah güzel isimli kadın, seni Tanrıdan bile kıskanıyorum, nasıl yaratmış olmalı seni,  doğduğunda kaç yaşındaydın ya da o kaç yaşındaydı, kadınlara yaş sorulmaz derler ama ikinizden biri bunu söylerse ortalama bir yaş frekansı edineceğim, güzelliğine dair endişem yok, sen korkma.  Anneni hiç tanımadım ben, sokağa hiç çıkmamış bir kadındım, söylesene Emma, Tanrı seni nasıl yarattı, acıdı mı canı. Korkarmış annen caddedeki kısmet çektiren falcı tavşandan, bir fal bakarmış bir fal bakarmış taaa İranlardan duyulmuş ünü benim yalanım değil, komşu Fernando Jose Altamirano Del Castillo Rasalinda hanım söyledi.  Adını bilmiş tavşan kısmetinde, annende korkmuş tavşanın kırmızı gözlerinden, nerde kırmızı gözlü bir çocuk görse etrafında yedi kez döner hava durumu sunmaya başlarmış.
Ya ben, ben mi?  Hobilerim arasında merdiven inip çıkmak, ateşi bulanı bulmak istemek gibi şeyler var başka ne olabilir ki burası yukarıya beş arşın aşağıya dört arşın yana üç arşın diğer yana iki arşın uçuruma 8 kilometre bir apartman dairesi. Kendi içinde toplamı bile kare köküne eşit değil anlayacağın. Zaten dişilik sadece kadınlara özgü bir şeydi, sen öldükten sonra piramit pastayı buldular, firavun pastanesinde. Birde ben, affet ama gözümü dikip benim dediğin yıldıza fazla baktığımdan gözüm kaldı onda yıldızın bir gece de hayatı kaydı,  kutsal emanetine bakamadım. Tanrı yüzyıllardır kendine seslenmeyenlerin dualarını kabul etmediğinden bana göre hep aynı dua üzerinde çalışıyor, ona sorar mısın ortak bir dua olarak hangi sözcükten başlamalıyız dilek dilerken. Burada bilmediğin bir akşam var,  bilemeyeceğin bir sabah ciddi yazılmış bir mektup, özenle tükürülüp yalanacak bir zarfla,  postada adresi lüzumsuz bulunup kaybolacak bir sokaktan geçiyor,  konuyla alakalı değil ama neden Tanrının erkek olduğunu düşünüyoruz bende o aptallardanım.

_Mavi balık sabah şiirini özlemle bitirmekteydi. Kadın mektubu sabahlığının cebine sıkıştırdı ve mavi balığı uzun bir yolculuğa yollamaya karar verdi. Mavi balık orada renk renk çeşit çeşit balıkla tanışacaktı. Sifonun sesi mavi balığın anılarını canlandırdı…

Ve biz aslında siyah bir güne doğacağız çocuklar gibi şen şakrak,
Gece aydınlık olacak tepesinde tomurcuklarla bağıracak
Geçmişi asla eskimeyen kadınlardık ya biz,
Sevdikçe çoğalan bir iklimden geçiyor doğum lekemiz.
Ve biz aslında siyah bir çocuğun bembeyaz dişleriydik,
Ayrık otu misali.
Eklemlerimizde çocukluk aşkları gündelik.
Ve biz aslında o günleri hiç mi hiç görmedik.

_Kadın gözyaşlarıyla uğurladı onu, söz verdi mavi balığa, mektubunu en kısa zamanda postalayacaktı.

Not: “ Bu yazıyı yazarken hiçbir canlıya zarar verilmemiştir.”

ŞemsAzure

                                                             ŞemsAzure-Mavi Balık

11 Ekim 2012 Perşembe

POSTA

 

Nejat, Masada oturuyor, son karalamaları, o yüzden seviyorum daktiloda dans eden ellerini, sen bize binemeyeceğimiz otobüslerden yer ayırtıyorsun sevgili. Bitti, deyip tek bacaklı sandalyende dik durup son bir sigara alevliyorsun, yerdeki ahşaplar çıkacak olan yangının kılıfını hazırlıyor. Uzak bir yoldan gelmiş kilometrelerce yürümüş kelimelerce koşmuşsun gibi öyle nefes nefese duruyorsun. Önceden okumuş olmasam yazdıklarını neden yoruldun böyle derim. İntikam alır gibi okurdum yazdıklarını kanardı kelimelerin. Bir sonraki satırı öyle özlerdim ki masanın başına geri gelip dünyadan kopmanı beklerdim. Sen cümleleri seviştiren adam, hep ağlamakta buldun çareyi. Romanların gibi kesik kesik göz yaşların. Bıyıkların sararmış sigaradan, birileri kitabını okurken seninle alakalı bir düşü olacak mı? Sen hak ediyorsun hatırlanmayı diye düşünüyorum yıllardır. Ve o an geliyor son cümlenin noktasını koyup masadan kalkıyor kutuluyorsun sayfalar süren romanını, senin için, masanın yanına bıraktığım kasaptan çaldığım yağlı kağıtla değil de, gündemdeki en ucuz gazete haberiyle kaplamayı tercih ediyorsun kutuyu. Yatağını düzeltiyor, masayı sonra, daktiloyu, izmaritleri çöpe, çöpü kapıya bırakıyorsun, ayakkabılarını giyip yolun karşısındaki büyük posta kutusuna atıyorsun içinde romanın olan kutuyu. Ardından gidiyorum, atılır mı o diye iç geçiriyorum, alıyorum eve geliyorum, uyuyorsun, romanı bitirmek sana yaramadı bak hemen yorgun düştün, bir önceki kabul edilmeyen romanın gibi bunun da son cümlesi aynı, “benim gözlerimden yaşamı okumanız için…” bu roman sen olmadan basılmaz ki; sen sen olmadıktan sonra sen böyle bunalıma girdikten sonra, derken masanın üzerinde duran törpüyü alıp seni yaşatmak için gözüne saplıyorum çığlık çığlığayız odayı boydan boya turluyoruz, sonra mutfağa koşuyoruz ocakta demlik unutmuşum da sen altını söndürmeye koşuyormuşsun gibi, bıçağı kapıyorsun ve yel değirmenlerine saldırıyorsun son kişot. Bıçağı elinden kapıp bana ithafını yerine getiriyorum, ne demiştin romanın sonunda; “benim gözümle okuman için…”

Ellerimde kandan başka şeyler var gözüken, ürkek miras yedi bir güvercin edasıyla, boğazının en işlek damarına kaykılan bıçakta yollarımız kesişiyor ansızın, uzun uzun yürüyoruz can sıkıntısından acından, biraz sessizlik istiyorum senden, yumruklarını sıkıyorsun ateşten, son bir cümlen daha olmalı diye düşünüyorum. Söylenmemiş bir motif, ben işliyorum öfkemle. Mavi kristal birer boncuk ellerimde, tespih taşları yerine yaraşır belki de. Sıyrılmışlığın zamanından bir çift gölge, hayır, emanet alıyorum merak etme, başka bir gözle görmeğe başlayınca, avucumun içine bile sığmayan gözlerin, şimdi gör ki ona romanını anlatayım. Mutfakta yerden kalkıyorum, Müzeyyen Senar, taş plaktan söylüyor kaşlar kara gözler kara, kutunun içine emanetini yerleştiriyorum bir çift cam bakış… Son bir satır ekliyorum bitmiş cümlene… “hasretle gözlerinden öpen karın…”

Kutuyu postalamak için yolun karşı tarafına yürümeye koyuluyorum.



“göz gamın ne olduğunu bilseydi,

Gökyüzü bu ayrılığı çekseydi,

Padişah bu acıyı duysaydı,

Göz gece gündüz demez, ağlardı”*

*mevlana

ŞemsAzure

                                                                     ŞemsAzure


11 Ağustos 2012 Cumartesi

İKİNCİ EL MEKTUPLAR



Üzerime iki beden büyük gelen gri keten paltom ile içinde yaşlandıkça küçülen bedenim, seri hareketlerim, botumun fermuarını çekerkenki yoruluşum yıldırmıyordu beni. Apartmanın indikçe çoğalan merdivenlerinden hızlıca inmemi de  engellemiyordu.  Ara sıra soluklanmak zorunda olduğum apartmanın koridorunda durarak, sabah dokuz akşam altı mesaisi misali, posta kutusunu seyrediyorum. Rutin bir şey değil yaptığım dedim ya, arada sıra da işte.  Posta kutusuna konulmuş birkaç zarfı atıyorum cebime soluk soluğa o kadar.  Sonra bakkala uğrayıp kıpkırmızı olmuş suratımla –soğuktandır- havası vererek muhabbete koyuluyorum.

Yazları sıcak ve kurak, kışları yağmurlu ve endamsız bir yüzüm var aslında. O sırada gözlerim apartmanımızın giriş kapısında. Fatura aşırdığım hiç olmadı ama nadiren apartmandaki  gençlere gelen dergilerden birkaçını da aldığım oluyordu. Yalan tabii, aslında apartmanların geleni gideni bile benden sorulur. Necip Fazıl apartmanını kıskanırım en çok.  Adından değil de sarışın bi kadının, yarı çıplak girip çıktığından apartmana, bazen de insan çalasım gelir ama bu yaşımda mümkün olmadığından ben de evladiyelik ürünlerle yetinmek zorunda kalıyorum. 

Bakkaldan çıkıp evime doğru ilerlerken apartmandan dört numaradaki Nazmi Bey çıkyor. Ne kadar da dertli gözüküyor adam oysa o tam bir iç savaşçı. Evdekilere de eminim huzur vermiyordur. Geçtiğimiz aylarda uzak bir adresten mektup geldi ona; mektubun dışında, apartmanda oturmayan birinin adı ve daire numarası yazılıydı. İçinden kendiisine hitaben yazılmış bir mektup çıktı.  Bazen postacıyla karşılaştığımızda sorardı -bu kim, yine yanlış mı gelmiş- gibisinden.  Sonradan anladım ki  şifreli mektuplar ona geliyormuş.  Zaten bir o,  bir de ben bekliyoruz; demiri pas tutmuş, posta kutusunu.   Boşanamayan astsubay bir adam,  üzülürdüm karısının çabalarına. Bazen merak ederdim acaba Nazmi Bey, ne yazıyor, diğer kadına nasıl hitap ediyor? Tükenmez kalemle mi, dolma kalemle mi yazıyor? Kokular sürüyor mu mektuplarına? Çünkü ona gelen mektuplar el yazısı, divit kalemle yazılmış oluyordu. Sanki bir kaç şehir öteden değil de çok yol almış bir mektup havası taşıyordu. Onun mektuplarını okuduktan sonra birkaç gün kendime gelemiyor hatta kendime cevap yazdığım bile oluyordu.  Bir sonraki mektupta sanki benim yazdıklarıma cevaben yazılmış satırlar da okuyor,  seviniyordum;  bana yazmış gibi.  Dört gözle bekliyordum postacanın gelmesini.  Evet zaten bana yazılıyor bunlar aslına bakarsan, ben bir mektup yazacak olsam; ilk ağızdan, denizdeki kimsesiz bir sandalın kıyıya vurmaya niyetli yosununun içinde, kendi kendine üreyen bir su solucanına yazardım. Öyle bakma, ne anlarım mektuptan.

Bir de on dört numaradaki Nevres Hanım var. Emekli olduğunu biliyorum ama oturupta muhabbet etmişliğim yok.  Onun mektupları ise yurt dışından gelirdi. Renkli zarflar, bazen içinden yabancı sözlerle yazılmış aşk cümleleri olurdu. Yabancı dil bildiğimden değil ama içeriğin ahengi bakımından öyle duruyordu. Onun tam tamına on mektubunu aldım. Bir kısmını hiçbir zarar vermeden geri koydum. Postacıya şikayet etmeye başlamıştı. Sonra apartman toplantısında yönetici, bu konuya da değinerek kilitli posta kutuları yaptıracağını söyledi ama hala ortak kutuyu kullanıyoruz. Bakkal Selami’den şüphelendim acaba anladı mı diye, ama yok; o bilmiyordu, bu konu hakkında bir şey. Bu durumu anlayabilecek bir tek kişi vardı o da evime temizliğe gelen karımın yakın ahbaplarından birinin yardımcısı. O anlamış olabilirdi. Bazen ona bütün para verirdim; mark, dolar. Dışarıya pek çıkmadığımdan param olmazdı. Nevres Hanım‘ın yurt dışından gelen mektuplarından, yabancı paralar çıkardı. Onları aşırırdım sonra. Zaten para koymayı da bıraktılar. Nevres Hanım da selamı sabahı kesti herkesle.  Ardından bir dedikodu yayıldı, ağızımı bile açmadığım halde. Bizim yardımcı Nevres Hanım, şeymiş de adamlar ona yabancı para karşılığı aman ya, daha neler. Kadın hep aynı yeri temizler dururdu evde. Onun yapacağı işler değil, temiz namuslu mahalle kadını o. Ramazan vaktinin geldiğini ondan anlardım. Karşı camiye bakan pencereyi, dört kez üstüste silerdi. Mübarek kadın kendisi.

Apartmana girerken yine kutuya göz atıyorum yeni bir şeyler var mı diye, öğleden sonra da bazen uğruyor postacılar, tahmin ettiğim gibi iki numaradaki Selma Hanım‘ın oğlundan bir zarf var, tam cebime atacakken Nazmi Bey geri dönüyor ardımdan apartmana ve “ne var, ne yok Kemal Bey” diyor. Elimdeki onca yığın kağıt dökülüyor yere. Onları toplarken laflıyoruz. Laf arasında “kes şu sakalları” diyerek gülüyor, “kelin merhemi olsa” diyorum içimden, anlamıyor.  Selma Hanım‘a gelen mektubu da alıp kapılarının önüne bırakıyor, zili çalıyorum, Selma Hanım mektubu görünce seviniyor ve iyi günler diliyor.  Hızla merdivenlerden çıkıyorum evime doğru, iki numaranın zarfından çıkanları kaçırmış olsam da en azından yan apartmandaki Adnan Beylerin kızından gelen, üzerinde –görüldü- damgası bulunan bir zarfın hikayesiyle başbaşa kalacağım için mutlu oluyorum. Evime çıkıp okuma masama yerleşmek  için  mektupları adımlıyorum.

ŞemsAzure 
                                                                        ŞemsAzure



26 Haziran 2012 Salı

ANONİM UYKULAR BUNLAR




Akşamüzeri tam karşıdan karşıya geçerken ışıklarda duruyorum. Herkes bana bakıyor. Ne var: Benim Mercedes marka bir arabam olamaz mı, altımda!?.. Belki de onu durdurup, siz insanların geçmesine yardımcı oluyorumdur.

Bu hikâyede ışık görevinde de bulanabilirdim fakat kiramı ödemedim. Arabamı satmaya gidiyorum belki. Kulübeyi de satabilirdim artık bi dahaki aya, kısmetse.  Neyse, kırmızıda durdum ve o da ne; bir kadın, pazardan geliyor olmalı… Elinde öyle bir araba var ki sanki düğün arabası. Yan tarafından yarım demet maydanoz sarkıyor. Eğer bir gün sünnet düğünümü yapmaya karar verirsem, ben de böyle bir araba kiralayıp sağlı sollu süsleyeceğim. Ayaklı yaz salatası kıvamında bir yaz düğünü.  Nerde görülmüş ama ben yaptım oldu.

Bakkal Hamdi'ye görünmeden karşıdan karşıya geçiyorum. Yine borcum var adama,  kadının arabası da bir yavaş bir yavaş ki sormayın;
“Bu modeller böyle” diyor.  
“Dizel mi abla?” diye soruyorum. 

Kaldırımda basıyor marşa fakat yine de gitmiyor. İtiyoruz beraber.  En yukarısında bir pazar poşetinin üzerinde parlak bir kâğıt; uzun, ince boyluca, dikkatimi çekiyor. Bana bir işaret veriyor olmalı.

Kâğıdı alıp cebime atıyorum. “Telefon numarası yazıyor” diye düşünerekten hafifçe selam verip uzaklaşıyorum. Kâğıdı çalmadım yani. O bana mesaj bırakmış olmalı. Mahallenin delileri gülüşüyor; “deli bunlar, deli.” Elim cebimde...

 Avucumda sımsıkı tutuyorum kâğıdı. Terden yazılar birbirine girmesin diye de ara sıra ağzıma götürüp hohluyorum. Define haritası bulmuştuk yan mahalleden Rıza Amcayla; doksan yaşında var yok, bu amca.  Anadolu'da meddahlık yapmış bir adam. Bir hikâyeler anlatıyor, inanamazsınız.  Kimse inanmıyor zaten. Selam veriyorum ona, bağırıyor ardımdan “pantolonumu getir” diyor.

Geçen bunu kafaya aldım; “terzi Rüstem'im ben, ver pantolonunu dikeyim” diye. Sokağın ortasında soydum, aldım pantolonu y‘allah kahvenin arkasından, tüydüm. Çırpı gibi bacaklarıyla kaldı mahallenin ortasında. Sonradan anlattılar meğer çok küfretmiş ardımdan,  rezil olmuşmuş Neriman Hanım’a.  “Neriman Hanım, senin neyine baksın bunak” diyemedimdi ona. 

Pazardan gelirken bir çocuk ağlıyor salya sümük, yanaşıyorum yanına;
“Elma şekeri almadılar mı sana?” diyorum. Kadın;
 “Allah cezanı vermesin be adam, nerden soktun onu da çocuğun aklına,” diyor.

Çocuk elma şekeri istemeye devam ediyor daha da çığırarak. Elimi cebimden hiç çıkarmadan sıvışıyorum oradan eve.  Kont Drakula kapıda; Minnoş aslında adı, bir kadın gezdirmem için vermişti bu beyaz köpeği ama zamanla karardığından onu evlatlık aldım. Kadın köpeğini tanımadı. Artık beraber yaşıyoruz.  Hatta beraber uyuyoruz hatta ‘uyuyamıyoruz’ demeliyim; biz uzun zamandır, uyumuyoruz.  Tam uykum geliyor uyuyacağım, Kont yerini yadırgıyor ve sabaha kadar havlamaya başlıyor. Sonra bütün gece kapı önünde oturup yıldızları dikizliyoruz.  Neyse giyinmeliyim. Bana verdiği kâğıttaki şifreyi çarçabuk çözüyorum. Önceden büyük adamlar, kadınlara kartlarını verirlerdi; arkasına da kurdele tarzı bir işaret atarlardı biliyorsundur.

Ama bu kadın bana ince uzun bir kâğıtta bütün olayın detayını anlatmış. Bilmem ne manavın önünde maydanoz, sarımsak ve salatalık… 5.90’da buluşacakmışız.

Yeni bir saat dilimi olmalı. Şifreli olaylar bunlar. Anonim şirketi var galiba. Her şey yazılı üzerinde.  Giyiniyorum hemen ve karşı bakkala gidiyorum. Jeton alıyorum, telefon kulübesinden, kâğıttaki numarayı arıyorum: “WİM* Üsküdar 1” diyor, evde de kendi aralarında şifreli konuşuyorlar sanırım;

“Tamam, ben geleceğim” diyerek, telefonu kapatıyorum. Ankesör, jetonumu geri vermeyince eve dönüyorum ve Kont Drakula ile dedemden kalan köstekli saate bakarak azıcık uzanıyorum. Tam bir haftadır yarım yamalak uyuduğumdan gözlerimi saatten ayırmıyorum. Maazallah uyuya kalırsam buluşamam o kadınla sonra üzülür.  Zaten zar zor anlaşıyoruz.
Kalkıp tıraş olmaya karar veriyorum ama evde de tıraş bıçağı yok. En son elma soymuştum, jilet körelmişti tabi. Sonrasında Kont jileti ne yaptı, hatırlamıyorum yerini,  hemen köşedeki bakkala yeniden gidiyorum. İçeri girdiğimde ‘gong’ sesine dönüyorum ki saat beş buçuk; “hemen gitmeliyim” diye çıkıyorum bakkaldan.

Kâğıdı alıp adrese koşuyorum. Koyu mavi kapıyı açıp giriyorum. Yeldeğirmenlerinin soğuğu vuruyor yüzüme. Üşüyorum,  gözlerim takılıyor yüzümde gözüme,  süt ürünleri tezgâhında her yerde ayna. Aynalar da ne kadar kirli yoksa benim üstüm başım temiz, ben temiz adamım yani aynalar kirli olduğundan kirli gösteriyor ceket pantolon takımımı. Ben bunlara kafa yoracak adam değilim. Önceden böyle miydi pazarlar? Her şey bir bir paketsiz seçmeceydi.  Kâğıdı, kendi kendine yürüyen bir bandın üzerine bırakıyorum. “O güzel yüzlü kadın, yürüyen bandın üzerinden bana yürüse…” diye hayal ederken, bant duruyor ve kadın soruyor;  “İade mi var amca?” 
“Yok” diyorum;
“İade mi var amca, ne değiştireceksin? Dışarıdaki köpek senin mi, müşteriler korkudan geçemiyor. Al onu oradan,” diyor.
“Geç mi kaldım?” dediğimdeyse;
“Sıradaki” diyor;
“Zaten benim böyle suratsız, hiç gülümsemeyen, önüne gelene telefon numarası adres veren bir kadınla işim olmaz. Merlin’in orospu galaksisinden gelen kadınlar bile böyle şeyler yapmıyor. Bizler, namuslu fakir adamlarız. Kararını değiştirirsen göz kırp bana. Ben yine gelirim…” diyorum. Kimse cevap vermiyor.
Kapıdan tam çıkmak üzereyken;
“Fişini unuttun, amca!..” diyor;
“Beni Drakula ile yalnız bırakın” diyorum.

Usul usul yürüyoruz evimize. Arada bir havlıyor, “neler oldu” der gibi, anlatıyorum.
Onay veriyor kararlarıma, üzerine salyalar akıtıyor.
Günlerin yorgunluğunu ve uykusuzluğunu atmak için, hemen yatağımıza uzanıyoruz.


ŞemsAzure

                                                                         ŞemsAzure

16 Haziran 2012 Cumartesi

AKREBİN YOLCULUĞU



Montre doğruldu yatağından ve düşündü bi’ harap halde, saat kaçtı, kaçı kaç geçiyordu yine, nasıldı
geçimleri, daha da mühimi saat kaçtı işte, duvara dayalı duran yatağını komedine doğru sürdü. Hazır ayağa  kalkmışken çarşafları da kirletmeliyim diye düşündü önce yatağın üzerinde kirli ayaklarıyla bağdaş kurdu,  her sabah bu saat de kaçı kaç geçer bilipte bilmezlikten gelirken verdiği huzursuz
Düşüncelerden ötürü Buda’ya şükreder sonra işemeğe giderdi.  
Bu sabah öyle yapmadı yatağından doğruldu saati düşündü ayaklarını ıslak ve tozlu yere bastı toz zerrecikleri her sabah olduğu gibi saatin tik takına eşlik ediyorlardı.  Montre, karşı dağın eteğine yuva yapmış yelkenliyi selamladı ve hayır bu  işte bir terslik vardı.  Montre bu sabah komedinde kurumuş bir parça karanfili ağzına attı ve gülümsedi.

Şeytan bunu görse gurur duyardı,  herkes bilir kurumuş papatyaların, ökse otu kadar zehir saçtığını,
Montre, gurur duydu şeytanın kör olmasıyla ve elini tanrıya açtı, tozlu ayakları şükretmeye hazır
Çırpınıyorlardı, yatağın ortasına dairesel kıvrımlarla ayağına kapanan düşüncelerinin zerrelerini bıraktı. Tekrar kalktı yatağından ve yazlık yün battaniyesini düzeltti, IV. Elizabeth’den kalma kağıt parayı cebinden çıkardı ve her sabah olduğu gibi yorganın üzerinde zıplattı, yatak kayık hanedeki bir sandal gibi yampulluğundan doğrulmaktaydı.  Yatağına oturdu komedinin üzerindeki gözlüğünü sildi elinin tersiyle, bir bezle üzerinden geçti parmak izi bırakmamalıydı karıncaları öldürdüğünde gözlüğü müebbete mahkum olabilirdi.  Guguklu saat yıllardır duvarda ötmeyi bekleyen bir kuş gibi çırpınmaktaydı,  Montre saate baktı ve her günkü gibi sabahın altısını altı geçmekte ama o
Geçinemediklerine inanmaktaydı.

Guguklu saati aldı duvardan botlarını kuşandı, çorak toprak bir  yoldan gidecekti köpeği Kris’i çağırdı, Kris onu kapıdan aldı  ve yola koyuldular Varta’nın saatçi  dükkanına vardıklarında dükkan kapalıydı. Montre inanmadı, Kris havladı,  Montre kızgındı bir hafta  sonum var onu da saatim bozuk geçiremem, zaman bugün duramaz diye düşünüyordu. Yüzü koyun yere  kapandı,  Kris bu bekleme süreceni bir çoban köpeği olarak boş geçirmemiş ahşap binanın kenarına  yuvalanan bir akrebi canlı canlı yakalayı vermişti, yemek için erken bir saat olduğundan yere  kapaklanan sahibine bir hediye vermek istedi, ağzında yarı baygın duran akrebi Montre’nin önüne bıraktı,  Montre gözlükleri parlayarak, heycanlandı ve evlerine döndüler,  Montre yerinde duramayacak  kadar heycanlıydı eski tamir masasını odanın ortasına çekti günlerce guguklu saati yapmak için uğraştı, bir çığlık attı ve Kris’e saati yaptım diye bağırdı, Kris mutluluktan havladı ve kuyruğunu sallayarak odadan çekildi artık görev tamamdı sahibi huzurla uyanacaktı,  Montre guguklu saatin yelkovanıyla kendi akrebinin ahengine dalıp gidiyordu, saati duvara astı ve huzurlu bir uyku  çekti.

 Kris sabah saat öttüğünde saatin karşısına dikildi. Köydeki diğer  çoban köpeklerini topladı ardından sahipleri geldi.  Hekim yataktaki akrebi de  Montre’yi de aynı tabuta gömdürdü.

ŞemsAzure



                                                                        ŞemsAzure


9 Haziran 2012 Cumartesi

PANTOMİM



Salona girdiğimizde çok şaşkındım. Ne de çok benziyordu çocukluğumun yazlık sinemalarına; kenardan Belgin Doruk fırlayacak gibi gülümsüyordu garson.

“Buyurun,” dedi. Rakısı çoktan masaya konmuş bir yere oturttu bizi, daha doğrusu sarhoş bir Beyefendinin yalnızlığına davet etti. Yalnızlığı da sarhoştu, burası da zaten ne yazlık sinema, ne de lüks bir yemek salonu…

Değildi hiçbiri, değildi.

Ben de zaten bir şey değildim. Anlaştık içimizden, hoşgörüsüz bir biçimde ve oturduk masaya tek bir buyur kelimesiydi anları çağıran…

Meyhane kokusunu bilir misiniz, özellikle geç saatlerinde; çılbır yemeği gibi kokar, üzerine eritilmiş kaşar. Yoğurdunda sarımsak. Sarımsak mıdır yoksa, sarmısak … Sarımsağı sakla sak da mı saklasak yoksa…

“İçim saklanıyor. Yeterince sen saklama, ne olur? Ne olur saklama benden bir şey…”

diyordu yan masadaki genç kadın kocasına. Kafamda evlendirdim onları, ayıp!

Saat ilerledikçe masa arkadaşım, sokakta peşime takılan pantomimci, soyunup dökünmeye başladı. Eldivenlerini çıkardı ve yüzü beyaz makyajlı, her daim ağlayan bir pantomimciyle rakı bardağı tokuşturuyordum, diğer Beyefendi çoktan diğer masaya doğru kafasını uzatmıştı, kadına gülerek, her daim ağlayan ve içerken hıçkırarak gülen bir adamla aynı masayı paylaşmaktan rahatsız olmuyordum. Ben yokmuşum gibi davranıyorlardı zaten; evet, herkes ben yokmuşum gibi davranır.

Cümbüşçü yaşlı adam, elinde cümbüşü içeri girdi belli ki hava daha da soğumuştu ki kapıda buhar oluşuyordu açılıp kapandıkça. Döner kapısı olsaydı buranın acaba, Belgin Doruk da gelir miydi? Cümbüşçü yüzüme baktı gülümsedi eğdi kafasını sonra, kaldırdı. Oysa hep eğikti zaten boynu hayata. Ve ben de bakakaldım o şarkıya. Baktım da “hazan akşamının ufkuna!” diyordu.Yarım da olsa ağır aksak konuşuyordu masasını işgal ettiğimiz Bey, anlatıyordu bir şeyler, anlatıyordu da kendi anlamıyordu.

“Hak etmişsin Bey amca,” dedim söylenerek. Elinde kadeh ayağa kalktı ve kadehi vurdu masaya. Acılarına vuruyordu belli ki elleri kanayana dek. Eli suratıma doğru havaya kalktı artık sondu öfkesi, donuk yüzüne baktım, sinek kaydı tıraşı beyefendiliğinden ödün vermiyordu içmeden önce.

Sakallarıma baktı; sararmış bıyıklarıma, kadehimi aldı ve son bir duble… Pantomimci dua ediyordu ceketini unutsun diye, içime geliyordu sesler. Duyuyordum işte, o an; bunu diliyordu ve dileği oldu. Pantomimciye kaldı, adamın unuttuğu ceket. Pantomimcinin ağlayan yüzü güldü ardından, Mona Liza tablolarındaki sır çözülmüş oldu beynimde.

Ceketi giydi hemen ve basınca tetiğe gül fırlayacak olan tabancasını, ceketin cebine attı. Ceketi kurcaladı. Ağlamaya devam ediyordu…

Önümüzdeki masadaki adam ayağa kalktı, uzaklaşınca bizim pantomimci garsonu çağırdı, bir şeyler işaret etti ağlıyordu hala ve garson, yan masadaki kadına şık bir alevli meyve tabağı götürdü. Bizim pantomimci gerinerek gülümsedi ve yüzündeki boyalar çatlıyordu. Kadının kocası geri döndü, meyve tabağından bir parça meyve attı ağzına ve kadına döndü. Sandalyeme yerleştim. Ağzımda anason tadı çıkacak olan kavgada, pantomimcinin sesini, kafamda canlandırıyordum. Adam haklıydı; karısına meyve tabağı yollanmıştı ben olsam, tabağı pantomimcinin kafasına geçirirdim. Alevli pantomimci.

Adam döndü, masamıza işte… Geliyordu yumruk ve hemen kenarında oturan pantomimcinin sigarasını yaktı! Pantomimci yine ağladı!

Masanın üzerine iki tane tabanca çıkardı, düelloya davet eder gibi bir hali de yoktu ama tabancayı bana doğrulttu, tetiğe basarak bir sigara çıkardı, sigarayı yaktı ve ağzıma tutuşturdu. Gülümsüyordu.

Hissedebiliyordum, duyuyordum kahkahalarını. Garson “artık yeter gidin ulan eviniz barkınız yok mu?” der gibi bakıyordu ve pantomimci “yok ulan!” der gibi cevap veriyordu Ben de duymazdan geliyordum iç seslerimi.

Kadın kocasının kulağına bir şey fısıldadı, garson adamın kulağına bir şey fısıldadı, adam pantomimcinin ku… Adam pantomimciye geç kalmış bir yumruk attı, pantomimci cebinden silahı çıkarıp adama sıktı. İçinden bir gül fırladı.

Adam masanın üzerindeki silahı kaptı ve pantomimciye doğrulttu. Silahın sesine, yan masadaki cümbüşçü uyandı ve çalmaya başladı…


ŞemsAzure



                                                                       ŞemsAzure