ÜçRenk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÜçRenk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Nisan 2015 Salı

KAHVERENGİ SÖYLEŞİSİ



Sevgili Kahverengi,  Üçrenk'in en eski ve en sevilen yazarlarından birisin. Dolayısıyla da en merak edilen yazarları arasında yer alıyorsun. İlk olarak, Üçrenk'le ilişkinin nasıl başladığını sormak istiyorum. Çok sayıda şiirin ve öykülerin yer aldı oluşumda. Üçrenk'e eser verme kararını nasıl aldığın bizim için de bir merak konusu. Buradan başlayalım istedim.

Merhaba.
Öncelikle böyle bir projede beni düşünmüş olduğunuz için ben teşekkür ederim.
Üçrenk'le çok kıymet verdiğim bir arkadaşımın vasıtasıyla tanıştım. Genelde internet üzerinde çok fazla takip ettiğim kültür-sanat oluşumları yoktur. Açıkçası halen matbu dünyanın bağımlısıyım. Sosyal medya nedense hep soğukluk hissi uyandırıyor beni. Ama elbette takip ettiğim, arada bir yokladığım siteler de yok değil.
Üçrenk'le tanıştıktan sonra, beni asıl cezbeden yazılanların biraz miri malı gibi görünmesiydi. Yani isimlerin önemli olmaması, asıl derdinin içerik olması beni de burada yazmaya itti. Belki biraz ütopik bir şey ama keşke sitede yazılanların hiçbirinde kime ait olduğuna dair bir ibare olması. Hatta keşke yazılı âlemde de böyle olsa bu. Sonuçta bu da bir aşamadır ve bu aşamada yer almak benim için oldukça keyif verici.

Üçrenk Sanat oluşumu tam da dediğin bu noktada ortaya çıktı: ' 'Yazara değil, esere inan ''. Söylediklerinden senin de yazın-yayın dünyasında olup bitenlerden pek haz etmediğin anlaşılıyor. Bu konuyu biraz açalım istiyorum. Kimliksiz yazının olabilirliği konusunda ne düşünüyorsun, gerçekten böyle bir ütopyaya varmak olanaklı olabilir mi? Veya kimliksiz yazın, gerçekten bir gereklilik mi, kirliliği aşabilmede? Bu konudaki düşüncelerini paylaşırsan sevinirim.

Ben her insanın, özellikle de yaratıcılıkla içli dışlı olan herkesin, birden fazla kimliğe sahip olduğuna inanırım. Ama önemli olan böyle bir durumda, bu kimliklere sonuna kadar sahip çıkmak ve bu kimliklerin girdiği çatışmayı verimli bir üretime dönüştürebilmektir. Herkesin olduğu gibi, benim de birden fazla kimliğim var. Yazarken başka biri oluyorum, âşık olduğumda başka. Oğullarımla vakit geçirirken sadece 'baba' kalıyorum mesela. Hepsinden memnunum bu kimliklerin, hepsi bir şeyler katıyor hayatıma.
Ütopya meselesine gelince. Eski çağlarda mağara duvarlarına çizilen resimlerin altında kimin yaptığına dair bir işaret yoktu. Bugün severek dinlediğimiz anonim türkülerin kime ait olduğunu düşünmüyoruz bile. Ve asıl ilginci, bugüne kadar kimse çıkıp da o türkülerle bir iyelik ilişkisi kurma gereği duymamış. 'Bu türkü benimdir, ben yazdım' dememiş. Demek ki böyle bir dünya mümkün. Böyle dönemlerin varlığı bunu kanıtlıyor. Farkındayım, sahiplenmek dürtüsünün akıl almaz boyutlara geldiği bir dünyada yaşıyoruz. Sadece ikili ilişkilerde ve mülkiyet konusunda değil, sözcükler üzerinde bile tahakküm kurma gibi amansız bir hastalıktan mustaribiz. Ama her hastalığın bir çaresi vardır sonuçta. Eğer iyelik ilişkilerimizden arınmak istiyorsak -  ki bence bu gerekliliktir - ilk önce bize ait olduğunu düşündüğümüz şeyleri tekelimizden çıkararak başlayabiliriz buna. Sahip olduğumuz yetenek yazmaksa, buradan atabiliriz ilk adımı. Benim edebi anlamdaki tek dileğimdir sanırım; insanların adımı görmeden yazdıklarımın bana ait olduğunu anlamaları... Ben Behçet Necatigil'in bir şiirini ya da Bilge Karasu'nun bir öyküsünü okuduğumda, Robert Bresson'un bir filmini izlediğimde ya da Reshid Behbudov'un ve Kayhan Kalhor'un bir parçasını dinlediğimde adlarını görmesem bile, bu eserlerin onlara ait olduğunu biliyorum. Bütün bu isimlerin bir etiketi ya da bir imzaya ihtiyaçları yok. Eğer yazarlar/üretenler bunu başarırlarsa, merak edilmesin, okuyanlarda başaracaklardır. Yani kimse isme, sahiplenme duygusuna ihtiyaç duymayacaktır.

Sevgili Kahverengi, sözlerin Üçrenk mantığıyla fazlasıyla örtüşüyor. Yine de, bir süre önce yakın bir dostumun bana yönelttiği soru kılığına girmiş, hafif dozlu bir eleştiriyi seninle paylaşmak ve bu soru / eleştiriye maruz kalan sen olsaydın, nasıl bir karşılık vereceğini bilmek istiyorum. Söz konusu dostum demişti ki; " Kimliğinden, yazdığının mülkiyetinden vazgeçmeyi arzu ve iddia ediyor,  Üçrenk'te yazdıklarını bu ilke doğrultusunda paylaşıyor; bir yandan da asıl kimliğinle üretim yapmayı ve paylaşmayı sürdürüyorsun. Bu bir çelişki değil mi?"
Ne diyorsun?

Zaten bunun için diyorum 'birden fazla kimliğimiz var' diye. Demek ki bazı kimliklerimiz sahiplenme dürtüsünden hala vazgeçebilmiş değil. Eğer Üçrenk en başta benden bir renk rumuzuyla değil de, herhangi bir etiket olmadan şiir göndermemi dileseydi, buna da bir itirazım olmazdı. Bu mevcut dergiler için de geçerli. Bir de şu var: Ne yazık daha bir Behçet Necatigil ya a Bilge Karasu olabilmiş değilim. Bu konuda bir umut ışığı da görmüyorum :)

Kendine haksızlık etme ; ) Daha ilk dizelerde şiirin Kahverengi elinden çıktığını anlayan bir okur kitlesi oluştu Üçrenk'te. Son söylediğinden yola çıkarak, şunu sormak istiyorum: Günün birinde, isimsiz bir kitap yayımlamayı düşünür müydün? Cevap evetse, kitabın serüveni hakkındaki öngörün ve aynı zamanda hayalin ne olurdu?

Teşekkür ederim bu nazik iltifat için.

Öncelikle, eğer bir gün imzasız bir kitap çıkartacak olsam (ki bunu istediğimi başından beri ifade ediyorum), kitabıma kesinlikle bir isim vermezdim. Okuyan nasıl seslenmek istiyorsa öyle seslensin isterdim. Okuyan herkes kitabın adını kendine göre belirlesin, ne şekilde anmak istiyorsa öyle ansın diye. Aslına bakarsanız, bunu yapmak çok da zor değil. Kurarsınız bir yayınevi, kitabı da çıkarırsınız, sonra da izleyin gümbürtüyü. Edebiyat camiası sever böyle şeyleri. İki kişi bir araya gelmeye görsün, laf şiirden çıkıp dedikoduya dönüşür. Biraz önce can ciğer kuzu sarması oldukları adamın arkasından demedik bırakmazlar. Böyle bir durumda da kitabın kime ait olabileceğine dair inanılmaz komplo teorileri üretirler. Hatta kitabın yazarını bulmak için size imza günü düzenlemekten, sizi panellere davet etmeye kadar birçok yolu deneyebilirler. Ama akıllarına gelmez, imzası olmayan bir adama imza günü düzenlemenin mantıksızlığını bile kavrayamazlar. Zorlanırlar bunu algılamakta. Yanlarındaki sevgililerini bile 'benim sevgilim' diye tanıttıkları için, illa ki yazılanın da bir sahibi olması gerektiğini düşünürler.
Evvel zaman önce bir rüya görmüştüm. Bir masada şiir ya da ona benzer bir şey yazıyordum. Sonra uğultulu bir ses duydum. Ses, 'Niye yazıyorsun ki? Nasıl olsa yazdığın her şey kaybolacak.' diyordu. Yazdığımız her şey kaybolacak. Suya yazıyoruz ve havaya. Ama gerçekten yazdıklarımızın bir değeri varsa, nereye yazarsak yazalım, ne yazarsak yazalım, türküler gibi ya da Altamira'daki duvar resimleri gibi bir isme gerek duymadan yarına kalırlar. Zaten bir çocuğun kaydırak oynarken toprakta bıraktığı iz, yazdıklarımızdan daha değerli değil midir?

Güzel anlattın. Bu noktada, tam olarak isimsiz olmasa da, belli bir kimliksizlik iddiası taşıyan metinlerden kurulmuş Üçrenk Seçki kitabımıza gelmek istiyorum. Kahverengi olarak, kitabı ilk eline aldığında neler hissettiğini merak etmenin yanı sıra, diğer kimliğinle bir şair ve edebiyatçı olarak kitap hakkındaki düşüncelerini de bilmek güzel olurdu diye düşünüyorum.

Ben Üçrenk'te yazdığım her şeyi, delicesine âşık olduğum ama çok da uzağında olduğum biri için yazdım. Bu nedenle, seçkiyi tarafsız, dışarıdan bir gözle değerlendirmem çok zor. Kitabı ilk elime aldığımda, o insana dokunmuş gibi hissettim. Sayfalarını çevirmeye başladığımda, gözlerinden ayaklarına kadar bütünüyle ona bakıyormuşum gibi oldum. Kitabı burnuma yaklaştırıp kokladığımda, onun kokusuydu duyduğum. Kitabı yanıma alıp deniz kıyısına indim çoğu gece. Keskin iyot kokusunun altında, oydu yanımda benimle beraber yürüyen. Benimle beraber şarkılar söyledi, birlikte taş sektirdik denizin üstünde. Başucumda durur o seçki. Açar açar okurum. Âşık olduğum o insanla bu kadar sık beraber olmak o kadar güzel ki. Demek ki bazı şeylere kavuşabilmek için kim olduğundan, adından vazgeçmen gerekiyormuş.

Ah be Kahverengi ne yaptın ; ) Sanırım Üçrenk Seçki'nin pek çoğumuz için benzer anlamı veya anlamları var. Yaralarımızın üstüne daha fazla elmas ekmeyelim diye başka bir konuya geçmek istiyorum. Neden Kahverengi? Seçtiğin rengin senin için özel bir anlamı var mıydı, bunu  bilmek ister herhalde okurlarımız.

Bir çift kahverengi ayakkabı. Bütün nedeni bu. Tıpkı Hemingway'in o kısacık öyküsündeki gibi. Çocukluğum bir dağ köyünde geçti. Biraz da yokluk içinde. Çok sevdiğim bir arkadaşım vardı Mıstık adında. Muhtar Nevzat'ın oğlu. Aynı yaştaydık Mıstık'la. İlkokul üçe giderken, bir bayram arifesinde tarlada bir kuyunun içinde buldular Mıstık'ın ölüsünü. Yakın arkadaşıyım diye, Muhtar Halil Mıstık'a bayram için aldığı kahverengi ayakkabıları bana verdi. Ayakkabılar koyduğum yerde, aksak bir divanın altında durdular günlerce. Hiç giymedim, giyemedim. Sonra bir sabah o ayakkabıları alıp Mıstık'ın mezarına gömdüm. Zaman zaman Mıstık'ın bile yüzünü unuttuğumu fark ediyorum ama o ayakkabıların ışıl ışıl parlayan rengini unutmuyorum bir türlü.

Kahverengi'nin böyle bir öyküsü olduğunu bilmiyorduk, okurlarımız hiç bilmiyordur. Bu öyküyle yepyeni bir  ' Kahverengi ' ekledin rengine. Şimdi düşününce, diğer yazarlarımızın renk seçimlerinde kim bilir hangi öyküler gizlidir. Diğer renklerden söz açmışken, yine sormak istediğim bir şey var: Üçrenk yazarlarından özellikle dikkatini çeken, yazdıklarını takip ettiğin, kim acaba diye aklından geçirdiğin bir renk oldu mu? Olduysa bizimle paylaşır mısın, elbette nedenlerini de ekleyerek.

Ne yalan söyleyeyim, bütün renkleri merak ediyorum aslında. İçlerinden birkaçını biliyorum, bu nedenle onlar hakkında bir şeyler söylemem doğru olmaz. Çoğu zaman hislerimde yanılmam. Yine de zorlandığım anlar hayli fazla.
Melun Renk'in yazdıkları çok hoşuma gidiyor mesela. Yazdıklarının hayatın içinden geldiğini düşünüyorum. Yaşanmışlık hissi hemen yakalıyor beni. Çok yakın geliyor yazdıkları bana. Yine Siyah Eskisi'nin "anıya anı anlatma çabasına son denir" dizesi hiç çıkmıyor aklımdan. Sonra Tenekeden Macivert'in yazdığı her şeyin içinde kendimi de buluyorum. "Bir Mektup: Yapaysız, Acelesiz" ne güzel bir metindi. Gelmedi devamı bir türlü. Devamı gelmeyen Aşki vardı bir de. Ne zamandır yok ortalıklarda. Harflerini tamamlamadı bir türlü. Üçrenk Kırmızı'yla Üçrenk Mavi'yi saymıyorum bile. Onlar zaten Üçrenk'in dinamosu. Ama Üç Ton Kara'yı anmasam olmaz. Onun o deneysellik kokan metinleri, içime oturan cümleleri çok kışkırtıyor beni. Ne zaman ondan bir şeyler okusam yazma isteği duyuyorum. Bir de şu "Uçurum" serisini yazan Lacivert. İnsan uçurumlar hiç bitmesin istiyor. Yoksa nasıl öğreniriz düşmeyi?

Renklerimizin hepsi çok değerli, bu oluşumda yer alma cesareti göstermeleri bile başlı başına bir armağan bizim için. Şiirine geçmeden önce Üçrenk ile ilgili sormak istediğim son bir soru var. Zaman akıp gidiyor, Üçrenk yayına başlayalı dört buçuk yıl olmuş bile. Biz kendimize, duruşumuza baktığımızda, Üçrenk'in geleceği ile ilgili çok öngörülü olamıyoruz. Senin baktığın yerden, Üçrenk'in evrilişi ve geleceği ile ilgili öngörülerin var mı, varsa neler?

Mesela bütün renkleri bir ara toplayın. Herkes hangi renkse onu giyinip gelsin. Melun Renk melun giyinsin, Ten Tengi ten renginde, Acı Yeşil, Tenekenden Macivert de öyle... Bu işin şakası tabii. Dediğiniz gibi, Üçrenk böyle yapan duruşu zaten. Bu duruş değişmediği müddetçe bana göre herhangi bir sıkıntı yok. Her şey birikiyor. Birkaç gün arayla yeni yazılar, şiirler ekleniyor. Ben buna 'kayıplar atlası' diyorum. Kaybolmaz güzeldir çoğu zaman. Kayboluşa devam edelim. Başka ne isterim ki.
Artık beklenti mi yoksa öneri mi dersiniz bilmiyorum. Ama ortak metinler yazılabilir mesela. Ne bileyim Hrant için olabilir, Gezi'de yitirdiklerimiz için, Metin Lokumcu için, belki daha birçok şey için. Bu söyleşi konusu bile bir değişimi işaret ediyor. Zamanı geldiğinde değişimler ister istemez dayatıyor kendini.

Şaka olduğunu fark edene kadar, bir an için aklım çıktı Kahverengi, özellikle de Trenses'in giyinip gelebilecekleri gözümde canlanınca; ) Ortak metin fikri bize de sıcak geliyor ama her şeyin bir zamanı var. Bir takım atılımlar ya da ufak denemeler hep aklımızda. Yaşama gailesi izin verdikçe uygulamaya alacağız bunları.
 Biraz da şiirinden konuşmak istiyorum. Bir şaire, yazara yazma serüvenini sormanın çok akla yakın olmadığının farkındayım ama yine de, ortak duygulanımı nasıl oluyor da ortak olmayan bir imge dünyasında böyle evirip çevirip, yepyeni ama herkesin okuyabildiği bir dile dönüştürebiliyorsun, cidden çok merak ediyorum? Senin şiirinin özel olduğu çok ayan. Ama o sözcüklerin yanyanalığını bunca özel kılanın ne olduğu ise sır. Bu konuda neler söyleyebilirsin?

 Kendiliğinden. Her şey kendiliğinden oluyor. Yaşamın kendisi gibi. Çoğu zaman birkaç sözcük grubu ya da bir dize geliyor zihnime. Sonra da istemsiz bir şekilde bütün şiir o dizenin üstüne inşa ediliyor. Dikkatle bakıldığında, o dizenin hangisi olduğunun fark edilebileceği kanısındayım. Ben çok çabuk yazarım şiirlerimi. Günlerce bir şiirin üstünde çalıştığım, ona mesai harcadığım olmadı hiç. Tabii ki şiirde düzelttiğim yerler ya da değiştirdiğim noktalar oluyor. Ama esas itibarıyla bir şiirin yazımı bir saatten fazla sürmez benim için. Ama bunun evveli var doğal olarak. Yani günler, haftalar boyunca zihnimde taşıdıklarım bir anda birleşince bu kadar kısa sürüyor yazma süreci. Kafamda önceden oturmuş oluyor çünkü şiirin büyük bir bölümü. Tamamlanması da kısa sürüyor böylelikle. Bunun yanında okuduğum başka bir şiirden ya da izlediğim bir filmden yeni kanallar açabiliyorum kendime. Bu açıdan kışkırtılmaya çok açık bir yanım var. Sıradan gibi görünen bir olgu bile bambaşka bir algı yaratabiliyor bende. Bunlar işin teknik boyutu. Bir de duygusal yönü var yazdıklarımın. Uzun süreden beri aşık olduğum bir hayatımda. Hayatımda ama hayatımda değil. Birbirimiz çok seviyoruz ama beraber değiliz. Biraz karmaşık olduğunun farkındayım. Ama bunu güzel yapan da bu. Yıllardır yazdığım bütün şiirler onun eseri. Onun bir bakışı, bir fotoğrafı, ağzından çıkan bir kelime, benim için şiire dönüşebiliyor. Sihirli bir değneğim olsa, inanın bu kadarını yapamazdım kendime. Bu duyguyu tanımlamakta zorlanıyorum. Ama bunun aşkı da aşan bir şey olduğunu biliyorum. Yazdığım her sözcükte onu anlatıyorum çünkü. Ben bugüne kadar yazdığım en güzel şiirin, ona duyduğum aşk olduğunu biliyorum. Başka şiir yazmasam da olur.

Şiirinin duygusal hazırlığını ya da evresini anlattığın kısım, beni bitirdi ; ) Şiirini şiirle anlatmak gibi bu. Sanırım okurlarımız da aynını hissedeceklerdir. Bir şiirin öznesi ve nesnesi olabilmenin bu kadar güzel anlatılabilmesi, haset değilse de bir ' ah ! ' yaratacak okuyanda.
Sevgili Kahverengi, daha saatlerce sorabilirim ve biliyorum ki sen de aynı keyifle yanıt verirsin. Ama sanırım söyleşimizin sonuna geldik. Bu güzel sohbet için Üçrenk ve okurları adına çok teşekkür ederim.Okurlarına son olarak söylemek istediklerin varsa, seve seve aktarırız. Bizi şiirsiz, kahverengi'siz, aşk'sız bırakma emi? Çok sevgimle...

Asıl teşekkür size. Bana şiirlerimin yaratıcısını, müsebbibini burada da anma şansı verdiniz. Bu söyleşiden yeni bir şiir yazmışım gibi keyif aldığımı bilmenizi isterim. Elinize sağlık. Kolay gelsin.





19 Eylül 2012 Çarşamba

ÜçRenk Seçki Tanıtım Yazısı

Öyle bir kitap düşünün ki, içinde yer alan birbirinden güzel ve edebi kalitesi yüksek öykülerin, şiirlerin yazarları arasında hem amatör kalemler olsun hem de takip edilen yazarlar yer alsın, ama kimin kim olduğunu kimse bilmesin.

ÜçRenk Sanat oluşumu, iki yılı aşkın süredir “ yazara değil esere inan” ilkesiyle gerçekleştirdiği enteraktif edebiyat yayıncılığının üretimlerini, asla ölmeyeceğini düşündüğü kitap sayfalarına taşıdı.

“ Söyleyecek hiçbir şeyi olmadığını anladıktan sonra, insan bunu söylemenin bir yolunu arıyor. Üç Renk, bu arayışın bir ürünü olarak doğdu. İnsanların birer isim olarak ve ismin arkasından tutunarak önemli olmaya çalıştıkları edebi toplumsallıkta, sahip olduğumuz ad’larla var olmaya çalışmanın yoruculuğu yanında; “ ama burada bir yanlış var” fikri ÜçRenk’i bir ad’a sahip olmaktan vazgeçmeye; kimliklerimizi, bir paltoyu üstümüzden sıyırır gibi çıkararak, kapının dışında bırakabileceğimiz bir alan yaratabilme çabasına yöneltti.” cümleleriyle kendini açıklayan ÜçRenk Sanat, her geçen gün sayıları artan ve " bu satırların yazarı" demek yerine " bu satırlar…" diyebilen insanların birlikte bir güzellik yaratabileceklerinin kanıtı oldu. Yazarlarının isimleri yok, her bir yazar ( bilinen ya da bilinmeyen) adını yok sayarak bir renk olarak imzaladı metinlerini, şiirlerini. 

Kitap, kırk dört öykü, otuz şiir, ÜçRenk yönetimiyle ile yapılmış bir röportaj ve çok sayıda orijinal görsel materyalden oluşuyor. Söz konusu eserler, edebi incelemeleriyle tanınan yazar Hülya Soyşekerci tarafından derlendi ve yayına hazır hale getirildi. Ülkemiz edebiyat tarihinde bir ilk olarak kabul edilen bu üretim, şimdiden gelecek yıllarda hakkında konuşulacak bir yapı olarak işaret ediliyor ve okura belki de takip ettiği bir yazarın, şairin üretimini bu kez kimliksizliği içinde keşfetme olanağı sunuyor.


                                                         Görsel Cavit Mukaddes

10 Mayıs 2012 Perşembe

ÜÇRENK SANAT YAZARLARINA ÖNEMLİ DUYURU



Sevgili Renkler,



Bildiğiniz gibi Üçrenk Sanat, önümüzdeki eylül ayının ilk günü, ikinci yaşını dolduracak. Adlarımızı üzerimizden sıyırıp, belli bir kişi olmaklıktan çıkarak, salt eser - öykü, şiir, resim, fotoğraf- olmaya karar verdiğimizden bu yana giderek büyüdük, çoğaldık; aramıza katılan her yeni renkle güzelleştik. Kendimizi değil, yazıyı - sanatı güzellemeye çalıştık. Üçrenk sanat projesinin umduğumuz gibi serpilip gelişmeye başladığını gözlemlediğimiz andan itibaren, önümüze koyduğumuz minik bir hedef vardı: Üçrenk sanat blog'da yayımlanmış eserlerden basılı bir ürün, bir seçki ortaya koymak. Artık zamanı geldi. Önümüzdeki ! eylül tarihinde raflarda olabilecek şekilde, bir üçrenk seçkisi hazırlamak üzere kolları sıvamış bulunuyoruz. Bugüne kadar blog'da yayımlanmış ürünlerden seçerek oluşturacağımız bu seçki, hem doğumgünü armağınımız olacak hem de hedeflerimizden birini daha aşmış olacağız.



Bu noktada, Üçrenk Sanat blog'da ürünü yayımlanmış olan renklerimizden kimilerinin bu seçkide yer almak istemeyebileceklerini düşünerek, böyle bir istememezliğin bize en kısa sürede iletilmesi gerektiğini sizlerle paylaşmak istedik. Bundandır ki, üçrenk sanata ürün vermiş renkler arasında, seçki'de yer almak istemeyen bir renk olması durumunda, bu durumu ucrenksanat@gmail.com adresi aracılığıyla bizlere bildirmeniz gerekmektedir.



unutmadan : ) " renkler! başbaşayız, güzel giyinelim."



Sevgilerimizle

Üçrenk


1 Eylül 2011 Perşembe

ÜÇRENK ÇOKRENK OLURKEN



Olabilir mi, dedim. Olur, diyen o iki sesten daha duyulabilir olan o iki sese ait kararlılıktı. Nasıl, diye sordum. İnsana dair ne varsa onu katarak yanımıza,  dediler. Ama nasıl, diye ısrar ettim. Başka bir ses yetti yanıtıyla:

ÇÜNKÜ YAŞIYORSANIZ MEŞGÜLSÜNÜZDÜR!

Bu sesi tanıyor olabilir miyim, diye düşünürken uzaklardan gelen ama giderek yaklaşan bir uğultu, bir söz kalabalığıyla dikkat kesti zihnim. Bana, bize doğru yürüyen, söz’lerden kurulu bir koro varlığını sezdirmeye başlamıştı. Bir kırmızıya baktım bir maviye. Ne oluyor, diye sordum yine. Cevap henüz tanımadık başka bir sesten geldi:

BİRİKTİRDİĞİMİZ TOHUMLARA GEBE SUSMUŞ TOPRAKLAR…

Konuşan kimdi, bilmiyordum. Kim konuşuyor, diye sordum yine. İçimden bir ses cevabın mavi ya da kırmızı’dan gelmeyeceğini söylüyordu bir yandan da. Haklıydım.

BEDENİ OLMAYAN BİR EL İÇİN HAYAT SONSUZ!

Bu kez soru kendimeydi: kim bunlar? İmgeler, dedi içimden bir ses. İmgeler;

İMGELER: HEP BİLİRİZ ONLARI AMA BİZDEN DE KAÇIK. KANATSIZ KUŞLARIDIR YA ŞİİRLERİN. NASIL UÇARLAR BİLİNMEZ AMA UÇARLAR İŞTE.

Nereden geliyordu bunca söz, bunca ses. Sebepsiz mutluluğun geldiği bir yer var mıydı?

YÜRÜDÜK. BİRAZ SONRA KALDIRIMIN KENARINA OTURUP SAHTE SAATLERİ YOLA ATTIK İÇİMİZDEN.

Peki ama nasıl?

HERKESİN YANINA KALACAK SIR GİBİ
ÇOĞALACAK YARININDA TARİH GİBİ.

Bunca söz bize doğru akarken, geride ne bırakıyorlardı kendilerinden. Zihnimi meşgul eden bu sorunun da bir yanıtı olduğunu biliyordum artık. Çok beklemem gerekmedi:

ANLAMAK KOLAYDI ÇÜNKÜ “ HER ŞEYİN BİR ANLAMI VARDI” VE GİZLİ OLAN NE VARSA ORTA YERDE GÜNEŞLENİYORDU.

Yavaş yavaş anlamaya başlamıştım. Kavrayış kabullenişi, kabulleniş ise umudu taşıyordu yanıma. Umut sirayet ediyor bize eklenen her söz’ün çıktığı zihin ile görünür kılıyordu varlığımızı.

KAÇANIN SIĞINDIĞI YERDİ ASLINDA. HERKES GİBİ KAÇANIN KORKULARIYDI.

Geliyorlardı. Geliyorlardı çünkü;

ÖYLE GÜRÜLTÜLÜ VE SOĞUK
ÖYLE KAN REVANDI Kİ
ŞEHRİN YALNIZLIĞI

Geliyor ve inanıyorlardı. İnanıyorlardı, peki ama neye?

İNSANLAR İKİYE AYRILIR OĞLUM
KADERE İNANANLAR VE KEDERE İNANANLAR.

Kederine inananların hayatlarında var olan neydi sorusuyla irkildi zihnim:

BİR KEDİNİN SOLUĞUNA DAHA ÇOK YER VAR HAYATIMDA…

Yanımıza kattığımız her ses’in bir de rengi vardı ve geldikleri yerde bıraktıkları başka bir geçmiş.

SON KEZ DOKUNUP BALIKLARIN RENKLİ PIRILTILARINA, VEDA ETTİM SAĞIR RENKLİ BİR HAYATA…

O geçmiş, neredeydi peki?

ALDANIŞIMIZIN TOZLU DÜZENEĞİNDE…

Beraberlerinde getirdikleri harikaları sakladıkları çıkında ne vardı bilmiyordum. Bir bilen vardı elbet:

ÖZYAŞIM, ÖZÜMDEKİ YAŞAM. İÇİMDE ISSIZ ADALAR…

Sözleri geldi, renkleri geldi, onlar geldi biz zenginledik. Her gelenle heves büyüdü. Heves inanılmaz bir güçtü:

YENİDEN ÖLMEYE HAZIR DEĞİLİM
SANA ÇAĞRILABİLEN BİR HEVES BULDUM.

Söz’ün aşıladığı heves, ömrü beslerdi. Aksi halde;

HURDAYA ÇIKAR BİR ÖMÜR USLANMAZ.

Uzak mıydı geldikleri yollar? Bir ses sızlandı:

YÜRÜMESEM…

Başka biri atıldı:

KORİDORSA UZUN BİR ŞİMDİ’NİN GEÇMEYECEK ANILARININ TOPLAMI GİBİYDİ.

Bir diğer ses hayıflanır gibiydi,

KAÇ HAZIRLIK YAPTIM DA GİDEMEDİM.

Bunca zihin nasıl doyar, diye düşünecekken haklı bir çığlık işitildi koronun arka sıralarından.

AÇIM ETİMİ YİYORUM!

Çığlık karıştırdı kalabalığı, bir dalgalanma görür gibi oldum. Gördüğüm sese büründü yine, şaşırmadım:

BEYAZ Bİ ÖRTÜ HAVALANIP DÖNENİYOR YİNE…

Sabırsız sesler varlıklarını belli etme telaşındaydı, telaşın sesi fısıltıyı andırıyordu:

HADİ ÇIKAR BE PETUNYA!

Sabırsızlara beklemenin erdemini bilenler eklendiğinde renk cümbüşü gözümü kamaştırmaya başlayacaktı, biliyordum. Çok geçmedi:

BEDENİ TOPRAĞA ÇOK YAKIN, ÇİMİN KOKUSUNU DUYUYOR, DONA KALMIŞ BİR PİŞMANLIĞI ERİTİYOR, BAŞINA TAŞ DÜŞMESİNİ BEKLİYOR AĞAÇLARIN ARASINDA.

Bir başkası, itiraf eden ağzın yalnızlığından dem vuracak gibiydi:

BAZEN OLDU TANRIYA BİRAZ YAKLAŞTIK. YAKLAŞMANIN EN UZAK BİÇİMİYLE…

Diğer bir ses geride kalmadığını umut ettiği bir umarsızlıktan söz ediyordu çevresindekilere;

OKUDUĞU SÖZCÜKLER TENİNE DEĞMEDEN YANINDAN GEÇİP GİDİYORDU. HİÇBİRİNİN ANLAMINI BİLMİYORDU, UNUTMUŞTU. BELKİ DE HİÇ ÖĞRENMEMİŞTİ.

Kalabalığa uzun uzun baktım. Bir dolu rengi yüzeyinden yansıtan bir ırmağa benziyordu. Hiçbirinin ismini bilmediğimi düşündüm sonra. Bir adları olabilir miydi, cevap için bakınırken korodan az sonra başka bir sesin yükseleceğinden emindim:

İSİMSİZLER BANA BENZİYORLARDI
BİR PARÇA BEYAZ BİR PARÇA SİYAH
BİR PARÇA İYİLİK BİR PARÇA KÖTÜLÜK.

Yanıt beni gülümsetse de, bir başkasının çok geçmeden geleceğini bildiğimden tebessümümü erteledim.

PARMAK UÇLARINDAN AKAN İRTİFANIN ASİL DAMLATAŞLARI.

Karşımda duran renkler ve seslerden yapılmış bu nadide tablonun gerçek olamayabileceğine ilişkin korkumun kendini giderek belli etmeye başlamasıyla, kırmızıya döndüm. Bütün bunlar gerçek mi kırmızı. Söyle bana.

GERÇEĞİ SÖYLEYEMEZSİN. DİLE GETİREMEZSİN. SÖZ GERÇEĞİ SÖYLEMEYE SOYUNDU MU, DOĞRU VEYA YANLIŞ GİYSİSİNİ GEÇİRİR SIRTINA. BU KOKUYA, BU KORKUYA HİÇBİRİ YARAŞMAZ ŞİMDİ. SUS!

Bildik kırmızı sözleri geleceğini tahmin etmediğime hayıflanarak maviye döndüm umutla. Burada, bu renk okyanusunda, hep beraber ne yapıyoruz mavi, diye sordum. Sözünün yumuşaklığından emindim. Yanılmamışım:

YOK YOK AĞLAMA YAĞMUR GÖZLÜ, HATIRLADIM. HALA SÖZCÜKLER VAR. SONBAHAR OLMASA DA BU KENTTE, SONBAHARIN RENKLERİ VAR, RENKLER VAR. KIZILDAN MAVİYE… SONBAHAR OLMASA NE ÇIKAR? YENİ TANIMLAR BULURUZ KENDİ İMGELEMLERİMİZDE.
GEL HADİ GİDİYORUZ, HEM DE BURADA KALARAK, SÖZCÜKLERİMİZİ BULMAYA.

Olabilir mi, dedim. Olur, diyen o iki sesten daha duyulabilir olan o iki sese ait kararlılıktı. Nasıl, diye sordum. İnsana dair ne varsa onu katarak yanımıza,  dediler. O gün bu gündür yoldayız. Önce üç’tük, şimdi çok’uz. Çokrenk’iz.

ÜçRenk

                                                                             Lal




4 Temmuz 2011 Pazartesi

SOKRATES'E AİT NE VAR ELİMİZDE!


ÜÇRENK FELSEFEYE DÜŞERKEN

En başa, kendisinin ve dış dünyanın varlığının bilincine ilk varan insan zihnine ulaşabilseydik, orada ne görürdük? Muhtemelen korku ve belirsizlik. Çünkü başlangıçta korku ve belirsizlik vardı. Çözüm anlamı bulmaktı; evrenin, doğanın, insanın anlamını. Önce doğaüstü güçler ve dinsel inanışlar sunuldu insana, anlam arayışına yanıt olarak; sonra aklın ve düşüncenin ürünü olan felsefe.

Derler ki, felsefi düşüncenin doğuşunda, insanın yetinmeyen, hep daha fazlasını, daha iyisini ve doğrusunu talep eden bir varlık oluşu yatmaktadır. Var olan açıklamaları yeterli bulmayan insan zihninin, aklın ve düşünebilme yetisinin daha tatmin edici yanıtlar üretebildiğini fark ettiği noktada felsefi eylem başlamıştır.

Ve yine derler ki, felsefe kızamık gibidir, ancak kızamıklı birinden geçer. Üçrenk kızamık kapmak üzere…

Borges Defteri’nden sevgili dostumuz Argos Ahiska’nın kaleminden çıkma bir yazı ile felsefeyi kucaklıyor Üçrenk: Sokrates’e ait ne var elimizde.

Bazı felsefe tarihçilerine göre, Sokrates bir insan olmadan önce bir sorundur. Felsefeyi eylem alanına aktarmanın ilk örneklerinden olan yaşamı, fikirleri, kendisinden sonra gelecek büyük zihinler üzerinde yarattığı etkiyle felsefi ve kültürel bir fenomen Sokrates. İnsanın yaklaşık iki bin beş yüz yıldır üzerinde kafa yorduğu, tekrar tekrar anlamaya çalıştığı bir fenomen. Argos Ahiska, bizlerle paylaştığı cümleleriyle bu fenomeni yeniden gündemimize sokuyor ve bizlere Sokrates üzerinde yeniden düşünme serüveninin kapılarını açıyor. O kapıdan seve seve geçiyoruz, çünkü;

“ Felsefe direnmenin temel biçimidir
  Çünkü dünyanın kendisine direnmedir
  Felsefe direnmektir – dünyaya” ( O.Aruoba)

Argos Ahiska ve Borges Defteri’ne teşekkürlerimizle.

İyi okumalar

Üçrenk
 
.............................................................



Sokrates, 77. Olimpiyatın dördüncü yılında, yani İ.Ö 470/469 yılında, Atina’da doğdu. Atina’nın demokratik serpilme dönemiydi o sıralar. Bir sanatçının, yani heykeltıraşın oğlu olan Sokrates ergenlik yıllarından itibaren baba mesleğini usta sayılabilecek ölçütte öğrenir, çoğu kimse aslında Sokrates’in çok usta bir heykeltıraş olduğunu bilmez. Hatta kendini felsefeye adamadan önce uzun bir süre heykeltıraşlık yaparak hayatını sürdürür. Bazı antik dönem kayıtlarına göre Sokrates’in elinden çıkmış heykeller olağanüstü güzellikteymiş. Bin yılların ardından kim bilir hangi toprağın altında kendilerini zamanın akışından koruyorlar. Bir süre sonra kendini tamamen felsefeye verir.  Sokrates’in felsefi yönelimine, yöntemine Meotik adını vermesi ise  ilginç bir öyküyü anımsatır. Meotik Yunanca “maieuein” sözcüğünden türetilmiş, anlamı ise doğurmadır. Ama her şeyden önce Sokrates’e bu ismi benimseten ise mesleği ebe olan annesi olmuştur! Peleponez savaşlarına katıldığını biliyoruz, kimisi onun cesaretini, kimsi ise korkaklığından söz eder. Zamanın güç erkine meydana okuyarak Attika demokrasinin durumunu bir zamanlar eleştirdiği için kendisinden destek uman oligarşik zulüm egemenliğine yardımı reddetmiştir, ama öyküler  Sokrates’in felsefi yaşamını eksiksiz olarak vermekten de uzak. Zamanın komedi şairlerinin şiirlerinde ona yer vermelerine de şaşırmamalıyız. Sokrates heykeltıraşlığı bıraktıktan sonra hiç bir işe  girmedi. Sık sık Pazar yerinde, Atina’daki spor salonlarını çevreleyen kutsal ormandaydı. Zamanı ve keyfi olan herkesle doğru bir yaşam üzerine konuşuyordu. Konuştuklarının kafasını karıştırmayı da fazlasıyla beceriyordu.  Erdemli yaşamayı bildiklerini iddia edenlerin havası kısa sürede sönüyordu onun öne sürdüğü derin sözcükler aracılığıyla.  O anlarda sözde bilgi, bilgisizliğin  bilinmesine dönüşüyordu.  İşinden başka bir şey düşünmeyen sadık Atik yurttaşları  Sokrates’e herhalde hem değerli zamanını çar çur eden, hem  de geleneğin kutsadığı değerlerden kuşkuya düşen mızmızın, zıt düşüncelinin biri diye bakıyorlardı. O dönemlerde bazı meraklı bakışlar Sokrates Soruları’ndan etkilendi. Ortada bir göz boyama, olmadığını, soruların altında büyük bir bilgeliğin yattığını hissettiler. Delf’li falcı Sokrates’in en bilge kişi olduğunu boşuna ilan etti. Çünkü Sokrates’in kendisi hiçbir şey bilmediğini söylüyordu. Bu kimseler Sokrates ile diyalog kurdular, Sokrates çevresini oluşturdular ve hocalarını yücelttiler.  Onu dinlemeye gelenler Sokrates’i bir otorite olarak kabul etseler de, o hiçbir zaman öğreten biri olarak ortaya çıkmadı. O hep soran, arayan, öğrenen oldu. Bu  onun bir mal sattıklarını öne süren ve bu yüzden para isteyen Sofistlerden ayırır. Sokrates, değil para armağan  bile almıyordu. Sokrates her akşam eve cepleri boş dönüyordu, günümüzdeki bir çok ressamın, heykeltıraşın, şairin, yazarın, sanatçının hala içinde bulunduğu sıkıntılar gibi, şan, şöhret, ün, para, meta aşığı ucube tayfalar haricinde toplum hala doğru düzgün üreten, yaratan insanı cezalandırmaya devam ediyor, öte yandan tüm manevi hazzını, doyumunu da bu kuşak üzerinden türlü hilelerle tatmin etmeyi başarıyor, bu çarkın en sıradan dişlisi ise günümüzün bezirgan kılıklı kimi küratörlerdir.
Tarihi kaynaklar Sokrates’in  Ksnatippe adında güzel bir Atina’lı kızla evlendiğini aktarır.
Bilgiyi kendine özgü neşeyle birleştirmesi, nevi şahsına münhasır komik biri diye ünlenmesine yol açar. Ziyafetlerde şarap içmede kimseden aşağı kalmıyordu. Herkes masaların altında sızıp kalmışken o pazara çıkar ve felsefi konuşmalara girerdi: “ Alacakaranlıkta durur, dalıp gider, bir şeylere kafa yorardı. Çözmedikçe oradan ayrılmaz, kafasında araştırarak öylece kalırdı.Öğlen olur, insanlar bu durumu fark eder, şaşırırlar, birbirilerine Sokrates’in sabahın köründen beri orada durduğunu, sürekli bir şeylere kafa yorduğunu söylerlerdi. Sonra akşam, bazı İyonyalılar serinlemek için sokaklara çıkarlardı. Biraz da Sokrates acaba bütün gece orada duracak mı diye merak ederlerdi. O ise gün ağarana, güneş doğana kadar öylece dururdu. Sonra güneşe dua  etmek için giderdi.” (Platon-Ziyafet, 220)
Sokrates on yıllar boyu filozof yaşamını özgürce sürdürdü. Çoğu ona güldü, hatta  ondan nefret etti. Diğerleri ise hayranlık duydu ve yüceltti. Ne var ki, 5. yüzyıldan 4. yüzyıla geçerken üzerine kara bulutlar çöktü. İ.Ö 399’da yargılandı. Dava sonucu zehir içerek ölüme mahkum oldu ve ceza infaz edildi. Ne olmuştu? Perikles zamanında( İ.Ö 494-429) Atina kültürel ve ekonomik gelişiminin zirvesinde ve demokratik düzen hiç olmadığı kadar sağlamken siyasi güçler Sokrates’e pek aldırmıyorlardı. Tersine onu Atina’nın atraksiyonlarından biri olarak görüyorlardı. O ise yaşamını özgürce düşünmenin ellerine teslim etti.  Platon ise ona ait  tek ses oldu, söz oldu, yankılandı.


Argos  a.




16 Eylül 2010 Perşembe

YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN ÜÇ RENK

Söyleyecek hiçbir şeyi olmadığını anladıktan sonra, insan bunu söylemenin bir yolunu arıyor. Üç Renk, bu arayışın bir ürünü olarak doğdu. İnsanların birer isim olarak ve ismin arkasından tutunarak önemli olmaya çalıştıkları edebi toplumsallıkta, sahip olduğumuz ad’larla var olmaya çalışmanın yoruculuğu yanında; “ ama burada bir yanlış var” fikri Üç Renk’i bir ad’a sahip olmaktan vazgeçmeye; kimliklerimizi, bir paltoyu üstümüzden sıyırır gibi çıkararak, kapının dışında bırakabileceğimiz bir alan yaratabilme çabasına yöneltti.

İsimlerimizi terk edip, birer renk giyinmemizin temelindeki fikirlerden biri de, “ yazara değil esere inan” cümlesinin altına birer renk olarak imza atabileceğimizi düşünmemizdi. Renklerden yola çıkarak başka renklere gidebileceğimize inandık, aklımızda Virginia Woolf’un son sözlerinden bir bölüm vardı:

“… Arkamda erkek egemen bir düzen, çürümüşlük, boşluk, yalanlar, boyun eğmişlik var…Önümde ise toplumsal yaşam, ve bütün etkenlere açık bir alan, kıskançlıklar, savurganlıklar, hırs ve asabiyet gözüküyor…Birisi harem kadınlarına kapanan kapı gibi kapanıyor, öteki ise kendi çevremizde turlamayı ve kendi kuyruğuna kafasını saklayan kurtçuklar gibi saklanmayı öneriyor…”

Woolf’un tedirginliğini, iç daralmasını anlıyor ve ondan farklı olarak üçüncü bir seçeneğin imkanına inanıyoruz. “ Edebi statü”nün gizli bir güç olarak yön verdiği yazınsal yaşama kimliksizliğimizle arkamızı dönüyor; kişisel hoşa gitme çabaları sonucu elde edilen rantların kibrini ufalamak istiyoruz.

Üç Renk; mavi, kırmızı ve beyaz ile başlayan birlikteliğini, çıplaklığına bir renk giydirerek yazmayı, üretmeyi, tartışmayı, rengarenk karışmayı arzu eden başkalarına da bol bol yer bırakan bir alan kurguladı. O alanda birbirimize karışmayı beklerken, dünyanın tüm renklerini selamlarız.

ÜçRenk

                                                                     Roxan Rp