Öncelikle böyle bir projede beni düşünmüş olduğunuz için ben teşekkür ederim.
Üçrenk'le çok kıymet verdiğim bir arkadaşımın vasıtasıyla tanıştım. Genelde internet üzerinde çok fazla takip ettiğim kültür-sanat oluşumları yoktur. Açıkçası halen matbu dünyanın bağımlısıyım. Sosyal medya nedense hep soğukluk hissi uyandırıyor beni. Ama elbette takip ettiğim, arada bir yokladığım siteler de yok değil.
Üçrenk'le tanıştıktan sonra, beni asıl cezbeden yazılanların biraz miri malı gibi görünmesiydi. Yani isimlerin önemli olmaması, asıl derdinin içerik olması beni de burada yazmaya itti. Belki biraz ütopik bir şey ama keşke sitede yazılanların hiçbirinde kime ait olduğuna dair bir ibare olması. Hatta keşke yazılı âlemde de böyle olsa bu. Sonuçta bu da bir aşamadır ve bu aşamada yer almak benim için oldukça keyif verici.
Ütopya meselesine gelince. Eski çağlarda mağara duvarlarına çizilen resimlerin altında kimin yaptığına dair bir işaret yoktu. Bugün severek dinlediğimiz anonim türkülerin kime ait olduğunu düşünmüyoruz bile. Ve asıl ilginci, bugüne kadar kimse çıkıp da o türkülerle bir iyelik ilişkisi kurma gereği duymamış. 'Bu türkü benimdir, ben yazdım' dememiş. Demek ki böyle bir dünya mümkün. Böyle dönemlerin varlığı bunu kanıtlıyor. Farkındayım, sahiplenmek dürtüsünün akıl almaz boyutlara geldiği bir dünyada yaşıyoruz. Sadece ikili ilişkilerde ve mülkiyet konusunda değil, sözcükler üzerinde bile tahakküm kurma gibi amansız bir hastalıktan mustaribiz. Ama her hastalığın bir çaresi vardır sonuçta. Eğer iyelik ilişkilerimizden arınmak istiyorsak - ki bence bu gerekliliktir - ilk önce bize ait olduğunu düşündüğümüz şeyleri tekelimizden çıkararak başlayabiliriz buna. Sahip olduğumuz yetenek yazmaksa, buradan atabiliriz ilk adımı. Benim edebi anlamdaki tek dileğimdir sanırım; insanların adımı görmeden yazdıklarımın bana ait olduğunu anlamaları... Ben Behçet Necatigil'in bir şiirini ya da Bilge Karasu'nun bir öyküsünü okuduğumda, Robert Bresson'un bir filmini izlediğimde ya da Reshid Behbudov'un ve Kayhan Kalhor'un bir parçasını dinlediğimde adlarını görmesem bile, bu eserlerin onlara ait olduğunu biliyorum. Bütün bu isimlerin bir etiketi ya da bir imzaya ihtiyaçları yok. Eğer yazarlar/üretenler bunu başarırlarsa, merak edilmesin, okuyanlarda başaracaklardır. Yani kimse isme, sahiplenme duygusuna ihtiyaç duymayacaktır.
Ne diyorsun?
Evvel zaman önce bir rüya görmüştüm. Bir masada şiir ya da ona benzer bir şey yazıyordum. Sonra uğultulu bir ses duydum. Ses, 'Niye yazıyorsun ki? Nasıl olsa yazdığın her şey kaybolacak.' diyordu. Yazdığımız her şey kaybolacak. Suya yazıyoruz ve havaya. Ama gerçekten yazdıklarımızın bir değeri varsa, nereye yazarsak yazalım, ne yazarsak yazalım, türküler gibi ya da Altamira'daki duvar resimleri gibi bir isme gerek duymadan yarına kalırlar. Zaten bir çocuğun kaydırak oynarken toprakta bıraktığı iz, yazdıklarımızdan daha değerli değil midir?
Kahverengi'nin böyle bir öyküsü olduğunu bilmiyorduk, okurlarımız hiç bilmiyordur. Bu öyküyle yepyeni bir ' Kahverengi ' ekledin rengine. Şimdi düşününce, diğer yazarlarımızın renk seçimlerinde kim bilir hangi öyküler gizlidir. Diğer renklerden söz açmışken, yine sormak istediğim bir şey var: Üçrenk yazarlarından özellikle dikkatini çeken, yazdıklarını takip ettiğin, kim acaba diye aklından geçirdiğin bir renk oldu mu? Olduysa bizimle paylaşır mısın, elbette nedenlerini de ekleyerek.
Melun Renk'in yazdıkları çok hoşuma gidiyor mesela. Yazdıklarının hayatın içinden geldiğini düşünüyorum. Yaşanmışlık hissi hemen yakalıyor beni. Çok yakın geliyor yazdıkları bana. Yine Siyah Eskisi'nin "anıya anı anlatma çabasına son denir" dizesi hiç çıkmıyor aklımdan. Sonra Tenekeden Macivert'in yazdığı her şeyin içinde kendimi de buluyorum. "Bir Mektup: Yapaysız, Acelesiz" ne güzel bir metindi. Gelmedi devamı bir türlü. Devamı gelmeyen Aşki vardı bir de. Ne zamandır yok ortalıklarda. Harflerini tamamlamadı bir türlü. Üçrenk Kırmızı'yla Üçrenk Mavi'yi saymıyorum bile. Onlar zaten Üçrenk'in dinamosu. Ama Üç Ton Kara'yı anmasam olmaz. Onun o deneysellik kokan metinleri, içime oturan cümleleri çok kışkırtıyor beni. Ne zaman ondan bir şeyler okusam yazma isteği duyuyorum. Bir de şu "Uçurum" serisini yazan Lacivert. İnsan uçurumlar hiç bitmesin istiyor. Yoksa nasıl öğreniriz düşmeyi?
Artık beklenti mi yoksa öneri mi dersiniz bilmiyorum. Ama ortak metinler yazılabilir mesela. Ne bileyim Hrant için olabilir, Gezi'de yitirdiklerimiz için, Metin Lokumcu için, belki daha birçok şey için. Bu söyleşi konusu bile bir değişimi işaret ediyor. Zamanı geldiğinde değişimler ister istemez dayatıyor kendini.
Biraz da şiirinden konuşmak istiyorum. Bir şaire, yazara yazma serüvenini sormanın çok akla yakın olmadığının farkındayım ama yine de, ortak duygulanımı nasıl oluyor da ortak olmayan bir imge dünyasında böyle evirip çevirip, yepyeni ama herkesin okuyabildiği bir dile dönüştürebiliyorsun, cidden çok merak ediyorum? Senin şiirinin özel olduğu çok ayan. Ama o sözcüklerin yanyanalığını bunca özel kılanın ne olduğu ise sır. Bu konuda neler söyleyebilirsin?
Kendiliğinden. Her şey kendiliğinden oluyor. Yaşamın kendisi gibi. Çoğu zaman birkaç sözcük grubu ya da bir dize geliyor zihnime. Sonra da istemsiz bir şekilde bütün şiir o dizenin üstüne inşa ediliyor. Dikkatle bakıldığında, o dizenin hangisi olduğunun fark edilebileceği kanısındayım. Ben çok çabuk yazarım şiirlerimi. Günlerce bir şiirin üstünde çalıştığım, ona mesai harcadığım olmadı hiç. Tabii ki şiirde düzelttiğim yerler ya da değiştirdiğim noktalar oluyor. Ama esas itibarıyla bir şiirin yazımı bir saatten fazla sürmez benim için. Ama bunun evveli var doğal olarak. Yani günler, haftalar boyunca zihnimde taşıdıklarım bir anda birleşince bu kadar kısa sürüyor yazma süreci. Kafamda önceden oturmuş oluyor çünkü şiirin büyük bir bölümü. Tamamlanması da kısa sürüyor böylelikle. Bunun yanında okuduğum başka bir şiirden ya da izlediğim bir filmden yeni kanallar açabiliyorum kendime. Bu açıdan kışkırtılmaya çok açık bir yanım var. Sıradan gibi görünen bir olgu bile bambaşka bir algı yaratabiliyor bende. Bunlar işin teknik boyutu. Bir de duygusal yönü var yazdıklarımın. Uzun süreden beri aşık olduğum bir hayatımda. Hayatımda ama hayatımda değil. Birbirimiz çok seviyoruz ama beraber değiliz. Biraz karmaşık olduğunun farkındayım. Ama bunu güzel yapan da bu. Yıllardır yazdığım bütün şiirler onun eseri. Onun bir bakışı, bir fotoğrafı, ağzından çıkan bir kelime, benim için şiire dönüşebiliyor. Sihirli bir değneğim olsa, inanın bu kadarını yapamazdım kendime. Bu duyguyu tanımlamakta zorlanıyorum. Ama bunun aşkı da aşan bir şey olduğunu biliyorum. Yazdığım her sözcükte onu anlatıyorum çünkü. Ben bugüne kadar yazdığım en güzel şiirin, ona duyduğum aşk olduğunu biliyorum. Başka şiir yazmasam da olur.
Sevgili Kahverengi, daha saatlerce sorabilirim ve biliyorum ki sen de aynı keyifle yanıt verirsin. Ama sanırım söyleşimizin sonuna geldik. Bu güzel sohbet için Üçrenk ve okurları adına çok teşekkür ederim.Okurlarına son olarak söylemek istediklerin varsa, seve seve aktarırız. Bizi şiirsiz, kahverengi'siz, aşk'sız bırakma emi? Çok sevgimle...




