Tünami etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tünami etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2012 Pazartesi

Oluş Varış Buluş







Sesler yüreğinde yankılandı; neydi bu neydi? Zihin kontrol edilebilir miydi? Sorular, sorular… Sorgulama öğretilmişti ona: seni, beni, kendini sorgula.. Diğeri neyse sorgulamama.. Sonuç; sorgulayanın, sorgulamayana bakış açısına getirilmesi. Soru: Savaş, tecavüz, ekmek. Sonuç: acı, haykırış, kabulleniş… Bunlara rağmen yaşama, ölümden kaçma, korkuuu, korku. Ötesine geçti; seçim, özgür irade, yalan, acı, büyük bir bombardıman, ezan, namaza davet… Kavruluşun içinde bulabilir miyim arayışı, belki meditasyon, yoga, seks, arayış, bombardıman koyu, dağılmamış, yoğun balçık, tökezleme; savaş, tecavüz, ekmek…

Neresindeydi yaşamın? Seçimse eğer mazoşist olmalıydı. Olmalıydı sorgulamış, isyan etmiş, mücadele etmiş. Eee etmiş de ne olmuş; sorgulamayanın, kabullenişin, derinliğin içine gark olmuş…muş, mış, miş. İlke dönüş: “geçmişi geç, geleceği kes, anı yaşa” teraneleri bir yanda, savaş, tecavüz, ekmek..

Mücadelesinde sürüklenirken yemiş, içmiş, ısınmış, sevişmiş ya, oysa savaş, tecavüz, ekmek… Bir lokma geçmemeliydi boğazından; ısınmamalı, sevişmemeliydi. Ahkâm kesmeye gelince birinciydi mücadele…

Senin aklın ermez. Evet ermez bu daracık, sıkıştırılmış dünya bedeninde uyuşturulmuş zihnin içerisinde asla ermez. Neden? Neden bu acıyla öğrenme? İmtihan ne ki… Huzur nerede, geçiş nerede kukla olduğunun bilincinde… O halde cehennemin ateşi, cennetin hurisi nurisi fark etmez. Ne yaparsa yapsın o oluşunun, olmayışının, kayboluşun, buluşun önemsiz ayrıntısı içinde ne yaparsan yap hepsi uygundur; uygun, sıradan, hep-hiç. Olsun varsın; ne yaparsan yap sarhoşluğunun, acımasızlığının doruğunda; savaş, tecavüz, ekmek… Rahat dur; sana nasıl özgür irade verildiyse sen de kendini, ötekini, onu, bunu özgür bırak, havada asılı kalsın her şey, sen ben - biz siz..


Tünami

                                                                  Henri Lartigue
                                              

31 Mayıs 2012 Perşembe

GEÇİCİ BİLİNMEZLİK



Anlaşılası değildi. Anlamaya gerek var mıydı, bilmiyorum. Üzerinden geçip giden zamanın yokluğuna kapılmıştı. Azar azar gidişti bu; belki, öyle geliyordu. Anlamaya çalışıp, sözcüklerin arasında kaybolurken sennnn.. ben, belki de biz, öylesine; hayaldi, neydi, kimdi, nereye gidiyordu.

Sormaktan yorgun, buzdolabını açıp siyah zeytin tabağını çıkardı. Ekmeği de aldı bir güzel yedi, ekmek tartışmalarına inat; onu ye, bunu yeme, şunu al, bunu alma, bu ego yüceltme bombardımanına inat…

Yok tıkanıp kalışın ikilemi mi, üçlemi mi, sonsuzluk mu ne??? İnsansal tanımlamaların ötesine geçemeyişin sancısıyla, bir kez daha küfretti. Cinayetler planladı, hayvanlara acıdı, -su koyun oraya, buraya- tanımlamalarıyla, kendini yüceltenlere güldü. Pet şişenin doğada erimeyişinin acı sancısıyla kavruldu. Ne yapıyordu, ne yapıyorduk?

Acıtırcasına yalnızlık, tüm hücrelerinin boşluklarında, kalabalıklarda yalnızlıkların, doğru yanlış, uçuk kaçık düşüncelerle hiç bir şey yapmadan...

İroni diyorlar buna, anlaşılmayan sözcüklerin içinde kendini aşmanın öyküsü bekli de…

Karmaşık, çelişik, şeytansı meleksiliğin içinde türkülerin yürekte kavruluşu…

Anlaşılmaz olduğundaki alkışların çığırtkanlığı…

En doğal oluş çişim geldi, işe! Titre! Hayali oluşunu duyumsa…

Adım bilinmesin. Kimliğim, hiçlik oluşum geçici bilinmezliğim…

Kimi bir bedenin sıcaklığında, kimi anlaşılmaz sözcüklerinde, çoluk çocuk, kariyer uzar gider var olmanın sızıları

Kaydeti bulamıyorum. Ne alaka basit kışkırtıcı, bulmalıyım oysa ağırlaşıp yok olmadan evvel…

Buldun mu, bulup alıp geçtiğinde yeni bir arayışın, ılık sızıntılı akışında tekrarlayan boşluklar…

Üşüyorum… Yüreğim ürperiyor, anlıyorum onu..

Anladığında ne oluyor? Koca bir hiç…

Karamsar mı geldi size? Oysa anlaşılmaz olduğum her sözcükte daha çok seversiniz beni…

Anlaşılmaz olmak, insanın arayışını kışkırtır.

Bundandır onu sevmemiz.


Tünami


                                                           Kazunori Matsumura
    

20 Ocak 2012 Cuma

SELVİ


Yerin yüreğinden haykırdı,
Kırılıyor kabuğum.
Selvinin gökyüzüne yükselişi gibi
Narin, kırılgan, kıpırdak ve süzülürcesineydi..
Gökyüzüne baktı, gördü;
Bulutlar, oluşu anlatıyorlardı, şekil şekildiler,
Mavilik göz kırpıyordu bütün haşmetiyle;
Ben de buradayım, beni gör, beni fark et dercesine.
Derin bir oluş hikayesiydi bu
Amma, bir o kadar çıplak, yalın, olduğu gibiydi.
Gökyüzü, selvi, pencere, masa ve ben..
Gölgeler vurmuştu yemyeşil baharın çimenlerine
Hareketleri gölgenin, oluşun her an oluşun timsaliydi
Işığa göre biçimlenen.
Zaman yoktu onlar için sadece olmaktaydılar
Üzerlerine düşen ışığın ya da ışıksızlığın takipçisiydiler
Sistemin, oluşun en değerli varlığı insana,
Bir şeyler anlatır gibiydiler.
Arada kuşlar konuyordu selvinin üzerine
O yine sessizce kucaklıyor, sarıyordu
Geldi kondu ve gitti.
Hiç olmuşluğunu bozmadan uzanıyordu gökyüzüne
Ona mezarlıkların ağacı vasfını yakıştıran bilinci umursamaksızın
Yeşilliği ile tüm heybetiyle,
Rüzgar gelince de onu kucaklıyordu
Bir o yana bir bu yana rüzgarın himayesinde.
Ben olan, ben masam, ben kalemim ben kitabım ve ben
Ve ağaçlar ve gökyüzü
Şimdinin gücünde bir bütün olmuştuk,
Biz bize, diz dize.

Tünami
                                                              Vincent Van-Gogh

13 Aralık 2010 Pazartesi

HEMHAL OLURKEN



Bulutlar ıslaktı, gökyüzünden ağlayan renkler sarmıştı boşluklarını. Bu ne olabilirdi? Neyse neydi, sadece duyumsadı. Yağmur beklentisiyle birlikte yıkanıyordu zihnine dolan tüm oldular ya da olmadılar.

Öz oldu, söz oldu, köz oldu. Bu kadar kolay mıydı? Yırtarak bedenini bir ateş topu gibi çıkan, birbirine örümcek ağı gibi kenetlenmiş tüm maskeleri nasıl da uçuşuyordu boşlukta. Çıplaktı adeta, ilk yaratılışının ahengini hissetti hücrelerinde, benliğinde; küçük-büyük, kısa-uzun, güzel-çirkin, iyi-kötü… Tüm tanımlamaların ötesinde kapsamıştı içinde her şeyi ya da kapsanmıştı, kim bilir?

Uzandı ve kucakladı tüm dünyayı, öteye beriye baktı, kara deliklerin içine girdi oradan beyaz deliklere, sonsuzluğun içindeydi, oysaki yerinden hiç kıpırdamamıştı bile…

Yaşamı, sevgiyi hissetti, atıldı birden, öyle ki sevginin ilkel bir duygu olduğu zamansızlıklarda konakladı bir süre. Sevgi yoksa, korkular da yoktu, barış yoksa savaş da yoktu… Hiçlikten hepliğe, heplikten hiçliğe… Hala sözcüklere tutunuyordu, sembollerin, simgelerin değerinin yüksek olduğu zamanlardaydı yeniden. Bedeni ne kadar  dar ve ağırdı, bir o kadar da mükemmel.  İkilik içindeydi yeniden; bir el uzandı yüreğine, ıslak, rengarenkti. Öylesine renkliydi ki , siyaha dönüştü ve kutsadı. Değişim dönüşüm başlamıştı artık, durdurulamazdı bu ışık…

Demirlemeliydi dünyanın en kuytularına bedenini.  Canlıydı, bunu hissediyordu ama biraz da yorgundu… Nicelerini barındırmıştı üzerinde,  akan zehirleri çekmişti içersine. Görevi almadan vermekti. Elini gökyüzüne uzattı, geçmişinin izlerini taşıyan yıldıza uzandı, kim bilir belki yoktu o sadece görüntüydü, ışığı alıp diğer eliyle dünya anaya yansıttı. Her şeye rağmen dünya ana, insanlar tarafından sevildiğini biliyordu. Çünkü insan sevgiden yaratılmıştı, özü sevgiydi…

Bir ses duydu “anneeee” içi sevgiyle doldu ve bu sevgi onu ürpertti. Yavaşça kalktı yerinden, süzülerek kızının yanına gitti, ona sıkıca sarıldı. “Anne, kurabiye yapacaktık, söz vermiştin.” Elinden tuttu ve mutfağa doğru yöneldiler, koyuldular kurabiye yapmaya. “Anneeeeeee” bu kez oğluydu seslenen, yavaşça elini temizledi, oğlunun ne kadar da büyüdüğünü düşündü bir an, odasına gitti ve sevgiyle göz göze geldiler. “Anne, şu şarkıyı bir dinlesen, çok güzel”, gerçekten de çok güzeldi. Tempo tutarak dinlediler şarkıyı birlikte. Mutfaktan kızının heyecan dolu “annneeee” seslenişiyle irkildiler bu sefer, hay Allah kurabiyeleri unutmuştu, koşarak mutfağa gitti,. Kurabiyeler çok güzel kokuyordu.. Düşündü, gerçekten de söylendiği gibi mutluluk bir an değildi, bir yolculuktu.

Sonsuzluğuna kısa bir süre ara vermiş, dünyaya, buraya uygun olan insan denen bedenle gelmişti. Herkes, her şey görünmez bir bağla birbirine sımsıkı bağlıydı, bunu görebiliyordu. Derin bir nefes aldı, akşam yemeğini hazırlamalıydı, yaşam arkadaşı gelirdi birazdan…

Tünami


                                                            Edmund Dulac