Turuncu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Turuncu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Nisan 2012 Pazar

OYUNSUZ OYUNCAKLAR



—Saklambaç oynuyorum
dedi Mavi

—Saklanma; oynayalım
dedi Kara

Öptü sesini;
Kamaşması gri, beyazı deniz teri
Of’larda saklı yankılarından (yakalayıp)

söndü:
kindi yakan aşkın genzini…

—Ben bulutum, yakamozla oynarım-
Sır sevda, sırtımda kanca…
sanrılarım kanıt, sayıklamalarım işaret buna
hayal yatağımda istiareli geceler…
kanayan sırrımı öper, yatarım…
bağıramam, tutarım cefamı, ünlemsiz, içimde…

Dedi Mavi




—Ay, susuz da parlar;
Hâlbuki yakamoz,
Manasını büyütür gecenin…”

damlıyorsun içime, bulutsun
aşkla sarıyorsun ayın yüzünü
bağrıma çiseliyorsun en gizil çiçeklerini
kokunu gezdiriyorsun dudağımda…
Dedi Kara


-Yakamozsun: geçimsiz dalgaların hazzından da
vazgeçemiyorsun
yansıdıkça yanıyor, yakamıyorsun…
Ölürsün bilirim vakit ışığa değince-
dedi Mavi

./…

Hatırana saldırırdı Samanyolu tacirleri, ayyukta…
kimliğini yakardım gözlerindeki mabette…
büyülü çapaklarla sürgülerdim kapısını
mahşeri oyalardım…

Oyunsuz oyuncaklar gibiyim şimdi–
dedi Kara
Dokunamıyorum buluta ve yakamozum hâlâ…

Akua



                                                                          Turuncu

8 Aralık 2011 Perşembe

RÜYA



Sabah güneşinin salına salına yayılan taze ışıkları, kırmızı perdelerin kapladığı pencereden kızıl yansımalarla odaya dolduğunda, yazı masasının başında uykusuzluktan ve umutsuzluktan dağılmış bir yüzle karşılaştılar. Dağılmış yüz, bütün gece uğraşıp tek bir satır bile yazamamanın verdiği üzüntü ve öfkeyle masadan kalkıp odanın içinde kızgın adımlarla dolaşmaya başlayınca da bunu seyretmeyi pek eğlenceli bulmadıkları için hemen önlerinde, artık hiçbir işe yaramadığını düşünen ve bu kederli haliyle gökyüzünde bir başına ne yapacağına karar vermeye çalışan yaşlı bir bulutun ardına saklanıp onun zavallı varlığına anlam kattılar. Genç yazar, yüzünde taşıdığı derin hayal kırıklığının ve umutsuzluğun keskin izleriyle bir süre daha odanın içinde dolaştıktan sonra kendini yatağına adeta bir ölü gibi bırakıverdi ve kızarmış gözlerini tavana dikip en az yüzü kadar dağınık düşüncelerini toparlamaya çalıştı bir süre. Ama hiçbir şey düşünemiyordu şimdi; tüm benliğini saran hastalıklı bir tutku onu yavaş yavaş eritiyor, yok ediyordu. Az sonra da yatağa uzanan her uykusuz insan gibi plansızca uykuya daldı ve bir rüya gördü...
Serin bir akşamüstü sevgilisiyle birlikte kalabalık bir caddede yürüyorlardı. İnsanlar neşeyle birbirleriyle konuşuyor, gülüşüyor, tanrının onlara bahşettiği öncesiz ve sonrasız bir mutluluğu tadıyorlardı. Sokaklarda bayram havası vardı. Herkes hiç olmadığı kadar mutlu, hiç hak etmediği kadar şanslıydı o akşam. Tuhaf, tatlı bir huzur vardı içinde. Serin rüzgar saçlarını okşuyor, yüreğini yaşama sevinciyle dolduruyordu. Sevgilisi, yanında neşeyle yürüyor, bir şeyler anlatıyor, bazen önüne geçip boynuna sarılıyor, bazen koşarak onu geride bırakıyordu. Havuz kenarında toplanmış kuşları seyretti bir süre: Çocuklar ellerinde yiyeceklerle sevinç çığlıkları atarak kuşlara doğru koşuyor, onların korkup havalanmasıyla yüzlerinde beliren coşku ve heyecan onu da şenlendiriyordu. “ne güzel!” diyordu içinden, “bir hayatın varlığını birden bire keşfetmek ve ona saygı duymak ne güzel! keşke hep saklasam bu anı içimde, saklasam ve yaşadığım her ana bu büyüyü fısıldasam.”

Yürüyordu... İçinde tuhaf bir huzur vardı... Rüzgar saçlarını okşuyordu... Sonra tuhaf bir şey oldu.

Hiçbir duygunun çağrıştırmadığı, daha önce tasarlanmamış, hatta akıldan bile geçirilmemiş bir düşünce, bütün karşı koymalara rağmen gelip beynine yerleşiverdi. Bunun nasıl olduğunu anlamamıştı ama çekimine kapılmaktan da kendini alamıyordu. Yanında yürüyen sevgilisine döndü, vereceği tepkiyi hesaplayarak, ihtiyatlı bir sesle, “ben İstanbul’a gidiyorum.” dedi. Sevgilisi hiç şaşırmamıştı. “paran var mı?” diye sordu sadece. “sadece yol param var.” dedi. “acele edersem akşam otobüsüne yetişirim.” sonra telaşla koşmaya başladı. Az önceki tuhaf huzur yerini anlamsız bir coşkuya bırakmıştı. Terminale kadar koştu. Yazıhane kapısının önünde biraz soluklandıktan sonra hırsla içeri girdi ve cebindeki bütün parayı çıkarıp İstanbul için bir bilet istedi.

Güneş az önce batmış, alçakgönüllü bir alacakaranlık sessizce çöküvermişti şehrin üzerine. Yazıhaneden çıktı, otobüsün beklediği yere gitti. Ama bir tuhaflık vardı. Bineceği araç bir İstanbul otobüsü için fazla eski görünüyordu. Uzak şehirlerin kenar ilçelerine yolcu taşıyan, zamanın ve yolların gazabına uğramış otobüslerin acıklı hali vardı üzerinde. “Çok yalnız olmalı!” diye geçirdi içinden. Sonra, yüzünde çalışılmış bir tebessümle arka kapıdan usulca içeri süzüldü ve aynı anda boğuk bir gürültüyle hareket etti otobüs.

Otobüse bindiğinde bütün koltukların dolu olduğunu, tek bir boş yerin bile olmadığını gördü. Bu, hoş görüp geçiştirebileceği bir aksaklık değildi, ama biraz ileride ona tuhaf bir ilgiyle bakan muavinle göz göze geldiğinde bir şey sormaktan çekindiğini fark ederek elleriyle her iki yanındaki arkalıklara sıkı sıkıya tutunup beklemeye başladı. Az önceki alacakaranlık yerini öfkeli bir karanlığa bırakmış, hızla kat edilen yolun üzerine tedirgin edici bir iştahla çökmeye başlamıştı. Biraz sonra otobüsün ortasından tuhaf bir uğultu yükselmeye başladı ve çok geçmeden bütün koltukları sardı. Az öncesine kadar adeta ölüm sessizliğiyle oturan yolcular şimdi birbirleriyle konuşuyor, gülüşüyor, birinin sözünü bir başkası tamamlıyor, kahkahalar arka koltuklardan önlere, oradan da bütün otobüse yayılıyordu.

Dehşetle fark etti: bu insanların hepsi birbirini tanıyordu!

Dahası kırk yıllık dost, ahbap akrabaydılar sanki. Bir düğün kalabalığının ortasında unutulmuş bir çocuk gibi şaşkın şaşkın çevresine bakıyor, bütün bu kaynaşma ve gürültü ona kimsesizliğini ve çaresizliğini haykırıyordu. Bütün vücudundan tuhaf bir ürperti geçti, korumaya çalıştığı soğukkanlılığı yerini amansız bir paniğe bıraktı. Aynı anda da verdiği kararı sorgulamaya başladı. İstanbul’a niye gidiyordu şimdi? durduk yerde bu anlamsız fikre nasıl kapılabilmişti? Üstelik daha önce oraya hiç gitmemişti. Ne birini tanır ne de bir yer bilirdi orada. Her şeyden önce cebinde beş parası yoktu. Otobüs gece yarısı İstanbul’da olacak ve o bilmediği bu şehirde beş parasız ve yabancı, kalakalacaktı. Ne güzel yürüyordu sevgilisiyle. Serin bir akşam rüzgarı yüzünü okşuyor, havuz kenarlarındaki kuşları ve çocukları seyrediyordu neşeyle. Hem sevgilisi niye bir şey söylememiş, karşı çıkmamıştı bu aptalca fikre? sanki çok olağan bir şeymiş gibi hemen kabullenivermişti bunu.

İçinde sevgilisine karşı derin bir nefret duydu bir an. Muavin hala tuhaf bir ilgiyle süzüyordu onu. Otobüsten bir an önce inmesi gerektiğini düşündü. Çünkü geldiği yolu yürüyerek dönmesi gerekecekti. Korkuyla muavinin yanına yaklaştı ve kendisinin bile tanıyamadığı ürkek bir fısıltıyla, “ben vazgeçtim.” dedi. “otobüsten inmek istiyorum.” muavin, elimden bir şey gelmez demek ister gibi kollarını iki yana açtı ve başıyla şoförü gösterdi.

Şoförün yanına giderken bir yandan da, “acaba paramı geri verirler mi?”, diye düşünüyordu. Usulca yanına yaklaştı, kulağına eğilerek muavine söylediği şeyleri tekrar etti. Şoför, yüzünde yapma bir tebessümle başını çevirdi ve “tabii ki inebilirsiniz.” dedi. “yarım saat ilerde bir mola yeri var. Orada sizi bırakabiliriz.” panikle, “hayır” dedi. “belki de şimdi inersem benim için çok geç olmaz, zira kat edilen yolu yürüyerek dönmem gerekecek.” Şoför bir şey söylemedi, yüz metre ilerde otobüsü sağa çekerek durdurdu ve kapıyı açıp, “buyurun!” dedi.

Ne kadar da kolay olmuştu. Bir tarafları onu zorla alıkoyacaklarını, bırakmayacaklarını düşünüyordu. Oysa hiç sorun çıkarmamışlardı. Basamaklardan inerken durdu ve her şeyin çok kolay olmasının verdiği rahatlıkla şoföre dönüp, “acaba paramı da geri alabilir miyim?” diye sordu. Şoför, “tabii” dedi, “elbette alabilirsiniz. Siz şimdi bize adresinizi verin, biz bileti size postalayalım. Biletle birlikte yazıhaneye gittiğinizde paranızı iade ederler.” yüzünde derin bir hayal kırıklığıyla teşekkür edip indi aşağıya ve otobüs aynı boğuk gürültüyle karanlığa karıştı.

Gökyüzünde tek bir yıldız yoktu. Zifiri karanlığın içinde dönüş yolunda yürümeye başladı. Uzaktan rüzgarın çığlıklarına karışan köpek seslerini duyuyor, çevresini saran ıssızlığın ortasında tedirgin yüreğini biraz rahatlatacak küçük teselliler arıyordu. Ama etrafta ne bir insan ne de herhangi bir yerleşime dair bir belirti vardı. Köpek sesleri her adımda biraz daha yakından duyuluyor, önce giysilerini sonra derisini ve ardından bütün organlarını sarıyordu sanki. Korkmaya başladı. Bir süre yürüdükten sonra bir köpek sürüsüyle karşılaştı. köpekler delici bakışlarıyla tuhaf hırıltılar çıkarıyor, anlamsız bir öfkeyle ağızlarından salyalar saça saça havlıyorlardı. Paniğe kapılmadan yanlarından geçmeyi başardı. Ama şimdi her yandan geliyordu sesler. Terden sırılsıklam olmuş, korumaya çalıştığı soğukkanlılığı cam gibi dağılmıştı. Biraz ilerde yeni bir köpek sürüsü gördü. Gergin bir ip gibi geçti yanlarından. Ama artık dizlerinin bağı çözülmüş, yürümekte güçlük çekiyor , yaşadığı panik nefes almasını bile zorlaştırıyordu.

Uzun ve gergin bir yürüyüşün ardından uzaktan cılız ışıkları görünen bir köye yaklaştığını fark etti. İki köylü kadın yolun kenarına oturmuş karanlıkta örgülerini örüyorlar, yanlarındaki küçük bir erkek çocuğu ise elinde salladığı sopasını durmadan köpeğinin kafasına kafasına vuruyordu. Adamın yanlarına yaklaştığını fark eden köylü kadınlardan biri ayağa kalktı, şaşırtıcı bir çeviklikle tam karşısına geçti ve yabancı yüzünde beliren tuhaf bir ifadeyle, “bütün kuşlar gitti.” dedi. “geriye sadece köpekler kaldı!”

Gözlerini açtığında hemen hareket etmedi, tavanı seyretti bir süre. Ne kadar uyumuş olabileceğini tahmin etmeye çalıştı ama hiçbir fikri yoktu. Odaya güneş ışıkları girmediğine göre vakit öğleyi çoktan geçmiş olmalıydı. Yatağında yavaşça doğruldu, ayaklarını yere sarkıtıp oturdu. Ellerini saçlarının arasına gezdirdi bir süre. Kafasına takılan bir şey olduğunu hissetti ama bir türlü onu bulup çıkaramadı oradan. Ayağa kalktı, kırmızı perdeleri aralayıp gökyüzüne baktı. Yaşlı bir bulut, yüzünde onun göremeyeceği bir sevinçle kahramanca sallanıyordu orada. Odada dolaşmaya başladı. “amma derin uyumuşum!” diye söylendi yüksek sesle. “rüya bile görmemişim.” bir sigara yaktı, sıkıntıyla içmeye başladı. Biliyordu. Kaçınılmazı daha fazla ertelemenin bir anlamı yoktu. Gözlerini yavaşça yazı masasına çevirdi. Tiksintiyle buruşturdu yüzünü. “ne lanet!” diye söylendi yine yüksek sesle. “bunu hak etmek için ne yaptım?” sonra bezgin bir tavırla ayaklarını sürüye sürüye masanın yanına gitti, isteksizce sandalyeyi çekip oturdu. Dirsekleri masaya dayalı, kafası ellerinin arasında uzun süre düşündü. Yaşlı bir bulut bütün heybetiyle ona bakıyordu.





Kafasını kaldırdığında gözlerinde tuhaf, şeytani bir pırıltı vardı...


Şatov Grisi




                                                                        Turuncu



18 Kasım 2011 Cuma

TABUT KABUĞU

Yanınca gözü yanar. Küle dönüşür bakışın kendisi. Kirpiklerden sülfür yayılır kapanmamış mezarlara. Çukurunda bir bebek dirilir rahime. Ve büyür korkunun içinde.  Hiçbir sesin gidemediği bir kelime gibidir artık. İsmen olmasa da kısmen çağırılır;



Hidayet, diye seslendi babası sitilin başına eğilip sudaki yansımasına bakan çocuğa. Suda duydu babasını. Derken yansıması babasının sesiyle seslendi Hidayet'e. Hidayet de duydu suyu...



Dizlerine birikmiş kerpici temizledi. Babasına doğru koşup çevik bir hamleyle boynuna atıldı. Kucağına alınca babası, gözlerinin içine baktı oğlunun. Tam kendi babasının baktığı yerden baktı. Kendi annesinin sesini duyunca parıldayan gözlerini aradı belki. Ona annesi gibi bakıyordu Hidayet. Gözleriyle sesleniyordu ona. Sürekli, sana pekle yağı kardeş ettim Sadık, diyordu.



Çocuğu yere bırakınca babası, hadi gidiyoruz, dedi. Yayığın kenarında duran düğümü alıp yürümeye başladı Hidayet.

Babası çoktan ahşap merdivenleri inmiş kapının önünde duruyordu. Oğlu da gelince birlikte yürümeye başladılar.



Yolun aşağısı tarafından, sırtında tabutuyla belirdi muhtar. Sıradan bir tabuttu bu bakana. Aynı küfe gibi altına iliştirilen iki sicim sayesinde sırtlanıyordu. Sadık, muhtara doğru bakıp başıyla selamladı. Muhtarsa kan ter içinde kalmış yüzünü bir anlığına unutarak Hidayet'in başını okşayıp yanlarından öylece geçip gitti.



Ağır mı baba, diye sordu Hidayet, babasının sırtındaki tabuta bakarken. Yürüyorlardı o esnada. Önce kayısı ağaçlarının birinden ağustos böceğinin ötüşü duyuldu. Ardından o ötüşün teri saçıldı dört bir yana. Yüzüne gelen sıvıyı alışıldık bir hareketle silerken Hidayet, hâlâ babasına bakıyordu. Hayır, dedi babası. Derken biraz daha sustu. Belli ki dili gebeydi bir şeylere. Sancısı söz olmuyordu acısına. Ellerini boşver anlamında sallayıp yürümeye devam etti.



Karşıdan sırtında tabutuyla beliren Asaf'ı görünce Hidayet gülümsedi. Zar zor yürüyordu Asaf. Hidayet'i fark edince yanına doğru yaklaşıp halini hatırını sordu. Sonra da dönüp Hidayet'in babasının halini hatırını sordu. Hidayet arkadaşına doğru yaklaşıp, istersen yardım edebilirim, dedi. O an yüzü asılan Asaf, bu tabutun mezarı benim, sen değilsin, dedi. Ve kendine hızlı sayılabilecek adımlarla uzaklaştı.



Hiçbir şey anlamamıştı Hidayet. Sadece yardım etmek istiyordu. Hem babası erken öldüyse Hidayet'in bir suçu yoktu ki! Dönüp babasının sırtına baktı yeniden. Büyük annesi vardı o tabutun içinde. Bir iki kere kaldırmaya yeltenmişti ama yapamamıştı. O anlarda babası yanına gelip, bu senin yükün değil oğlum, derdi.

Derdi demesine de anlamazdı ki Hidayet.



Köyün çıkışındaki buğday tarlalarına geldiklerinde hayli geç kaldıklarını anladı Sadık. Oğlunun omuzlarına eline koyup hızlanması yönünde uyardı. Tarladakilerin çoğunun sırtlarında tabutları vardı. Ve tabutlardan görünmüyordu taşıyanlar.



Aşina olunca insan tabutların da karakteri olduğunu anlayabiliyordu. Özellikle Hidayet bunu çok iyi biliyordu. Misal, tarlanın en ucundakinin Veysel emmi olduğuna yemin edebilirdi. Çünkü tabutu da onun gibi vurdumduymazdı. Sıklıkla sırtından kayardı da son anda biri tutardı. O an Hidayet'in aklına o delici soru geldi; iyi de tabutun içindeki Veysel emmi değildi ki, nasıl onun karakteri olabilirdi?



Hidayet bunları düşünürken babası eline aldığı orakla buğdayları biçmeye başlamıştı bile. Sırtındaki tabutun ağırlığına aldırmayan Sadık, tüm iştahıyla buğdayları biçiyordu. Avuçlarının içinde biriktirdiği sapları bir süre biriktirip ardına bırakıyordu. Hidayet de ardından gelip onları bir güzel üst üste dikiyordu.



Buğdaydan tepelerin gölgesinde diğer çocuklarla oturan Hidayet, babasını izliyordu. Büyük annesinin ölümünü hatırlıyordu. Geçen seneydi. Babası hiç ağlamamış, dimdik durmuştu. Derken tabutu getirmişlerdi eve. Ve babası sırtına almıştı. Sadece evde bulunduğu zamanlar indirebiliyordu babası tabutu. Onun haricinde hep sırtındaydı.



Hatta babasının sırtına tabutu yüklerken muhtarın sözleri hiç çıkmamıştı aklından Hidayet'in;



Sen Sadık, artık kabrisin annenin!



Babasının ardında biriken sapları görünce Hidayet koşup topladı hepsini. Ve getirip buğday tepesine yığıp gölgesine oturdu. Birden aklına bir gün babasının öleceği geldi. O an içi ürperdi. Derken kendi kendine telkinlerde bulundu;



Saçmalama Hidayet, sen daha yedi yaşındasın! Bir mezar olabilecek derinlikte değilsin.



Cidden Hidayet bir mezar olabilecek derinlikte değildi. Sırtlarında kendi ailesinin ölülerini taşıyan tüm bu insanlar hayatın kazdığı ve büyüdükçe derinleşen mezarlardı.



kafkarengi


                                                               turuncu