üç ton kara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
üç ton kara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mart 2015 Pazartesi

PROTOKOL: NONİNVAZİV

üstümüze yapışan çilingir arzularla dingince ve dik durarak ki dayayamasınlar duvarlara
istanbul'da çok etik, çok sarmaşıklı sanrılarla, içi güzel adalarla
ve belki gerçekleşebiliriz, sev-iş sendikasına halüsinasyonlar yazabiliriz
bir yerlerde bol kahve, bol sigara içerken, ironiyi bedenlerimizde kara çikolatalarla besleyebiliriz
ve kabarmış, şişmiş damarlarımızla pullu derilerimizi takas edebiliriz

jile yerine kara bir pantolonla anlaşabiliriz bulutları görmek için kadıköy'de
ve içinde beyazlı siyahlı bir kaplan gizleyen kedi ile.
seri cinayet panterimizi bulmuş olabiliriz
içi kan..

(candy'lik ve candy'lik duygusunun gelişinde
zaman ve mekanda dağınık bütünleşmeye arzulu deneyimlerimiz: kan akışı içinde youmak(çoğul)
nesne devamlılığının şatoya doğru giden milyarlarca merdivenlerinde avuç içlerim
varoluşsal etiyolojimle cinsiyetsizliğine tutunmam ve sembolik anlatım yolum olan “çalma” davranışım: jile.)

ellere ve ayaklara geçirilebilecek denli seni ele geçirmek istediğime inanma, o ben değilim!
bacaklarımı eklemlerimden kıvırarak göğsüne yaslayıp
ve ardımı dönerek sana aynadan yansıyıp
terli burnumu gamzelerinde gezintiye çıkararak cinayete ortak olabilirim
alnı açık cinsel karmaşa sanatçısının gözlerine sürme çektikçe
“ellerini tutup öpebilirim bordo ojelerinle
ellerin büyü, koklayabilirim pa ile..”

çok oyunlu senaryolarla, fetişlerle, arzu yüklü avangardlar..
aşırı uç kahveden olacak ölümüm
bir de uyanırken yaşadığın maniden

(dudaklarının kucaklayıcı, kavrayıcı, kapsayıcı hallerine sözlerimi konduruyorum
bir de dilinin..
kapsayan nesne ve nesnel nesne: ikili ilgi basamağı(çoğul)
candy'liğimin yalnız kalabilme kapasitesinde aksiyonsuzluk potansiyelimle
dış uyaranlarla bölünemez tinsel deneyimlerim ve düşlerim..)

ondan sonraki sayı bundan sonraki an
bir ve bir döne dolaşa kucaklaşarak iki noktaların bulaşıcılığıyla
çok saçlarım alnının sınırını çizecek
avucumu öpeceksin en tehlikelisi
bir de göbeğimden öpeceksin müftülere inat
ve kapıda çöküp, dizlerime sarılmanın mümkünatı ile burnumdan öpeceksin, kedi..

(tüm güçlülük duygumun haritasıyla yanılgılarımın fay hatlarını aşamalandırıyoruz
içimin zorluklarının gerçeklik algısı, tırtıklı: aşırı elektriklenme-yüklenme-boşalım(çoğul)
yineleyen biçimde candy'mden memnun, yinelenen biçimde candy'me yabancı..
candy'liğimizin acıkan büyülü ıslak memeleri..)

devlet dersinden izinsiz çıkacağız el ele
“burjuvazinin gizemli çekiciliği”nde tek seferde içip martinilerimizi
boş bir sınıfta tebeşir tozu sürüneceğiz, sürtüneceğiz
kokumuzun atmosfere yaydığı ısı ile erimeyi sürdüren devlet 1000a'sında
küçük ayaklarımla tebeşir dolu izler bırakacağım sana
ve parmak uçlarımdan akan minik, sarı nemli notlar
kopçalanmaya direnen akşam üstü birasının dudaklarıyla..


üç ton kara




4 Mayıs 2014 Pazar

gece kondu baykuş ile


sararmış sağ işaret parmağını kondurursa gırtlağına.

sağanaklar fışkıracaksa ard arda
koyu renk bir sığınak oturuyorsa orada
kıyısında dinginlik oynanacaksa
avuçlarıyla sımsıkı susacaksa
damıtacaksa sarhoşluğunu
antik kadehlerinden dem vuracaksa
harlayıp harlayıp gölgesini
üzerine parşömenler asacaksa
koku hafızasına haykırıp
ellerini yutacaksa
kaçak tütüne dudak koyacaksa
bir ayağını bırakıp orada
kırmızıya göz dalacaksa
kırmızıya söz koyacaksa
kırmızıya kök salacaksa

sararmış sağ işaret parmağını kondurursa gırtlağına.

görünen bir sessizlikle
bir eli fincana bir eli kalbine bakacaksa
göz bebeklerini sakınacaksa
saklana saklana ebe olacaksa
ağır ağır kusacaksa itiraflarını
tutacaksa dilini diz boyunda
sağır gibi tadacaksa
dile batan tozları sökecekse tada tada
bir başka anın anısını yapacaksa
iki küçük delilikten bakacaksa
dudaklarının kenarlarına incelikler koyacaksa
ayak parmaklarına beste yapacaksa
sevmese de kazağını çekiştirip
yola koyulacaksa
kirpiklerine inanarak ona sarılacaksa
hızla öpüp
acemice uzaklaşacaksa
kırmızıya söz saracaksa
kırmızıya göz koyacaksa
kırmızıya kök salacaksa

sararmış sağ işaret parmağını kondursa ya gırtlağına..

üç ton kara



12 Eylül 2013 Perşembe

k eşittir ğ


ç

ve toplama kampında dudaklar et paçalıysa ve postmodern kadastronun yürüyen botox meridyenleridir ve tıklım tıklım tinsiz siz ve kazı alanı sakkallıyken ve memeler simetrik asılı ve gözlerini kör ve tiynet abiler ile ablalar ve gözlerini yok ve soluduğu an unutuyor tiradını ve sırlı camlara, hep ve lirik düzmecelerle paralel konumlanmış pusulaları yedirdiler ve cepler hiç kapalı ve varlığın çoğul biyolojik haritasındasınız ve kussaydın korktun, hep ve iç içe gizlendiniz, yok ve sanrılı kuyularda duvarlar ördü ve zincirledim harla, düş tü yok tu ve kanınızı negatiflere astı..

üzerine abanan karabasan iç gıcırdar.

bir ben, bir de ben..


ö

gözlerin amberinde yüzbin ırk balık uçuşuyor saçları kızıl, saçları atların aşkına sürtünen
tepe noktasına ulaşırken yanaklarından süzülen tutkunun dili ile
direncini özensizce saklamış uç noktalarının şuursuzluğuna kenetli tırnaklarıyla.
yel çekimine hükümran dudak kıvrımlarıyla ve tuzlu, nefis bir metamorfozla
ve hadım edilmek istenen gözenekleri kararlı bir plazmayla, RA.
bir terkediş masalıyla iğnelenmiş sırılsıklam yapışkan bir kan
bir takım varoluş hasadıyla pek bir plasenta.

haykırmaktan halsiz, kendine olasılı elektroşok dalgalarıyla
reçeteli, ölçütlü, kiremitli gömleklere tıkıştırılmış
sığınma talebinden tiksinmeli bedenine yenik bir algoritma!

yıkıla döküle ile yıka saça gelip konuyor, enzim yitiyor, doku başkalaşıyor..
parçalanmış kozaların dar koridorlarında sivri dişleriyle sağaltım söylemlerine
kemirgen kayışlar bileniyor
sıfatsız kuyular sıra beklerken çelik iplerin silüetinde
dokunmak üzre mühre metalik cadı saçmaları yağıyor gökyüzüne hengame
bulut pilav, bulut kara, bulut uykulu birkaç pıhtıya tonhane bir darphane..

kırıklarla dolu bir paçavranın kök hücrelerini iştahla yiyen ben sen bir ben, bir de ben..
sarmalın arka odacığındaki mağaranın asit-baz kadınımını karanlıkla pışpışlar
derken..

ba

egom kanaya kanaya seni saçlarım uzar çok renkli bayrağın ucuna
haykırdığım tenlerde ara sokaklarım, kanla, bir de
tek seferde can yakan kahküllerimi saymaya yürek bir pi sayısı olmalı bu
ekşidikçe başkan dediğim şey go tahtasında zig zag..
onurun tutumluluğundan duyduğum kafa karışıklığıyla kararan dilimin içi, içi

libidoyu tek başına eldesiz toplamana değil
oy pusulana bıraktığın parmak uçlarına inanıyorum

hiç bir şey neden siz değil..
bir de ben..
diren

üç ton kara

29 Nisan 2013 Pazartesi

sınır likit metre küp


taşıdığım bulutları alnımın en görünmez yerlerinde toparlayıp

yine o küpten içeri adımladım.

üç beş ironi fırlatıp, sınır likitten dibe dalıp, döngüme tampon kutsadım.

tahta masanın kenarına çarpan, bakan uçlarımın kalıntılarını anılayıp, kopardım.

ben kalmasın..

uçuşan erkekliği halisünojen likit ateşlerde yakalayıp, tünediğim sehpanın ucuna közledim.

kararsız kaçınmalara türlü baharatlar ikram verip, tütsüledim.
kalsın..

ısrarla haykıran kör kalabalığa pustum. kustum.

zikzak çizen halıyı üçüncü gözümden ettim.

ettim..

kabaran kadınlığı atmosferin dumanında soluyup, tutsaklayıp, sustum.

sığınıp, kendime kaçındım

koyu yeşil koltuğun yamacına sırtımı yasladım, yaslandım.

dış kapının demir tutacağına astığım fısıltımı aldım, sırladım.

sırdım..

yine o küpten içeri damladım.

döngüme tampon yapıp, kutsandım.

ana rahmimde kıvrılıp, mırıltılarla efsunlandım.

büyüdüm..

parmak uçlarımı yedim.

ben kalsın..


üç ton kara




                              
                                                                           Rudolf Lendel

26 Şubat 2013 Salı

AŞKA DEĞİL, İNSANA OLAN İNANCIMI SAKLADIM GÜVERTEYE


kırmızı

ilk karşılaşmamız üzerine defalarca konuştuğumuz,  defalarca düşüncelere daldığımız, defalarca duygularımızı andığımız o günü unutmam şimdilik mümkün değil, biliyorsun. ilk anlardaki o karşılıklı etkileşim aylar boyunca yitirmedi ne seni ne beni. var kıldı duyguların yoğunluğuyla...

o kadar aşıktık ki o kadar olur!

tüm dünyayı unutmuş bir tutkuyla yalnızca ikimiz vardık koskoca evrende. o kocaman sanrının varoluşu iki yıla yakın sürdü birbirimizde ve her ikimizde. ne kadar bitik, ne kadar yorgun, ne kadar yok olmuş olursak o kadar iyiydik sanki. parmak ucumla tenine dokunduğumda, evren senden ve benden oluşuyordu ..

anında hissediyordun(dum). anında yakalıyordun(dum). anında paylaşıyordun(dum).

o kadar “biz”dik ki, yalnızca “biz”dik...

mor

şehir değiştirmeye karar vermeden önce başlamıştı kimi sert sayıklamalar. şehir değiştirme kararımız belki de ondandı. kısa sürecek bir kaçış, kötüleşme sürecine bir erteleme meşguliyetle. ya da zaten olacak olanlara kısa bir mesafe sunumu...

en sevdiğim şehre giderken başladı hüzün kaplı çikolataları sessizce, yavaşça iki dudağımın içine koyuşlarım. ne kimse bildi, ne de merak etti. sakındım. oysa biliyordun sen mordan önceki kırmızı beni. hep bildin. ama “hayır!” demedin, diyemedin, diyemezdin de..

şehir mavi, şehir yeşil, şehir gri, şehir mor. şehir dönüşürken gözlerimin önünde, sen ayrı ben ayrı dönüştük egenin sahillerinde.

ne şehrin şahane ışıkları kaldı, ne de sevecen sokak kedileri dilleri patilerinde.

şehir beni yutarken, ellerinle kendini(mi) teslim ettiğinin farkındalığını ne sen duyumsadın ne de ben.(ke(n)disizlik...)

uyanmadan önce aylarca kabuslar gördüm, her biri ince ayrıntılarıyla hatırımda, ayrıntı sever evren.
uyanmadan önce aylarca şehirden, kahveden, kediden koptum, fena.
uyanmadan önce, hayat yalnızca bir otobüsten diğerine binmek ve hedefe varmaktan ibaretti, kendime biçtiğim ceza.(iç odak)
uyanmadan önce, hayat sigarayla, öğle yemeğiyle ve sıkıntılı bulutlarla çevriliydi, heba.

uyanırken ertelediğim, kaçındığım, teker teker yiyip toparlayıp biriktirdiğim tüm acılar imza günü düzenlediler dış kapımın kaçınılmaz mandalında.

kara

şatoya varamadım.
varsaydım da var olamazdım.
ne sen, ne ben, ne de tellalların, yok olan ve aslında henüz var olmayı başaramamış olan bu varsayımsal çift kişilik aşkta, sosyal normlara bağlanmakla nesnelerini kapıştırdı bir oraya, bir buraya..

tek parça kalamadım.
tek kaldım.(ke(n)dilik...)


üç ton kara

                                                                              Miro

24 Ocak 2013 Perşembe

ÖTELEME-ÖTELENME/ SONSUZ MANİFESTO


  • öteleyen, kendini de öteleyendir
  • Öteleyen, ayın öteki gözüne çarpandır
  • öteleyen, korkandır
  • korkan, öteleyendir.. öteler
  • öteleyen, kendinden de ötelediğinden de kurtulayamayandır
  • öteleyen, bilmek istemediğinde öteler
  • öteleyen, olmak istemediğinde öteler
  • öteleyen, ötelemediğinde olacağını sanrılar
  • öteleyen kaçarsa kurtulacağını sanrılar, kendinden de ötelediğinden de
  • öteleyen, koşarak kaçandır
  • koşarak kaçan öteleyen, farkındasızlığını farkında olarak besleyendir
  • koşarak kaçan öteleyenin farkındasızlığı, inanmak üzere kurguladığı sanrısıdır
  • farkında olduğu o kısacık anda koşarak kaçan öteleyen, farkındasızlığına özlem duyandır
  • öteleyen, farkındasızlık özlemini koşarken yakalamaya başlayandır
  • ne kadar öteleme ihtiyacındaysa, o kadar uzun ve hızlı koşandır öteleyen
  • öteleyen, ötelediği sürece sürekli koşmak zorunda hisseden ve yapandır
  • öteleyen, ansızın durduğunda, geçici hafıza kaybına uğrayandır
  • öteleyen, uzun süre durduğunda hafızasını yenileyendir
  • uzun süre duran öteleyen, tekrar koşma ihtiyacı duyacak ve koşacaktır
  • öteleyen, koşarken şarkı söylemeyi unutandır
  • ötelenen, üst dudağı titreyendir
  • öteleyen, alt dudağı titreyendir
  • bedenine söz geçiremediğinde ötelenen ötelenmiştir
  • ötelenen, tekrar tekrar kendine bakandır ötelendikçe
  • ötelenen, tekrar tekrar öteleyene bakandır ötelendikçe
  • öteleyen, önce ötelediğine sonra hep kendine bakandır
  • ötelenen, ötelendikçe sarpa sarıp durandır
  • ötelenen, sarpa sardıkça anlayandır
  • ötelenen, ötelendikçe anlayandır
  • ötelenen, dura dura telleri sarandır
  • ötelenen anlasa da fark etmez..yine ötelenecektir
  • ötelenen, kutsal diyaloglardan kaçmayandır önce
  • ötelenen, kutsal diyalogların kutsallığını öteleyenden kaçacaktır sonra
  • ötelenen, paradoksun ta kendisidir, yaşayan..
  • ötelenen, bir çok şeyden emin olmayandır, olmayacaktır da..
  • ötelenen, hafızasını sürekli yenileyendir
  • ötelenen, sürek avındadır..
  • ötelenen, şarkı söylemeyi unutmazsa, ötelemeyecektir
  • ötelenen, sevgisizlikten bile usanmayandır
  • ötelenen, ötelendiğini hemen kabule yanaşmayandır
  • öteleyen, öteleneni koşulsuz kabule yanaşmayandır
  • ötelenen, öteleyeni koşulsuz kabule yanaşmayandır
  • ötelenen, sarhoşluğunu kabule yanaşandır(öteleyeni kovalama)
  • öteleyen, sarhoşluğunu kabule yanaşmayandır(öteleneni öpme)
  • hem öteleyen hem ötelenen, hem öteler hem ötelenir
  • hem öteleyen hem ötelenen incinir
  • bazen hem öteleyen hem ötelenen fark etmez gibi yapar, istemez, umursamaz gibi yapar
  • bazen hem öteleyen hem ötelenen gizlenir(virgülleri sev, tek noktalılardan arın..)
Üç ton kara

13 Aralık 2012 Perşembe

YORGUN


Ekim sonu 2012 sonu
sonum

dünya gezegeninin çok uzak evrenlerinin çok uzak evinde. Salonuna, mutfağına, terk-i diyar yatağına, sığınağı bahçeye, minik okuma evrenine çok uzak olan evrenlerdeki evinde.

geliyor...

“ne halt ettiğini sanıyorsun?!?!...”

ayın karanlık yüzü dolmuş evin-in içine, taşmış, fışkırıyor... tane tane fırlatıyor kör yüzüne solan ışıklarını.

yeterli değil.
değil.
Yetmez!

göktaşları uçuşuyor evrenin merkezinde; önce kırılgan, dağılgan ve ıslak. ardından sivri. 
sipsivri uçlarını batırarak etine, canını yakarak, kanla ıslatarak, boğarak, sürüklüyor bahçenin kurumuş ölmüş solmuş dökülmüş ağaç yapraklarının içine...

yeterli değil.
değil.
Yetmez!

Bahçenin kıyısına, beyazların içine sinmiş. Yasnılgının farkındaysa da...

yeterli değil.
değil.
Yetmez!

“ne halt yediğini sanıyorsun sen?!?!...”

beyaz, yeşil, kahverengi... siyah, simsiyah duvarında oturuyor, ket vurmuş ayın soluk ıslak göktaşlarına. iki kalem sigarası kalmış. birini yiyor hızlıca. ardından tekrar dönüyor tekinsiz beyaz oturağına.

“tüm benliğini kaplamış bu çirkin ıslaklık...”

sabır eden ve diyen derviş kelamını hatalı yerlerine saklamış.

“kedilere gurme derdim ya, diyorum hala... ah, mina!!!”

birkaç vuruş, birkaç vur kaç, birkaç tutuş...
kirli, çirkin sular alaşağı edilmiş.
haberi yok.

yeterli değil.
değil.
Yetmez!

Saçlarına, yüzüne, gözlerine kaçındığı, kederlendiği, kanlı çirkin öfke yığıntılanmış. Ama...

yeterli değil.
değil.
Yetmez!

Üç Ton Kara

                                                                  Sarah Moon

15 Ağustos 2012 Çarşamba

BİRKAÇ RENK

gülümsemeden uzak bir dudak buruşu bu. bütünüyle glümsemeden uzak.
yarım ağız kahkahalara özlemli yazım ağız selamlaşmalar. yaşamının
yansımasını gözleri devralmışken istemsiz, ötekine bakıyor ısrarla.
öteki dinlerken dolu ağız gözlerini, zaman zaman duvarın gözleriyle
karşılaşıyor.

-öyle ki; yorgunluğum göz boyu. yorgunluğum göz bebeklerime bulaştı.
dingin bir epidemik bu...

ötekinin kahveye bulanmış çatalını kavrayan pembemsi-siyah elleri
bakıyor durgun, koyu kahve kirpiklerin çırpınışlarına. ve ardından
kaçamak bakışlarla yine duvara...

-sanki hiç olmamış bir yaşantının içinde çocukluğumdayım. düşlerimde
annem ve ben. gerçek ise oldukça karmaşık. bir de o mavi var tabi,
belki de yeşil. getirmedi bana rengini... tahminlerim renk ahenk!

sessizliğin yorucu dinginliğinde dış seslere açılan algıların kapıları
ve yapılan seçimlerle belirlenen renklerin saniyelik dostluğu. ve yine
ardından gelen renk arayışları.

-benim rengim nedir biliyordum. şimdi farkındalıklarım yer değiştirdi
-ben değiştirdim sırasını- ve renklerim soldu, gözlerim kor oldu
yansısız, kirpiklerim döndü benim. peki ya senin ?

öteki durmaksızın dinliyordu, yorulmadan, sıkılmadan, bıkmadan beyaz
küçük minik kaşığını evirip çevirerek...yarım kalan di-yaloglar içinde
tepeler üzerinden yapılan özet atlamalarla kısa dolaylı mutsuz
bilgiler edinmenin huzursuzluğu dudaklarından kaydı, içinde bir
yerlere düştü. yuvarlandı, yuvalandı...

-ve sonra ay'ın çok, yıldızlarınsa aslında "tek" olduğunun farkına
vardım kabul edilenin tersine...

öylesine hoş bir hüznün açık kahve ile buluşması maviye delaletti.
kırmızı aldı başını gitti. mavi geceye sarıldı, güne küstü. siyah yek
siyah kaldı; gecesi ve gündüzü tutarlıydı. ardından sarı
çığırtkanlaşınca ve kahveler bitince dağıldılar yek pare. bir yerlerde
bir kelebek o anda kanat çırpmış olmalıydı...

-yüzümdeki ince pembe renkleri farkettin mi?

her gecemiz günümüz farklı farklı masallarla...

(mina'ya)



üç ton kara
                                          

Gustav Klimt

6 Mayıs 2012 Pazar

BEKLEYİŞ





uyuyorum...
ama derin uykuda değilim.

tüm ışıklar yanıyor evde. fazlasıyla aydınlık, -kullanmayı sevmediğim tavan ışıkları, tepe ışıkları açık..asla kullanmam ki- hastane kadar aydınlık ve bir o kadar bembeyaz her yer.

çok sessiz.
çok yorucu bir sessizlik...

uyur uyanık yatarken, ara sıra gözlerimi açıp aydınlığa,
"güvende miyim?" kontrolü yapıyorum...
o kadar aydınlık ki tam ve ham bir güvensizlik hissi veriyor.

kapının kurcalandığını duyuyorum, evin dış kapısının. kapı da beyaz. emniyetsiz bir renkte. aslında oldukça emniyetli bir çelik kapı.
nazikçe, olabildiğince sessizce kurcalanıyor...

gözlerimi, kulaklarımı tam açıp dinliyorum.
kapının ardındakleri görebiliyorum, duyabiliyorum.

kaçmak, yardım istemek istiyorum.
nafile...
parmağımı bile kıpırdatamıyorum korkudan...
"ya bir ses çıkarırsam?"
"ya beni duyarlarsa?"

kapının ardında iki adam var. içeride olduğumun bilincinde olduklarını biliyorum. ama uyanık olduğumu, korkuyla onları beklediğimi, dinlediğimi, gördüğümü biliyorlar mı, bilmiyorum.

korkutucu düzeyde sakinler...
biri gözlüklü, birinin de bıyıkları var.

kapıyı yavaşça açıyorlar. ayak sesleri çok sessiz. tüm seslere karşı hazırlıklılar.

yatağımda yüz üstü yatar pozisyondayım hala. oysa ki yüz üstü uyuyabilen biri olmadım hiç. başımı sağ yana çevirmişim, her şeyi duyabilmek için..

kapıyı eve girdikten sonra kapadılar mı, bilmiyorum.
korkudan donmuş durumdayım.
geçici bir felç yaşıyor olmalıyım.

ellerinde kara deri çantalarla diğer odaya girdiler bile.
görebiliyorum. duyabiliyorum.

bulundukları oda, benim içinde bulunduğum odanın en uzağında, evin diğer ucunda.
"salon mu?"
bilemiyorum.
oda neredeyse boş. pencere yok. koltuk ya da bir evde ihtiyaç duyulan eşyalar o odada yok.
uzunca dikdörtgen -ve tabi ki beyaz- bir masa.
kara deri çantalarını açıyorlar.
sakinlikleri, sessizlikleri, özenleri...

korkudan kalp atışlarımdan başka bir şey duymuyorum artık.
görebiliyorum...

benim için hazırlandıklarını biliyorum.

yanılma payım hiç yok.
her şey çok beyaz..
olabildiğince sessiz, çok sakin, çok korkunç..

hala aynı pozisyonda yatar vaziyetteyim.
tam anlamıyla yalnızım.

gözlüklü olan sarışın adamdan daha çok korkuyorum.

görüş alanım anahtar deliğinden başlayıp, odanın içindeki iki adama odaklı temkinle ilerleyip, kuş bakışına dönüşüyor. hemen yine, araştırdığımın yakın çok yakın gelecekteki kendi cinayetim olduğunu hatırladığım an, görüşüm bulunduğum odanın içine düşüyor.
korkudan, muazzam korkudan...

yavaş hareketlerle kara deri çantasını açan bıyıklı olanı görüyorum sonra. rulo yapılmış bir çanta. masanın üzerine ruloyu yavaşça açarak yayıyor.
gözlüklü olan ne yapıyor göremiyorum.

masanın üzerine yayılmış olan kara deri çantanın rulosu uçup gitti.
geride parıl parıl ışıldayan ameliyat gereçleri.

bir de sandalye var odada.
o da benim için.
odanın ortasında, masanın yakınında oturuyor.

"gözlüklü olan da beni izliyor olabilir mi?"

hala ne yaptığını göremiyorum.
yalnızca profilden boynunu, başını görebiliyorum.
başını öne doğru eğmiş, özenle bir şeylerle uğraşıyor.

korkum görüşümü kısıtlıyor.
"sessizce korkmak kadar yıpratan başka bir şey var mı?"

o kadar sessiz, o kadar beyza ki.
hiç güvende değilim.
üstelik yüz üstü yatıyorum yatağımda.

"kimse gelmeyecek..martılar bile..."


"doğumdan sonra hayat var mı?" (nietzsche)

  
üç ton kara

                                                          Jean Paul Boulinguet

12 Temmuz 2011 Salı

TEK GÖZ OLUK


uçucu bir boşluktu
sona ermeyecek sandığımız…


sihirli yıldız tozlarını serpiştirdi
önce ve hep
bedenlerine ve dirilmiş ruhlarına tüm hükmediciliğiyle.
yaralı parmaklarının sonsuzluğa öykünen
maceralarından bir zerresinde, yine
yeryüzüne dokunmadan süregiden
kirpiklerini ay ışığına yasladılar
tane tane…
kirpiklerinin okları kendi danslarını raksediyorken


tenleri ve “ben”leri boşlukta
salına salına asılı...
silüetlerinin eskiz çalışmaları
evrenin derinliklerinde damarlarla kazılı
dipsiz boşluğun baloncuklarında ayrışmış ruhları
demirin çekim gücüne direniyordu.


serzeniştir “mani”ler…


loşluğun zerreciklerinde
kan damarları hızlanır.
hızlandı…
akıncılar toplandı devasa üçgen gezegeninin
bütüncül varoşlarına.


parmak uçlarından akan irtifanın asil damlataşları !


gece
yakıcı bir boşluğa uzanıyordu
şamanist yıldızların tozlarını serpiştirdiği
evrene, aya ve ışığının dansına
ve sona ermeyeceğini sanrıladığımız
yıkıcı boşluğa…

 üç ton kara

                                                            Ümmühan Yılmaz

21 Haziran 2011 Salı

ADLANDIRILMAMIŞ METİN

derinlik: birbirleriyle bütünlüğü yakalayıp, tutmuş o iki(bin yıllık) kişiliği sarmalayacak
genişlik: bütünlük sarhoşluğuna denk
renk: bukalemun olgunluğunda, kara ve kara
cismi: yakıcı boşluk hissiyatında

konuk silsilesi: kesici, loş birkaç mum, delici, kum tozu, aşk, filtre, müziğin ağır tekinsiz ritmine döngüsel bach, su, kendi kendini yaratan koku, kaypak sırça ip, sağır edici şahaneliğinde kolektif “lal masallar” anlatan ses(ömre örme), kıyıları keskin ruh ve ruh, sabırsız beklentiye raptiye, sigara, yumuşacık baloncuklar…

heyecanla içine içine damlayan kana bandır.. yıkıcı saldırganların şevkatine ve aşkına ve tinine ve tenine, sonsuzlanmış ve ilerleyen bir aşk-ı hüzünle, sakin moleküler mutluluğu karıştır..önemli bir özenle dingin mutlulukların kan tıkırtılarını dinle, yıkıcı boşluğunu(boşluğumu) saran çok sesli ve gürültülü bir düşle…

ömre verim veren örme, kan revan olmuş puslu ve paslı suyun ıslak renginde
sırılsıklam ağır kanlı kırmızılar kuşanmışlar ince çelik aşk ile
bedenlerine göz kırpan sevgili kara gölgeleriyle
yağmalamadan yağmalamaktan duyarak
ve sokaklara akışkan gözlerle birer perde yayarak

akış: “sokaktaki fahişelerin aşkına ortak olmalı(yız)…”

yarasaların dansı başlayacak bir yıkıcı boşluğun(boşluğumun) etkinliğinde!

yer: ölürken bütünselliğinde uzayda uçuşan varoluşsal özlem
cismi: yıkıcı boşluk hissiyatında, süt kara…

--------------------

üç ton kara
                                                                        Bill Mack



17 Nisan 2011 Pazar

TALİ (M)

beni yutmaya çalışan prototipik beyaza durdum. zamanı tuttum. ürpertilerle kusacaktım, dokunurken döngünün içindeki izleme, aniden düşmeye başladığında tüm sancılar tepetaklak. alabora tekneler kıyıya yakınlaşsalar ne olacak? yine beyaz… oturdum tam ortalarına. sırtımı kendiliğime yaslayıp, kollarımı astım netameli salınan havaya. yaratarak dinmeyen boğaz üçlemelerini, enjeksiyona kara kızıl sokuldum. perdeye doldu volta atanlar gerisin geri. bir yerlerimde gözenek olur bu fısıltılar. metaforik rastlantılara yıllarca tükürdüğüm dilimi, masaya örttüm. dudak aralarımdan kopan et parçacıklarını özgürlüklerine yaydım, kırmızı baloncuklar üfleyerek. pat pıt…

incinen “bir” duydum, ona yöneldim susayarak. ardından birkaç çı
ğlık kahkaha tadında. bu kez “birkaç”a yöneldim, patlatıp kulaklarımı içtim. hiçliği dinmeyecek susuzluğuma övgüler saçtım, astım salkımlarına. birkaç seri cinayet arzusuyla doldu hiçliğim. kırıntılarını eşelediğim ruhunu yeniden, yeniden, yeniden öldürebilsem…

damıttım kanımı, tazeledim piçli
ğimi. rehabilite uzama yayılmış olan çarpaşık harfleri unuttum, noktaların tümünü yuttum yalaya yalpalaya. kübik masallar eşliğinde seramoniye pus… pençeleri yoktu ki. üç beş cümleli sabah rakısına küflü peynirler yanaşacak yine. can atan parmaklarıyla deşmek yaşanmışlık yazıtlarını. kara incinin dibine bir kara inci daha. düş(tü).

hah! o anda akmaya ba
şladı birkaç hadımın duyargasız leşi tozluğun orta atlasına. biriktirdiler ellerinde, yanlarında, yörelerinde ne yoksa. bir çırpınmada hepsini ağızlarının kuyularına attılar. incecik haykırışlarından hemen sonra, patladılar. bol davetiyeli sayısız görsel şölen! rengine kül beğen. karşı karşı pencerelilerde patlamaları tiz çığlıklarının ertesinde okusam...

bitkin’in yanı ba
şında farelerle birlikte uyudum. gecenin varoşlarına sürdüğüm yüzümü zamansız boşluğunda(boşluğumda) dansa kaldırabilsem…

kalktım, ka
şımı gözümü çekiştirerek. anaforlarımı avuçlayıp, adım adım kaçtım. yukarı, hep yukarı… uzaklaştım mı sandım. odacıklara kök boyası sürsem…

üç ton kara
                                                                             Salvador Dali

13 Ocak 2011 Perşembe

SANA KORKMAMAN GEREKTİĞİNİ BEN SÖYLEYEMEM

yön kışkırtır
dahiliye içerir
kan nakli değişimi haber verir.
yön korkutur
karşıt ve taraf adleder kendini
kontrolsüz damlar
akmadan.
yön korkutur
siner; toplar tüm damarlarını sağ yanağına,
sindirir.
yön durdurur
atadır ve erkildir o'nca...
sağ elini kanatır.
yön devirir 
farkındasızlık o'nlarca...
devriltir evrilene dek
evrenin dip kuyularında.
yön öfkelendirir!
galonlarca çarpar alyuvarlarını zincirli duvarlarına
o'nca birikimini...
yön haykırır!
ünlemlerini fırlatır kıtalar arasına.
yön reddeder!
okyanusun ve uzayın birlikteliğini,
her nasılsa.
ve kanamalı
ve yaralı...
yön
çoktur azdır
yön yöndür işte
peşindeyken...
seviştikten sonra yorulur...
yorulur...
yorulur...
ve yorar...
yön yorar
ata ve erkil o'lanı...
tek o'lanı;
kendini tek sayanı..
kendini seçkisiz bırakanı..
üç ton kara
Vivian Maier

7 Aralık 2010 Salı

DİNLEME: DUYMA


dile zoraki yapışmış tanecikleri

topla: sivri keskin uçlarını çıkara batıra cımbızı

..
kemirmesin
..


mıknatık kanlar bezenmiş keyfine kahkahalaşırsın
içmesen de vampirini

kel gözler...

koy: ayracı boynunun şah damarına 

cisminin teranelerini oraya şuraya
bilince akan kanlar ego dansında

düş: her günü kutsala...

bokun içine bata çıka...
bata...çık..

..
ziyafet
..

bat: kal orada!!!

dinlen: dinlemeden...

üç ton kara
                                            erik johansson