22 Mart 2016 Salı

...'ME

Lorin annenin hikâyesi, Ağrı’nın Eleşkirt ilçesinin Darboğaz köyünden Ümraniye ilçesine uzanan yaşam öyküsünü dinlemek için yola koyulduğumda Dicle’nin cesedi Ortaköy sahiline vurduğunun haberini almıştım.  ‘’çok acı var dayanamıyorum’’ deyip gidişinin… 

Oğlu ve torunlarıyla birlikte yaşıyordu. Eşini on beş yıl önce trafik kazasında kaybetmiş‘’hiç mi hiç sevmedik birbirimizi’’  dediği kocasının yokluğunu hissetmediğini söylüyordu.
Yazmasının altından, memesinin üstüne düşen kınalı örgülerinin uzunluğu bir ömrün boğumları gibi duruyordu. Bedeninin bezeyen tek şey boynunda ipe dizilmiş mavi boncuklarıydı. Ellerinin üzerindeki mor çizgiler, kalın ve boğumluydu. Gözlerindeki hüzün deliciydi. Derin derin içini çektiğinde gözleri dalıp gidiyordu…

Lorin anneyi ikna etmenin kolay olmayacağını biliyordum. Onun için hazırlıklı gelmiştim. Okulda kadınlarla ilgili bir ödev verdiklerini ve bu konuda da bana yardımcı olabilecek tek kişinin o olduğunu söylediğimde. Yelkenlerini suya indirmesi gecikmedi.  Okumakla ilgili hassasiyetini biliyordum çünkü.

 Oğul hepimiz birbirimize benziyoruz. Toprak gibi, su gibi, ağaç gibi, toprağın mayası su,  meyvesi ise ağaçtır her yerde. Acıda aynen böyledir. Benim yaşadıklarımın gölgesi bile bana ağırken bir başkasına nasıl anlatabilirim ki. Hem ne kadar zaman geçti aradan yaralarımızı tazelemekten öte ne geçer elimize’

Sustu, göz kapaklarını yavaşça indirerek içini çekti. Sağ elini sol avucunun içinde saklamaya çalıştı. Başını hafifçe kaldırarak gözlerini, gözlerime diktikten sonra,  derinlerden gelen bir sesle:

‘’Hey yalan dünya! Kim derdi ki benim acılarım bir başkasına yarasına merhem olacak madem anlatacaklarım kıymet getirecek.

 Aylardan zemheri. Rahmet bütün gücünü o kışa saklamıştı sanki. Çetin bir kış olacağı yazdan belliydi zaten.  Ayva ağaçları meyvelerinin ağırlığından dallarını çocukların ellerine bırakmış, meşe ağaçları ise palamutların ağırlığından toprağı öpüyor gibiydiler.
Bolluk ve bereket yerini çetin mi çetin bir kışı haber etmişti o gün. Kış uzunluğunu pestil, ceviz, kuru dut’lu yemişler bir de(çirok) masal anlatıcısıyla geçerdi. Öyle güzeldi ki anlattıkları tıpkı bir su gibi uzayabiliyordu anlattıklarıyla. Ama o kış masal anlatıcısı gelmedi. Gelemedi.

 İşte böyle bir kışın ortasında; olacaklardan habersiz, elimdeki bidonlarla köy çeşmesine doğru kara bata çıka, benden önce gidenlerin izlerini takip ederek gitmeye çalışıyordum.  Çeşmeye vardığımda Feride ve gelinleri bidonlarını doldurmuş zar zor yürüyerek evlerine doğru yol alıyorlardı.

Kurnadan aka suyun berraklığı içimi ısıtmıştı. Zemheri ayında, avuçlayarak içtim o berraklığı. İkinciye niyetlenmiştim ki; avucumun orta yerine inen elin ağrılığıyla dengemi kaybederek karın üzerine yığıldım.  Kafama geçirilen bez parçasıyla bir anda her yer kararmaya başlamıştı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum ki bir eli ağzımda hissettim. Sonra karların üzerinde sürüklenerek o eve götürüldüm İşte o gün,  hayatımın bir daha eskisi gibi olmayacağını, o beyaz örtüyle birlikte bir yanım ölüm, diğer yarımımı da kader ve törelere teslim etmiştim.

Başımı eğmem için aç ve ussuz bırakıldım kırk gün, ailemle görüştürmediler beni.   O dönemde babamın beni geri almak için devlet kapısını aşındırdığını sürekli ağladığını yıllar sonra da olsa öğrendim. Öğrendim de ne oldu sanki. Hiç affetmedim kendisini sonuçta o da beni terk etmişti.
Evliliğim boyunca ne kadınlığımı anladım ne de bir anne olmayı. Koca kırk yılın içine sekiz çocuk, sayısız dayak, küfür ve hakaretler gördüm. İlk çocuğumu kucağıma aldığım gün ölümü uzağıma düşürdüm nefretim ise kızımın sesiyle kaybetmiştim. Bir kız çocuğu doğurduğum içinde korkuyordum. Ya kaderi benim çizgime düşerse. Bizim oralarda bir söz vardır’’ ön tekerlek nereye giderse, arka tekerlekte oraya gider’’Peşimden gelmesin istedim benzemesin buralara, okusun, gün görsün, sevsin, sevilsin…

Her gece ellerim gökyüzüne doğru açarak o koca boşluğa yalvarıyordum. Kördüğüm haline gelen kaderimi ölümle değiştirmek istiyordum. Allahın her günü lanet okuyordum kaderime ve yaşadıklarıma.
 Ben o eve gelin değil ömrü alınmış biri olarak girmiştim. Düğünüm de tıpkı bir ölünün kırkı çıkar gibi kırk gün sonra yapıldı.
Biliyor musun bir daha öyle bir kış yaşanmadı o köyde. Ama benimle aynı kaderi paylaşan kadınlar çok oldu.

Gelin gittiğim evin üç yetimi vardı. Üç kız kardeş. Babaları askerde hastalanıp ölüyor.  Dıyrabekirde defnediliyor. Anneleri ise töreden kaçıyor. Elazığlı bir adama varıyor. En küçüğü Dilan altı yaşında. Kocaman iri gözleriyle bakıyor bana. Nereye varsam peşimde. Evliliğimin üzerinden ne kadar zaman geçmişti hatırlamıyorum bir gün ahıra giderek kendimi asacaktım. Bir baktım karanlıkta kısık kısık ağlayan biri. Baktım ki Dilan duvarın dibinde korkuyla bakıyor bana.  Anlamıştı o küçücük yaşıyla.  Çok dokundu o hali bana. Şimdi bile gözlerimin önünde. O günde gidemedim…

Ah oğul! Yoksulluk ne meret şeydir bilmiyorsunuz. Ne bilin ne de yaşayın isterim zaten. O üç yetim kardeşin bellerine dolanan kalın bezlerin nedenin öğrendiğimde acım utancımı geçmişti, az yesinler diyeymiş. İnsanlık mıydı bu sorarım sana. Fakirlik toprağa, havaya, suya her yerimize bulaşmıştı sanki. Hem törelerin ağırlığı hem de yoksulluğun kollarında çırpınıp durmuşuz. Ve bu bizim kaderimizmiş…

Şehirli insanlar bana ‘’neden bu kadar çocuk doğurdun’’  dediklerinde. İçim hep acıdı. Bir de çocuklarımı hep utandı bu durumda. Kaç kardeşsiniz diye sorduklarında kızları eksik saydıklarını da biliyorum. Kim kimin nedenlerini bilir ki. Biz cahildik. Ya onlar?


Dilan’ı ben büyüttüm. Çocuğum gibi sevdim kolladım. Hiç konuşmadı. Nedenini hiç sormadım çünkü biliyordum nedenini. Hiç zorlamadım onu.
Yıllar sonra duydum ki annesin görmeye gitmiş. O gün ses etmiş acılarına…


Diyorsun ki: ben bir çeşmeyim suyun nerede
Diyorsun ki: ben bir dağım karın nerede
Diyorsun ki: ben bir çölüm kervanın nerede
Diyorsun ki: ben bir insanım vicdanın nerede

Lorin anneye hiç soru sormadım. Sormadım. O hikâyesini anlattı ben not düştüm. Sekiz çocuğun altısı kız ikisi erkek. Ne tesadüf ki üç kızı da kaçarak evleniyor. ‘’Sevdiklerine vardılar’’  diyordu. Kadınlar her acıya katlanıyor ve bu da onları bizden daha güçlü kılıyor galiba. Bir erkek olarak varlığımdan utanıyordum üstüne üstlükte korkağın tekiydim.
Avucundaki siyaha dönmüş kınadan öperek vedalaştım Lorin Anneyle.’’bu yola göz koy, unutma bizi emi’’ dediğinden beri, bu hayatı eksik soluyorum. Huzursuz, kıyısız ve renksizim.


Not: Öyküdeki kişi ve yerlerin gerçekle ilgisi vardır.

Soluksuz Gri







26 Şubat 2016 Cuma

ÇAĞLAR ÖNCESİNDE KIRMIZI

Kocaman dağınıklığın ortasına,
Adın Çağlar öncesinde yazılmıştı, kazınmıştı.
Müziğin içinde eriyen şarkı sözleri gibi.
Biri diğerini geçmiyordu.
Zamanı yoktu adının.
Her mevsimin başlangıcıydı.
Her şehir senin adınla yazılıyordu.
Bütün şehirler yalnız.
Içine sıkıştırdığın ikizin ara sıra tekme atıp ruhunu kışkırtıyordu.
Sanrılar görüp, sancılar çekiyordun.
Uyanıyordu gece.
Aşk yalnızlığa soyunuyordu.
Yağmur yağıyor, sen çiçeklere su veriyordun çingene mezarlığında,
                        ölüler baş gösteriyor.
Göğe uzanıyorum, yıldızlar kayıyor.
Dileğinin gerçek olmasını diliyorum, adını sayıklayarak.

Tanrı adından önce yoktu.

Seni konuşuyorum, seni susuyorum.
Coşkun bir nehir gibi geliyorum sana,
gün kızıllığında.
Adın dudaklarımı boyuyor.
Bütün şehirler kırmızı.

Kırmızı tek renk değildir.


Siyah Eskisi



15 Şubat 2016 Pazartesi

GECEYDİ

Geceydi. Zaman dişlisinden kopmuş, acımasızca vuruyordu karanlığın boşluğuna. Sınırlarından dönüyorduk her duygunun.  Issız kelimelerin gölgesinde sonsuz gibi duran gecenin içinde tek gerçek sigaradan çıkan duman, plastik bardağın içinde karışan kimyanın bileşenleriydi. Bizi incitecek bütün araçları kaldırmıştık.  İsimsizdik, zikredilen tek şey, gizlice rehin bırakılmış acılardı.  Dört duvarın içinde, bir perdenin arkasına gizlenen radyodan, içeriye doğru yayılan ses dalgası bölücüydü.
Neden başka bir sese ihtiyaç duymuştuk ki?

Kadının yüzünde anlamlar arıyordum. Her baktığımda beni, kendi derinliğine çeken gözleri, bir tünelin içinden geçiyormuşum hissini uyandırıyordu. İri gözleri, dudağının kenarına yerleştirdiği, derin çizgileri bir miladın ifadesinden çok bilmenin vakurluğuydu sanki.  Ona sorular sormak istiyordum ama kafamı bir türlü toparlayamıyordum. Ya gözlerine takılıyordum ya da radyodaki spikerin sinir bozucu sesine. Cesaretimi uygun bir ses tonuna büründürerek  ‘’Radyoyu siz mi açtınız?’’ Dedim.

’Ben açtım’’ dedikten sonra. İnsana huzur veren sesiyle devam etti.’’ Kafanın içindeki ses derinleşir ve sadece kendini dinlemeye koyulursan, dışarıdan gelen her ses gücünü kaybederek silikleşir. Ben de bu sesle kendimi; bölmeye, unutmaya, saklamaya çalışarak soluk alıyorum. Bazen nefesim bir melodiye dönüşürken, suskunluğumla da meydan okurum yalnızlığıma…’’

Demek ki senin de acıların var? Sen de yalnızsın? Yüzündeki çizgilerin derinliğinden okunuyor her halin.  

‘’Yüzümdeki çizgilerden anlamlar arama! Aradığın orada değil çünkü. Onlara morfin vurdum. Birazdan felce uğrayacak ve derinliklerini göremeyeceksin.’’dedi

Öfkelendi mi yoksa söylediklerimden huzursuz mu kızmışımıydı anlayamadım. Kurduğu cümlelerden sonra, gecenin sınırlarını onun belirleyeceğinden artık emindim.

 Demek yüzümdeki çizgilerden yola çıkarak, beni anlamaya çalışıyorsun. Bak sana ne söyleyeceğim:

Beden de tıpkı bir mektup gibidir. Nasıl okuduğun ve nasıl anladığın önemlidir. .Kolay olsaydı, gizleme ihtiyacı duymazdık. Kapalı olan bu bedeni açmak, içindekilerin okumak, yani insanın iç dünyasına varmak kolay değil.  
Aklın sınırlarını aşmak, başka dünyalardan süzdürdüğümüz her söz ve anlam sadece bu davarların içinde hükmünü sürdürebilir. Sen şimdi beni anlamayı bırak zamanın varken duyduğun bu sesi, kulağının çeperlerine yerleştir, muhtemelen yarın bu ritmik sesi bir daha duymayacaksın.’’

Dedikten sonra, bakışlarını hızla yüzüme doğru çevirerek söylediklerinin, üzerimde nasıl bir etki yaratmış olabileceğini kestirmeye çalıştı. Söylediklerini aklımda tutmaya çalışıyordum. Ama başaramıyordum bir türlü. İçten içe huzursuz olmaya başlamıştım.
Bunu anlamış olmalı ki, yüzüne sıcak bir tebessüm yerleştirerek daha sıcak bir ses tonuyla devam etti.

Sadece sezgilerini uyanık tut.  Düşünceden uzaklaş.  Sezgilerine güvenmelisin çünkü orada da bilinç var.  Yoksa yorulursun, aldanırsın oysa hayat sonsuz değildir düşünceler gibi.  Başkalarını anlamaya çalışma! Anlayamazsın… Bunu yaparsan aldanırsın kendine yalan söylemeye başlarsın ki, bu en tehlikeli şeydir. Kendini anlamaya çalış,  varlık nedenini anlamlandır. Sorularını insanlara değil; önce kendine, sonrada doğaya sor.’’ Mutlak doğru ‘’gelmese de, mutlaka bir cevap gelecektir.’’ 
Dedikten sonra, yerinden kalkarak cama doğru yöneldi.  Sol eliyle kanlın perdeyi aralayarak derin bir soluk aldı. Söyledikleri beni sarsmıştı. Soruları ise zihnimde birbirlerine çarpıp duruyordu.

Oysa ben hep düşüncelerin peşinden koşmuştum. Sezgilerin dayanıksız oluşları beni, önyargıya götürecek düşüncesiyle hep uzak durmuştum. Bir kadının sezgileri kadar güçlü değildi sezgilerim. Her durumu akılla açıklanamayacak kadar karmaşık olduğunu biliyor olsam da; akla dayanmayan duyular dünyasının karmaşıklığında kurtulmanın bir yolunu hep aramıştım. Kadının söyledikleri beni zamandan koparmış, algılarım hızlı ve sürekli yön değiştirmeye başlamıştı bile.
Kendimi anlamak adına bu güne kadar ne yapmıştım?  Kaç saatti mi, günü mü, yılı mı yalandan uzak tutabilmiştim? Hayat korunaklı bir yer değil ki. Tamamen özgür olmadığın bir yerde yalansız yaşamanın da mümkün olmadığını düşünmüştüm hep. Bu yüzden de insan unuttukça, yaşamaz mı zaten. Hangimiz yalanlarımızın şeceresini tutarız ki.

‘’Şimdide bahaneler uyduruyorsun kendine ‘’dedi.
 İrkildim. Çünkü düşüncelerimi sese dönüştürmemiştim henüz.  Zihnimden geçenleri nasıl bilebilirdi?  Sorularım çoğaldıkça korkularımda artıyordu.  Savunmasızdım bu kadının karşısında. Sesinin tınısı ve vurgusu insanı eziyordu. Artık bütün kontrolü eline almıştı. Ben devinimsizdim her anlamıyla onun karşısında. Camdan uzaklaşarak masanın üzerinde duran kitabı eline alarak .’’Bak sana ne okuyacağım’’ dedi.

‘’Hiçbir konuda kıblesi olmayanın, düşüncesinin de bir hükmü olmaz.  Ateşe yazı yazanlar vardır bir de ateşe dilini sürenler. Yazan kalemine tüm harfleri sığdıramazsa, dilinin gölgesinde yaşar.  Nasıl ki saçlar, sevgilinin yüzünde ki güzelliği perdelerse harfler de sözün özünü örter. Yüzünü saklarsan pusula seni doğru yere götürmez.’’ Kısa bir sessizlikten sonra.

‘’Ne düşünüyorsun bu konuda’’ dedi. 
—Kim yazmış ki bunu? Ayrıca ben sadece iktisat kitaplarını okumayı seviyorum. Bir de bir kaç yazarın özlü sözlerini bilirim. Senin okuduğun bu satırları daha önce hiç duymadım. Derin şeyler beni ürkütür her zaman. Geçek hayatta böyle derinlikler olmaz. Zaten kitaplar kurgu değil mi? Hatta biraz da yalanla beslenmezler mi?

 Mesleğinle ilgili kitapları tercih etmeni anlıyor dahası önemsiyorum da. Ama kendini sınırlamanı ve bilmediğin konular hakkında fikir beyan etmeni de doğru bulmuyorum. Sorularıma kaçamak cevaplar veriyorsun. Oysa biz bu gece sorularımıza yeni cevaplar bulmak için değil farklı sorularla yeni cevapların izinden giderek zamana dokunabilmeyi seçmiştik. Büyülü bir varlık değiliz. Bütün korkularımız türümüze karşı duyduğumuz güvensizlikten geliyor. Oysa doğa öyle mi? bak etrafına hangi ağaç, hangi bitki kendi türüne zara veriyor. Bizim dışımızda.

Radyonun sesini artık duymuyordum. Kulaklarımda sadece kadının sesi, beynimin kıvrımlarından ise kelimeleri dolaşıyordu. Gecenin sonun doğru teslim bayrağını çekmiştim. Tek istediğim şey bunun bir düş olmasıydı.
Ama değildi. Kadının sesiyle bir kez daha irkildim.

‘’ Sana bu kitaptan bir öykü okumak istiyorum. İstersen tabii’’. Başımla onayladıktan sonra: Gecenin gölgesinde derin bir uykuya dalacağız seninle birazdan ’’.dedi ve devam etti.

Söğüt Ağacı suyu çok sever. Sever sevmesine ama bizim acemi çiftçi, üç fideyi de sudan ırak bir yere diker.   Acemi olduğu kadar da sabırsız çiftçi her gün gider kontrol eder.  Gel zaman git zaman söğüt ağaçları fidelerinin tepelerinde yumrularını önce kahverengine sonrada yeşile doğru tomurcuklandırmaya başlar. Kolay olmamıştır bu gelişme hali. Ama inatçıdır da söğüt ağacı. Öyle pes etmez hemen.  Önce köklerinden damarlarını oluşturur.  Sonra damarlarını suya ulaştırmaya çalışır, yönünden sapmaz. Topraktan aldığı güçle yoluna devam eder. Bilir ki gövdeleri kalınlaştıkça, dalları serpildikçe gölgeleri biri birine karışarak doğadaki yerini alır. Ve bunu yaparken hiçbir çıkar gözetmez. Kendini kandırmaz, yalan söylemez, ne istediğini bildiği gibi ne vereceğini de bilir.’’ 
Yorgunum biraz dinlenmeliyim. Dedikten sonra  yatağa uzandı.

Neden ona baktığımda çizgileri eksik sayıyordum.   Nasıl oluyor da yüzünü bu kadar hızlı değiştirirken, bedenin bu kadar sabit tutabiliyordu. Sözcükleri gibi bedeni de şaşkınlık uyandırıyordu bende.
Geceyi sabaha kavuşturmuştum yine.  Sesim bir perdenin arkasından geliyordu sanki. Soğuk renksizdi sabahın ilk ışıkları. Yalnızdım ve korkuyordum.  Kucağıma bırakılan sorularla ne yapacağımı bilemiyordum. Kafamda bu sorularla odanın içinde dönüp dururken gözüm, masanın üzerinde duran kırmızı kâğıda ilişti.

‘’ DIŞARI ÇIK VE İLK KARŞILAŞTIĞIN KİŞİYE ÖLÜMCÜL BİR YALAN SÖYLE’’



Soluksuz Gri







4 Şubat 2016 Perşembe

serçenin gör dediği


                                               ilkim derin’e

geceydi.aydı .yokluğunuzda görünür

parmak uçlarımda gezinirdi .

gökkuşağıydı .sesindeydi  serçelerin 

şöylelemesine bişey. kuzeyde bi yıldız kümesi 

 olur olmaz bi yerde eskimonun evinde.

üşüyen bi yağmur tanesi .güneyde

gece doğan güneşti.yosununda o taşın

salyangozun izinde yürüyen o hayalet

hasreti  neşesiydi kuşların balıkların.

sesiydi o  yıldızın kayıp giden  gölgesi.

çocuktum.parmak izimi arıyordum.

sabun köpüklerine karıştım.


                                            eceayhankarası


24 Ocak 2016 Pazar

BAHÇE ( 1 )

                      
Üç gün içinde çıkacağım bu uğursuz bahçeden. Öyle dediler. Dün, yarın çıkarsın, demişlerdi. Ondan önceki gün de akşama göndeririz. Yeter artık, iki haftadır tıkıldım kaldım bu gölgesiz hapishaneye. Hapishane diyorum, çünkü kirli duvarların, sıcaktan sararmış çalıların ve sürekli kilitli tutulan bir parmaklığın arasına sıkıştırılmış durumdayız.  Etraf hamam böceği ve kertenkele kaynıyor. Bir kedi bile yok ki sevsek, okşasak, azıcık kendimize gelsek. Sıkıldım doktorlardan, hemşirelerden ve bir de ortalıkta gezinen o kocaman sıçanlardan. Zaten bahçenin kenarındaki o lağım kapağının altında yüzlerce sıçanın yaşadığına bahse girerim. Duvarlara çivilenmiş borular da onların dışarıyla olan bağını kuvvetlendiriyor. Yoksa yağmur yağdığı zamanlarda saçaklardan su boşanırken, zırnık damla gelmiyor bu borulardan.

Kitap okumama bile izin vermiyorlar. Gerçi ben gizlice okuyorum ama olsun, yine de zor oluyor. Yanımda Duras’ın “Sevgili”si var. İnsan daha çok kafayı takıyor eskilere burada. Ah o eskiler, eskimeyenler, bir türlü eskimeyip beni eskitenler, Pierre’in yanağıma batan sakalı, yaba gibi elleri, kürek gibi ayakları... Nasıl oldu da burada buldum kendimi hâlâ bilemiyorum. Ne güzel gezmeye gelmiştim Vietnam’a. Unutacaktım Pierre’in bitmeyen aldatmalarını, o kızıl saçlı kadına bakarken yüzüne yayılan aydınlığı, unutacaktım ateş gözlerini, memelerimi eriten avuçlarını. Vietnam beni özgür yapacak, kendime kavuşturacaktı. Pierre’de kaybettiğim özgürlüğümü yeniden kazanacaktım yalnız başına gezerken. Yaralarımı saracak, Paris’e yeni bir kalple ve hatta yeni bir sevgiliyle dönecektim. Yaptı da sanırım! Özgür oldum, uçtum uçtum bulutların üzerinde. Ama bir ülke bu kadar mı mahrum olur cana yakın erkeklerden? Neredeler? Bir tane kafası çalışan, eli yüzü düzgün adam bulamadım gezdiğim yerlerde. Ya kısa ve anlayışsızlar ya da sıska ve cahil.

Deliyim ben, deli! Çıktım Sapa’ya, tek kelime konuşamadığım çirkin bir acuzenin arkasında saatlerce yürüdüm ormanda. Giymiş rengârenk Hmong elbiselerini, kulağında çember küpeler, kafasında mavi yamalı bir yaşmak, ağzında betel çiğnemekten kapkara olmuş dişleri. Avrupa’da olsa bu kadın ağzını diktirirdi, gülümsediğinde dişleri görünmesin diye. Yok ama alabildiğine mutlu çünkü parası yok. Biz turistlerde de para bol ama huzur yok. Üç saat yürüdük, o önde ben arkada, yaşı belki yetmiş belki seksen. Yürürken belini o kadar büküyor ki yuvarlanacak sanıyorsun.  Bacaklarında motor mu var ne!  Ağaçlarla konuşa konuşa ilerliyordu. Ben Pierre’i ilk orada gördüm. Altı aydır görünmüyordu bana. Ağaçların arasında bir var oldu, bir yok oldu.

Sonra korktum, geri döndüm akşamın karanlığı çökmeden. Hep böyle oluyor zaten, korkuyorum ve geri dönüyorum. Denizde de böyleyim, ormanda da! Derinlik ürkütüyor beni... Peki ya aşkta? Dur yazayım bunu defterime. İyi ki verdi doktor bana bu defteri, aklıma geleni yazıyorum. Bir çeşit tükürük hokkası. Sabahları konuşmaya gelince okuyor yazdıklarımı. Soruyor ne demek istediğimi. Gençliğinde Camus ve Sartre okumuş ama gerisini bilmiyor. Bir de klasikler, Zola, Balzac, Hugo falan. Modernler dedim, ses çıkarmadı. Ben en son okuduğum romandan bahsetmek istedim, ama o kendimi anlatmamı istedi. Ben de Pierre’i anlattım. Pierre’i değil, kendini anlat, dedi. Tamam, dedim ama sonra sustum. Onu çıkarınca geriye bir şey kalmıyormuş demek. Cebinden çıkardığı küçük not defterine bir şeyler yazdı. Sonra hemşire geldi. Kolunda dev bir hamam böceği vardı. İğne vurdu, gözlerim ağırlaştı, sersemledim.

Doktor sordu, ben yanıtladım. Sapa’da ne yaptığımı sordu, Pierre’in beni orada mı terk ettiğini! Kim kimi terk etmiş, dedim. Ben yalnız geldim Vietnam’a. Sapa’ya da turla gittim, dedim. Yalnız başına mı, dedi teyit isteyen kuşkulu gözlerle doktor. Korkmadım diyemedim... Ne olur ne olmaz, yalnız başına bir Fransız kadını, Sapa’nın ıssızlığında dağ bayır gezer mi? Başına bir şey gelse kim ne yapabilir?  Keşke başıma bir şey gelseydi de burada sonlanmasaydı yolculuğum. Hem nasıl geldim ben buraya? Otobüsün şoförü mü getirdi acaba. Yok, o adamı gözüm hiç tutmamıştı zaten. Hem Hristiyan da değil! Kim bilir ne saçma şeylere inanıyordu. Pierre olsa konuşur, kiliseye götürürdü. Ben dokunmadım, koltuğuma oturup Baudellaire okudum sessizce, Dalat’a varana kadar. Fena da olmadı! Ha Paris ha Dalat. Hem burada da var bir Eiffel Kulesi. Ngoc resimlerimizi çekti kulenin dibinde, gölün kenarında, Le Petite Paris Oteli’nin avlusunda. Sonra bana elmekle gönderecekti resimleri. Belki de göndermiştir. Bugün gelecek Ngoc. Sorarım gelince.

Otobüste tanıştım kendisiyle, kitap falan okumaz ama hayatı çözmüş. “Küçük Prens”i bile okumamış. Kitap deyince “Harry Potter” diyor gülüyor. Onu bile okumamış, filmini izlemiş. Yolda bir kitapçıdan aldım “Küçük Prens”i, oğluna okursun, dedim. Kitabı aldı ama mola verdiğimiz lokantada unuttu. Dedim ya! Hayatı çözmüş, n’apsın kitapları? Başından çok aşk geçmiş, bir oğlu var, varmış, ben görmedim, hiç getirmedi buraya. Kocası uyuşturucu ticaretinden dolayı ömür boyu hapse mahkum olmuş Avustralya’da. 33 yaşında, güzel ve güçlü bir kadın, yani orası burası çalışıyor, arzuluyor, erkek bedenine muhtaç, en çok da uzun ve kalın kollara. Ben de öyleydim, Pierre burada olsaydı şimdi, sarılsaydı bana arkadan, ben mutfakta yemek yaparken elleriyle okşasaydı karnımı. Neyse, doktor gelecek birazdan. Hemşirelere dedim, yakalayın şu sıçanı. Biraz da ağaç dikin bahçeye. Zaten göt kadar bir yer, komşuların hepsi Vietnamlı. Neyse ki Ngoc konuşuyor Fransızca. Gündüzleri ağacın dibini sırayla paylaşıyoruz. Gölgenin bile para ettiği bir ülke burası. Ben yabancı olduğum için sanırım, bana bir şey demiyorlar. Hem onlara çikolata veriyorum beni rahatsız etmesinler diye. Burada bile geçiyor rüşvet. Oturuyorum, sigara bile içiyorum. Pierre’in sigarasından. Hemşireye de bir tane verince sesini çıkarmıyor. Yoksa yasak.

Ngoc gelecek bugün. Gelecek mi? Belli değil, hiçbir şey belli değil burada. Böylesi daha iyi, diyor doktor. Belirsizlik beni iyi edecekmiş, kaygılarımı eritecekmiş. Ne de olsa çıkacağım buradan yakında. At gibi kişneyeceğim buradan çıkınca. Şu ilaçları kesseler, kafam yerine gelecek, ama ilaçlar olmayınca da uyuyamıyorum. Pierre ve yeni sevgilisi gövdemin üzerinde dans ediyorlar ben yatağa girince. Ngoc mu? Takma kafayı, diyor. Senin gibi kadına adam mı yok, diyor. Ben kocamı seviyorum ama benim de ihtiyaçlarım var, diyor. Gitmiş internetten bir adam bulmuş sırf sevişmek için. Sevişmek ve sarılmak için. Bana da bulacakmış ben buradan çıkınca. Kendisininkini kocasının adıyla çağırıyormuş. Oğlumuz bu sene okula gidecek, hangi okula göndereyim diyormuş, her sevişmeden sonra kocasının sevdiği kahveyi yapıyormuş adama. İyi de içiyor Ngoc. Bir şişe Dalat şarabını yarım saatte indirdi mideye. İkincisini söyledi. Yavaş ol dedim, dinlemedi. Ben de ona Baudellaire’den okudum: 

“Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz”.

O yaşıyor, ben yorumluyorum. Pierre’le de aynı sorunu yaşamıştık. Ben de yaşamak istiyorum artık, kitaplardan, karşılaştırmalardan, gelecek kaygılarından, intihar düşüncelerinden, o giderse n’aparım hafakanlarından uzak bir hayat arzuluyorum… Ama olmuyor. Pierre geri geliyor her akşam, memelerimi elliyor, can çekişen bir ceylan gibiler diyor, gülüyor ve gidiyor. Yok diyorum, on sene önceydi onlar. Şimdi pörsümüş lahana oldular. İkimiz de gülüyoruz. Doktor ciddileşiyor ben Pierre’den bahsedince. O burada değil, diyor ama bence abartıyor. Deli miyim ben doktor, ben de biliyorum onun burada olmadığını. Bağırıp çağırıyorum. Gömleğinin altında hamam böceği besleyen kadın yine geliyor. Çıkarın beni buradan diyorum, Fransız Büyükelçiliği’ne götürün diyorum, bana orada bakarlar, beni Fransa’ya gönderirler, diyorum. Dinlemiyorlar! Fışşşşt, kanıma giriyor o acı sıvı. Fışşşt, ben bir anda yemyeşil, bahçeyle bir oluyorum. Pierre bana arkasını dönüp uyuyor. Canım sevişmek istiyor Pierre, diyorum. Yarın sevişiriz, diyor. Ama şimdi istiyor, diyorum. Geniş omuzlarının üzerinden sarkıp yüzüne bakmaya çalışıyorum. Orada yine o kızıl saçlı şıllığı görüyorum. Hışımla arkamı dönüyorum. Uyuyamıyorum.

Ngoc geldi bugün. Temiz çamaşır getirmiş, diş fırçası, sabun, şampuan… Doktorla da konuşmuş. Yakında çıkıyormuşum. Ne kadar yakın, dedim. Yakında öğrenirsin, dedi. Kızdım biraz ama belli etmedim. Bana deli muamelesi yapıyor, Ngoc bile. Ben bu ağacı seviyorum, dedim. Dev bir mantara benziyor. Akşamları elektrikler kesilince Pierre’le burada buluşuyoruz. Defterime baktı Ngoc. Hani hiçbir şey yazmamışsın, bu karalamalar ne, dedi. Onları ben yapmadım, dedim. Önemli değil, ama yazarsan iyi olur, içini dökersin, dedi. Dökecek içim yok, dedim. İçimde bir şey kalmadı. Ngoc ters ters baktı. Seviştin mi o adamla bu sabah yine, dedim. Yanıt vermedi, utandı, kızardı. Korkma dedim, kimse anlamıyor bizi burada. Olsun dedi, özel konular onlar, konuşulmaz. Ayağa kalktım ve bağırdım. Sana ayrıntıları sormuyorum Ngoc, mutlu musun onu soruyorum. Otur Catherina dedi. Bak istediğin kitabı getirdim.  

“Une Saison en Enfer” yazıyordu kitabın kapağında. Ama bence bu kitap sana iyi gelmez. Dün akşam bir göz attım. Karamsar şeyler, daha beter olursun. Okuma bunları…
Mezarından uyanmış bir ölü gibi korkutucu gözlerle baktım Ngoc’a. Sen anlamazsın, ver onu bana, dedim. Vermedi, bir süre çekiştirdik. Sonra şamatayı duyan komşular geldi. Üzerlerinde pijamaları, zaten bütün gün pijamayla pinekliyorlar orada burada. Biz yerde boğuşurken iki erkek bizi ayırmaya kalktı. Dokunmayın bana, diye çığlık attım. Delisiniz siz, delisiniz, bıktım sizden, yeteeeeer. Sen nesin, dedi Pierre, kulağımın dibinde olduğunu belli etmek için yanıma iyice sokularak. Ben senin sevgilinim, dedim. Kahkaha attı. Sevgililerimden birisiydin, dedi. Ah Pierre, yapma lütfen. Yapacağım dedi. Cebinden bir defter çıkardı. Nasıl bir şey bu Ngoc dediğin kadın, dedi. Az önce buradaydı, görmediniz mi, dedim. Kavga ettiğin kadından bahsediyorsan onun adı Ngoc değil, Thi, dedi. Hem tek kelime Fransızca konuşmaz o. Yanılıyorsun Pierre, dedim. Pierre değilim, doktorum ben, dedi. Ama Pierre’e benziyorsun, onun gibi konuşuyorsun, onun gibi bakıyorsun. Ne iş yapar bu Ngoc, dedi. Bilmiyorum, dedim. Kocası hapisteymiş, bir sevgilisi varmış. Sevgilisi kimmiş, dedi. Ne bileyim dedim, uçkurunun peşine takılan bir adam olsa gerek, aşksız meşksiz Ngoc’la beraber olduğuna göre. Belki de Piere’dir adı, dedi yanağındaki sinsi tebessümü saklama ihtiyacı duymadan. O anda bahçedeki tüm ışıklar yandı, kafamın üzerine dev bir dürien[2] düştü. Hayır dedim, sağa sola tekmeler savurmaya başladım. Hastabakıcı kılıklı bir hasta tuttu kollarımdan. Hepiniz delisiniz, bırakın artık, zorla tutamazsınız beni burada, dedim. Hemşire geldi. Altı ayağı ve iki anteni vardı bu sefer. Belli ki kolunda beslediği hamam böceği kadıncağızı yemiş. Tonton da bir şeydi, yazık oldu kadına. Nereden çıkardığını anlamadığım bir şırıngayı bir anda vurdu koluma. Sıktım kolumu, kırılsın iğne de gör dedim. Etraf kan oldu, en çok da Pierre’in beyaz gömleği bulandı kırmızıya. Sev beni, dedim ona, okşa beni, 29 Mayıs akşamı operada okşadığın gibi, hani o dans eden balerinleri izlerken bir çıyan gibi kıvrılarak apış aramı bulan parmakların gibi, işgal et bedenimi. Pierre güldü. Beni ne zaman bırakacaksınız, ben iyileştim, bırakın da Paris’e, ikinci el kitapçılara, sokak aralarında öpüşerek zikzak çizen çiftlere kavuşayım, dedim. Tamam, dedi Pierre, seni çıkarıyoruz buradan. Şimdi hemen!


Gözümü açtım ama hareket edemiyorum. Elim ayağım, her tarafım bağlanmış yatağa. Ağzımda pas yalamışım gibi bir tat. Soluma döndüm hafifçe, Pierre’i aradı gözlerim. Kapının dışından belli belirsiz sesler geliyordu. Neredeyim ben, dedim belki birileri duyar da yanıt verir diye. Merak etme güvendesin, dedi bir ses. Ben bahçeye çıkmak istiyorum, o dev mantarın altında oturup sigara içmek istiyorum, dedim. Olmaz, dedi görünmek istemeyen kadının sesi. Seni en yakın zamanda ülkene göndereceğiz. Seyahat sigortan her şeyi karşılayacakmış. Ama ben gitmek istemiyorum, dedim. Pierre Sapa’daki ormandaydı. Ngoc da kocasının yanına gidecek, ona oğlunu gösterecek. Ben Vietnam’da mutluyum, göndermeyin. Kararı biz vermiyoruz, dedi. Büyükelçilik bir görevli göndermiş. Senin tedavi için Fransa’ya gitmen gerekiyormuş. Peki ya Pierre, o da gelecek mi, dedim. Gelir herhalde. Biraz da sana bağlı. Bana kalırsa burada bırak sen onu. Bırak Ngoc ile mutlu olsunlar. Sen de bulursun bir başkasını. Aşk egoisttir. Kurtul bencillikten. Yüzünü görebilir miyim, dedim. Osho gibi konuşuyorsun, diye de ekledim samimi bir tonla. Ha ha diye kısa bir kahkaha attı. Bak buradayım. Kapının ağzında Pierre belirdi yine. Yeteeeeer diye bağırdım. Git başımdan. Deli ettin beni, git ne halt yersen ye o çirkin aşüfteyle. Sakin ol dedi, elimi tuttu. Kanımın durduğunu hissettim. Kulağıma eğildi ve bir şiir okudu:
Ey şimdi her adımda derin derin soluyan hasta
İşe yaramaz beygir
Uzan olduğun yere dayanmasını bil.
Sönmeyen yanı var mı dünyanın...

 
Dayanmasını bileceğim, dayanacağım, dedim. Gözlerimi kapattım. Pierre’in elleri kayboldu.

Lacivert                                                          
                

                                    

                                                      Ales Komoveç









[1] Öyküde geçen şiir alıntıları Baudellarie’e, kitap Rimbaud’a ait.

[2] Dürien: Güneydoğu Asya’ya ait karpuz ağırlığında, dışı dikenli bir meyve. Ağaçta yetişir. Kesildiğinde pis kokar ama tadı çok güzeldir.












9 Ocak 2016 Cumartesi

ZİHNİ KALP



Gerçeği mi öğrenmek istiyorsun?

Dur o zaman başka şeyler konuşalım, gerçek ne ki diyelim, gerçeğin kenarında dolaşalım.

Deniz kıyısındayım kumlar avuçlarımda.. Aslına bakarsan ayaklarımda ama yazar böyle uygun gördü. Ne de olsa gerçeğin kıyısındayız. Evet evet avuçlarımda ikna oluyorum onun düş dünyasında dolaşmaya.

Zaman? Zaman gece, böylesi daha uygun, çirkinlikleri örter ne de olsa. Giriş bölümünü böylece tamamladık.

Gelişme bölümü... bir düğüm yapmalı, okuyucunun ilgisini çekecek. Ah ne güzel garson kahvemi getirdi. Bu gerçek bak. Araya takıldı hikayemizde. Hikayemiz? Biz bir hikaye miyiz yoksa bir yanılsama mı. Sorular sorular yazar burada araya girmek istiyor, yaşanmamış kurgularını anlatmak için.. Oysa ben boyuna soruyorum kıyılardan sıkılmışımdır belki kim bilir. Hikaye yazma derdinde de değilim, öyle bir iç döküntüsüne öykünme benimki. Bir saniye kahveden bir yudum. Gerçek olsun istiyorum anlatı.. Bir sigara yanında... Çırılçıplak kurgusuz. İçimdeki gülümsüyor var mı cesaretin diye. Yok yok bu yazar değil direk içimdeki ses.. Ama kanmam dolduruşa gelmem. Cesaretim olmuştu yaptım ben bunu. Sadece içten olmaya çalışıyorum tabii ki havvanın yaprağını kullanacağım ne yalan söyleyeyim.

Mekan? Mekan elbet Akdeniz sustum şimdi. Sustum işte bunu yazamam. Evet dış dünya ara vermek zorunda kaldım. Bir süre sonra yazıya geri dönebiliyorum.

Ne oldu diyor yazar kurgulanmış olsa ara vermek zorunda kaldığında tekrar okuduğunda saçma gelmez cümlelerin. Saçma gelmedi aslında dönüp okumadım bile tekrar yazmaya başladığımda öncekileri. Bu durumda saçma mı anlamsız mı bir cevabım yok. Farkettim evet olumsuz sözcüklerle bu değerlendirmeler. Evrene bırakalım.:) moda deyimler ve bendeki de üstten görmeler. Neyse dağıldım. Kelimeler kelimeler kahve falındaki gibi.. Kaşlarını hafif kaldırarak okuduğunu hissediyorum. Yazar söyleniyor sıradan benzetmelermiş.

Gerçekler sıradan o zaman öyle mi. Sen ne yapardın süslü cümlelerin arkasına saklanarak, sözcüklerin kıyısında dolaşarak başka kahramanlar bularak mı yazardın. Cümlelerin özne, tümleç ve yüklem sıralamasında mı olurdu ya da yeni bir dil mi denerdin.

Bir şey söyleyeyim mi sıradan olan sensin sevgili yazar. Haa yaşamında olmayan bir hikaye kurgular yazarsın, onu anlarım. Ama kendi yaşadıklarından yola çıkacaksan lütfen samimi olalım. Sözcüklerle oynama al kalemi götürsün seni, teslim olma zamana, mekana,kişilere. Yazarken kimler okuyacak bunu diye düşünme, bırak imzanın önemi olmasın, bırak adın, yazını geçmesin.

Nerede kalmıştım gece, kahve, elbet mavi ve yeni bir şeyler öğrenme hevesi. Bir de kelimelersiz, susup öylece ufka bakmak.. Durmak edilgenlik mi asla değil. Akış akış suyu sevişim de bundan belki. Bizim hallerimizi sevişim de bundan. Suskunluğun içinde bir akış. Evet bazen kıyısından gidiyoruz doğrudur, olması gereken budur belki, bence bu bağın saygıdeğer oluşundan kaynaklanıyor. Bir fazla bir eksik kelime bozacak diye korkumuz. Belki de sadece benim korkum. Evet derin sulara dalmışlığım var geçmişte, yorucu olduğumu düşünüyorum o zamanlar .

Sessizce kıyıma çekiliyorum. Neden mi kategorizeler, öğretilmiş tanımlar bunların dışında bir varoluş.. Bak yazarken bile derin bir nefes alıyorum, sıradan kalp atışlarına indirgemek korkum. Öyle kocaman sözcükler de değil bizi anlatan.

Ilk kez yazarın devreye girmesini istedim o daha iyi anlatırdı belki. İlla anlatmak gerekiyorsa. Küçükken pencereden izlediğim çocukların oyunları gibi. Pencerenin ardında ama mutlu. Hüzün? Hüzün değil, eskiden evet.. Belki biraz da acımak isteriz kendimize. Bundandır hüznü yakıştırmamız kendimize.

Burada bir ara verip Edip Cansever şiiri okuyorum. Bak ondan da söz ederken çekiniyorum. Üzerine basar gibi konuşmak, yazmak, bak bunu okuyorum ben etiketi yapmak. Basitleştirmekten sıradanlaştırmaktan korkmak benimki sanırım. Popüler kültür öylesine yok ediyor tüketiyor ki her şeyi ürkmemek mümkün değil. Evet Cansever okuyorum arada ve buraya yazıyorum, yazarımıza rağmen anı yazacağımı söylemiştim.

Okur ne isterdi şu an acaba keşke bilseydim. Belki o sadece hangi şiiri okuduğumu merak etmiştir.

Yazar; bırak okuyucu hayal gücünü kullansın, ne okuduğunu yazma diyor. Okuyucu dediğimiz bu kadar kısır mı, zaten hayal gücünü kullanıyor ve kendinden bir şeyler bulduğu yazıları daha çok seviyor. Ama bir dakika burada duralım, benim amacım okuyucu ve yazan görevleri arasında sıkışmak değil. Bak yine büyü kayboluyor. Görevler, tanımlar, olması gerekenler. Geçiniz efendim geçiniz. Şu an kalemim ve ben varım tüm sıradanlığımla. Edebiyat yapmayı sana bırakıyorum Sayın yazar..

Ne mi okudum aslına bakarsan Ahmet Abi'yi de okudum vazgeçemediğim Ruhi Beyi de.. Bakmalar Denizin de de uzun uzun durdum:

"Bakmalar görüyorum bütün gün türlü bakmalar
Pencere bakması, sabahlar bakması, yeşil otlar bakması
Hepsi de beni buluyorlar, hepsi de bir yağmur uysallığında
Gördüm suyun ki yumuşak,gördüm ağacın ki katı
Gördüm ama şey, gördüm ama nasıl,
gördüm ama bu kadar göz
Aynı bir gözler denizi, aynı bir o kadar canlı"

ÜçRenk Mavi




22 Aralık 2015 Salı

BU SABAH UYANMADIM

3. GÜN

Kader bugün kısa bir süreliğine uyandı. Bir inleme sesi duydum önce. Yaralarının acısını artık hissetmeye başladı sanırım. Epey canı yanıyor olmalı. Bir hastabakıcı geldi yanına kontrol edip gitti. Doktor sabah kontrolüne geldiğinde kendinde değildi henüz. Ağrı kesicinin dozunu değiştirdi sanırım. Şu sıralar tekrar gelecek. Benim de koluma bağlı olan şeyi değiştirdi. Yüzüme doğru eğildiğinde bıyıklarına sinmiş sigara kokusunu aldım. Gerçekten kötü kokuyormuş. Uyanır uyanmaz bunu ona söyleyeceğim. Hasret amca bir türlü uyanamadı benim gibi… Acaba dışarıda kimler var? Orada beklemek burada beklemekten daha zordur eminim. Kızımın haberi olmasa bari çok üzülür… Eğer buradan nefes alır halde çıkamazsam ne kadar çok şey eksik kalacak… Hangi insan bu dünyada hiçbir işinin kalmadığını düşünmüştür ki? Bildiğim bir tek Einstein var. Muhtemelen milyarlarca aptalın içinde yaşamaktan sıkıldığı için tedaviyi reddedip maskara olmadan ölmeyi tercih etmiştir.
Hep ölmek için çok genç olunmaz ki… Ama 20 yaşındayken ölüme bu kadar yaklaşsaydım farklı düşünürdüm çünkü o zamanlar yapmam gereken daha çok şey vardı şimdi ise zaten bir çoğunu yapamayacağımı biliyorum. 90’lı yıllarda Levi’s pantolonlar çok moda olmuştu. 501 modeli herkesin kıçındayken cevval tekstilcilerimiz her kaliteden ve farklı kalıplardan sahtelerini yapınca, bir anda çarşı pazar her taraf Levi’s oldu. Taklit olanların bariz anlaşılanları ve bilinmeyen marka kotların adı “amele” oldu. Böylece sınıfsal ayrımcılık ülkemizde kendini lale bahçesindeki osuruk ağacı gibi belli etmeye başlamıştı. Sonrasında her şey maddi ederi ile değer bulmaya başladı. Arkadaşlarımın arasında bu pantolon uğruna hırsızlık yapanlar, yemeden içmeden para biriktirenler bile oldu. Bu markayla birlikte diğer reklamı yapılan meşhur markalarda varoşlarda çok rağbet görmeye başladı. Parayla satın alınabilecek şeylerin insanın değerini artırması genel olarak insanları çok mutlu etti çünkü kültür, terbiye, usul ve adap parayla alınamıyordu ve parayı kazanmak daha kolaydı. Daha seksenli yılların kaosundan yeni kurtulmuşken, çağ atlayan Türk gençliği aslında kapitalizmin ağına düştüğünün hala farkında değil. Benim bu durumu sallamıyor olmam o dönem arkadaşlarımın sohbetlerinden çok sıkılmama neden oldu. Eğer yokluk çekiyor olmasaydım ve daha önemli ihtiyaçlarım için kazandığım parayı harcamak zorunda olmasaydım belki ben de onlardan biri olabilirdim. Ama o zamanın Gültepesinde delikanlı olmak, etilerde oturan zengin bir kız tavlayabilmekti… Kahve türü yerlerden hiç hoşlanmadığım için bilardo salonunun açılması beni çok memnun etmişti. Hala batak nasıl oynanır bilmem… Bir de çoban çizmeler moda olmuştu. O zamanlar bu çizmeden giymeyen yoktur heralde. Şimdi biri giyse herkes güler palyaço diye. Ama o zaman için bu domuz burunlu, halka tokalı çizmeler bir fenomen haline gelmişti. Tabii ki ben alamamıştım. O sıralar babamın gençlik arkadaşı rahmetli Ali Amca’nın oğluyla çok iyi arkadaştık. Her gün okul çıkışı eve gidip üstümü değişir sonra ayakkabı dükkanına giderdim. Ayakkabı yapmayı orada öğrendim. O dükkan hala duruyor… Çoban çizme alamıyor olmak beni fazlasıyla yaralayınca giydiğim kahverengi botları çoban çizmeye dönüştürmeye karar verdim. Bu benim için bir projeydi aslında çünkü çoban çizme giymek istememe rağmen o iğrenç domuz burnu istemiyordum. Ayakkabıcı arkadaşımla beraber, botlarımı tamamen söküp, sayasını oksford denilen yuvarlak burunlu kalıba çektik. Siyah renge çevirdik, güzel bir taban ve tok sesli ökçeler çaktık ve nihayet tokasını da taktıktan sonra yuvarlak burunlu ilk çoban çizmeyi yaptık. Şaşkın bakışların ve “nereden aldın” sorularını cevaplamanın verdiği keyifle o botlar parçalanana kadar giydim.

Bir de o zamanlar, babamın yürütmeye çalıştığı 1976 model Ford minibüsün gençliğimi yediği zamanlardır. Bu minibüsle ilgili en büyük paradoks, eski olmasıyla birlikte, servis aracı olması ve dolayısıyla her sabah saat 06:00’da marşına bastığında çalışma şartı ve hafta içi her gün 300 km yol yapma gerekliliğiydi. Üzerinde kaç bin kilometrede olduğu bilinmeyen 57 beygirlik dizel motoruyla ekmek teknemiz olan bu minibüs, babamın, hala hayran olduğum mekanik bilgisiyle ve feda ettiğimiz hafta sonlarında yaptığımız ilginç uygulamalarla, döneminin ötesinde donanımlara sahip olmuştu. Okul taşıtlarında sürgülü kapılar olmadığı dönemde, §zorunlu olan otomatik kapılar, kilit mekanizmasına takılan marş otomatiği ve kapıyı açıp kapamaya yarayan bir kolla yapılırdı. Bu kol el freninin yanındadır ve orta kapının içerden açma kolu söküldüğünden, kapı tamamen sürücünün kontrolündedir. Ancak zırt pırt bozulan o lanet olası marş otomatiği yüzünden bazı günler 24 tane çocuğa tek tek kapı açmak zorunluluğu doğabilir. Bir de işin kötü tarafı o zamanlar genellikle arabaların el freni tutmadığından (bizimkinin tuttuğunu hiç görmedim) kontağı kapatıp, arabayı vitese takıp olmadı tekeri kaldırıma yaslayıp, kaymayacağından emin olunduktan sonra inip orta kapıyı açıp, çocuğu indirip sonra tekrar dönüp 100 metre sonra aynı işlemi tekrar etmek zorunda kalınırdı. Bu durumdan çok sıkılan babamla birlikte bir hafta sonu bu mekanizmanın tamamen mekanik olanını yaptık. Marş otomatiği iptal edildi ve iki kademeli kol ile önce kilit sonra kapı açılıyordu. Sonraki haftasonundan itibaren babamın servis arkadaşlarının hepsinin arabasına aynı mekanizmadan yaptık, kimseden de tek kuruş almadı. Babamın zorunluluktan doğan icatları bu kadar değildi tabi. Aşırı yükten dolayı silkeleme yapan şanzumanın altına travers, yaz sıcaklarında sürekli hararet yapan motorun radyatörü önüne davlumbaz, orijinal fren sisteminde olmayan vakum pompası ilavesiyle fren pedalında inanılmaz yumuşama, polyesterden kendi yaptığı kalıba döktüğü yüksek tavan gibi birçok önemli buluşu benim sonraki yaşamımı çok kolaylaştırmıştır. Hala da rahat durmaz. Şu an kullandığı 1990 model kartalda elektrikli bagaj kapağı var mesela. Eğer şöför değil de mühendis olsaydı eminim adını buradan başka yerlere de yazdırırdı.

Her tarafımda o kadar çok zımbırtı bağlı ki, en başta şu nefes almam için ağzıma takılı olan şeyden çok rahatsızım. Bedenimde bana ait olmayan bir şeylerle yaşamak o kadar sıkıcı ki, zamanında sırf bu rahatsızlık yüzünden diş protezlerimi çıkarttırmayı düşünmüştüm. Ezdiğim adam ne oldu acaba? Büyük ihtimal onu öldürdüm. Beni almaya geldiklerinde arabanın altında biri olduğunu bilmiyorlardı. Tanrım! O ses!... Bir bedenin parçalanma sesi! Normal şartlarda duymamış olmama rağmen her kemiğinin kırılış şekli ve sesi zihnimde yankılanıyor. Bunu aklımdan atmam çok uzun yıllar sürecek. Zeynep bunu görmeseydi iyi olurdu. Bu sahne onun aklından da ömür boyu çıkmayacak.
Bu odaların en büyük eksikliği müzik olmaması. Bence insanları hayatta tutmak için müzik çok iyi bir yöntem olur. Mesela şu an shakira şarkı söylemeye başlasa kesin bir yerimi kıpırdatırım. 3 gün devam etsinler waka waka dansı yaparak çıkmazsam sonraki yaşamımda sirkte bisiklete binen ayı olayım!


Nar Çiçeği