ÜçRenk Beyaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÜçRenk Beyaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2014 Cumartesi

HASAN ALMAZ*

O günden sonra Coşkun’u bir daha uyku tutmuyor. Karantina küçük bir yer, Coşkun’ un kahvesi, daha da küçük Karantina’dan. Üstüne üstlük, geçen yıl darbe yapıldığından, sımsıkı bir yönetim, bolca muhbir ve şikâyet de oluyor.
Gecenin on biri geldiğinde, kahvenin ışıkları kapatılıyor, müşterileri ise evlerine gönderiliyor. Sonra bunlar, Berduş ile çay ocağının sotesine çekilip, bir yandan bardakları yıkıyor, diğer yanda da ot’u bok’a sarıp, gün boyu dağılmış kafalarını toparlıyorlar.

Berduş çok içtiğinde anında kaykılıyor oturduğu yere, sabaha kadar da elleşmiyor Coşkun ona. Ama şimdi konuşuyorlar. Berduş gün boyu, gelip gidip, Pembe’yi anlatıyor Coşkun’un kulağına. Anlatma sırası Coşkun’a ancak bu saatlerde gelebiliyor işten güçten.
En sevdiği saatlerde bunlar zaten Coşkun’un. Bütün gün özellikle cam kenarındaki masalara servise koşuşturduğundan, müşterileri dip köşelerde oynadıkları taş oyunlarını bırakıp, pişpirikle yetinmek üzere, cama yakın masalara toparlanıyorlar ister istemez. Coşkun’ un çayı güzel, kahvesi de kordon manzaralı olduğundan gelen geçen de kesiliyor istemeyerek.

Berduş, kayıp bir adam. Gençliğinde İskankanbol’lara gidip çalışmışlığı var, oradan Şursa’lara, hızını alamayıp Ballı/kesir’e uğramışlığı var. Ancak dikiş dikmeyi bilmediğinden, işini de tutturabildiği olamamış o gittiği yerlerde. Yapamamış işte ve dönüp gelmiş yine Tepeköy cangılına. Eh şans bu ya kendi memleketinde de fazla barınamamış. Annesinden ısrarla para istemiş bir gün. Annesi de kefen parasını nerede sakladığını unuttuğundan, “param yok” gibilerden kestirip atmışmışmış. Sonra kadıncağızı, Himmi’ nin sarı Murat taksisiyle hastaneye zor yetiştirmişler, falan filan….

Birkaç gün Jandarmadan saklanmış bu Coşkun’un evinde. Sonra Jandarma aramayı kesmiş Berduş’u, Ana yüreği de dayanamayıp şikâyetini geri almış veya aldırmış. Öyle diyorlar, anlatılanlar böyle.
O zamandan beri de Berduş ile Coşkun kan kardeşi olmuşlar. Çocukken Berduş’un, Coşkun’a attığı kazıklar unutulmuş, kahvede garsonluk mu ney, yapmaya başlamışmış… Çayı getiren Berduş, çayı götüren Berduş, boşu toplayan Berduş, boşu konuşan Berduş, çoku konuşan Berduş, silip süpüren Berduş, bardak yıkayan Berduş, hesap toplayan Berduş, cebe indiren Berduş, çöpü götüren Berduş, ot’u getiren Berduş.
Berduş Coşkun için, artık pek değerli olmuş.
Ama bu gece ve her nedense Berduş, bir türlü sızmak bilmiyor. Pembe konusu uzatıldıkça, büyüyen göz bebekleri, daha bir parıldıyor gibi ve bu seçiliyor loşlukta.
Pimpirik dolu bardağını alıp bir dikişte içiyor Coşkun. Muhabbeti uzatmasa hasretinden, uzatsa, bu defa da gevezeliğinden gözünü uyku tutmayacak. Nihayetinde kolayına geleni yapıyor ve görmezden geliyor Berduş’un yandan bakışlarını. İçine düşen koru söndürmeye çalışıyor konuşarak.
Pembe” diyor, “kiraz” diyor, “naz yapıyor” diyor.
Onun, yüksek tepelerine, ev kurmasınlar” diyor Sonra.
Apartman bile diktiler çoktaaaaan” diye sızlanıyor Berduş cigaralığı sömürürken.
Sonra cigarayı, Coşkuna uzatıyor,  Coşkun’da dumanlanıyor iyice.
Ev kurdular yaa…” diye mırıldanıyor “çoktaaan” . Ama bunu söylerken a’yı iç çekerek ve geçirerek öyle bir vurguluyor ki.
Ama sende biliyorsun ki ahretliğim, Hasan almaz, basan alır.” diyor nefeslenerek Berduş.
Gülüşüyorlar…


Sonra Plajı anlatıyor Berduş. Turistleri anlatıyor, güneşlenenleri, kamp alanında sarmaş dolaş olanları anlatıyor. Süt gibi bacakları olanları, mısır tanelerini anlatıyor göğüs uçlarına bakarak genç kızların.
Karavanları, karavanın içinden seçilebildiği kadarıyla gözetlediği sahneleri anlatıyor Coşkuna hararetle, plaj şemsiyelerini, deniz yastıklarını, şezlongları ve hem altında hem de üstünde uzananları…
Elvan” gazozlarının serinliğini anlatıyor sanki mübarek ve ardından yine dönüyor kamp alanına, duşlarda olanları anlatıyor, dönüp dolaşıp, gelip duruyor kamp alanındaki kiraz ağacının dibine.
Coşkun’ a bakıyor şimdi, onun kiraz ağacına nasıl tırmandığına bakıyor aceleyle. Pembe’ye nasıl vurulduğuna bakıyor onun, kırmızıya nasıl bu kadar hasret kaldığına, çıtır çıtır yanışına bakıyor kiraz ağacının…


Üçrenk Beyaz

*Metinin, yazarımızın bir önceki metni olan ' Pembe ve Yalın' adlı metniyle birlikte düşünülerek okunması önerilir../ üçrenk




24 Temmuz 2014 Perşembe

Pembe ve Yalın

Pembe kiraza düşkün, yalın ise Pembe’ye: Ama uzaktan görüyorlar birbirlerini, Yalın, olduğu yerde çarpılıyor yıldırımlarla ve kentin bütün elektrik sistemi aniden çöküveriyor. Kale’ de karşılaşıyorlar bunlar.
Günlerden Cuma. Kentin tüm köylerinden, kasaba ve ilçelerinden, ünlüsünü farklısını, ucuzunu fahişini -olmazsa olmaz fahişelerini-, tatlı patatesini yahut domates olmadı biberini, bolca hıyarını ama, sarı ve mor mintanlı olanlarını hem de…
Keçi ve koyunların sütlerinden üretileni, değerli olan neyi varsa işte onu, bulduğunu kapan insanların, gıcır gıcır ford minibüslere sıkış tepiş doluşarak, umduğuyla değiştirmek için bulduklarını, o nedenle kurdukları pazar yerinde rastlaşıveriyorlar…

Hâlbuki kimse kiraz getirmeyi akıl edememiş ki pazarlık niyetine. Pembe belki bu yüzden, belki annesinin siparişi nedeniyle, illaki de bulması gerektiğinden şalvarlık kumaşları, onun da kiraz desenlisini arıyor ortalık yerde.
Bütün bir sıra boyunca dolaştıkça içinden, “kiraz olsunda artık, nasıl olursa olsun”, diyor.
Arıyor aranıyor: Kırıta salına, kalçalarını bir kaldırıp bir indirerekten, bir o yana -çınar ağacının gölgesinden sakınmadan geçerek, bir de bu yana dağıtarak iyice -topuklu ayakkabılarından olsa gerek-, bolca, maviyi, boncuk yapıp dağılarak etrafında, şakıyıp bazı pazarcılarla bi’de, bazılarının yüreklerini de arkasına katarak, hoplatarak dolanıyor.
İki dirhem, bir çekirdek: Bir Cuma pazarında, esnafın yüreği böyle hoplatıldığında, fiyatlar anında düşer, alan ve satan arasında, kıran kırana bir mücadele başlar derler borsada. Ah o gözler pembede, akıl canın yongasına takılı kaldığında… Sonra Pembe’nin geçtiği yerlere bir alıcı hücumu başlar ki… arada kalanın canı böylece çıkar.
Buna, Eli işte, gözü oynaşta’ derler: Yalın, parmak uçlarını yeni terlemiş bıyıklarını burmak için uğraşırken yakaladığında,  Pembe bütün bir Pazar yerini karıştırmış, don satıcısından, sebze, meyve ve helva üreticisine, ne kadar tezgâh varsa artık, fiyatlarını ucuzlatmış, tuhafiye hizasına, tam da Yalın’ın, kendini bir kazık gibi hissettiği yere doğru, ilerlemekteydi.
İşte ne olduysa zaten, o zaman oldu: Birden bire, Kale’nin kenar mahallelerini sessiz sedasız paylaşan, ne kadar coşkulu ve oynak esmeri varsa; “palesi, şoparı, at arabacısı, faytoncusu, falcısı, bohçacısı, ama en çok da gürültücüsü, ellerinde siniler, ay çekirdekleri, darbukalar, klarnetler, alçak perdeden kemanlar, kemaniler, çalgıcılar ve geri getiresiceler” yetmedi mi?.
Al sana dümbelekçiler, el çırpıcıları, caba atıcıları, takı asıcıları, çığırtkanı, davulcusu, rakıcısı, mezecisi, pilav pişiricisi, dev kazanları, oynak havaları, neşeli dansları, sağdıcı, eltisi, dünürü, halayı, düğünü eşliğinde, aniden doluşuverdiler Karantina’nın açık ama oldukça da küçük gazinolarından birine.

Çengiler, halaycılar, dansözler, ah o  yeni yetmeler… Sonra Tepeköy’ ün ileri gelenleri… Köçekler elbet, köşede sakız çiğneyenler ve ağzında asla bakla ıslanmayanlar… İri yarı dört çingenenin getirip, gazinonun dört bir köşesinde bulunan çam ağaçlarına astıkları dev “şoparlörler”den yayılan, “Tepsi de tepsi fındıklar, Ayşe’de Veli agayı gıdıklar”, şarkısının incecik sözlerine, kıvrak namelerinin büyüsüne ve havasına dayanamayıp, düğüne icab etmişler, Pembe’yi Yalın’a, kirazı da olması gereken yere, yakınlarda kahvesi bulunan, Coşkunun bahçesine yakıştırıvermişlerdi.
Adet yerini bulmuş, Yalın’ın da başı, dillere destan bir şopar düğünüyle, evciliğe bağlanmış idi artık…
Görünen oydu ki, kiraz dudakta, dudak Yalın’da eriyecekti bundan böyle.
Gelinliğin incecik beline sarılmış, üzerine altın paralar iliştirilmiş, kırk düğümlü, esnek ama Kıpkırmızı kuşağın, bütün anlatabildiği de buydu düğüne katılanlara…


ÜçRenk Beyaz




15 Ocak 2014 Çarşamba

BABİL

Sabaha doğru ayın önünde secde edip yerlere kapanılarak ölünebileceğini ya da yeniden ve daha önce hiç olunamadığı kadar âşık olunabileceğini…

Veya iyiyi, huzuru, olasılıkla mutluluk adını verdiği o gizli hazinesini bir gün bulabileceğini, o andan itibaren kendi sonrasının, hep öyle donandıklarıyla sorunsuz, oradan oraya göç etmeksizin; dikili, çakılı -veya kendiliğinden sabitlenmiş- ‘şey’leriyle devam edebileceğini sanır insan. Ama hatalıdır ki bu:


Yalan yanlış ve eksik doldurulmuş içleriyle cesetler, arkamız mezarlığa önümüz tabuta yol!

Yaşamı kaç defa, ya da kaç defa ölümü tadarsa tatsın, olanca ömrüne ne kadar görkemi sığdırırsa sığdırsın; onun Babil’de başlattığı o inşaat hep sürecek. İster kendi yarattığı Tanrı’ların katına, ister uydurduğu efsanelerin tadına korkusuzca varsın ulaşsın, onun kendine ait olan o ‘Ad’ı, kendine ayrıcalık ve biriciklik sunacağını düşündüğü o ‘Bütün’ü arayışı hiç bir zaman dinmeyecek.
Onun kadim yarası, kendi tarihinde ve dahi bedeninde açtığı derin yarık, uçurum. Ve dip köşesine hangi sevdayı tıkamış olursa olsun, hiç durmadan kanamaya, öfke ve irin kusarak iktidarını kurmaya hiç ara vermeyecek…


Eylemek, hakikate dokunmak ve yön vermek, bütünüyle yutmaktır ki kemiksiz olanı ve haliyle dilsiz kalmak, su gibi akmak sonra: İşte büsbütün olabildiğimiz sadece bu.

Ve unutmadan,


Zamanı tutuşturan insanlar yok değildir.

Sabahın ilk saati ile uykuya yatıp, beşinci saati ile alelacele kalkmak yatağından, gece uykusu aldığına inanmak ve gülümsemek. Kahve suyunu cezveyle buluşturmak…  Cezveyi bile kıskanmak kahvesinden… Zeytini limonlamak küçük mavi bir kapta… Ululuğa erişmiş ve kocamalığın zirvesindeki annelerin, ananelerin büyük teyze ve kanserden ölen halaların rüyalara kolayca sızabildiklerini, bunun engellenemez olduğunu, başın arşa değmediği ya da Zigguratın son basamağına erişilmediği sürece bunun anlamının kolayca bilinemeyeceğini düşünmek. Bütün büyüklükleri anmak.  Onca sızıya rağmen, boğazın düğümlerini çözmeye çalışmak el yordamıyla. Yokluğun gölgesinde varlığa da göz süzmek. Fark etmeden sürüklenmek avare bir sabaha…

Zamanın donduramadığı bir insan yok gibidir de.


Günün sırtına binmek…

ÜçRenk Beyaz



24 Şubat 2013 Pazar

SUSMAK YA DA KONUŞMAK


Birden bire iki apartman bahçesinin sığlığını birbirlerinden ayırmak için örülmüş düz duvarın üzerinde yürüyen kediyle göz göze gelmek.
Ve o andan itibaren kedinin dünyası ve seninkinin bütünüyle değişmesi.

Ne sen unutabilirsin artık,
Ne de o bundan böyle senin farkına varılmamış hallerine gerisin geriye dönebilir.
Onun gözlerinde senin yansıman,
Senin zihnindeyse onun sarı tüyleri.
Bilmek…
Bu kavramın içine sırçasından köşk kondursan…

‘Ama sözlerini bu yapının neresinde dolaştırırsan dolaştır,
Hiçbir mekânın içini tam olarak dolduramayacağını da unutmadan…’

Ya gözlerin pencerelerinden öteye,
Ya sözcüklerin uçarak balkonundan,
Büyük bir heyecan kuşatırsa bahçeyi…
Belki gerçek, bilmenin gerçekliği, sözü edilebilir mi bunun?
Bir yaprağın düşüşüyle neler değişiyorsa artık…
Sana söylüyorum gerçekliğini bulan insan:
Bahçeler güzü içer ve güzün bitirici soluğuyla yeniden can bulurlar kendi baharlarında.
Sen ki, en basitinden kurgulanmış dilinle ilk harfi söylemeye yeltenen,
Dilinin ilk kıvrılışıyla evrene binlerce doğan.
Tüm gizlerini kucaklayan kadim bilinmezlerin,
Sırrı görünür kılan,
Tükürüğü, kelimeyi, küfrü ve arkasından,
Sonra kendi bildiğini de unutmaya şaşıran.
Şefkatin, hüznün ve soğuğun,
Ve ılığın, ölümcül atmosferinde çekip giden sözlerin;
“Ah, evet. Evet, tüm sözler birer yılan!
Zehrinin acısından tanıyordum onları
Kendi gerçekliğiyle derisini yakıp kavuranlardan!”
Bil ki, mümkün olanın cehennemindesin artık.
Susmanın cehennemi, konuşmanın cehennemi.
Ve bunlar ‘mutluluğun olamaz’lardan, inan!

Belki güzel bir rüyada şunları görüyorsun;
“Kendi yerçekimimle tüm gizler hep açıkta,
Benim doğal içtepim merakla donanınca,
Susabilmem ne mümkün, çavlanlar gürledikçe,
Şelalenin şarkısı yaşam ile inliyor,
Bu yüzden esiyordur bütün deli rüzgârlar
Ormanın fısıltısı bana şunu söylüyor;
Bilebilmek mümkün artık, derinde uyudukça
Kuytuma gel ey insan, kuytumda şiirler var,
Büyülü ırmakların kenarında kaleler,
Hazineler yığılı taştan mahzenlerim var!
Bilebilmek mümkün artık bunları kuşanınca
Yeter ki konuş böyle sözlerime kanarak,
Şavkımın ve şerbetimin büyüsünden içerek
Ah, konuşmanın unutmak olduğu söylenebilir mi ki?
Böyle hoş bir rüyayı unutur mu hiç insan?”

Ya da büyük bir yarığın başında bekliyorsun:
Uçurumun gölgesi senin varlığından da büyük,
Dipsiz bir koyuluğun içinde kaybolmak var;
Ne bir vaat, ne bir imge, ne de bir işaretin.
Tekillik ve yücelik boğazını sıkıyor,
Belirgin bir yok oluş, dudakların oynuyor,
Susmanın cenneti bu, konuşmanın erdemi.
Yaşamak gibi bir şey, unutmak gibi bir şey
Bilmek diyorum sana ey, uyan o uykulardan!

Sonra kedinin yiyecek bulma telaşına kapılıp sürüklenmesi mevsimler boyunca, belki mart ayına kadar: Çöp bidonlarının devrilmesi, kentin soluk yüzlü belediye başkanının talimatları, sokak imarları, hayvan barınakları, alışveriş merkezleri, derin dondurucular, tüp bebekler, gelecek ve gideceğin hesaplanan kaygısı. Boşluk; hiçbir zaman kendin olarak dolduramayacağın o büyük yerçekimsizliğinin karnına saplanan ağrısı, bir keskin bıçak, bir kırmızı elma, bir mavi gök, bir beyaz bulut, kocaman ve tostoparlak bir kızıllığın altında bunlar olup bitiyor. Konuşarak anlaşabiliyor ve gül gibi geçinip gidiyoruz kendi aramızda ve kök salmaktan bir türlü vazgeçemediğimiz şu dünyada.

Ya da hiiiiç konuşmadan…

ÜçRenk Beyaz

                                                                    Mimmo Jodice