Kafkarengi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kafkarengi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2012 Perşembe

DEŞİLEN



“… kendisini cisimlendiren varlıkta öldürüldü…”
Albert Camus – Başkaldıran İnsan


     Sokağın karanlığına bakarak kendi mateminize katıldığınızı düşünebilirsiniz. Kaldırımın kenarına atılan kedi leşi azabınızın dehşetini göstermesi açısından fikir verici olabilir. Ya da kırılmış olmasına rağmen aydınlatmaya çalışan sokak lambası, göz kapaklarınızı çağrıştırabilir size. Bu kadar kolay olmamalı kurtuluş! Yaşayarak ıstırabı fazlasıyla soluduğunuzu düşünebilirsiniz. Bu durumda size sokağın hemen başındaki çöpe atılan perdeyi gösterebilirim. Üzerindeki izmarit gölgeleri, yağmura rağmen vazgeçemediği lekeleri pekâlâ gözünüzdeki perdeyi kaldırabilir. Yokluktan ötürü perdeye devşirilen bu kumaşın zamanında bir kefen olduğunu bilmek sizi aydınlatacaktır. Cansız bir bedene dolanmanın aşkıyla yıllarca bekleyen bu zavallı kefen, gün gelip de perdeye dönüştürülünce eminim çok üzülmüştür. Hatta kahrından ölmüştür de!

     Kullanılacağı günü sabır ve sebatla beklerken birden pencerenin önüne asılmak eminim onu şaşırtmıştır. Fakat amacı çok önceden “biçilen” bu görev âşığı, ani bir kararla görevini yapmanın telaşına düşmüş. Evvela önünde duran, kalp atışının esamesi okunmayan camı çevrelemeyi düşünse de bunda başarısız oldu. Nasıl olsundu ki? Camı her sarma girişimi zavallı kefen için bir gerçeğin ispatı oldu: doğuştan cansız olanı gömemezsin ki! Kefen de o an ardındaki odaya akıp – gülümseme olarak tanımlanabilecek bir eylemle- “Burası bir mezarı andırıyor” dedi. Ve odanın içindekileri kendilerine o an için uzak olan ölümün varlığı gibi uzaktan sarıp sarmaladı.

     İşte bu kefenin bulunduğu binanın tam altındaydı lokanta. Giriş kapısının iştah açıcı kızıllığının yanında hemen ardında sakındığı holün uzunluğu da pekâlâ acıkmış bir dimağı çıldırtmaya yetebilirdi. Hole sağlı sollu asılan, resimlere bakan biri lokantadan ziyade tarihiyle gurur duyan, kökleri bir hayli geçmişe uzanan bir ailenin varlığını hissedebilirdi.

     Holün ardından gelen yemek salonu da son derece büyük olmasının yanında sadece altı masanın bulunması nedeniyle eleştirilmişti müşterilerce. Lokanta sahibiyse bu tür eleştirileri her defasında aynı nezaketle cevaplıyordu:

- Affınıza sığınarak bunların sadece masa olmadığının altını çizmek istiyorum. Dikkat buyurursanız masaların insan anatomisine benzediğini göreceksiniz.

     Sahibin bu cevabı herhangi bir şekilde kinaye barındırmıyordu. Bizatihi insan anatomisi kinaye barındırıyordu. Hayatında en az bir insan görmüş bir insan diyebilirdi ki “Bu dizim –insanı bilmem ama- bana benziyor”.

Baştaki yuvarlak masanın hemen altındaki dikdörtgen masa bu anlamda ilk fikri verebiliyordu. Bunun yanında yanlardaki ve alt kısımlardaki uzun masaları da hesaba katınca ortaya bir insan görüntüsü çıkıyordu. Neden öyle yapıldı veya niçin özellikle insan biçimi seçildi, bilinmez. Amaç, masaların toplamından bir insan var etmek olabileceği gibi insanı kendi görüntüsünden azat etmek olarak da yorumlanabilir.


     Göğüs kısmı olarak tasarlanan yere oturan şu altı kişinin sabırsızlığına bakın. O kadar ki heyecanlarından kendileri görünmüyorlar. Hepsinin şu anda bir perde olarak kullanılan kefenden pek de bir farkları yok sanki! Tüm bu fark, farksızlık ne olduklarından ziyade ne olmadıklarıyla ilgili olabilir. Dikkat buyurun masanın başında durana. Elleri nasıl da telaşlı… Bileklerinden masaya sabitlenen parmakları bir akrebin son anlarına nasıl da benziyor. Şaşkınlığı, hangi parmağındaki zehrin acaba daha öldürücü olabileceği yönünde. Ve bu yön her kat edişte bir parçası beliren açlık hissinin ta kendisi de olabilir.

     Servis aracının üzerinde dümdüz uzanan çıplak kadının orada ne aradığı tam bir muamma… Masadaki altılı grubun kıpırdaşmalarına bakılırsa o masayla bir ilgisi var. Servis arabası masanın önüne gelince iki garson çıplak kadının omuzlarından ve ayaklarından tutup masanın ortasına yatırıyor. Masadakilerin gözleri bir anda büyüyor. Öyle ki göz artık görmek için ait olduğu bedeni kullanıyor. bedense son derece kör! Sağa sola çarpıp duruyor. En sonunda tökezleyip olduğu âna yığılıyor.

     Garsonlar masadan uzaklaştıklarında sabırsız altılı gözlerini dikmiş kadına bakıyorlardı. Çıplaklığından etkilenmedikleri her hallerinden belirdi. Çünkü oturdukları yerde hiçbir müdahalede bulunmaksızın veya tepki vermeksizin duruyorlardı. Kadına değil de kadının ne olacağına bakıyor gibi bir halleri vardı. Garsonların servis ettiği bu kadın, içlerinde beliren dürtüden daha da çekici değildi. Altılıdan kaçıncı olduğu bilinmez, son derece bodur biri kadının ayaklarına dokununca masanın başındaki öfkelendi:

- Açlığına saygı duy!

     Bodur, elleriyle başını önüne eğip mahcup bir ifadeyle beklemeye koyuldu. Kısa bir bekleyişin ardından masanın başındakinin buyruğuyla herkes yerlerinden kalkıp, çıplak kadının derisini etinden, etini kemiğinden, kemiğini ise masadan ayırdılar. Çıplak kadın artık daha bir çıplak ve daha bir vardı. Soyunduğu yaşamı masadakilerin dişlerinin arasında öğütüp altı farklı biçimde var olmuştu. Kadın artık tokluk hissinin kendisiydi. Kim ne bilsindi kadının açlığının aslında kendisi olduğunu.

     Ait olduğu bu tükenişin onun “ben” diyebileceği yegâne hâl olduğunu kim bilebilirdi ki? Dahası kim bilebilirdi kendisini cisimlendiren varlıkla çoktan öldürüldüğünü! 

Kafkarengi

                            Paul Delvaux

19 Mart 2012 Pazartesi

KÜBİK SOKAK


Misal kırılmış bir gemiyi onarıyorum.
Tahtalarından ayna sızıyor.
Yansıdıkça uzay,
çatladıkça heyulayım...
Bir sivilce mi kız kulesi
yoksa taş irini mi?
Biliyorum henüz gece
ve şarap, bardağı çeyrek geçiyor.
Yine geç kaldı işte.
Telefon açsam kedime
diyecek ki damdayım.
Oysa aylardan temmuz..
bilmiyor ki bir sandalı doğurmaktayım...

Bir sandıkta yedi tepe; kimi ceviz ağacından, kimi limon... Kırılıyor yüzümün hassas mevsimleri! Oysa ben gecelere aşinayım. başucundaki gaz lambasının yalancıyım. Fazla bastırma kâğıda, mürekkep olup dağılabilirim...

Yalandan bir kambur giyinir Paris; taşında zembereği bozuk bir bisiklet! Üç teker desem değil, dört hiç değil… Olsa olsa beş tekerleği var; beşincisi rivayetten fazlası değil!

Anlatıyordu terzi iğneye geçirdiği kelebeğe
Kozayı, aynayı ve yokuşu…
Koza diyordu
Bir ağacın gölgesindeki meyve…
Derken mahirane bir hareketle
Dikince masayı devam ediyordu,
Bu ayna en küçüğümüzdür bizim.
İşsizdir, ayyaştır
Ama dürüsttür…
Sevmiş de bir kızı ayna…
Gerçi hiç görmemiş
- ne gerek var ki görmeye-
Türlü harflerin önünde fotoğraf çektirmiş kız buna
Sonra zarfı öperek kapatmış.
Ayna da önce kızın dudaklarını öpermiş
Sonra da kendi sesini…
Okuması yazması yoktur
Gel gör ki okumak için
Harfe de gerek yoktur…

Bak bu yokuş, dedi terzi,
Nah bu kadar çocuktu bize geldiğinde,
Evlat edinmişiz…
Anası hakkında konuşmaz…
Babasıysa bir sessizlikten ibaret!

Telvesinden soyunmuşken ağaçlar bir kelebek soldu. Bir yaprak eylülü soludu… Bakındılar uzun uzun fincanın içinde. Dumanında ayak izi seçen oldu… Tadında sesini içen oldu!

Herkes bir başkasını ölüyordu. Mecali yoktu doğmaya kimsenin. Her defasında ben doğdum, her defasında ben unutuldum bir rahmin içinde…

Herkes kendine ölü, dedi eskici!
Balkondaki çamaşırlar dâhil hak verdi.
Yürüdü sokağı boylu boyunca…
Gökten tebeşir yağıyordu.
Bir çocuk yanlış telaffuz etti kendini.
Annesinin rahmi sürçtü.
Aldırmadı eskici buna, yürüdü…
Eskiler alıyordu!
Bir de tedavülden kaldırılmış kefenler…
Eskicinin arabasına gömülen adam,
Ölmeme az kaldı, dedi!
Sık dişini, dedi eskici;
Şu sokağı bitirelim hele…

Bitsindi sokak bir… Bak o zaman neler olacaktı. Mesela emekli Nedim Bey adını yutup intihar edecekti. Veya dul Melahat uykusundan vuracaktı kendini! Kaybolunca eski gözden, çıkardı Mehmet kestaneleri közden. Kafiye içindi tüm çabası. Büyük harfle başlardı her daim gülümsemeye. Önce yanakları ağrırdı sonra da dilbilgisi… Noktalı virgülleri de vardı. Biraz da soru işaretleri!

Yürüdü
Mer
    Di
       Ven
            Leri
Eldivenleri sökük çocuk…
Mehmet amca, dedi
Deliklerden biri…
Bu mer
          Di
             Ven
                   Leri diksene…
Baksana boyuna aynı ömrü yamıyorum…
Heceledi çocuğu Mehmet;
Ço-cuk…
Sonra önlüğünün düğmelerine baktı;
Biri kopuk, diğeri çürümüş…
Getir çekeyim, dedi.
Canım yanar, dedi çocuk…
Sen mer
            Di
                Ven
                      Leri dik asıl!
Mer
     Di
        Ven ki

                      Mer
                            Di
                               Ven olmazdan evvel
Kabukmuş bir yarada…
Ben yamadım bu eti, diye söylenip dururmuş.
Sonra sürülmüş!
Kendinden de uzak bir yere hem de…
Bakmışlar her gece ağlıyor.
Mer
     Di
        Ven olarak atamışlar buraya…
Ama aklı kabukta
Kim ikna edebilir ki onu kabuk olmadığına.
Ne zaman biri geçse basamaklarından
Ahan da kanıyorum diye basıyor feryadı!


Kendine kalabalıktı herkes… İşitmez, görmezdi kimseyi. Sıklıkla kendine çarpıp, pardon, diyerek geçerlerdi yanlarından. Ceplerinde bozuk üçgenler, sahte kareler vs… Herkes kendinden sonra giriyordu hayata. Kendinden evvel bıkıyordu yaşamdan… Herkes bin rahimle doğuyordu. Ama bir kez bile yaşayamıyordu!

Penceresi çiğ sırası,
her birinde yapraklar açılır sokağa.
Bakışın balkonu yoktur.
Olsa da çamaşır asılmaz!
Belki bir kedi intihar eder,
belki bir serçe tüyünden vurur kendini.
Ama saksıların suçu değildir bu.
Ki saksılar parmak izleridir çamurun.

/ Bir parantezin filizlenmesi denli yaşlıydı mürekkebi/ bilmez ki kalemin ne kelâm ettiği/ olsa olsa faytonlar geçer/ namlulara kurşun dökülür/ aldırma denizin çıplaklığına/ ayıp yerlerini adalar örter/

... Hiç dilek hakkı vardı fincanın/ ilkinde unutuldu/ ikincisinde hatırlandı/ sonuncusunda yalan olduğu bilindi... Oysa bu sokaklar doğaçlama fesleğen açar/ betondan yapraklarına kireç konsa nolur?

- en fazla soru olur: Doğru!

Sırtında ince bir peynir dilimi
- Ah Milena ne de uzaksın kelimelerime!
Belli ki tuzu acıkmış öpüşmeye...
- rujundan seçemiyorum tadını: az arala kırmızını!
Terlesen silineceğiz; olsun!
Biz ki - yani seninle ben-
bir dokunuşluk ömrü olan âşıklarız:
bu da bizim sırrımız olsun!

Kafkarengi

                                                                 Vladimir Kush

10 Şubat 2012 Cuma

TENEKE YARA

Büyümeyi reddetmeye sırtımdaki yaralar yüzünden başladım. Büyürsem onların da büyüyeceğini düşünüyordum. Yanılmışım! O yaraların içinde küçüldüm, kayboldum.

Özünde hepimiz bir kadının içinde dert olan sıkıntının büyüyüp anlatılmasından başka bir şey değiliz. Doğuran kadının kendisi de bir sıkıntıdan, bunaltıdan başkası değil zaten. Rahmin içine sinsice girip – aynı kanser illeti gibi- orada büyüyüp dayanılmaz bir hale gelince de tükürülüyoruz. Bir sır vereyim mi? Hepimizin anası sıkıntıdır. Sıkıntı emzirir. Sıkıntı büyütür. Sıkıntı yetiştirir bizi. Bir de utanmadan isim verir bize. Saplantısına isim verecek denli hastalıklı insanlarız. Bunun nedeniyse hedefimizi belirlemektir.

Bir sır daha vereyim; bizler babalarımızın babalarımızdan intikam alma biçimiyiz.


II.

     Odamın kapısı kilitli… Kaçmak mı sığınmak mı amacım bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Sadece kapımı kilitlemek istiyorum. Sadece dışarıda olan her şeyi inkâr etmek istiyorum. Kapının altına eski bir kilimi serme nedenim de bu! Sızmasın içeri hiçbir şey! Kendimin hayatı olsun istiyorum. Hatta kendi kendimin hayatı olmak istiyorum. Biliyorum ki tüm sorumluluklarım – haliyle sorumsuzluklarım- kendimden ibaret. Çünkü Tanrı bizi çamurdan değil yalnızlığından yarattı…

     Dışarı çıksam başka insanların anılarının bulaşacağını biliyorum. Birinin mutluluğu kadar beni hasta eden başka bir şey yoktur. Herkes birileri için yaşıyor. Herkes birilerinin herkesi! Bense herkesin hiç kimsesiyim… Buna kendim de dâhilim…

     Kapıyı kilitlemeyi ne zaman akıl ettiğimi bilmiyorum. O kapı benim sınırım. Şuan ona bakıyorum. Sınırın neresinde olduğumun bir önemi yok. Kendi yaptığımın bu hapishanenin tek hücresi var. O da odamdır. O hücreninse tek suçlusu var. O da ben…

     Güneşin battığı anda babamın çıkıp gelmesi onun bendeki karanlığıyla nasıl da örtüşüyor. Sırtımdaki yara kabuk doğuruyor. Bir kabuğun annesiyim. Bu yüzden annemle iyi anlaşıyor olabilir miyim?

     Zilin sesiyle kıpırdamadan yerimde duruşumun bir ismi yok. Buna gerek de yok. Çünkü gelenin “O” olduğunu biliyorum. Harflerle babam, sayılarla sıfır…

     Kapımın camına yansıyan gölgesi bile ürkütüyor beni. Aslında ben babamı dokuz yaşında kaybettim. Şuan gördüğümse o dokuz yaşında beni eline aldığı boruyla döven, tekmeleyen kişiden başkası değil. Onu her görüşüm o ânın tekerrürü… Bir ömür boyu sürecek bu dayağı hak edecek ne yaptım acaba? Tek suçumun onun oğlu olmak olduğunu biliyorum. Bu da beni kendimin piçi olmaya yönlendiriyor

III.

     Yine cümlesiz bir akşam… Tek kelime yok. Televizyon konuşuyor yerimize…

“Bu akşamki konuğumuz odalarımız” diyor sunucu. Seyircilerse evlerinde alkışlıyor. Tüm mahallede alkış sesleri… Herkes aynı programı izliyor anlaşılan. Sürekli içinde bulundukları odayı televizyonda görme merakları neden?

     “Duvarlarınız neden bu kadar ince” diye soruyor sunucu. Odaysa dört bir yandan cevaplıyor:

- Sizi daha iyi sızdırabilmek için!

Mahalleli takdir ediyor. Hatta biri gaza gelip “büyük insan” diyor oda için. Odalarımız bizden daha mı fazla insan? Daha mı fazla yaşıyor bizi? Daha mı fazla mutlu! Kendi odamın en büyük sıkıntısının ben olduğunun bilincindeyim. Çünkü ben odamın büyüyen yarasıyım…

“Tavanlarınız neden bu kadar alçak” diye soruyor sunucu. Oda şöyle bir sunucunun etinin içine bakıyor ve:

- Mezarlarınızı hatırlatmak için…

     Herkes suskun… Bizimkiler evvelden suskun zaten.

     Konuşsunlar istiyorum. Televizyon onları seslendirmesin istiyorum. Bir odanın içindeki iki farklı duvar olmasınlar istiyorum. Duymuyorlar beni. Özellikle “O” hiç duymuyor beni. Çünkü baba olmakla meşgul! İntikam aldığı babasından farklı bir baba görmemiş ki! Bana ödetmesi lazım o suskunluğu!


IV.

     Bir tozum ben. Kir, leke, pas… ne derseniz artık oyum! Sabah olduğumda süpürüleceğim. Kollarım içtiğim sigaraların izmaritlerine, ayaklarım yırtılmış kâğıtların içlerine, gövdem dünden kalma yemeklerin içine, başımsa babamın cüzdanına konulacak. “Bakın bu oğlum” diyecek tırnak içinde. Bakanlarsa “ne kadar da sana benziyor” diyerek çöpleştirecekler beni. Artık hiçbir çöplük kabul etmez beni…

     İnsan yaşadıkça kendi kendinin inkârı oluyor. “Yapma baba” diye her yalvarışım veya “Vurma baba” diye her ağlayışım o çocuğu inkâra yönlendirdi beni.

     O zaman sığındım odama… O zaman vazgeçtim onun oğlu olmaktan. Dişlerimi sıkarak haykırdım dokuz yaşındaki gözyaşlarımla:


- Sen de sırtımdaki bu yaralar gibisin baba. İyileştiklerinde silinip gideceksin!

Kafkarengi

                                                                        Magretti

19 Aralık 2011 Pazartesi

ANLATICININ ANLATISI

Sevgi Aydın’a…

Bin ölünün gözünü taşıyorum; sırtım etten küfe! Mezarlıklar yaşayanlar için, bense kentlerde dolaşıyorum. Gözler iki çentik gibi; doğum ve ölüm... Ve biliyorum ki görmek göz Tanrısının sahip olduğu tek zulüm!

Çürümüş binalar ve eriyen ağaçlar arasından geçiyorum. Pencerelerde yoğun apse akışı var. Merdivenlerse dolgu gibi duruyor. Oraya ait olmayan bir aitlik gibiler… O basamaklarda yürüyen insanları görüyorum; adımları başkalığa yürüyüş…  Ağaçlarsa mevsim yorgunu; bir çiçeklik canları var. Toprağa değil de kefene gömülmüş gibiler. Bu bahar değil olsa olsa öğütlenilmiş bir çürüyüş.

             Bu gözlerin her biri yuvalarından sürülmüş. İtilmişler bir çukurdan öteye. Bense sırtladığım boşluğa yüklüyorum her birini. Bazen çığlık niyetine yaşlar dökülür.  Tiz yaşlar işitilir yanağın sağında ve solundaki ceninlerde. Bazen görüşten de derin uçurumlar büyür. O anlarda –ne muazzam bir görüntüdür o- nesnelerin boşluğunda öznesiz düşüşler sayıklanır.  Bazense beyazında kör çöller kaybolur…

            Küfemi ilk görenler korkuyla bir yerlere kaçışırlar. Tepeleme yığılan her göz onlar için korkunun ta kendisidir. Gözlerden bir dağ taşıdığımı düşünenler de olur. Ki onlar ne de şanslıdırlar bence; çünkü görülenin ardına ufalanıp süpürülmüş yarını görürler. Diğerleriyse sadece gözlere bakarlar. Onlarsa gördükleri her gözle korkmak için bahaneler yaratırlar. Tanrısıdırlar kendi cehaletlerinin…

            Bazen küfeden düşer gözler. O anlarda yolu ve amacımı unutup düşeni yakalamaya girişirim. Bedensiz olduklarından daha rahat kaçarlar. Bir beden kadar yorucu bir şey yoktur bir göz için. Aslında her göz diğerinin yalanını onaylar. Düşen gözlerin de zaafı budur. Hangisi ne yöne kaçarsa diğerleri de o yöne doğru sürüklenirler. Bekledikleri bir umuttur. Diledikleri ölümlü bir bedene sığınmaktır o anda. Bense buna gülerim sadece. Neden mi? Çünkü o gözlerin hepsi görülene kaçarlar. Bense görünmeyen bir amaçla kovalarım onları.

            Küfeme alışanlar içinse bu durum son derece doğaldır. Çünkü taşıdığım onların gözleridir. Oyulmuş, boş deliklerle uzun uzun bakarlar bana. O an onların boşluğu olurum. Yadırgamam bu durumu. Bazen biri yanıma gelip birkaç dakikalığına gözüne dokunmak istediğini belirtir. Ellerine almak bile yeterlidir onun için. Bu isteği sırtımdakilerden de ağır olduğundan cevapsızca uzaklaşırım oradan. Çünkü bazı soruların ve isteklerin yolu cevabın yolundan daha karanlıktır.

            Bunlar gözlerinden soyunmuş insanlardır. Görmeye ihtiyaçları yoktur. Çünkü bu dünya üzerinde görülecek bir şey kalmamıştır. Anlatılanlar, telkin edilenler yeterlidir onlar için. Bilirler ki kendi gözleriyle görecekleri anlatılarının zihinlerinde küfür olarak yer eder. Farklı bir şey görecek olsalar hemen dışlanacaklardır. Bu yüzden Anlatıcıları gözlerini oyup karanlık bir dünyada onları kendi istekleri doğrultusunda aydınlatırlar. Fazla ışık hiçbir zaman iyi değildir. Çünkü o ışık bir süre sonra kör edecektir onları. Anlatıcılar da bunu çok iyi bildiklerinden ışığı kendi istekleri ekseninde yönlendirirler.

            Gözleri oyulmayanlarsa –yani kendi gözleriyle görenlerse- büyük bir suçun içindedirler. Onlar kendi cümlelerini kurarlar; umarım kimsenin başına böyle bir kötülük gelmez. Onlar, Anlatıcıların anlattıklarına şüpheyle bakarlar. Derler ki, taşıdığımız bu gözlerle görülen neden anlatılmasın? Ve yasada geçmeyen bir suçu daha işlerler. Yani yasaya girmeyecek bir cümleyi zikrederler. Bundan daha büyük bir suç hayal edemiyorum.

            Gözleri oyulmayanlar ile oyulanlar arasında büyük bir fark vardır. Oyulanlar bir yalanın içinde icat edilirler ki bu doğru olandır. Çünkü Anlatıcıların onların yerine görüp söyledikleri her şey onlar içindir. Gözleri oyulmayanlarsa yeni gerçekler icat ederler. Bu da kendi yalanlarının ispatıdır aslında. Mesela, Anlatılar’dan birinin işlediği bir suç gözleri oyulanlara anlatılınca ne kadar da masum bir hal alır. Artık insan öldürmek, bir şey çalmak veya yasaklamak bir çocuk oyunudur. Oysa gözleri oyulmayanlar için bu durum korkunç haldir. Konuşup, dile getirmeye çalışmaları boşunadır. Çünkü gözleri oyulanların Anlatıcıları suçu işlemezden evvel kelimelerini hazırlamışlardır. Bir rivayet gibi ortada dolaşan ve masum olduklarını ispatlayan belgeler seslerinden uzun uzun dinlenilir. Gözleri oyulmayanlarsa artık masum bir insan olan Anlatıcıları suçladıkları için yeni bir suçun içinde bulurlar kendilerini.

            Suçlamak için de çok uğraşmaz Anlatıcılar. Çünkü Anlatıcılara, Anlayanların dediklerini aynen uygularlar. Anlatıcılara anlatanlaraysa başkaları anlatır. Böylesine derin bir anlatışın neresi yalan olabilir ki?  

Ve ben… Bin ölünün gözünü taşıyorum; sırtım etten küfe. Oyulmuş gözlerime doldurulan cümlelerden başka bir şey göremiyorum. Ve bu cümleler Anlatıcıların sesleriyle bezeli. O Anlatıcılar ki hepsi kutsal birer nesnedir. İnanıyorum ki artık Tanrı’ya ihtiyacımız yoktur. Tek dileğimiz Tanrı’nın sözlerini taşıyan bu Anlatıcıların Tanrı’yı anlatmak adına susturdukları Tanrı’yı bize bir daha anlatmamalarıdır. Bu Anlatıcılar sayesindedir ki artık Tanrı’nın bir ideoloji olduğunu da görebiliyoruz!  

Kafkarengi

                                                                Erik Johansson

18 Kasım 2011 Cuma

TABUT KABUĞU

Yanınca gözü yanar. Küle dönüşür bakışın kendisi. Kirpiklerden sülfür yayılır kapanmamış mezarlara. Çukurunda bir bebek dirilir rahime. Ve büyür korkunun içinde.  Hiçbir sesin gidemediği bir kelime gibidir artık. İsmen olmasa da kısmen çağırılır;



Hidayet, diye seslendi babası sitilin başına eğilip sudaki yansımasına bakan çocuğa. Suda duydu babasını. Derken yansıması babasının sesiyle seslendi Hidayet'e. Hidayet de duydu suyu...



Dizlerine birikmiş kerpici temizledi. Babasına doğru koşup çevik bir hamleyle boynuna atıldı. Kucağına alınca babası, gözlerinin içine baktı oğlunun. Tam kendi babasının baktığı yerden baktı. Kendi annesinin sesini duyunca parıldayan gözlerini aradı belki. Ona annesi gibi bakıyordu Hidayet. Gözleriyle sesleniyordu ona. Sürekli, sana pekle yağı kardeş ettim Sadık, diyordu.



Çocuğu yere bırakınca babası, hadi gidiyoruz, dedi. Yayığın kenarında duran düğümü alıp yürümeye başladı Hidayet.

Babası çoktan ahşap merdivenleri inmiş kapının önünde duruyordu. Oğlu da gelince birlikte yürümeye başladılar.



Yolun aşağısı tarafından, sırtında tabutuyla belirdi muhtar. Sıradan bir tabuttu bu bakana. Aynı küfe gibi altına iliştirilen iki sicim sayesinde sırtlanıyordu. Sadık, muhtara doğru bakıp başıyla selamladı. Muhtarsa kan ter içinde kalmış yüzünü bir anlığına unutarak Hidayet'in başını okşayıp yanlarından öylece geçip gitti.



Ağır mı baba, diye sordu Hidayet, babasının sırtındaki tabuta bakarken. Yürüyorlardı o esnada. Önce kayısı ağaçlarının birinden ağustos böceğinin ötüşü duyuldu. Ardından o ötüşün teri saçıldı dört bir yana. Yüzüne gelen sıvıyı alışıldık bir hareketle silerken Hidayet, hâlâ babasına bakıyordu. Hayır, dedi babası. Derken biraz daha sustu. Belli ki dili gebeydi bir şeylere. Sancısı söz olmuyordu acısına. Ellerini boşver anlamında sallayıp yürümeye devam etti.



Karşıdan sırtında tabutuyla beliren Asaf'ı görünce Hidayet gülümsedi. Zar zor yürüyordu Asaf. Hidayet'i fark edince yanına doğru yaklaşıp halini hatırını sordu. Sonra da dönüp Hidayet'in babasının halini hatırını sordu. Hidayet arkadaşına doğru yaklaşıp, istersen yardım edebilirim, dedi. O an yüzü asılan Asaf, bu tabutun mezarı benim, sen değilsin, dedi. Ve kendine hızlı sayılabilecek adımlarla uzaklaştı.



Hiçbir şey anlamamıştı Hidayet. Sadece yardım etmek istiyordu. Hem babası erken öldüyse Hidayet'in bir suçu yoktu ki! Dönüp babasının sırtına baktı yeniden. Büyük annesi vardı o tabutun içinde. Bir iki kere kaldırmaya yeltenmişti ama yapamamıştı. O anlarda babası yanına gelip, bu senin yükün değil oğlum, derdi.

Derdi demesine de anlamazdı ki Hidayet.



Köyün çıkışındaki buğday tarlalarına geldiklerinde hayli geç kaldıklarını anladı Sadık. Oğlunun omuzlarına eline koyup hızlanması yönünde uyardı. Tarladakilerin çoğunun sırtlarında tabutları vardı. Ve tabutlardan görünmüyordu taşıyanlar.



Aşina olunca insan tabutların da karakteri olduğunu anlayabiliyordu. Özellikle Hidayet bunu çok iyi biliyordu. Misal, tarlanın en ucundakinin Veysel emmi olduğuna yemin edebilirdi. Çünkü tabutu da onun gibi vurdumduymazdı. Sıklıkla sırtından kayardı da son anda biri tutardı. O an Hidayet'in aklına o delici soru geldi; iyi de tabutun içindeki Veysel emmi değildi ki, nasıl onun karakteri olabilirdi?



Hidayet bunları düşünürken babası eline aldığı orakla buğdayları biçmeye başlamıştı bile. Sırtındaki tabutun ağırlığına aldırmayan Sadık, tüm iştahıyla buğdayları biçiyordu. Avuçlarının içinde biriktirdiği sapları bir süre biriktirip ardına bırakıyordu. Hidayet de ardından gelip onları bir güzel üst üste dikiyordu.



Buğdaydan tepelerin gölgesinde diğer çocuklarla oturan Hidayet, babasını izliyordu. Büyük annesinin ölümünü hatırlıyordu. Geçen seneydi. Babası hiç ağlamamış, dimdik durmuştu. Derken tabutu getirmişlerdi eve. Ve babası sırtına almıştı. Sadece evde bulunduğu zamanlar indirebiliyordu babası tabutu. Onun haricinde hep sırtındaydı.



Hatta babasının sırtına tabutu yüklerken muhtarın sözleri hiç çıkmamıştı aklından Hidayet'in;



Sen Sadık, artık kabrisin annenin!



Babasının ardında biriken sapları görünce Hidayet koşup topladı hepsini. Ve getirip buğday tepesine yığıp gölgesine oturdu. Birden aklına bir gün babasının öleceği geldi. O an içi ürperdi. Derken kendi kendine telkinlerde bulundu;



Saçmalama Hidayet, sen daha yedi yaşındasın! Bir mezar olabilecek derinlikte değilsin.



Cidden Hidayet bir mezar olabilecek derinlikte değildi. Sırtlarında kendi ailesinin ölülerini taşıyan tüm bu insanlar hayatın kazdığı ve büyüdükçe derinleşen mezarlardı.



kafkarengi


                                                               turuncu

30 Haziran 2011 Perşembe

Nû-Cat

                                             Üçrenk Kırmızı’ya

Rüyasında bir kapıydı. Gayet ahşap, duvarların beyazının aksine siyahtı. Önce bir gölge sandı kendini. Paslı bir bedenin iniltisi denli inceydi. Derke gıcırdayarak açılıp uzun bir koridoru görünce kapı olduğunu anladı. Açılınca ardında kalan oda geçmişi oldu. Şimdi ona düşen hatırlamaktı. Ne kadar ilginçtir ki o odaya giren şuanı yaşadığını zannederken aslında bir kapı tarafından hatırlanıyordu.

Koridorsa uzun bir şimdi’nin geçmeyecek anılarının toplamı gibiydi. Orası da beyaza boyalıydı. Hemen karşısındaki duvarda bir resim asılıydı. Kendisi gibi ahşap olan çerçeveye bakındı bir süre; acaba hangi ağacın kendinden silinişi, diye düşündü. Çerçevenin ortasındaki resimdeyse uyuyan biri vardı; adamın başucunda bir kapı duruyordu. O değildi veya ona benzemiyordu resimdeki kapı ama mutlu oldu. Aralık kapının ışığı uyuyan adamın yüzüne vuruyordu. Daha doğrusu adamın yüzünün sol yanına vuruyordu. O aydınlıktaysa bir kadının yüzü şavkıyordu adamın yüzüne. Demek ki kapının ardından bir kadın vardı. Gözlerini gıcırdatarak açıp tam resme bakacaktı ki hızla arkaya doğru çekildiğini hissetti. Düşüyordu.

Göz Ağlamak:

     Sıçrayarak uyandı. Yatağı ondan da evvel uyanmıştı. Yorganı ve altındaki nevresimi duvar tarafına doğru yığılmıştı. Yatağından kalkınca gözü kapıya takıldı. Rüyasındaki kapıya yani kendine göre şuan aslında bir geçmişti. Özündeyse bunların hepsi bir kapının hatırlamasından başka bir şey değildi. Kendi kendine gülümseyip biraz da düşleri böylesine abartmasına içerleyerek odadan çıktı.

     Banyoda elini yüzünü yıkayacaktı ki sağ elinin avuç içindeki sivilceyi gördü. Hayli iriceydi. Tepesinde irini biriktirdiğinden hayli bembeyaz olmuştu. Suyu açıp altında sıkmaya karar verdi. Sol başparmağı ve orta parmaklarının arasına alıp sivilceyi sıkmaya başladı. Tepedeki beyazlık hafif kızarıp patlayınca çok az irin aktı. Hissediyordu ki sivilcenin içinde bir şey vardı. Acıya rağmen biraz daha şiddetle sıktı. O anda sivilcenin içinden masmavi bir göz lavabonun içine düştü. Kendini hızlıca geriye atıp kocaman gözlerle lavabonun içinde duran göze baktı. Göz de ona bakıyordu. Kekeleyerek, bu da ne böyle, diye sayıkladı.

     O an avucunun içinden banyonun fayanslarına damlayan kanlara aldırış etmiyordu. Tek umuru akan suyun altından ona doğru bakan bir gözdü. Hareket de ediyordu galiba. Muhtemelen akan su yüzünden böyle görüyordu. Hızlıca kapattı musluğu.

Duvardaki havluyla hemen eline kapattı. Bununla daha sonra ilgilenecekti. Çünkü şuan daha büyük bir sorunu vardı. Lavabosunun içinde bir göz ona bakıyordu. Hareket edip etmediğini anlamanın tek bir yolu vardı; sağa sola hareket edecekti. Eğer göz canlıysa mutlaka onu izleyecekti.

Biraz sağa doğru hareketlendi. Göz hâlâ sabitti. Derken biraz daha sağa doğru yürüdü. Göz de onunla birlikte kıpırdadı. Tüm vücudu kekeliyordu artık. Gözleri parça parça görüyordu. Görmek de denilemezdi gerçi buna. Olsa olsa göre göre körleşmekti. Hızlıca silkeledi kendini ve banyodan koşar adım uzaklaştı. Eli hâlâ kanıyordu. Önce bunu çözmeliydi. Bu esnada biraz rahatlayacak, sağlıklı bir şekilde de düşünebilirdi.

Öteberiyi koyduğu odadan ilk yardım çantasını alıp mutfağa geçti. Banyoda elini yıkayamazdı. Gerçi o göz orada olduğu sürece banyoya da giremezdi. Mutfak musluğunun altında elini yıkadı. Oturma odasına geçip avucunun içine biraz merhem sürüp sargı beziyle sardı.


     Gözlerini yumup ardına yaslandı. Aklı hâlâ banyodaki gözdeydi. Belki göz kıpırdamıyordu. O anki heyecanla öyle sanmıştı. Yoksa tek başına nasıl kıpırdardı ki bir göz? Mümkün değildi bu! Sakinleşirse kıpırdamadığını pekâlâ görecekti. Zaten hep bu heyecanım olmadık işler açtı başıma, diye geçirdi içinden.

     Bir süre odada oturup sakinleştiğine kanaat getirince banyoya doğru yürümeye başladı. Kararını vermişti; gözü alıp çöpe atacaktı. Bunun için de mutfaktan bir çöp poşeti alıp banyonun yolunu tuttu.

     Banyoya geldiğinde göz lavabonun dibinde duruyordu hâlâ. Damlalardan oluşmuş gibiydi. Aşınmış bir bedenden damlamış gibiydi. Tek bir göz binlerce sözden ibaretti. Sessizliğin o çıldırtıcı işkencesinin her hali vardı. Biçimsizce, suretsizce bakıyordu. Her deviniminde başka bir gözle görüyordu sanki. Uzak bir yerde veya zamanda farklı insanlarca görülüyor gibiydi. O gözse ötekiliğin içinde açılan bir çatlaktı sadece.

     Lavaboya doğru eğilince gözün bebeğinin büyümeye başladığını gördü. İşte o ân gözün canlı olduğundan emin oldu. Anlaşılan oydu ki göz onu görüyordu. Peki, korkmasını ne veya hangi yaşanmışlık söylüyordu ona? Sonuçta bu göz kendi bedeninden çıkmıştı. Nasıl, niçin olduğunu bilmese de çıkmıştı bir şekilde.

     Diğer elinde duran çöp poşetini hızla gözün üzerine atınca bir hamlede gözle görülür bir çöpe sahip olmuştu. Mutfaktaki çöp kutusuna doğru giderken her gözün göremeyeceği bir telaşa sahipti. Ne zamanki bedeninden çıkan bir varlık çöpe dönüşmüştü işte o zaman kendi bedenini kocaman bir çöplük olarak gördü. Yaşadıklarının içinde öğütülmüş, yaşamadıklarındansa geriye koca bir artık olarak kalmıştı.

     Mutfaktaki çöp kutusuyla arasında saniyeler, saliseler vardı. O saniyeler ve saliseler ölçüsüzce eylemdiler. Ne kadar süre bekledi bilinmez ama bilinen şey zaman kendini artık onunla ölçüyordu. Nefes alışverişi akrebiyle yelkovanı olmuştu saatin. Birden gerisingeri yürüyerek oturma odasına doğru yürümeye başladı. Poşet elindeydi. Atmamıştı. Atamamıştı!

     Poşetin ağzını açıp ters çevirerek içindeki gözü sehpaya bıraktı. Sehpanın üzerindeki göz korkuyla ona bakıyordu. Bir şey demesine gerek yoktu. Çünkü gözün kendisi korkulu bir bekleyiş, delirtici bir sessizlik haline dönüşmüştü. Yorulduğunu hissetti biran! Bu bilinmezlikti anlaşılan onu yoran. Kendi cevabından sürgün edilmiş bir soruydu artık!

Rüya İkindisi:

     Rüyasında pencereydi. Ahşap çerçeveli ve yer yer boyalarına unutkandı. Camı bir ona gördü. Onu kıracak olansa bilmeden, görmeden çarpacağı bir gölgeydi. Belki radyodaki bir şarkının, belki o şarkıdaki bir gözün veya o söze şavkıyan sesin gölgesiydi onu kıracak olan. Belki de yansıdıkça kendine kırılan, uzaklaşan bir suretin gölgesizliğiydi bu.

     Önünde koca bir sokak uzanıyordu. Dokunmaya kalksa yırtılacaktı sanki asfalt. Sağlı sollu binaların beton aynalarına yansıyan balkonlara bakıyordu çokluk. Her bakışın hangi aksin yankısı olduğunu düşünüyordu. Anlamsız geliyordu ona tüm bunlar. Biliyordu ki en büyük anlamsızlık da kendiydi.

     Sırtında koca bir kambur gibi duruyordu oda. Ne doğrulabiliyor ne de eğilebiliyordu. Yani ne isyan edebiliyordu ne de itaat edebiliyordu. Bu belirsizliğin kölesiydi. Ve sahip olduğu tek şeydi bu kölelik!

Yalancı bir kardeş gibi duvara asılı duran tabloya imrenirdi bazen. Duvardan sırrı olan bir aynaydı o. Karşısında ne durursan dursun yansıtmazdı yüzeyine. Hayrandı yalancı kardeşin bu istikrarına. Karşısına Tanrı bile geçse kendini değil onun inkâr edilemezliğini görürdü.

Yalancı kardeşin çaprazındaki siyah kapı ona silik bir anı gibi gelirdi. Her hatırlama girişiminde kapı ondan kaçarcasına bir devinimle açılıp kapanıyordu. Buna söylenebilecek tek şey kaçıştı. Bazense kapının onu unutmaya çalıştığını düşünüyordu. O her açılıp kapanışlar da farklı anlara, anılara tekabül ediyordu.

Silinmeyen – daha doğrusu unutulmayan- tek şeyse yalancı kardeşinin yüzerindeki yansımaydı. Uyuyan bir adam ve aralık bir kapıdan ibaret bir resimdi. Yataktaki adamın yüzündeyse aralık kapıdan sızan bir kadının yüzünün yarısı yansıyordu. O kadında unutamadığı tek şey mavi gözleriydi.

Göz Kırığındaki Söz Şavkı:

     Rüzgârın gölgesiydi perdeyi titreten. Camın üzerine yansıyan ismi seslendi ona. Önce gözleri duydu. Sonra da ismi! Yeniden yumdu gözlerini. Çünkü ona değil ismine seslenmişti. Aniden açtı gözlerini. Sızdığı koltuktan doğrulup çevresine bakındı. Boş kuş kafesi, ötüşe boşaltılmış kuşu ve sehpadan başka bir şey yoktu. Sehpaysa ona nişan alarak bakıyordu. Başını çevirip sehpanın üzerindeki göze baktı. Nişan almıyordu. Sonuçta tekti. Acaba diğer neredeydi? Belki bir masaldan kaçarken merdivenlere düşürmüştü. Düşenin bu göz olmadığı ne malûmdu? Eğer bu doğruysa kendisi bir yalandı. Ne olduğu belirsiz bir şey ondan daha gerçekti.

     Sargılı eline baktı. Bir göze yuva olmuştu burası. Eli çukuru olmuştu sehpadaki gözün. Rüyasındaki odaya takıldı aklı; neresiydi acaba orası, diye düşündü. Şimdiye değin yaşadığı veya gördüğü hiçbir eve benzemiyordu. Enteresan biçimde ona benziyordu oda. Belirsizliği, tuhaflığı ve sanrılarıyla onu andırıyordu. Her rüyasında aynı odanın farklı bir bölümü oluşu da bunu destekliyordu.

     Anısı var mıdır rüyaların? Hatırlar mı bir rüya kendinden öncekini? Ve rüya görenini anımsar mı? Tüm bu soruların cevapları bilinmez ama onun gördüğü rüyalar bir şekilde hatırlıyorlardı. En azından hatırlamaya çalışıyorlardı.

     Midesine kazınan açlık hissiyle irkildi. Oturduğu koltuktan kalkıp mutfağa doğru yürümeye başladı. Açlık adımlarına sinmemişti. Aksine gayet tok, isteksizdiler. O an bu hissin bir yalan oldu fikri doldu içine. Gerçekten açsa adımları neden bu kadar isteksizdi ki?

     Buzdolabını açtığında açlığına neden olan şeyi aradı soğuk gözlerle. Sadece bakındı. Bir içgüdüyle tavanın içinde – rastlantısal bir biçimde- duran donmuş çorbayı alıp ocağa yerleştirdi. Ateşini de yaktıktan sonra donuk bir şekilde kütleleşen çorbanın çözülüşünü izlemeye koyuldu. Sol omzunda tatlı bir kaşınma hissetti. Sarılı haldeki elini omzuna götürdüğündeyse hızla ateşi söndürüp banyoya doğru koşmaya başladı. Elindekiyle aynı büyüklükte bir sivilceydi bu!

     Aynanın karşısına geçtiğinde hemen üzerindeki penyeyi çıkartıp gövdesinden de çıplak gerçekle karşılaştı; elindeki sivilcenin aynısıydı bu. Artık e yapması gerektiğini çok iyi biliyordu. Sonucunun şaşırtmayacağını da bir kadar iyi biliyordu. Tırnaklarının arasına aldığı sivilceyi acıyla sıkarken açılan tepeden çıkan gözü suyun altına tuttu. Ardından omzunu da temizleyip oturma odasına geçti. Artık bir çift mavi gözü vardı.

Düş Ölüsü:

     Rüyasında odaydı. Zeminsiz ve tavansızdı. Bir pencere, bir kapı ve bir de tablodan ibaretti. Kenetlendi boşluk ondan da sıkı tutunuyordu. Düşse bir şeye dönüşmek – en kötüyüyse bir şeye benzemekti- boşluğun korkusu. Oysa iyi biliyordu ki şuan olabileceği her şeydi. Sırf bu korkusu bile onu hiçleştirmeye yetiyordu.

     Zaten odadaki – daha doğrusu kendindeki- en tanıdık şey de bu boşluktu. Belki bir oda bile değildi. Ne olduğunu unutmuş bir boşluktan ibaretti.

     Bir zamanlar konuşuyordu da! Kendi sesini duymuşluğu da vardı. O zamanlar yeni yapılmıştı. Yeni olan bir şeyin olabileceği kadar anısızdı. Hatta şunu da düşünmüştü bir keresinde: aslında zaman denen şey hep daha eskiye benzemekten başka bir şey değildi.

     Derken birinin sesine çatlığı bir çiviyle onu susturma yolunda ilk adımını atmıştı. Ardından da tam sesinin çıktığı yere bir tablo asılmıştı. Tam hatırlamıyordu ama sanki başta o tablonun bir resim yoktu. Emin de olamıyordu bu fikirden. Çünkü hatırlamak ondan da eskiydi.

     Emin olduğu bir şey varsa o da odadaki kapının her açılıp kapanışında resimde uyuyan adamın yüzünün belirip ardından kaybolmasıydı. Zaten boş bir odaydı. Yaşayan kimse de yoktu. Sesindeki bu boşluktu belki de o resim. Sırf o resim yüzünden kendine çırılçıplak kalmıştı. Kendisinin bile olmayan bu çıplaklıktan da utanır olmuştu.

     Ona yansıyan belirsizliğin içinde kaybolup yitiyordu. Neydi ki bu güvensizliğin nedeni? Oda mı olmak? Yoksa kapı veya pencere mi olmak? Hatta o tablo mu olmaktı onu güvensizleştiren! Belki de kendi olmaktı. Kişinin kendinden yeni ya da eski olması da olasıydı. Yeniydi ki tanımıyordu kendini. Eskiydi ki unutabiliyordu. Belki de bu oda bir emanetçi dükkânıydı. Ölümün yaşama bıraktığı bir emanet hem de!

Resimdeki o mavi gözler de bu yüzden yansıyordu belki. Kendi cümleleriyle göremeyen biri nasıl kendi gözleriyle bakabilirdi ki?


Nû-Cat:

     Sokağı seyre koyulduğu pencerenin önünden ayrıldığında gözlerin mavi bir kuyudan ona baktığını gördü. İstemsizce gülümsedi. Veya gözler öyle gördü.

     Bir süre sehpanın üzerinde duran gözleri rüyalarından aldığı ilhamla iki ayrı resim çerçevesine yapıştırmıştı. Böylece onları – pek de rahat bir biçimde- istediği yere taşıyabiliyordu. Uyumaya giderken yatağının başucuna, oturma odasında otururken hemen karşısına veya yemek yaparken ocağın üstüne asabiliyordu. Böylece yalnız kalmıyordu. Daha da önemlisi kaybolma korkusundan kurtuluyordu.

     Artık bir gözün gördüğüydü. Ne olduğunun, ne yaptığının bir önemi yoktu ona göre. Önemli olan bilinmesiydi.

O ki kendi etinin altında suskunluktu. Çürüyüp, küf tutması bu yüzdendi. Şimdiye değin söylenmiş her şey derisinin altında kanayan bir hayattan ibaretti. O bir şeyi bilmiyordu. Çünkü etinin altında sustuğu her şey artık ona suskundu. Etinin dışında kalansa susulanın inkâr ettiklerinin toplamıydı.      

     Belki bir gözün hatırasıydı kendi. Göz onu unutmamak için direniyordu. Bulunduğu gerçekliği körleştirip onun gördüğünü görmesi için evcilleştiriyordu. Veya bir gözün gördüğü düştü. Kendini unutturmamak için gözü bir rüyanın içinde mahkûm ediyordu.

Kafkarengi

                                                                     David Salle