Lal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Lal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Haziran 2012 Pazartesi

KALDI BİR KADIN, BİR ÇOCUK


“soruları ben sorarım” dedi adam
 sustu, karşısındaki kadın
“adın? adın dedi!..
“Havva”
“hım...”
“neden doğdun?
 anlamsız baktı kadın.
“neden çıktın karşıma?”
“ben çıkmadım, sen çıktın” dedi kadın.
“ne yapmaya çalışıyorsun?”
“hiç…”
“hiç dediğin; benim bedenim, biliyor musun?”
 “hayır” der gibi, baktı kadın.
“bak; benim adım, Âdem. kaç bin yıldır yaşarım ama ‘HİÇ’ kadar bedenimle toprağa düşürdün beni kadın.”

toprağa bakarken kadın…
usulden filizlendi beden.
“iki kişi iyiydik” dedi adam.
“ben yapmadım” dedi kadın

adam döndü arkasını, filizlenirken topraktan cenin.
güneş batarken aniden kaldı; bir KADIN, bir ÇOCUK.

Meşki

                                                                             Lal



25 Mayıs 2012 Cuma

KARAKUTU


Unuttuğum bir şarkıyı mırıldanır gibi geçiyorum o sokaklardan. Hep aynı yerden, aynı insan siluetlerinden. Terk edilmiş şarkılar dönüp dolaşıp aynı yerde tıkanıyor. "Kader gibi onları mı yaşıyoruz yoksa?" diye soruyorum kendi kendime. Biliyorum şarkılar fena halde insanlara benzerler. Olmadık yerlerde karşınıza çıkar, olmadık zamanlarda, üzerini sıkıca örttüğünüz bir duyguyu yeniden hatırlatırlar. Üstelik bu hayalet duygu bir süre bırakmaz peşinizi, onunla yalnızsınızdır artık. Siz unutsanız da şarkılar unutmazlar. Çünkü şarkılar insanların karakutusudur.

Bir dolmuşun arka koltuğunda bir yokuşun en başındayım. Yanımda sıska, cılız omuzları sönük, yenleri parlak bir çocuk var.  Ellerini dizlerinin arasına sıkıştırmış oturuyor.  Birlikte bakıyoruz pencereden, kül rengi bir perdeyi andıran kuş ölüsüne. Kanatları asfaltın örtüsü olmuş, yüreğimizi çiziyor paramparça olmuş tırnakları. Kanatlarını düşlüyorum; bu çocuğun gözlerine benziyor, narin, yorgun ve buruk. Şoför soruyor: "Arka beş mi, dört mü?" diye. İşte o an dönüyoruz, mantığın karanlık saatleriyle masumluğu öldürenlerin dünyasına, gerçek dünyaya.
 
Babası yanında çocuğun, işçi elleri kocaman, sesi titrek, utanarak: "Dört" diyor, unutarak buruk bakışlı dostumun gururunu. Beş demek istiyor elbet titrek sesi, ama işçi ellerindeki çaresizlik bir kişinin parasını vermeye yetiyor.  Çocuk için de verse belki yarın işten eve yürümek zorunda kalacak,  zar zor gelen ay sonu daha da zor gelecek. Eğer beş diyebilmiş olsaydı babası, çocuğun ezilmişliği biraz azalabilecekti, beş diyebilmiş olsaydı, belki öğretmenler gününde öğretmenine hediye alamadığı için bu kadar üzülmeyecekti, beş diyebilseydi şayet küllü asfaltlar yerine gözlerine bahar dökülecekti. Çocukların gözleri çocuktur elbette ama yoksul çocuklar gözlerinde bir yetişkin taşırlar. Büyümüş ve anlamış bir yetişkin. Baktıkça kaçmak gelir içinizden çünkü suçunuzu yüzünüze vuran bir sadelikle bakarlar yüzünüze ama  kaçmazsınız,  çocukluğunuzdaki uçurumları kapatma şansınız olduğunu sandığınız için.

Gök gözlü çocuğun babasının diğer yanında, ellerini bir saniye olsun birbirlerinden ayırmayan evli bir çift var. Sıkıştıkları için homurdanmıyorlar, bu kucağa oturamayacak kadar büyümüş, dolmuş parası verilmeyecek kadar küçük kalmış çocuğun, çocukluğunu burada hep

birlikte öldürdüğümüzden habersizler. Babası parayı uzatıyor, çocuk ellerini dizlerinin arasına daha da sıkıştırıyor, küçülmeye çalışıyor ama biliyorum o an yok olmak istiyor.  Çocuk küçülüyor gözleri büyüyor.
Yine pencereden dışarı bakıyoruz beraber. Bayraklı yolunda bir an, bir avuç deniz sürüyoruz yıkılmışlığımıza. Bulutlar dünya atlası gibi açılıyor önümüzde, bulutlarla sinema izlemeye başlıyoruz. Gökyüzü satın alınamaz bu bizi biraz rahatlatıyor. İkimiz de önce Ejderhaya benzeyen, dolmuş ve zaman ilerledikçe Aslana, sonra uçurtmaya dönüşen bulutları görüyoruz. Çocukluğum gömüldüğü yerden çıkıp yanına oturuyor. Unuttuğum şarkı çocukluğummuş meğer. Çocukluk da şarkılar gibi insanların karakutusuymuş, siz unutsanız da çocukluğunuz unutmazmış.

Babası ve sesini duymadığım çocuk - ki duymaya dayanamam gözlerindeki hüznün bir parçası da sinmiştir sesine-  müsait bir yerde inmeye hazırlanıyorlar. Çocuk ayağa kalkıyor bir kez daha ölüyor gözlerimin önünde kuşlar, öyle büyük ki ayakkabıları. Belki ağabeyinin, belki bir komşusunun ayakkabısı ama mezar kadar büyük, kayalar, dağlar, betonarme apartmanlar kadar büyük. Nasıl bir kıza aşık olacak bu ayakkabılarla? Nasıl top oynayacak?  İnsanların ayakkabılarını göremeyecek kadar dalgın olmalarını mı bekleyecek hep?

Yalınayak kırık camlar üzerinde yürüyor insanlığım. Keşke denize götürebilsem ayaklarını, keşke ayakkabılar ayağından çıkmasın diye sıkıştırdığın pamuklarla sarabilsem yaralarını. Boğazımda küflü bir ekmek düğümleniyor. Açken yemek zorunda olduğum ama boğazıma takılan küflü bir ekmeğin anıya dönüşmüş yansıması. Öksürsem geçmeyecek, ağlasam büyüyecek, bağırsam boğulacağım. Ah çocuk masal dinlemen gerekirken elmada muz tadı aramakla geçecek çocukluğun. Bir gün hesap sormaya geldiğinde "Orada, o dolmuşta unutulmuş bir çocukluğum vardı, gören var mı?" diye sorduğunda nasıl diyeceğiz "biz onu el birliğiyle öldürdük, o günlerden geriye de bir çift ayakkabı bıraktık ama hala içine sığacak bir ayak bulamadık" diye.

Belleğini mantığın hücrelerine hapsetmemiş gül bakışlı çocuk sağ yanım seninle birlikte indi dolmuştan, sol yanım benimle kaldı. Eğer sarabilirsek yaralarını o zaman kavuşabileceğim kendime çünkü  hayat seninle tamamlanacak bir şey artık.

Sırça Sarı
                                                                               Lal

25 Kasım 2011 Cuma

MASUMİYET

Çimenlerin üstünde çocuklar aynı şarkıyı beşinci kez söylüyorlardı. Koronun en arkasındaki çilli kız çok sıkılır, önce yere çömelir sonra sürüne sürüne ağaçların arasına gider ve koşmaya başlar.

Epeyce koştuktan sonra bir kulübe görür. Küçük elleriyle iter tahta kapıyı. Uzun bir piyano kapkara giysisiyle oturmaktadır. Camdan süzülen kırmızı ışık kızın gözlerini okşar geçer. Uzaktan ormanın tapınağından gelen çocuk şarkısına eşlik eder. Odanın köşesine sanki özellikle konulmuş gibi duran cam topu eğilip alır. İçindeki renkli tozlar birbirine karışsın diye sallar topu. Ama renkler kümeler halinde birbirlerine karışmadan dururlar. Topun içindeki renklerin nasıl olup ta karışmadıklarını anlayamaz ve sinirlenerek topu yere fırlatır. Top kırılmadan yuvarlanır gene aynı köşeye gider durur. Duvarda küçücük bir resim asılıdır. Uzaktan siyah beyaz görünen küçük resme yaklaşır kız. Çıplak bir kadın, sarı siyah bir kayanın üzerinde yatmaktadır. Resmin kara çerçevesinde bir yeşil tırtıl kımıldanır. Resmi tam eline alacakken çocuk şarkıları bir anda kesilir. Bir fısıltı kaplar her yanı. Otların fısıltısıdır bu;


Salyangozlar acıyın bize yemeyin
Masum beden gel toprağa, toprağa
Uzan koynumuza, şaşkınlık seni yaşlandırır
Çık oradan koş, merak seni yanıltır
Şeytan bekler seni yanardağın içinde
Şeytan bekler seni saydam topun içinde
Gel kokuya, havaya, masumiyete
Yıldızların tozunu biriktirecek kalbinde yıllar
Sarı, turuncu olacak turuncu, kırmızılaşacak
Sonra kahverengi, en sonunda gelecek kara
Masum beden gel toprağa, toprağa
Gel huzurun yeşil yatağına
Zevk masumiyeti öldürmez.

Turkuaz
                                                                     

                                                                             Lal

21 Kasım 2010 Pazar

EVDEYİM



Ev, şehrin en eski yerleşim yerinde. Hani, iki kişinin yan yana zor geçtiği sokakları, fotoğrafçılar tarafından ısrarla ve de defalarca çekilen o eski yerde…
Eskiden dere akardı önünden bu evin. Daha sonraları üzeri kapatılıp geniş bir caddeye döndü. Dere kışları coşkun akardı. Dağdan inen sel suları, önüne ne var ne yok alır, önümüzden geçerdi. Karşıda oturan anneanneme gitmek için üzerindeki küçük taş köprüleri kullanırdık. Derenin kenarındaki sıra sıra ağaçların hemen yanından, sağa dönüp birkaç metre yürüdükten sonra tam tamına yirmibir basamakla evin bulunduğu sokağa çıkardık. Ve tekrar birkaç metre yürüyüş, bu sefer geniş üç basamak, sonra birbirine bakan üç kapı. Birisi bizimki. Bal rengi kapı, etrafı koyu kahve. İki kanadı olan, kanatlar arası tahtayla sabitlenmiş, oymalı. Önündeki seti aşıp, eğilerek girmen gerekir içeri. Çünkü kapı hayata açılır ve hayatta ev işleri yapılır. Bulaşık, çamaşır, yemek… şimdi bu kapı tek kanatlı, gri ve yine oymalı ama demir. 
Hayatta bir parça toprak. O bir avuç toprakta nasıl yetişir diye şaşırdığım kocaman bir asma. 
Eskiden oldukça ihtişamlı olan bu ev şimdi etraftaki derme çatma beton eklemelerle düzeltilmiş komşu evlerin arasında sıkışıp kalmış küçük bir ev görüntüsünde... Alt katta bir oda, mutfak. Üstte iki oda ve sonradan genişletilmiş önü kapatılmış bir salon. Eskiden hepimizin isteği kendimize ait bir odaydı ve merdiven basamakları adımıza ayrılmış küçük odalarımızdı. 
Çocukluğumun hayalet gibi dolaştığı bu evdeyim gene… kapıları teker teker açıp içeri giriyorum. her adımda bana ses veren, benimle konuşan basamakları çıkıyorum teker teker. her ses görüntü gözlerimde… ilk cenaze, ilk düğün, ilk bebek sesleri… yürümesem sesler kesilir mi acaba… bu uğultu gider mi kulaklarımdan. 
Yürümesem… 
" taşlara, ezmekten korkar gibi basıyorsun ayaklarını''  dedi bugün ablam. Dikkat ettim öyle basıyorum, hafiften, çekinerek…
            lal
                                                                    lal

18 Kasım 2010 Perşembe

GECEDE TEDİRGİN SESLER

Üst kattaki soluk ışığa baktı yeniden kararsızlıkla. Olabilir mi? Üç gecedir hiç ışık görmemişti bu evde. Birkaç kez de gündüz geçmişti önünden herhangi bir hareket görebilmek amacıyla. Tek görebildiği kapının önündeki paspasın üzerinde uyuyan tuhaf bakışlı kedi olmuştu. Bu geceye göre ayarlamıştı kendini ve şimdi o soluk sarı ışık. Önünde durduğu ağaca sırtını yaslayıp, saatine baktı: 01: 15. Girecek miydi? İçindeki sıkıntı büyüdükçe büyüyordu. Vazgeç, dedi iç sesi, belli ki geri dönmüş. Kararsızlık onu olduğu yere mıhlamış gibiydi. Tek yapması gerekenin oradan uzaklaşmak ve başka bir fırsatı beklemek üzere, eylemini ertelemek olduğunu biliyordu. Yine de kıpırdamadı olduğu yerden ve önündeki en büyük engel olarak gördüğü ışığa bakmayı sürdürdü. Beş dakika sonra kararını verdi ve eve doğru yürüdü.

YUKARIDAKİ

Yatakta uzanmış elinde tuttuğu kitaba bakıyordu. Kitabın kapağını açıp bir an önce okumaya başlamayı istediğini biliyordu; onu durduran tek şey, romanı bitirene kadar elinden bırakmayacağının bilgisiydi. Bu, sabahı bulmak demekti. Sonunda kararını verdi ve kitabı açtı.

AŞAĞIDAKİ

Çok kolay oldu girişi. Gerçi bunu tahmin ediyordu, kilidi ve kapıyı defalarca incelemişti. Yukarıdakinin uyumuş olduğuna da aynı güvenle inanmaktaydı ama yine de sessiz olmalıydı. Evin içini anımsıyordu, girişten sağa döner dönmez, mutfağa geçeceğini, oradan kolaylıkla salona ve üst kata çıkan merdivenlere ulaşabileceğini biliyordu. Merdivenlere ulaşmak bir şey değildi de, o ahşap basamaklar sorun olacaktı. Basamaklara her basışta tahtaya özgü o sesin çıktığını anımsıyordu. Bu yüzden yukarıdakinin uyuduğundan emin olmadan o basamaklara ayak basmaya hiç niyeti yoktu. Merdivenin başında durup nefesini tuttu ve yukarıdan gelecek herhangi bir sesi işitebilmek için kulaklarını iyice açtı. Hayal kırıklığı sesi duymasından daha önce geldi. Çevrilen bir sayfanın sesiydi bu, kağıt hışırtısı. Biliyordu, girmemeliydi; yine aklın sesini hiçe saymış, evdeki varlığı, uyanık olduğu gün gibi ortadayken içeri dalıvermişti. Şimdi ne olacaktı? Çıkıp gidecekti tabii geldiği gibi sessizce. Kıpırdamadı ama yerinden, hiç de gidecekmiş gibi görünmüyordu. Gözü salondaki geniş, rahat görünümlü kanepeye takıldı. Kahverengi olduğunu anımsıyordu. O kanepede hiç oturmamıştı, şimdi oturabilir ve yukarıdaki uyuyana kadar sessizce bekleyebilirdi. Ya su içmek için aşağı ineceği tutarsa? Geldiğini işitirdi, tahta basamaklar alarm gibiydi nasılsa. Neden inat ettiğini sorsanız verecek cevabı yoktu, ama bu gece almaya kararlıydıalmaya geldiğini. Yavaşça salona inen basamaklara yöneldi, iki adım sonra gözüne kestirdiği kanepenin yanındaydı. Belli belirsiz gülümsedi ve kanepe oturdu, oturma esnasında çıkan sesi işittiğinde artık çok geçti. Nefesini tuttu.

YUKARIDAKİ

Sesi işittiğinde, romanın seri katili yeni belirmişti sayfada. İlk kez, yıllardır takip ettiği yazarın bu kadar sert bir katil profili yazdığına rastlıyordu. Bunu düşünmesiyle sesi işitmesi aynı ana rastladı ne yazık ki. Öyle korktu ki, zihni bu sesi tanıdığını söylese de yaşadığı panikten sesi tanımlama işlemini bir türlü gerçekleştiremiyordu beyni. En sonunda nefes alabilmeyi başardığında, zihni de başarmıştı: Kanepe. Kanepenin sesi bu, diye düşündü. Biri kanepeye oturmuştu, çok saçmaydı, kimse onun kanepesine oturamazdı gecenin bir yarısı. Ama kanepeye biri oturmuştu, bundan emindi. Eskimiş kanepe bir süredir oturur ya da üzerinde kımıldanırken kulak tırmalayan bir ses çıkarıyordu. Yaylarından biri çıkmış olmalı, demişti arkadaşlarından biri, hatta birkaç yay çıkmış olmalı. Kalabalık vardı o akşam evde, gelenlerden bir kaçını kendi de tanımıyordu. Bir şeyi kutlamak için toplanmışlardı bunu anımsıyordu ama şu anda neyin kutlandığını düşünecek durumda değildi, düşünebilse de hatırlayabileceğini hiç sanmıyordu. Sakinleşmeye çalışarak yatağın içinde iyice doğruldu. Aşağıda biri vardı ve o kimse, çoktan çöpü boylamış olması gereken kanepeye oturmuştu. 
Bu saçma değil miydi, evet saçmaydı. Eve girmiş bir hırsızın, hırsız olmalıydı, gidip kanepe oturmuş ya da uzanmış olması akıl dışı değil miydi? Gülecekti neredeyse, aşağıda kimse yoktu elbette, kendini kitaba kaptırmış ve o sesi duyduğunu hayal etmiş olmalıydı. O anda aklına kedi geldi ve rahat bir nefes aldı. Yukarı çıkmadan önce kedi camı tırmalamış, o da aldığı kararı bozarak içeri girmesine izin vermişti. Soğukta dışarıda kalmasına gönlü razı olmamıştı, o olmalıydı sesin sahibi. Muhtemelen kanepeye hızlı bir atlayış gerçekleştirmişti. Eee, o zaman neden inip bakmıyorsun, diye sordu kendine alayla. Buna bir cevap vermeye fırsat kalmadan kedinin yatağın ayakucunda uyumakta olduğunu görüverdi; kalp atışları yeniden hızlandı. Bu kadar saçmalık yeterdi, aşağı inip bakacak ve kimsenin olmadığını görerek rahatlayacak sonra da bunun için kendisiyle dalga geçecekti. Yavaşça yataktan 
indi, terliklerini arandı. Saçmalama, dedi yine iç sesi, aşağıda biri varsa terlik giymemelisin, geldiğini işitebilir. Aşağıda biri varsa, hiç inmemeliyim, diye karşılık verdi o da bu itiraza. Kapıya kadar yürüdü, yatak odasının kapısını kapatmamış olması da şanstı hani, çünkü o da açılıp kapanma sırasında korkunç bir ses çıkarıyordu. Bu evin yayı çıkmış, diye düşündü. Sessizce kapıya yaslandı ve dinledi. Hiç ses yoktu, durdu tekrar dinledi. Garip şey, hem korkuyor hem korkmuyordu. Ne demek şimdi bu, diye düşündü, ya korkarsın ya korkmazsın. Aşağıda biri varsa gerçekten bu korkutucu bir durumdu, aşağıdaki oradaysa ve yukarı çıkmıyorsa bu neydi peki? Garip bir durumdu. Belki de uyanık olduğunu fark etmiş, o da aşağıda durum değerlendirmesi yapıyor olabilirdi. Bu daha akla yakın bir açıklamaydı. Neyi değerlendiriyordu ki, çıkıp gitse ya geldiği gibi. Yok, ben iyice saçmalamaya başladım, dedi ve geri geri yatağına doğru gitti. Yavaşça yatağın içine girip, yorganı burnuna kadar çekti ve düşünmeye devam etti. Aşağı inemezdi, gerçekten biri olduğunu sanmıyordu orada ama inemezdi işte. O yukarı gelsindi, gelecekse. Kimse gelmiyordu, hiç kimse gelmeyecekti çünkü hiç kimse yoktu alt katta. Kitabına uzandı yeniden, okumaya devam edebilir miydi, evet ederdi. Saçma bir korkunun gecesini mahvetmesine izin verecek değildi. Hırsla sayfaları çevirip, sesi işittiğinde kaldığı sayfayı bulmaya çalıştı, bunu yaparken olabildiğince gürültü çıkartmakta olduğunun farkındaydı, ne tuhaf bir geceydi bu.

AŞAĞIDAKİ

Çevrilen sayfaların sesini duydu oturduğu yerden, uzunca bir süre hiç ses gelmemiş, o da umutlanmıştı uyuduğunu düşünerek. Ama hala uyanık olduğu aşikârdı. Kanepe otururken yaptığı gürültü yüzünden epeyce tedirgin olmuş, aşağı koşarak inme ihtimaline karşı saklanacak yer aramıştı panikle. Ama korktuğu olmamış, uzun süren bir sessizliğin ardından yeniden kitap sayfalarının çevrilmesine işaret eden sesi işitmiş ve rahatlamıştı. Ama hala soğuk ter akıyordu sırtından. Aşağı inmesi ve kendisini görmesi halinde ne yapacağını, ne söyleyeceğini, evdeki varlığını nasıl açıklayacağını hiç bilmiyordu. Tam bir felaket olabilirdi. Onu görse hatırlar mıydı acaba? Hatırlamama ihtimalini düşünüp öfkelendi, içini sıkıntı bastı. Çıkıp gitse ya artık, ne bekliyordu; onun aşağı inmesini ve her şeyin bir felakete dönüşmesini mi istiyordu? Hayır, ama artık gidemezdi: çok geç. Kanepe muhtemelen otururken çıkardığı sesi kalkarken de çıkarırdı, hem kapıdan çıkarken gürültü yapmaması olanaklı değildi. Beklemek zorundaydı, yukarıdakinin uyumasını beklemeliydi. Saatine baktı, karanlıkta bir 
şey görünmüyordu. Cebindeki küçük el fenerini çıkarıp yaktı: 02: 02 . Neredeyse kırk dakikadır evdeydi ve bu kanepe çakılıp kalmıştı. Yukarıdaki hafifçe öksürdü ve ardından bir çakmak çakıldı. Sigara içiyor. O gece baca gibi sigara tüttürdüğünü anımsadı yukarıdakinin. Ne 
zaman uyuyacaktı? Hem ne okuyordu, böyle gecenin bir saati? O sırada kanepenin 
yanındaki sehpanın üzerindeki kitabı gördü. Ani hareket etmemeye özen göstererek uzanıp aldı. El fenerini yeniden yaktı, yukarıdakinin fenerin ışığını görme şansı yoktu, kitaba baktı: Azizler ve Alimler. İnce bir kitaptı ve sayfaların kalitesi onun korsan yayın olduğunu düşündürüyordu. Başını kaldırıp yukarı baktı, gözlerinde yukarıdakine yönelmiş hayali bir kınama vardı. İlk sayfayı okumaya başladı fenerin ışığında. Dakikalar sonra kitaba dalıp gitmişti. Uzanabilir miydi?

YUKARIDAKİ

Sayfalar ilerliyor, saat ilerliyor uykusu gelmeye başlıyordu. Ama uyumayacaktı, uyuyamazdı. O, aşağıda kanepesine oturmuş, kim bilir ne yapıyorken uyuması imkânlı değildi. Bu artık bir savaştı, aşağıdakinin kim olduğu hakkında hiç bir fikri olmamasına karşın kendisine zarar vermeye niyetli olmadığını biliyor; bir şey istediğini ama onu alabilmek için uyumasını beklediğini anlıyordu. Bu yüzden uykuya direnmeye kararlıydı. O pes edip evinden çıkıp gidene kadar uyumayacaktı. Cep telefonunu aşağıda bırakmış olmasına küfredip duruyordu içinden. Korku geçmiş, yerini öfke ve merak almıştı. Kim ve ne istiyor? “uyumayacağım işte, çok beklersin” diye seslenmeyi bile düşündü bir ara. Yapamadı tabii; keşke yapabilse. Keyifle sırıtıyor, ne şaşırır kim bilir? Belki palas pandıras kaçar evden.

AŞAĞIDAKİ

Gün ağarmaya başlarken, yukarıdan gelebilecek herhangi bir ses için kulak kesilmekten çoktan vazgeçmiş, elindeki kitap yavaşça göğsüne doğru düşerken gözlerinin kapanmasına engel olamamıştı. Uykunun derinliklerine dalmadan az önce, yaptığının anlamsızlığını söylemekte olan aklına sırt çevirdi.

YUKARIDAKİ

Kapanan dış kapının sesiyle gözlerini açtı. Uyumuş olduğuna şaşırmayı erteleyerek pencereye koştu. Bahçe kapısından çıkarken de, sokak boyunca ağır ağır ilerlerken de yüzünü göremediği adam, bir elinde ince bir kitap, diğerinde ise minik bir çantayla uzaklaşıyordu. Gözden kaybolana kadar izledi. Olan bitene anlam vermeye çalışmaktan yorgun düşmüş zihnini susturmayı deneyerek aşağı indi. Mutfak masasında kendisini bekleyen kahvaltı sofrasını süzdü bir süre. Çay bardağını doldururken, o küçük çantada ne vardı acaba, diye düşündü.

ÜçRenk Kırmızı

                                                               Lal

3 Kasım 2010 Çarşamba

İTİRAF EDEN AĞZIN YALNIZLIĞI: ÜLKEM



Kenti terk edeli kaç zaman geçti şimdi anımsamıyorum. Bana ait topraklardan çıkıp gitmeye karar verişimi bir çılgınlık anına bağlayanların çokluğundan haberdar oluşuma karşın, buna itiraz etmediğimi çok iyi anımsıyorum ama. Yola çıkmaya hazırlanırken arkamda hiçbir şey bırakmamaya kararlı, sakince toparlandım. Ülkemi terk ediyor oluşuma bir anlam veremeyenlere kulak asmadan yol hazırlıklarıma devam ettim. Sakin görünmeme rağmen içim kederle doluydu. Keder ve öfke.Yakıcı bir ikili. İçten içe yanıyordum ama bunu halkıma göstermeye hiç niyetli değildim. Halkım. Bir güruh. İçten pazarlıklı, nankör ve umutsuz halkım.

Yasaları çiğniyor oluşuma yönelik itirazlara yanıt vermedim. Gidiyordum işte. Suça verilecek en büyük cezayı vermiştim kendime. İtiraza ne hacet? Ülkemden, o hep sevdiceğim olan topraklardan sürüyordum varlığımı. Başka bir ülke aramaya dermanın da niyetim de yoktu. Bunu böyle demedim ama geride bıraktığım o sarı otlarla kaplı meraya. Başka ülkeler, başka yerler arıyorum, dedim. Senden daha verimli topraklar. Durup uzaktan bakacağım, seçtiğim toprağı uzun uzun seyredeceğim ilkin; sonra kararlı adımlarla toprağına basıp, bayrağımı dikip en yüksek tepesine yeni ülkemin, yüzünü vatanım ilan edeceğim. O da sevinçle kucak açacak varlığıma; sarıp sarmalayacak terk edişin okuyla yaralanmış bedenimi. Yaralarımı otayacak, sihirli merhemler akıtacak dudaklarından kanayan her bir yaraya. İçimdeki tarifsiz kederden ziyade o kara, kapkara öfkeydi dilimi zehirli bir yılana dönüştüren. Meşruiyetimi geçersiz ilan eden o sarı topraktan aldığım naçar bir intikamdı bu, biliyorum.

Gitmeden, yediğim onca dayağın utancını hafifletmek için, okkalı bir tokat da ben yapıştırmak istiyordum sadece. Amacına ulaşmayan o şamar en çok benim canımı yakmıştı yine de. Boynuma takacak güçlü bir muskayı nereden bulacaktım ki? Bu yüzden defteri, aşk’ı, hasret’i, ülkemin güzel gözlerini yazdığım defteri kararlılıkla çöpe attım. Yırtmadan, parçalara ayırmadan olduğu gibi, sokağın en kalabalık çöp bidonuna fırlatıverdim. Ayrılmadan yaptığım son iş bu oldu.

Yürüdüm, yürüdüm sırtımda yüküm; belleğimi geçtiğim dağ, ova, yayla ne varsa, boşalta boşalta yürüdüm. Geçtiğim ırmaklarda soluklanırken, kabuk bağlamaya yüz tutmuş yaralarımı yıkadım. Başkalarının vatanlarından geçtim yol boyu, harama yüz çevirmedim.

Sonunda bir ağaç kovuğu bulup oturdum. Dallarının arasındaki bir dolu canlıya kucak açmış, gönlü zengin, heybetli bir ağaçtı sığınağım. Beni kabul edişindeki tevazu, ruhumu minnetle doldurdu. Yüzüme bakmış ve anlamıştı. Bilgeliğinin önünde hürmetle eğildim.

Yıllar yılları kovaladı bu kabul edilişin ardından. Ben yaşlandım, yüzüme çizgiler doldu; bacaklarım inceldi, onlar inceldi ama içimdeki keder ve öfke dinç kaldılar. Bazen rüzgar – dost mudur, düşman mıdır hala bilemem- burnuma çok uzaklardaki yurdumun kokusunu getirir. Ülkemin o unutulmaz vanilya kokusunu alırım rüzgarın ellerinden; yayarım yaşlı bedenimin her bir yerine. Bütün gün oturur ellerimi koklarım. Böyle zamanlarda, ağacı paylaştığım küçük hınzır kuşlar benle eğlenmeye başlarlar. İncelmiş bacaklarıma bakıp, “ tahta bacak, tahta bacak” diye ötüşüp, uçarlar başımın üzerinde. Kızmam onlara, kızamam.  Artık başkasının yüzü, başkasının ülkesi olan o topraklara duyduğum özlemle yumar gözümü koku kaybolmasın diye dua ederim tanrılara.

Sonra daha fazla dayanamaz sırrı, o binlerce kez açık ettiğim sırrımı, fısıldarım hikmeti benden çok olan ağacıma:

   “ ülkemi ben terk etmedim…”

Ağaç anlamını çözemediğim sakinliğiyle sorar.

   “ çağırsa seni yanına? “

Gidemem, gidemem, gidemem.

Öfkelenirim konukseverliğini kötüye kullandığım hamime. Ve itirafçı olmanın öfkesiyle avazım çıktığı kadar bağırırım, sonrasında gelecek utancı hiçe sayarak.

Öyle bir ülke yok, hiç olmadı. Ben hiç sere serpe uzanmadım terli bedenimle o toprağın üzerine. Ellerim hiç dolaşmadı saman sarısı otların arasında. O vanilya kokusunu hiç almadı burnum. İnce uzun ırmak boyunca koşmadım asla; nefes nefese kalıp titreyen bacaklarımı fark edip gülümsemedim. Hiçbir zaman veda anlarında bir virüse dönüşüp onun bedenine sızmayı düşlemedim. Şiir şiir dolaştırmadım benliğimi peşi sıra. Bunlar hiç olmadı.

Hakikat… Hakikat…Hakikati söyle artık!

O kederli ve öfkeli hakikati!

Ben olmayan ülkemden kovuldum… Bilmediğim diyarlara sürüldüm.

İtiraf eden ağzın yalnızlığı işte bu sürgün yeri. Neden ?

Söz ortaklık kabul etmez (mi?) .

Üçrenk Kırmızı

                                                                   Lal

1 Kasım 2010 Pazartesi

MÜZE




bugün ben kendi müzemi gezdim
soluğumda samandan kağıt hışırtıları
taştan taşa günışığı bana taştan da ağır
dedim kendi kendime -baş taçlarını
takınıp çıkmalı -mor ceplerimde
virginanın taşları
 
ben bugün kendi müzemi gezdim
fazlasıyla yürekli-ve telaşlı
ne giymiştim adımlarım sık mıydı
kendi müzemde kendi lahidime yabancı
dedim-paslı kanatlar çırpınıyor şuramda
'geldi yitme zamanı'
 
müzemde hepimize söz geçiren bir anı
gibi acının gözlerinden okudum
ne kadar sevmiş olduğumu sizi
anlattılar torsolar bana
kaybettiğimi ve bükülmüş bileğimi
oyuna sürülmüş kağıtlar arasında
 
ben bugün kendi müzemi gezdim
aldanışımın tozlu düzeneğinde
deneysel bir keder yarattı sizi
aşkın tarih önceki solucanları
tutkunun kırk ayakları yarattı
iştahla devinmesi karıncaların
 
ben bugün kendi müzemi gezdim
sevimli bir etek dizlerimin üstünde
yağmur birden başladı -yürüdüm
sırtımda incecik bir cesetle..
 
S.İ.Y.A.H



                                                                        Lal

29 Ekim 2010 Cuma

ARAP KIZI CAMDAN BAKIYOR





Yağmur damlaları cama vuruyordu. Kara gözleri sokağa bakıyordu, küçük burnunu cama dayamıştı. Çocuğun ağzında bir tekerleme;

Yağmur yağıyor
Seller akıyor
Arap kızı camdan bakıyor

Pencerenin ardından yaşamı izlemek hoşuna gidiyordu. Yağmura rağmen sokakta bir kaç oğlan çocuğu topun peşinde koşturuyordu. Annesi odada yokken camı hafifce aralayıp  “Ali ‘’ diye bağırıyor, sonra saklanıyordu.  Yaptığı muzurluk çok hoşuna gidiyordu. Bir yandan da farkedilirse diye korkuyordu. Ali mahallenin en haylaz çocuğuydu.

Evin içinde bir nem kokusu vardı, annesi çamaşırları dışarı asamadığından sobanın demirlerinde kurutmaya çalışıyordu. Bu koku ona yalnızlığı hatırlatıyor, bu kokuyu sevmiyordu. Ne zaman evde bu koku olsa annesi onunla ilgilenmiyordu, odadan bir içeri, bir dışarı çıkıyor, sürekli bir şeyler yapıyordu. Sanki bir düğmesi var da kurulmuş gibiydi.

Arada bir çocuğun yanına geliyor bir tabak bırakıyor, sanki kendi kendine bir şeyler konuşuyordu, kavga eder gibi. Annesinin bıraktığı mandalinaları yiyip kabuklarını koşarak sobanın üstüne koyuyordu. Yalnızlığını geçirecek koku bu olmalıydı.

Tekrar pencerenin önüne geçti, camlar buğulanmıştı, eliyle bir kalp çizdi cama. Kalbin arasından koşuşturan insanları izlemeye devam etti. Kaldırımda şemsiyesiz koşan kadının ayagi kaydı, yere kapaklandı. Gülmeye başladı, sonra hemen toparlandı, utandı güldüğü için. Ama düşenleri izlemek çok komik geliyordu ona.

Camdan bakarken hayallere dalıyordu, belki babası akşama çekmeceli çukulata getirirdi. Çok istediği oyuncak çamaşır makinası vardı acaba onu alırlar mıydı? Birden irkildi o oyuncaktan vazgeçti, burnuna keskin bir nem kokusu geldi. Büyüyünce annesi gibi olmayacaktı, çoraplarını, giysilerini kendisi alacaktı. Geçenlerde annesi çorap parası istediginde, babası bağırmıştı:

‘'Eşşek gibi çalışıyorum, akşama kadar evde oturuyorsun, evdeki çoraplar neyine yetmiyo'’ 

Ertesi gün annesi çorabının tabanlarına yama yaparken ağlamıştı, saklamaya çalışsa da, o annesini görmüştü. Uyuma numarası yapar onların konuşmalarını dinlerdi gizli gizli..

Hayallere dalmışken bir gürültü koptu. Ne olduğunu anlayamadan, kucağına bir top fırladı. Eli kanıyordu. Annesi koşarak geldi, bir yandan sokaga bağırıyor, bir yandan telaşla sağına soluna bakınıyordu. Bir yeri acımıyordu, ufak bir kesik. Ali'nin topu camı kırmıştı. Ali korku içinde ortadan kaybolmuştu bile.

Çocuğun annesi onu kucağına aldı, en sevdiği kurabiyelerden getirdi yanında da süt. Kızının yanından ayrılmadı, çok korkmuştu kadın.

Çocuk bu topu çok sevdi, evdeki nem kokusu siliniverdi. Annesi yanındaydı. Mutlulukla mırıldandı.

Yağmur yağıyor
Seller akıyor
Arap kızı camdan bakıyor

Üçrenk Mavi

                                                                   Lal

28 Ekim 2010 Perşembe

ORTUS


Nasıl bir sancıydı çektiğim?
Nasıl bir sancısızlıktı çektiğim?
Ruhunu açık edebilmek için dünyaya,
Bir isim, bir öz tayin edebilmek için bütün bu unsurlara!
Gün ışığı kadar güzelsin ve akıcı.
Adın yok ve yok bir mekânın da,
Nasıl bir sancıdır bu çektiğim, açık edebilmek için ruhunu;
Bir isim verebilmek için sana ve bir beden varlığına!

Kuşkusuz bağlısın ve dolaşıksın dünyaya,
Ne kadar iç içesin öyle kimsenin bilmediği unsurlarla;
Ben bir akışı ve gölgeyi sevdim.
Yalvarırım bırak gireyim artık hayatına.
Yalvarırım öğren artık "ben" demeyi
Sana bir soruyla yaklaştığımda;
Çünkü eksik kalıyor parçalar senin gibi bir bütünü tanımlamada,
Çünkü bir nasip değil, eksiksiz bir varlıksın hayatımda.

Ezra Pound

Türkçesi:  Zincifre

                                                                        
                                                                               Lal