14 Aralık 2015 Pazartesi

HAİKU / YARA

Sessizliğimde, zincirlenmiş bir
köpek havlıyor.
Boynundaki yaralar, tasmasından değil.
Sahibi uzaklaşıyor.


Dilrengi





9 Aralık 2015 Çarşamba

AH FATE



İlkbaharda sararıp soluyorsun Fate, düşüyorsun dalından. Haydi! Fate söylemesen de biliyorum ben; çok sevdin sen.

Küçüksün! Fate daha çok Küçüksün. Küçücüksün, seni bırakıp gittiğinde de küçüktün. Onu beklediğinde de, hatta sabah ezandan önce doğup, avuç açıp dua ettiğinde de… Sonra o avucu yaşla doldururken de küçüktün.

Konuşmak istiyorsun Fate, kelimeler ağzında kuruyor. Dur ben anlatayım Fate!

Kalkıp gittin ona, sardın onu. Öyle kocaman… O da sardı seni, hatta öyle bir sardı ki kemiklerin çıt dedi. Hani ayı yavrusunu severek öldürürmüş ya… Ayı misali sarıp sevdiniz birbirinizi...

Tuttunuz ellerinden birbirinizin, rüzgârı da alıp arkanıza, koştunuz yokuş aşağı. Bir de o yokuşu çıkmak var Fate...

Çocuksunuz. Öyle masumsunuz ki… Öpüyor seni, bir kelebeğin ömrü uzuyor Fate...

Hatırlıyor musun? Gelip alırdı seni okuldan. Fazla vaktiniz olmazdı. Doğuramazdınız çocuğunuzu, doyamazdınız sevmeye.

Hani bir de dürüm alırdınız. Sen hemen eve çıkardın, vakit olmazdı oturup yemeye.
Sen eve çıkınca o da pencerenin karşı caddesine geçerdi. Sen pencerede yerdin, o karşı caddede. Doğru ya nasıl sevdiniz öyle dar vakitte?

Bir keresinde seni masada bırakıp 10 dakikaya geliyorum dedi. Bekledin, bayağı sonra nefesi kesik kesik geldi. Çiçekçi çiçekçi gezmiş, lale almış sana. Öyle basitinden de değil ha, beyazından... Ah Fate! Beyaz laleden başka çiçek mi yok sevecek, bir de karın ortasında... Ne de mutlu oldun, yüzün yeşerdi Fate. Lalen ters dönmesin mezarlarda; o da sevdi seni Fate...

Yağmurda sicim sicim ıslanır, koca harflerle şarkılar söylerdiniz. Bir de o ıslanmışlıkla sarardınız birbirinizi kocaman... Küçüğüm derdi sana; oysa kendi de küçüktü Fate... Biliyorum, şimdi ben konuşurken kulağında yankılanıyor parçalar. Ah Fate! Gözünde çiselemesin, yaşları durdur bi Fate.


Öyle birden çok sevince daha fazla sevemedi o, ondan gitti. İnan… Bırak çocukluk sende kalsın Fate...



Gewr



                                  

4 Aralık 2015 Cuma

OYUN

Oyun başlayalı çok olmamıştı ben vardığımda ya da oyunun başlangıcıyla ortası arasında ayrımsanacak bir fark yoktu. Bu da handiyse aynı anlama geliyordu, benim gibi dışarıdan gelen bir yabancı için. Başlangıç, orta, sona yakın, başa yakın; hepsi aynıysa bunların; oyunu oyun kılan tek bir işaret kalıyordu geriye. Oyunun sonu. Sonu olsun ki ayırt edebilelim oyunu hayattan. Zaten yeni gelenler ayıramıyordu, oyunu oynayanlarla izleyenleri. Peki eski gelenler! Onlar…
Öyle ki herkes oynuyor sanılıyordu ilk bakışta. Bu farksızlık beni bile kuşkuya düşürmüştü önceleri. Oynuyor muydum, izliyor muydum? Yoksa izleniyor mu?  Görünüşte izliyordum, ama bazı oyuncuların bana karşı tavırlarında onların beni oyuncu olarak gördüklerini seziyordum. “Bir oyun” diyordum içimden, “sezgilerin öngördüğü ham hayaller üzerine inşa edilebilir mi?” ya da…
Peki ya izleniyor olmak! Bir öznenin gözbebeğinin arkasına düşen ters bir görüntü olmak! Ürkütücü olan izlenmek değildi elbet, eğer oyuna dâhil olduğuna eminsen. Korku kuşkunun bebeğiydi, en sığ oyunda bile. Keşke…
Herkes biliyordu oyunun sonunun “Bittiiii” bağrışıyla geldiğini. Ben de herkesin bildiğini biliyordum. Birisi bitti diye bağıracaktı; ama öyle az uz değil, çok bağıracaktı, boğazını yırtarak, ciğerlerini ağzına dayayarak, sırtıyla göğsünü birleştirerek. Bitti diye bağıran çıkmadığına göre oyun devam ediyor olmalıydı. Ne zaman başlamıştı oyun, soracak kimse olmadığı için bunu da bilemeyecektim. Oyun sırasında oyunculara oyun hakkında soru sormak yasaktı. Belki de oyundaki tek yasak buydu. Bir de oyun kelimesini alenen kullanmak, oyundan başka bir şey ima etsen bile…
Oyunun önceden belirlenmiş bir adı var mıydı? Kurallarının yazılı olduğu bir yer? Dışarıdan gelenleri sorgusuz sualsiz aralarına almalarına bakacak olursak onlar kuralların açık ve seçik olduğunu düşünüyor olmalıydılar. Benim de aynı sonuca ulaşacağıma inanıyorlardı belki de. Yoksa biri durur, bana oyunun kurallarını anlatırdı, hiçbir soru işaretine yer bırakmaksızın çizerdi sınırları. Koşuşturmaca sırasında oluşan kaostan yola çıkarak da birtakım sonuçlara varılabilirdi tabii ama; aynı koşuşturmadan soru işaretlerine de varılabilirdi. Demek ki emin olmak değildi oyunun amacı, kuşku duymak, kaygılanmak ve ürkmekti. Belki de…
Adı neydi oyunun? Körebe ile saklambaç arası bir görüntüsü vardı, adı körebaç olabilirdi pekâlâ. Bir ebe vardı, kaçışanlar. Ebenin gözleri hep bağlıydı, diğerleri hep kaçıyor, hep savruluyor, hep saklanıyordu.  Savrulanlar eninde sonunda saklanıyordu, saklananlar eninde sonunda intikam alıyorlardı. Bunu oyun öncesi hayatımdan biliyordum. Ebe yavaştı yürüyüşünde, ama sabırlıydı, vakurdu. Süre sınırının olmamasını sonuna kadar lehine kullanıyordu. Tüm deliklere giriyor, sokaktaki duvarlar boyunca değneğiyle dolanıyordu. Düşeyazdığı zaman bileyazıyordu, bileyazdığı zaman koşayazıyordu, koşayazdığında da yine düşeyazıyordu! Yakalanmamanın kurallarını herkes biliyordu ama en çok ebe biliyordu. Görünen oydu ki ebe sadece kuralların değil, kuralları koyan büyük zihnin art niyetinin de farkındaydı. Böylece etrafından dolanabiliyordu engellerle karşılaştığında. Oyunun yazılı olmayan kurallarının var olduğu söylentisi söylenti olarak kalmalıydı çünkü…
Bu yüzdendi ebelikten vazgeçmeyişi. Belki de ebeye mahsus bir yol açılıyordu oyunun başında. Ebe olsun, ebelikten zevk alsın, oyundan hemen caymasın diye. Öyleyse, bildiğim tüm diğer oyunların aksine, tüm oyuncuların ebe olmak için yarışmaları gerekmez miydi? Bilmek değilse neydi amaç? Oyunun tanımını yapamamak rahatsız etmiyorsa onları, nedendi bunca tantana, bunca gürültü, bunca kovalamaca birbiri ardına? Ebenin oyuna bakışı muhakkak farklı olmalıydı, çetin bir denizde ilerleyen ufak bir balıkçı kayığıyla devasa bir yük gemisi aynı olur muydu hiç?
Oyunun bildiklerimin dışında kuralları var mıydı yok muydu? Benden başka rahatsızlık duyan yoktu, anlaşılan. Benden başka oyunun bitmesini isteyen de yoktu. Oyunun bitmesini istemem bile yetti, oyuna dâhil olduğumu anlamam için. Herkes istiyordu ama belli etmiyordu, tıpkı benim gibi. Oyun, kendini oyunun parçası yaptığın anda başlıyordu. Parça olmak da bir işe yaramakla mümkündü. İşe yaramak, yani oyunda rol almak, oyunun sınırlarını kendi sınırların kabul etmek, kendi sınırlarını oyunun sınırlarına indirgemek. Sınır varsa sınırın ardı da vardır. Ya yoksa…
Oyun zevkliydi. Geniş bıyıklı, kocaman kulaklı, kır saçlı ebenin havada savrulan uzun değneğinden kaçarak sığındığım bu duvar dibinde kalbimin atışlarını dinlerken fark ettim bunu.  Belki ilk çağlardan kalma bir ölüm kalım savaşını andırdığı için, belki orta çağın şövalyelerine gönderme yaptığı için, belki de arkamızda kalan kaleye  –bir zamanlar orada yaşadığına inanılan güzel Godiva’ya– sırtımızı dayadığımız için, denizlerden gelen uzun soluklu meltemlere benzeyen içten bir serinlik vardı oyuncuların yüzlerinde. Bir de, evde kalmış yaşlı kızların memelerinin arasında, yaldızlı kâğıtlara sarılıp saklanılan kokulu sakızların, bir gün gelecek olan Don Juan kılıklı sevgiliye verileceğine dair umuttu oyuncuları hevesli yapan. Kim bilir…
Duvarın dibinde beklerken bir düdük sesi geldi sokağın göbeğe açılan geniş ağzından. Ebe, çıkardı gözünü bağlayan kızıl çaputu; herkes saklandığı yerden neşeyle çıktı, hoplaya zıplaya ilerlediler. Yolun bittiği yere, onlarca farklı tadın sunulacağı, hararetle hazırlanan dev sofraya yöneldiler. Öyle ki ben de koyuldum yola, bedenimi çevreleyen sele kapılarak, yanımda beliren her oyuncunun benimle aynı düşünceleri paylaştığını sezerek. Herkes bendi, ben herkes.  Kural yoktu, akıntı vardı. Akıntı karar veriyordu hıza ve ivmeye, akışın yönüne, yönelene ve yönelinene.
Kimse benden farklı değildi, ne benden üstün ne benden eksik. Hepimiz o eski kale kapısını geçip, aynı Marco Polo öyküsüne inanıp, aynı İndoçin tütsülerinin çıkardığı dumanı içimize çekerek düşmüştük bu yola, koyamasak bile başımızı. Ben baş koymağa mı geldim ki başkalarından böylesine bir diğerkâmlık bekliyorum? İntizar en büyük ayıbımdı, asla vazgeçemediğim. Vazgeçmeliydim ama! Hepimiz aynı eksiklik ve bilgisizlik kaygısıyla dâhil olmuştuk oyuna. Oyunun oyun olduğunu bile bile girdik içine, ne için olduğunu bilemesek bile. Belli ki oyunun ne için olduğunu içeriden görebilirdik ancak, her ne kadar içeride olduğumuzu asla bilemeyecek olsak da.  Madem muallaklıktan beslenen bir yargısızlıktı oyunu oyun kılan, mademki oyun oyuncuyu kuşkuda bıraktığı sürece oyundu, mademki oyun oyunculardan bağımsız bir akla sahipti, oyuncular yok olduğunda yok olan ve madem ki…
Hep birlikte yemeğe gittik, güle oynaya, kahkahalar atarak. Demek bir ara verilmişti yemek için ve düdük yemeğin işaretinin işaretiydi. Çünkü yemeğin işareti oyuncuların kolektif akıllarıydı ya da akıllarda yanan bir ışık, duyulan bir ses, karmaşık bir şebekenin bilinç gibi algılanmasının getirdiği kaçınılmaz yanılgı. O görülmeyen, hissedilmeyen, bilinmeyen güç; oyuncuların bireyler olarak akıl sır erdiremeyeceği ince sızı.  Ancak yine de birkaçı bir araya gelirse. O da belki, yani…
Yemek şendi, şakraktı, güzeldi. Oyuncular için oyundan başkası yoktu sanıyordum, ama var olduğunu öğrenmek sarsmadı beni. Belki de düdüğün keskin sesiydi beni rahatlatan. Rengin değiştiğinin, güneşin battığının, çocuğun uyandığının ilanı gibi bir ilandı bu, yaygarayı andıran. Düdük netti, bıçak gibiydi, yarım bırakmayacak kadar istikrarlıydı. Yemekten sonra düdük tekrar çaldı, oyun kaldığı yerden devam etsin diye herkes çabucak ayağa kalktı. Ebe, kızıl çaputunu taktı; maskesini kafasına geçirip performansına devam eden bir palyaço gibi. Oyuncular sağa sola koşuşturmaya başladılar, bayram sabahında hediye avına çıkan çocuklara taş çıkarırcasına. İyi ama hatırlamayacak mıydı ebe az önce kimin hangi delikten çıktığını? Yoksa bu da oyunun bir parçası mıydı?  Unutmak da oyunun bir parçasıysa, hatta şartıysa, neden oyunda olduğumuzu da unutup rahata ermiyorduk? Evet, evet öyle olmalıydı. Unutmalıydık. Her şeyi, herkesi unutmalıydık. Affetmeliydik bize kötülük yapanları ve acımalıydık onlara, kasabın koyuna acıması kadar ama… Sağ yanağımıza şamar atanlara sol yanağımızı… Ve hatta!
Yok ama; oyunda olduğumuzu unutursak oyunun dışını da unuturduk. Yani hayat ile oyun arasındaki çizgi kaybolurdu. Var mıydı öyle bir çizgi? İçimden bir ses “Geç kalıyorsun.” dedi. Koştum ve saklandım ilk bulduğum kovuğa. Yanımda bir çocuk belirdi, şirin mi şirin, parlak mı parlak, gözlerinde evrenin karmaşası. “Unut.” dedi bana. “Unut ki oyun hiç bitmesin, unut ki oyun hayatı taklit edeceğine hayat bir oyun olsun.” Çocuğun başını okşadım titreyen ellerimle. Geriye dönüp sokağa girdiğim kale kapısına baktım sanki kapının berisinde beni bekleyen bir şeyler varmış gibi. Çocuk “Sen de biliyorsun.” dedi. Uzaklara baktım anlamazlıktan gelerek. Oyun bitmeliydi yoksa her şeyin oyun olmasına katlanmak zorunda kalacaktım. Oyunun her şeyim olmasına dayanamayacağımı bilsem de…
Saklandığım yerden çıktım ve bağırdım. “Bittiiiiii!”, “Bittiiiiii!”. “Oyun bittiiiiiii!”. Ben böyle bağırınca tüm oyuncular yerlerinden çıktılar, şaşkın ya da pişman görünmüyorlardı. Olağan bir sonu karşılıyormuş gibi bir halleri de yoktu. Sonra ebeyi gördüm uzaktan ağır ağır bana doğru yaklaşan. Bir yandan da gözlerini kapayan çaputu çıkarmaya çalışıyordu. Yanıma vardığında açıktı gözleri, ışıl ışıl parıldayan ama gri bir sinsiliği derinlerde tuttuğunu da saklamayan.
Bir anda ne olduğunu anlamadan etrafım sarıldı. Diğer oyuncular ellerimi, kollarımı tuttular. Ebe; kızıl çaputu kafama sardı, gözlerimi kapadı, sıkı sıkı bağladı. Elime değneği zincirleyip kilit taktı. Sonra sesler duydum, çığlıklar, bayram coşkusunu anımsatan türküler.  Kaçışıyordu anlaşılan az önce elimi ayağımı tutan oyuncular.  Ben ne yapacağımı bilmeden kımıltısız durdum olduğum yerde. Beklediğim bir yönergeydi, bir sesti belki.  Nihayet geldi beklenilen, her bekleyene nasip olmayan. Usul usul üfledi kulağıma, okyanuslar üzerinde esen belli belirsiz bir yel gibi. Bir şey demedi ama ben anlamıştım anlamam gerekeni.
“Artık oyun sensin.” demişti titrek bir ses,   “Ne izleyensin ne de izlenilen. Oyunun ta kendisisin. Aramıza hoş geldin.”

  Lacivert 





30 Kasım 2015 Pazartesi

GECE MONOLOGLARI

Ölüleri aldatamazsınız. Bir kez bile.  Bakışlarında biriktirdiğin nefrettin sana yük oysa ölünün donuklaşan bakışları size korku ve endişe nakşeder.  Hata bazen yerinde olmayı dileyen bakışlar ölüye tebessüm ettirir. Bakışlarımızla   aramıza  aldığımız  o korkunun biricik nedeni  acaba  ben ne zaman öleceğim’’  dır. Gelecekte olacağımız son halimizi görmek bizi daha çok geçmişe mi bağlıyor dersin.  Yok, işte geçmişten başak gidecek bir yerimiz. Ölüm, diri bir anlam kazanınca baktığımız ilk yer hep orası değil mi?

Her gün bıkmadan usanmadan kendine bakıyorsun. Uyanışınla birlikte soluğu aldığın yer buharlı bir gaz odası değil mi? Hayatımız boyunca neredeyse hiç şaşmadığımız biricik alışkanlığımız tek nedeni bir türlü hafızamıza yer edinemeyen görüntümüz.

 Cilalı nesnenin karşısında beliren şeye bir hayranlık mı yoksa kendini hatırlamak mı pek anlayamadım?  İnsan kendini unutur mu dersin? Sanmam. Hiç düşündün mü kendi yüzümüzü neden hatırlamadığımızı hatta düşlemediğimizi. Tıpkı sesimiz gibi yüzümüze de yakın değiliz. Dokunarak da hissedemiyoruz. Ezber bir elin kulak, burun, dudak üzerinde geçişi sıradan ve özensiz. Birbirlerini yabancılayan kemiğimiz ve etimiz.

Bak burada her şey sihirli sanki. Cilalı nesneler hiç ihtiyaç duyulmamış gibi. Toprak nasıl da sıcak sac da kavrulmuş ılımaya bırakılmış kundak yatağı gibi. O yüzden burada her şey sıcak ve yakıcı.  Tıpkı öfkemiz gibi yakıcı.   Her gerilmede şaha kalkıyor öfke.  Bedenleri güneşin kavuruculuğunda nasıl da vahşileşiyor gördün mü?  Tıpkı gergin yayların ucundaki ok gibiler…

Kolun omzundan sarkıyor diye her şeyini kabul ettiğim anlamını çıkarmıyorsun değil mi?   Güneşin altında bir köpek gibisin, dilin dışarıda inliyorsun sürekli. Karşından bir ahtapota benziyorsun. Öyle ki, korkudan sarıldığını öldürebilirsin. Bunun adı aşk değil. Sevgi de değil. Bunun adı  ‘’ boşluk’’  dipsiz bir kuyun ucunda düşmekle düşmemek arasında kalmak.  Soluğumu kesiyorsun, aşkımı bu kadar zavallı görmen seni lekeliyor beni değil.
Bak saçlarımı ıslatıyorum şehvetle. Sense kuru ve yabansın.  Ellerinle kaldırıp fırlattığın o şey seni günahsız kılmıyor. İnadın o kadar ağırlaşmış ki, beynin koyduğu o kışkırtıcı yasaklar seni terletiyor. Bak! Parmak uçlarımda sızan terin toprağı ulaşıyor. Aman tanrım toprağı yaran senin tuzun mu?

 Sana öyle çengeller taktım ki fakında değilsin. Keşke beynin sana emanet ettiği o kuşkuluğun peşinde gitseydin de kollarıma atılmasaydın.  Soluğunun kesilmesinin nedeni ben değilim. Aşkla cenneti bir arada düşlediğin için bana sarılıyorsun. Bunu biliyorsun değil mi?
Bak bakalım ceplerinde ne ver. Yüzünü görmekte bu kadar istekli biri neden onun içine bakmıyor? Ürküyle bakma ban öyle.  Kendinden uzak düşmen için, seniokadar çok mahrem bilgiyle doldurdum ki.

Geceleri acıdan uzuyordu kirpiklerimiz  katran karası  saçlarımızın gölgesi göz kapaklarımıza düşerken, gözbebeklerimizden vuruluyorduk ansızın. Ergin  bir bakışla büyümüştük oracıkta.  Pembe gözlüklü düş  gezginleri,dünyalarına  haz  katmak  uğruna  kilometrelerce yol tepmişlerdi. Ne göreceklerini  bilmeden hem de. İnce narın parmakları arasında  tutuğu mercekle, sanki yeni keşiflerin peşindeydiler. Hesaba katmadıkları bir şey vardı. Güneş.  O kadar dik vuruyordu ki toprak bile yılgınlaşmıştı. Yanlışlıkla bir yere tutsa büyüteci, yakıp kör edecekti.  Bu kara topraklarda ne arıyorlardı? Uzakların büyüsü mü çekmişti onları dersin. Karşı kıyılardan duyulan her sese kulak kabartmak ne kadar doğruydu. Yanılgıları duydukları sesten mi yoksa uzaktaki bakışların zihni aldatmış olması mı? Kim bilir renkleri, derileri, farklı olması cazibeyi artırmıştı.  Pembe gözlüklerin çerçeveleri,  yüzlerini kapatmıştı. Sadece burun delikleri ve ufacık bir dudak boşluğu bırakmıştı.  Koku ve görme yetileri onlara yetiyordu anlaşılan.


 Buradaki evler birer ölü müzesi gibiydi.  Şimdiye kadar içeri giren olmadı hatta geçenlerde eşikten adımını yanlışlıkla öteye atmıştı ki kör bir baykuş kafasını gagalamaya başladı. Peşinden gelenler eşikten bakıp geçerken giyotine iki cümle söylemeden edemiyorlardı.

Oysa giyotin öyle güzel ışıldıyordu ki karşıdan, neredeyse boynumuzu gönüllü uzatacaktık. Alınlarımızdan biriken terin emekle hiç mi hiç ilgisi yoktu.   Burası çöldü ve yakıcıydı. Hayır, bütün neden tercihlerimizden kaynaklanıyordu. Bak şunlara nasıl kaçışıyorlar. İklime yabancılık feci bir şeydir. Baksana şuraya. Sürünerek palmiyelere doğru kaçıyorlar beyinleri daha fazla dayanamadı çölün iklimine.



Baksana buraya kölelerin elinde ki yaprakları gördün mü?  Biriyle gölge diğeriyle de rüzgâr estiriyorlar efendilerine.  Sence bunlar rüya görüyor mu?  Sanmıyorum. Hiç umudum yok.
Umut mu? Onlar için umut mu ediyorsun, ne için? Bilmiyorum, içimdeki şu şey bunu emrediyor sanki varlığımın amacını hatırlatıyor bana sürekli. Tek nedeni bu.


 Demek ki içimizde köle-efendi durumu var. İp kimin eline geçerse o cambaz oluyor. Biz en iyisi ziyaretçilerimiz için, buzul bir çağ dileyelim.

Soluksuz Gri






20 Kasım 2015 Cuma

SEVDA KADINI



Gönlümde yükselen celali bir isyanla başka hayatlara eğilmek, yaşamak adına yok olmak istiyorum. Ve seni geriye düşürüp gidiyorum.

Başka bir şehirde Arnavut kaldırımları çiğniyor, taş sokakları ezber ediyorum. Geceye yürüyorum. Zifiri bir sensizlik ile bezenmiş yatağa dönmeyi düşünürken birden duvarda ki yazılara tutuluyor gözüm, tutup bir yenisini de ben ekliyorum. ‘Sevda kokmalı devrim’ bir adam arkamda duruyor okuyor yazıyı, sevdamı çekip gidiyorum.

Ertesi gün öğrendim adının Mehmet olduğunu, uzun uzun konuştuk. Mehmet ile saçacağız yaşam tohumlarını, onunla kucaklıyorum umudu, tuttum elinden güneşe yürümek istiyorum.

Fakültelerimiz farklı olduğu için gündüzleri görüşemiyoruz. Akşamları hep birlikteyiz, yeni sevdalar edindim Mehmet’le… Bu akşam gazete dağıtacağız ben Mehmet ile gidiyorum ondan sonraki akşamlarda hep onunla gidiyorum. Elim de ki gazeteye ilişiyor gözlerim; resimler sen, manşetler sen, yazılar sen! Özlemin örülüşünü hücrelerimde hissediyorum.

Bu gün güneşten önce doğdum, derneğe gittim hemen yarına yürüyüş var. döviz hazırlayacağım elime alıyorum kalemi iki özgürlük cümlesinden sonra seni yazıyor, tüm kelimeleri durdurup seni yaşıyorum.

Biraz sonra Mehmet geliyor ‘’sevda kadını sevdan bu kadar mı? İki saate iki cümle’’ diye takılıyor. sende ölüyorum.

Ruhum bedenimden sıkılmış özgürleşmek istiyor. Derneğe gidip arkadaki odaya geçiyorum hemen, elime Erbane’mi alıyorum, Tom vuruyorum; sen! Bek; sen! Çep; sen! Erbane kadının sessiz çığlığıdır; ben vurdukça seni çığırıyor…

Bu gün hiç çıkmak istemiyorum yataktan hatta öyle ki okula gitmiyorum; derneğe geçtiğimde de akşam olmuş arkadaşlarla selamlaşıyor ve köşeme geçip oturuyorum. Mehmet te gelip oturuyor. Konuşmak istiyor lakin dilim tek bir harf için bile dönmek istemiyor. Viran diye başlıyor; daha sonra 29 harfin ikisini bile yan yana getirip tek kelime edemiyor.

Gecenin en çok içime işlediği saatlerde yolla çıkıyoruz. Hiç uyumuyorum tüm yol başım Mehmet’ in omzunda dışarıyı izliyorum. Şehirlerin geceyi yırtığını sanan budala lambalarına sövüyorum ‘dinleyin siz karanlığı aydınlatamıyorsunuz’. Sabahın ilk saatlerin de varıyoruz bir devrimi içine katan toprağa, Viran’ı artık saramayacak olan Viranşehir’e. Budala lambalar sönüyor birer birer… Bir gün güneş aydınlatacak biliyorum, güneşin çocuklarıyız biz, umut doluyorum. O sırada tülbendinin beyazı karalar bağlamış bir ana göruyor gözlerim, koşup sarılıyorum, ‘aydınlığımdı yavrum, karanlığa gömüldüm’ diyor. Dönüp güneşe bakıyorum, güneş çürüyor.



Karanlığa gömülen ananın sözleri yankılanıyor kulaklarımda, hüzün çiseliyor yüreğime, elimde patlıyor çaresizlik…

Atıyorum kendimi dışarı, yolda Mehmetlerle karşılaşıyorum ‘’sevda kadını haydi eyleme, alanlarda görelim sevdanı’’ diyor. Gidiyoruz.

Eylemden sonra Mehmet’le yürüdük biraz. ‘’Özgürlük derken kendinden geçiyorsun’’ diye takılıyor her zaman ki gibi.

Özgürlük derken kastım sen! O bilmiyor. Sarılıyorum ona sımsıkı, o son olduğunu da bilmiyor.

Yaşanmışlıklar ile sensizlik arasında yıllar var. Bitiriyorum, sevda kokmalı devrim.

Devrimi aşkta yapmaya geliyorum.


Gewr


15 Kasım 2015 Pazar

MERYEMİN KIRLANGIÇLARI

ne güzelsin, kırağı vurunca çatlamış bir meyve gibi
kim dokunmak istese, tuz içinde kalmış yara

bozkırı görünce terlemeye başlayan bir attan dinledin
ve çıplak tende dolaşan bir karıncadan

buzda yürüyen ölüler vardı adı unutulan dağlarda
otel odalarında birbirine karışmış bacaklar

incir yemekten kabarmış dudakların
tütün sarmaktan sararmış parmaklarınla

yağmur oluklarından aktı sabah, tohumlardan
avucunun içinde buruşturdun günün ömrünü

harımda yakılan ateşe baktın, karıkta kırılan suya
içinde kırıntılar biriktiren bir mobilya böceği

kırlangıçlar yuva yaptı karnına, alnına gün ışığı
koynunda uyuttun akşamdan yonttuğun oğlunu

ne güzelsin, yüzün çöl dili ve edebiyatı

göğsün bulutları eğittiğin dipsiz kuyu

Kahverengi




8 Kasım 2015 Pazar

BU SABAH UYANMADIM

2. Gün

Bir sevdaya saygı duyamayacak kadar uzak yaşıyoruz sevgiden. Burası cennetin lobisi gibi. Tüm dünyevi hazlardan yoksunuz. Maddi olarak hepimiz eşit durumdayız. Hesap zamanı dedikleri bunun gibi bir şey mi acaba? Bedensel olarak bir cesetten farkımız yok. Hiçbir yerimizi kıpırdatamıyoruz ve geçmişten başka düşünecek hiçbir şey yok elimizde. Yarın için plan yapamıyor olmak sıkıcı gelse de en azından yarın yapmam gereken şeyleri yapmadığım için çok geçerli bir mazeretim var. Hayatım boyunca yapmak istemediğim bir sürü şey için geçerli mazeretler buldum. Ergenlik dönemimde bununla ilgili zaman zaman komik duruma düşmüş olabilirim. Hiçbir şey hissetmeden yaşamak çok ilginç. Hayatımın bazı dönemleri, yeniden yaşamak istediğim deneyimleri hissetmeye çalışarak geçti. İlk Hürriyet’i öpmüştüm. Bu, adını kendinden çok sevdiğim kız, arzularımı dizginlemekte en çok zorlandığım kişidir. Onunla yaşadığım her saniyeyi yeniden hissetmeyi çok isterdim. Çok yaşlı sayılmam ama yaşlıların kaybettiği heyecanın nedeni, artık bir şeyleri ilk kez yaşama ihtimallerinin çok az olması sanırım. Bende her şeyi öğrenme heveslisi biri olarak bu heyecanları yaşıtlarımdan önce tükettim. Hürriyet’le ilk tanıştığımızda O’na kendisinde hoşlandığımı söyleyemeyecek kadar utangaçtım. İtiraf edeyim hala hoşlandığım birine bunu direk söyleyemem. Bu yüzden ilişkilerimin başlangıcı hep dolaylı yoldan bir şeyler anlatmaya çalışarak, sadece iki kelimeyi söyleyemediğim için binlerce kelime kullanarak geçmiştir. Her seferinde farklı bir strateji, farklı bir yaklaşım kullanarak, ezilmeden bu işi becerebilmek beni gururlandırırdı. Bu konudaki başarım siyasi kariyerimi de olumlu yönde etkileyebilirdi ama neyse ki siyasetle ilgim yok. Belki de arkadaşlarımın benden daha -yırtık- olmasının sebebi küçüklüğümde babamla fazla görüşememiş olmamdır. Kendisi sonrasında bunu fazlasıyla telafi etti ama her şey zamanında olmalı bence. Bana ne olmam gerektiğini hiç söylemeyen ama ne olmamam gerektiğini çok iyi kafama sokan babam, bugün burada yatmamdan sorumludur. Bunu bir suç olarak değil aksine gurur duyarak söylüyorum. Kaç kişinin cenazesinde insanlar hakkını gerçekten helal ediyor? Ya da kaç kişi sevmediği adamın cenazesine hakkını helal etmemek için gidiyor? Beni hayata ve insanlara karşı bu kadar sorumlu yetiştirmeseydi belki şu an burada yatıyor olmayacaktım. Erkek Pollyanna gibi davranmak istemem ama kendimle hesaplaşmak için şartların en müsait olduğu durumdayım. Bunu yapmayı uzun zamandır istiyordum ama hiç fırsat olmamıştı. Şimdi epeyce vaktim var sanırım ve kendimi acımasızca deşebilirim.

Ortaokulu bitirdiğimde epeyce büyümüş havasına girmiştim. O zamandan sonra her gün, bir önceki gün yaptıklarıma baktığımda “o zaman küçüktüm” diye avuttum kendimi. Liseye başladığım ilk gün seçtiğim bölümle ilgili yanlış karar verdiğimi anladım. Ama yine yanlış yapmış olmak beni şaşırtmadı ve kendimden nefret etmek için çok erkendi. Yanlış yapa yapa doğruları öğrenecektim ama böyle saçma bir öğrenme sistemi, -insanoğlunun aynı dönemde periyodik olarak aynı yanlışları tekrarlaması- bu kadar neslin ardından neden hala mükemmel varlıklar haline dönüşemediğimizi açıklıyor. Yani ergenlikte başlayan gerzeklik insan evrimini yavaşlatıyor. Lisenin ilk yılı o kadar verimsiz geçmişti ki, ikinci dönemi kapattığımda 8 tane zayıfım ve sıfır ilişkim olmuştu. Oysa ilk gün saatler süren sıkıcı törende sap gibi dikilirken tam tersini hayal etmiştim. İkinci yıl durumu lehime çevirmek için epeyce çaba harcadım. Sonuç 4 zayıf 2 ilişki olarak değişti ama sınıfta kaldım... Bu durumda 2 ilişki yaşayabilmek 1 yıla mal oldu. Sonrasında dönem içerisindeki ilişki sayısını artırıp en azından kaybedilen yıla değer olması üzerinde çalıştım. 3 yılım gitti... Zaten su tesisatçısı olmam beklenirken ben simyacı olmak istemiştim sonra baktım ben de öyle bir yetenek yok. Zaten ikisini de olamadım.

Hayatım boyunca içinden çıkamadığım maddi yokluk, aslında ne kadar varlığı zenginlik olarak gördüğümle alakalıydı. Ben epeyce hayalperest olduğum için hiçbir zenginlik benim için zenginlik değildi. Çünkü zengin olduklarını düşünen kişiler özgür değildi ve sürekli kendilerini ve paralarını korumaları gerekiyordu. Bu durumda bir yere yığılmış çokca para zenginlik olamazdı. Sürekli kazanç getiren ancak hayatından zaman almayan bir varlık zenginlik sayılırdı. Yani hayal ettiğim şey, yemyeşil bir bahçe içinde ayaklarımı uzatıp bir roman yazmaksa ve ben bunu yapabiliyorsam zengin sayılabilirdim. Aslında şu an Taksim’de ıslak hamburger yiyebilenler bile dünyanın en zengin insanları. Çocukluğumda yaptığım garip icatların sonraki yaşamımda bir gelir kaynağı olmasını hiç beklemedim ama o dönem içinde küçük getirileri oldu. Liseyi bitirdiğimde parlak bir ticari geçmişe sahip olmama rağmen sonrasında hiç başarılı olamadım. Bu o döneme özgü bir durum muydu acaba? O dönemde yaptıklarım veya aldığım kararların hepsinin yanlış olması bir tesadüf olamazdı. Sonrasında da “lan hangi yolu seçsem yanlış olacak nasılsa” deyip rastgele kararlar vermeye başlamakta hayatı çar çur ettiğim bir dönemdir. Bu dönem içinde evlenmiştim mesela… Her yıl benim doğum günümden iki gün önce evlilik yıldönümü kutlayan annem ve babamı çok kıskanıyorum. Başarısızlıklar listesine eklediğim her madde için oylama yapıp en salakça olanını seçmeyi düşünüyorum. Böylece toplamda en fazla ne kadar salak olabileceğimi ölçebilirim. Salaklık konusunda tutarlı bir başarı göstermek hiçbir ödülle şereflendirilmiyor oysa bende isterdim bir gün bana da -dünyanın en başarılı salağı nobeli- verilsin. Böylece nobel alan ikinci Türk olabilirdim. Salaklığın takdir edilmediği bir dünyada yaşamaktan nefret ediyorum!

Ben bunları düşünürken Hasret amca 3 kez daha ölemedi. O buradan sağlam çıkıpta ben çıkamazsam bana nobel vermeyen vallahi şerefsizdir…

Narçiçeği