14 Şubat 2013 Perşembe
ANLAŞILMADIKLARIM
1.
" dedim ki ona; fırından yeni çıkmış ekmek kadar kırmızıyım sana."
anlamadı.
2.
dedim ki ona; gecenin bir yarısı seni uykundan uyandıran özlem kadar kırmızıyım sana.
bunu da anlamadı.
3.
dedim ki ona; güneşe çıkıp soluyan bir kertenkelenin hazzı kadar kırmızıyım sana.
yine anlamadı.
4.
dedim ki ona; saçlarının arasına düştüğünde içini titreten o yağmur damlası kadar kırmızıyım sana.
anlamadı.
5.
dedim ki ona; dinlerken aklına düştüğüm o şarkının ilk notası kadar kırmızıyım sana.
hiç anlamadı.
6.
dedim ki ona; son içişinde, içine çekerken alazlanan sigaranın ucu kadar kırmızıyım sana.
hiç anlamadı.
7.
dedim ki ona; sözle yüreğinden gökyüzüne havalanan o balon kadar kırmızıyım sana.
bunu da anlamadı..
8.
dedim ki ona; hayat seni boğduğunda, sığındığın dost tebessümü kadar kırmızıyım sana.
asıl bunu hiç anlamadı.
9.
İnsan anlatamaz bazen…
9 Şubat 2013 Cumartesi
ÖMRÜMÜZÜN SON KIŞI
O
kış, yaşadığımız en uzun kış oldu. Köyün yaşlıları, o kıştan sonra bir daha
hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını söyleyip durdular. Dedem namaz
vakitlerini üç katına çıkardı, komşusu Salih Amca’nın hacdan getirdiği sarı
tespihi hiç elinden düşürmeden bütün gün dualar okudu. Zaten köyde olumsuz ne
varsa, hep hacca gidememesine yorardı.
“Bu
yıl ağaçlara kiraz vurmadı baba.”
“Beni
hacca göndermediniz de ondan!”
“Üzümler
hep yandı bu yaz.”
“Sizin
gibi evlatlar olmaz olsun, cezadır size bu!”
“Recep’in
kız hastalanmış, bir türlü iyileşmiyormuş.”
“Ah
bir hacca gideydim de, okuyup üfleyeydim kızı.”
Yıllardır
hacca gitme özlemiyle yaşama tutunan dedem, hiç gitmeyen kışın etkisiyle, bu
beklentisini yüklüğe kaldırdığını biliyor gibiydi. Eylül’den Mayıs’a kadar
süren bu kış, onun da inancını artık yavaş yavaş tüketmeye başlamıştı.
Köyün
kadınları, günlerce bir evde toplanıp bu kışın bir kıyamet alameti olduğundan,
köyün üstünde bir lanetin gezinip durduğundan bahsettiler. Evin bir köşesinde
sessizce oyun oynayan çocuklar, “kıyamet” ve “lanet” sözcüklerini
duyduklarında, korku ve heyecanla birbirlerine bir şeyler fısıldadılar.
Köy,
sekiz aydır kar altındaydı. Tarlada zeytinler ağaçlarda donup kaldı; kirazlar,
payamlar, zerdaliler çiçeğe durmaya vakit bulamadan can verdi. Bütün evlerin ve
yolların üstünü beyaz bir yorgan gibi örten kar, hayatı bir anda bir film
karesi gibi dondurdu. Otobüsler kasabaya gitmez, postalar köye gelmez oldu.
Ambardan bulgurlar çıktı. Unlar, darılar, zeytinyağları, kurutulmuş
patlıcanlar, domatesler, bamyalar, biberler yıllardır kötü günler için
saklandıkları yerden çıkıp yaşama karıştılar. Bütün köy habire ekmek yaptı,
dolmalıkları doldurdu. Bütün gün bacalardan dumanlar yükseldi.
Erkekler,
ellerinde küreklerle bir ev kadar yükselen karları küreyip tüneller açtılar.
Çocuklar o tünellerden, kıçlarının altında tahta kızaklarla kayıp karın keyfini
çıkardılar, şehirden köye gelemeyen öğretmenlerinin yasını tuttular, karın hiç
kalkmamasının hayalini kurdular.
Uzayan
kışla beraber düğünler de bitti. Köy meydanına kurulan masaların ve asker
davullarının yerini kocaman bir sessizlik aldı. Gençler askere gidemez, dönmesi
gerekenler de dönemez oldu. Düğünler bitince, memeleri yeni çıkmaya başlamış
genç kızlar da suskunluğa gömüldü. Rastıklar, kınalar yerine kalktı. Kızlar
oturup bütün gün çeyiz sandıklarını işlemeli örtülerle doldurmaya devam
ettiler.
O
kış, yaşadığımız en uzun kış oldu. Kışın pek gitmeye niyeti olmadığını
anlayınca, onu hayatımızın bir parçası yaptık. Dedem evlatlarına durmadan
beddualar okudu, torunlarına korkunç masallar anlattı, rüyasında şeytan
taşladı. Karların altına kazılan yollarda top oynadık, elimizde sapan boşu
boşuna kuş avlamaya çıktık, karın üstünde ateşler yaktık. Köy, bütün dünyadan
soyutlanmış, her yeri buzlarla çevrilmiş ıssız bir adaya dönüştü. Çeşmeler,
elektrik direkleri dondu. Dünyada neler olup bittiğinden habersiz bir başımıza
kaldık.
Kadınlar
karları eritip varillere su doldurdular. Satı Ana ellerini dizlerine vura vura
ağıtlar yaktı, adaklar adadı. Kuzinelerin üstünde bakır güğümlerde sular
kaynatıldı, kara tencerelerde arpa çorbası pişirildi. Yemleri biten atlarımız,
ineklerimiz teker teker öldüler. Bu karın altında onlara gerek de kalmamıştı
zaten. Tavukları evlerin içine aldık, çocuk gibi ellerimizle besledik, pamuktan
yataklar yaptık.
Dedem,
kendi eliyle çaktığı aksak divanın üstünde mırıl mırıl bir şeyler geveledi hep.
Sandıktan Kur’an’ını çıkardı, ilahiler okudu. Babaannem ona bakıp bakıp ağladı.
Torunları, divanın kısa bacağının altındaki karton parçasını çıkarıp halının
altına sakladılar.
“Ulan
deyyuslar, yine topal bırakmışsınız divanı. Size Bedir Savaşı’nı okumam ha!”
Babam
her sabah sessizce kalkıp kahveye gitti, bütün gün okey ıstakasına fayans
döşedi, akşamına kan çanağı olmuş gözleriyle eve döndü. Demir kapının her
açılışında dedem derin bir nefes çekti.
“Hah
işte! Geldi bizim kumarbaz. Ben hacca gitmek istiyorum diyorum, o kahvede
şeytan işiyle eğleniyor.”
“Yapacak bir şey mi var efem?” dedi babaannem, “Hey yer kar
işte, tarlalar çürüdü.”
“Sanki kar yokken vardı da.”
Annem, dedem ne zaman babama söylense mutfağa
giderdi. Pembe tülbendinin ucunu ince elleriyle kavrayıp göz kenarlarına götürürdü.
Sonra da ocağa çay koyup odasına kapanırdı.
Babam, at sırtında kasabadan dönerken yol
kenarında görmüş annemi. Annem daha on altısında. Sırtında bir tutam ot. Önünde uyuz eşek. Yol boyunca takip
etmiş. Annem bizim köyün yoluna sapınca şaşırmış babam.
“Kız sen kimlerdensin? Ben hiç bilmiyorum seni.”
“Ben de seni bilmiyorum ağam.”
“Ben Kürt Ahmet’in büyük oğluyum”.
“Ha şu hayırsız olan. Gitti de şehirde başı
beladan eksilmedi dedilerdi.”
“Halt etmiş onu diyenler. Söyle bakalım
kimlerdensin sen?”
“Pilot Sabri’nin ortanca kızıyım ben.”
“Kız sen ufacık bebeydin ben gittiğimde. Ne
zaman böyle dal budak saldın?”
Cevap vermemiş annem. Başını önüne eğip, eşeğin
yularından tutup yürümeye devam etmiş. Babam da köy girişine kadar arkasından
kıkır kıkır takip etmiş annemi. Akşamına da babaanneme açmış konuyu. Babaannem
utana sıkıla dedeme anlatmış.
“Ha siktir be!” demiş dedem. “Garibin kızının
başını mı yakacağız?”
“Bak çok ağlıyor ama oğlan. Çok sevmiş belli.”
“Ulan ne zaman görmüş de çok sevmiş? Şunun
şurasında zaten geleli iki hafta oldu. Zaten köyde de durduğu yok pezevengin.
Zırt pırt kasabada. Ne bok yiyorsa artık orda?”
“Yapma efem. Bak düzelir belki evlenince. Evine
tarlasına sahip çıkar, köyden dışarı adım atmaz belki.”
“Tövbe tövbe…”
Tam iki ay yalvarmış babam babaanneme. Babaannem
de dedeme. En son inadı kırılmış dedemin. Çekmiş babamı kenara.
“Bak ulan itoğlu it! Eğer kızdan bir şikâyet
duyarsam, rahat durmadığını, kızı üzdüğünü bir anlarsam kendim kovarım seni bu
köyden. Bir daha da yüzümü göremezsin. Beni Pilot Sabri’ye de, el aleme de rezil
etme sakın”
“Yok baba. Vallaha söz. Evden tarlaya, tarladan
eve. Hele sen beni bir evlendir Esma’yla, gör bak nasıl adam olacağım.”
Pilot Sabri başta yanaşmamış annemi vermeye. “Küçük”
demiş, “senin oğlan” demiş, “uğursuz diyorlar” filan demiş. Dedem bakmış
olmayacak muhtar Halil’i sokmuş araya. Pilot Sabri de pes etmiş sonunda. Ama
şart koşmuş, bir sene nişanlı kalacaklarmış. Babam da paşa paşa kabul etmiş.
Babam o bir sene boyunca köyden dışarı adım
atmamış. Kasabaya, pazara gideceği zaman bile babaannemi almış yanına. Evden
bağa, bağdan eve. Zeytine gitmiş, kiraz toplamış, üzüm bağında traktör
devirmiş. Bir seneyi iple çekmiş. Bir senenin sonunda köy okulunda
davullu-zurnalı bir düğünle almış annemi.
Hep suskun bir kadındı annem. Başı önde tarlaya,
çapaya gider, akşam oldu mu başı önde eve döner, yorgunluğuna aldırmadan
bakraçlarda süt kaynatır, kuzinede güzel kokulu yemekler yapardı. Dedemle
babaannemi hoş tutmak için didinir, eve son gelen gelin olmasına rağmen, diğer
gelinlere ablalık ederdi. Dedem de boş durmazdı hani, el üstünde tutardı
annemi. Onun çocuğu babam değil de, annemdi sanki.
Sonra bir kış, babam gitti, dedem küplere bindi.
“Hata bende. İt hiç unutur mu itliğini?
Aylarca dönmedi babam. Şehirde bir pavyona
dadandığını, bir kadının peşine takıldığını filan anlatıp durdular köyde. Dedem
kahveye çıkamaz, camiye gidemez oldu. Kadınlar bir evde toplanıp dedikodu
yaptılar, anneme acıdılar. Dedem sahip çıktı ama anneme. Pilot Sabri anneme
evinin kapılarını açsa da vermedi dedem. Annem boynu bükük, gözleri yaşlı
sessizce bekledi babamın dönüşünü. Hayatında hiçbir şey değişmemiş gibi oduna
çıktı, ekmekler pişirdi, domates yatırmaya, tütün kırmaya, bahçe sulamaya
gitti. Ama hiç konuşmadı. Ağzının fermuarını çekti ve bir daha da hiç açmadı. Dedem
kaç defa dil dökse de “gık” demedi. Odasına kapanıp sessizce ağladı hep,
burnumu benim göğsüme gömdü.
Bir yaz öğlesi, güneş ekinleri kavururken çıkıp
geldi babam. Elinde poşetler, koltukaltına iki şehir ekmeği. Kahvenin şaşkın
bakışları altında gülerek geldi evin demir kapısına. Pencereden babamın
gelişini gören dedem bastonunu aldığı gibi kapının arkasında aldı soluğu.
Kilidi iyice geçirdi deliğine. Babam bir iki yüklenip de kapı açılmayınca
bağırmaya başladı.
“Esmaaaa! Kız Esma açsana kapıyı.”
“Geldiğin yere git hayvanoğlu hayvan. Ben sana
bu köyden gidersen bir daha benim yüzümü göremezsin demedim mi? Utanmadan nasıl
döndün sen buraya?”
“Baba vallaha bildiğin gibi değil. Hele aç bak
kapıyı, hepsini anlatacağım.”
“Ne anlatacaksın lan dana? Benim senin gibi
oğlum yok. Git nerde istersen orda ziftlen”.
Babamın sesini duyan annem mutfak kapısının
önünde öylece donakaldı. Yüzüne baktım, hiçbir belirti yoktu. Dürtükledim, ses
yok. Çimdikledim, gözünü bile oynatmadı.
“Babaanne koş. Bir şey oldu anneme.”
Babaannem elinde saman demetiyle çıktı hayvan
damından.
“Kız Esma, noldu sana gelinim? Neden hiç ses
etmiyorsun? Mustafa, noldu annene?”
“Babam gelmiş babaanne. Dedem içeri almıyor
babamı.”
Babaannem hızla avlu kapısına seğirtti. Dedemin
havaya kalkmış bastonunu elinden aldı.
“Bıraksana Ahmet, çocuk girsin evine.”
“Nerden geldiyse oraya girsin hayırsız. Benim
onun gibi evladım yok.”
“Öyle deme Ahmet, evlattır. Hatasını anladı
belli ki.”
“Ana kurban olayım aç kapıyı.”
“Hadi ağam aç şu kapıyı. Bak rezil olduk
köylüye”
“Ulan zaten bizi ele güne rezil edeceği kadar
etti. Daha ne yapacak ki?”
“Mustafa’yı düşün Ahmet. Bak gelin de donup
kaldı kapıda. Kocasız kadın, babasız evlat mı olurmuş.”
Dedem başını çevirip annemi ve benim onun
eteklerine yapışmış halimi görünce ürktü. Bastonunu hışımla babaannemin elinden
alıp dama doğru yöneldi.
“Ne haliniz varsa görün. Aha bu kadınla bu
çocuğa dua etsin. Ama bundan sonra da baba filan demesin bana.”
Babaannem yüzüne yayılan ince tebessümle kapının
kilidini çevirip ardına kadar açtı.
“Hoş geldin oğlum. Gözümüz yollarda kaldı.”
Babam o gün başka bir adam gibi girdi avludan
içeri. Yüzü iyice esmerleşmiş, ellerindeki çatlaklar derinleşmişti. Gözlerinin
altında siyah siyah halkalar vardı. Mutfağa doğru yönelince annem hışımla
odasına kaçtı. Babam eğilip sımsıkı sarıldı bana. Hareketsiz kalmıştım. Sarılan
sanki babam değil de, uzaklardan gelmiş, tanımadığım bir akrabaydı. Babam
yanaklarımı öptü, kokumu içine çekti. Ondan sonra da annemin yanına yöneldi.
“Esma. Açsana şu kapıyı?”
Küçük bir kapı gıcırtısı duyuldu sadece.
Babam o günden sonra sanki hiçbir şey olmamış,
köyden hiç gitmemiş gibi devam etti hayatına kaldığı yerden. Köylünün arasında
karıştı, yeniden köylülerden biri oldu. Tarlaya gitti, sabahlara kadar kahvede
batak oynadı, hayvanları otlattı, geceleri sarhoş geldi. Annem susmaya devam
etti. Ağlamaya da. Babaannem anne olmanın sıcaklığıyla hep korumaya çalıştı
babamı. Dedemse hep küfretti babama, babaanneme kızdı, hacca gitme hayalleri
kurdu, camiden dışarı çıkmaz oldu. Geceleri torunlarını etrafına toplayıp iyi
insan olmanın erdemlerini anlatmaya çalıştı.
“Ben size Hicret’i anlatmış mıydım?”
Ama dedem, o uzun kışın hayatının son kışı
olduğunu asla bilmedi. Tıpkı köyün diğer yaşlıları gibi.
Bir mayıs sabahı, bütün köy halkı, tan vaktinde
ev içlerinde beslenen horozların sesiyle uyandığında güneş camlarda yansımaya,
karlar erimeye başlamıştı. Güneşin sıcaklığına hasret, camlara doğru
koşuşurken, dedemin hiç kıpırdaman yattığını fark ettik. Satı Ana’nın, Pilot
Sabri’nin, Arnavut Yaşar’ın, değirmenci Sıtkı’nın, Kör Hacı’nın, Fehime
Teyze’nin ve davulcu Ali’nin kıpırdamadığını fark ettiğimiz gibi. Yaz gelmiş,
güneş yüzünü göstermiş, karlar erimeye başlamış ama giden kar köyün yaşlılarını
da beraberinde götürmüştü.
O kış, yaşadığımız en uzun kış oldu. Meyveler
ağaçlarda dondu, hayvanlar açlıktan öldü. Ve o kıştan sonra köyde hiçbir şey
eskisi gibi olmadı.
Kahverengi
5 Şubat 2013 Salı
EDEBİYATA TRENSES'ÇE BİR BAKIŞ
“ Düştüysem eğer sana bakarken düştüm”
Kaç gündür şu filozof aklımın şurasında burasında gezinen bi soru vardı danteller. Ben nerde yanlış yapıyorum da bu güzel gözlerini gözlük camlarının arkasına saklamak suretiyle yıkıcılığını azaltabileceği yanılgısını her daim yanında taşıyan saçaklımın farkıma varmasını bi türlü sağlayamıyorum diye düşünmekten helak oldum. Allah sizi inandırsın bu düşünceli halim ontolojik kaygıların içinde debelenmekte olan bi saçaklının halinden beterdi. Öyle ki ojelerimi değiştirmeyi bile unutmuşum o kadar yani. Sonunda bu aşkın önündeki en büyük engelin fiziksel temassızlık olduğunu akıl edebildim ve bu engel beni yıldıramaz diyerekten hemen planımı yaptım. Bu saçaklının kendine kalsa fiziksel temas dünyada aklına gelmez kimbilir ne var o kalın kitaplarla zehirlenmiş muhteşem kafasının içinde de bunları düşünemiyo. Biraz yardımcı olayım dedim. Neyse neredeyse bi ev parası vererek aldığım 17,5 inçlik topuklularımı akıl etmem hiç zor olmadı. Ben bile yürürken zorlanıyorum ara sıra tökezliyorum onlarla kırıtayım derken. İşte onları giymek suretiyle planımı uygulamaya koydum. Niyetim onlarla yanında geçerken tökezlemiş gibi yapıp kucağına düşmek bizim gözlüklünün. Öküz değil ya şahane bi trenses düşerken öylece baksın. Tutmak zorunda kalacak böylece aradığım kucaklaşmanın yolu açılacak. Neyse uzatmayayım saçaklılar. Uygun düşme açısını yakalayabilmek için tam 37 kez yanından geçmek zorunda kaldım, bu da anladı mı ne, ne dolanıp duruyorsun trenses bi şey mi oldu dedi.yok bi şey saçaklı sen kalın kitabına bak dedim. Böyle gide gele neredeyse akşam olmuştu ki, sonunda aradığım açıyı bulmak süretiyle ve ayağım kaymış gibi yaparaktan bıraktım kendimi bunun ontolojik kaygılarla debelenmekten kas yapmış kollarına. Beni bi tuttu ki saçaklılar ömür boyu öyle düşmeye razıyım billaha. Biz öyle kucak kucağa bi an durduk, kalbim zafer çığlıkları atarken bu saçaklı demez mi ya trenses napıyosun bi yerine bi şey olcak giyme şu ayakkabıları. o öyle atar yaparken bense işlevli bir işvelilikle dedim ki, söylenme saçaklıcım "düştüysem eğer sana bakarken düştüm". Bizim saçaklının yüzünde güller açılmaz mı bunu duyunca. Trenses sen cahit zarifoğlu mu okuyosun yoksa dedi. Bu arada hala kucak kucağayız dikkatinizi çekerim. Sen istersen onu da okurum dantelim dedim ben de bi heves. Bu beni çattt diye bırakmaz mı neredeyse gerçekten düşüyordum gözlüklüler. Zar zor masanın kenarına tutunmak suretiyle popomu yerle buluşturmaktan kurtarabilmişken, bu saçaklı benim bi işim var diyerekten koşar adım uzaklaştı. Ben de ayakkabılara döktüpüm onca paraya ve kaderime lanet okuyarak daha verimli planlar için bi cahit zarifoğlu kitabı bulmak için şu kitap satan sitelerden birine bakınmaya başladım. Parfüm alacağım paraya kitap alıyorum ya deli olcam ya. Lanet dünya!
Edebiyatçının yakışıklısı…
paul auster diye bi eleman var. Böyle bi fotoğraf koymuş kitaplarının arkasına. İnsanın orası burası sarkan bi şeyler giyip, boynuna garip kumaşlar bağlayıp, saçını da lapiska yapası geliyor ya.
..
Bazen düşünüyorum da napcan yakışıklısını akıllısı olsun ayol. Sonra diyorum ki olmaz anacım olacaksa şöyle boyalı kuş gibi çekici olanından olsun. Belki kanatlarına atlar uçarız. Mecaz enteller mecaz. Hani okuyup okuyup ay şöyle uçurdu beni filan diyonuz ya ondan işte. Daha beni uçuranına rastlamadım o da ayrı bi şey. ey kurda kuşa böceğe bu dantellere can veren güzel allahım, ne zaman hem yakışıklı, hem edebiyatçı hem de süperman kılıklı bi yazar yaratırsan, o zaman işte şu edebiyat denen nanenin bi işe yaradığına inanırım. Öyle bi şey olursa sakallılar, bi alo deyiverin. Haberim olsun.
Okurken Sevişilebilecek Kitaplar..
rica ederim beni delirtmeyiniz. henüz okumaya yeni başlamışken, kalın kitaplarla flörtleşmeye başlamışken, sevişmek filan deyip...gerçi denize atlamadan da yüzme öğrenilmezmiş ya. balıklama mı dalsam acep?
Bir Kitap Olsaydım..
kim bir kitap olmayı ister ki. elini nerelerde gezdirdiği belli olmayan biri bir de utanmadan zihnini üzerinizde gezdirecek, pasaklıysa oranızı buranızı çizip buruşturacak. işi bittikten sonra da bir rafa tıkıp bir daha eline bile almayacak. çok saçma istekleriniz var.
Bir Antibiyotik Olarak Şiir..
demek ki şiir yalnız benim değil mikrobik varlıkların bile ödünü koparıyor. helal olsun.
Dünyanın En Kısa Bilim Kurgu Öyküsü…
trenses bir kırtasiyeye girdi. çeşit çeşit defterleri dikkatle inceledi. renk tercihinde far rengi en önemli etkendi. seçimini yaptı. ödemeyi yaparken yakışıklı kasiyere gülümsemeyi ihmal etmedi. ardından oracıkta kalemini çıkarıp, defterin ilk sayfasını yazdı: trensesin kalın kitap günlüğü…
Terbiyesiz kitaplar..
insanın yaşama sevincini elinden alıp götüren, düşüncesiz, kör kuyularda merdivensiz bırakan kitaplardır. okurken uykumu getirenlerden bile sinir bozucular. gerçi uykumu getirmeyenine henüz rastlamadım. o da ayrı.
Kitap Okurken Altını Çizmek…
okumaya harcadığım gücü bi de kalem sallamaya harcayamam. kimse kusura bakmasın. gerçi ilkine de bi şey harcadığım yok ya. elime aldığın her kitap beni harcıyooo o ayrı konu. pöh.
Hızlı Okuma Teknikleri
uzman olduğum tekniklerdir bunlar saçaklılarım. kitabı alırsın şöyle bi karıştırırsın üff çok karışık bu bi de ben karıştırmayayım zavallıyı der geri koyarsın. elin değdi mi değdi. gözün değdi mi değdi. oldu bitti.
Bir Filmi Okumak…
üstüme iyilik sağlık filmleri de mi okucaz. kalın kitapları zor okuyoz zaten. bi de film okuyamam. her gün başka bi icat çıkarıyosunuz ha gözlüklüler.
Edebi Uyku…
her gece uyuduğum uyku sayın gözlüklüler. şimdi yatağa girmeden önce makyajını temizle, yüzünü yıka, tonikle, gözaltı, üstü,yanı kremlerini sür, gece kremi sür, dişlerini fırçala, saman sarısı saçlarını fırçala, vücut kremi sür, gece parfümü sık, tırnaklarını boya derken yoruluyo insan canııım. sonra yatağa gir, yastığı dikleştir, kalın kitabı kucağına al, evir çevir, sen niye bu kadar kalınsın ya diye söylen, sonra aç kitabı üç satır okumadan uyuya kal. noluyo kitabın kalanını rüyanda okuyosun işte o edebi uyku oluyo bitanecik sakallılarım.
Okuma Biçimleri
uyumaya ramak kala,
esnerken,
bu ne kalın kitap diye söylenerek,
bu kitap nece yazılmış merakıylan,
aslında çok gezen bilir diye söylenip kitabı bi yana fırlatıp süslenmeye giderek...…
İyi Bir Romanın İnsana Ettikleri..
valla bu foucault sarkacı denen, roman kılığına girmiş şeytanın bana ettiklerini yazsam başkalarına bi şeyler edebilecek roman olur allah sizi inandırsın saçaklılarım! biraz daha okursam hiç bi estetik operasyonun düzeltemeyeceği hasarlar almaktan korkuyorum ya.
Kör Olası Gözlerin…
kör olmasın ayol yazıktır, gözlerinin ne kabahati var dicektim ki bi an aklıma geldi. o kalın kitapları o gözlerle okumuyor mu bu saçaklı? fekat kör olursa beni nasıl görecek. felaket bi ikilemdeyim sakallılar. kör olsun mu olmasın mı yoksa " kör olasın demiyorum / kör olma da gör beni" mi olsun. bilemedim . üfff bıktım bu aşkın beni sürüklediği diyalektik açmazlardan bi de neler söylüyorum böyle allahım. diyalektik açmaz ne ya. hep bu sözlüğün yüzünden. offf.
Yazar – dil İlişkisi
yazarın dili kıvrak olmalı bugüne kadarlık yazarlık ve filozofluk serüvenimden öğrendiğim budur sayın saçaklılar. fekat bu kıvraklık bedensel kıvraklıkla paralel bi gelişme gösterir. iyi kırıtamayanın dili de kırıtmaz dolayısyla hiçbi çekiciliği olmaz. bu dertten mustaripler dil balığı yiyeyerek sorunu aşabilirler. hem fosfor da var gözlüklüler daha ne olsun. parlarsınız işte.
Avunamayanlar
Misal ben. Yemin ederim ne kadar kalın kitap varsa beynimi bulandırayım da öyle avunayım bari diyerek, bulduğum yerde aldım. Şimdi tuvalet masamın üstündeki kozmetiklerden daha çok kalın kitabım var son derece utanç verici bi şekilde. Fekat noluyor, yine avunamıyorum, yine avunamıyorum. parfümlere, makyaj malzemelerine, mini eteklere ve hatta yılan derisi çantalara harcayacağım parayı götürüp bu kalın kitaplara yatırıyorum. anlamıyorum ki niye avunamıyorum. Okumasam işe yarar mıydı ki gözlüklüler?
Hayvanlar Gibi Susmak
hayvanlar neden susuyo çünkü koklaşa koklaşa anlaşabiliyolar, napcaz biz de derdimizi anlatmak için derdimizi mi koklayacağız, ha koklayabiliyosak benim hiç itirazım yok koklarım güzel gözlü saçaklımı nolcak bi burunluk iş.
kalın kitapların aşk acısını dindirmedeki etkisi
Aman ha saçaklılar aşk acınızdan kalın kitap okuyarak kurtulmanızı önerdiğimi felan sanmayın. Haşa...kalın kitapların bu konuda çok daha yaratıcı bi işlevi var ama siz gözlüklü olduğunuzdan bilmezssiniz. Kalın kitap dendi mi okumayı bilirsiniz anca. Hayır efenim, okumucaz. Napcaz, aşk acısı aktif hale gelince bulabildiğimiz en kalın kitabı şiddetle kafamıza indircez. Nolcak, böylelikle canımız aşkın bizi acıttığından daha çok acıcak. Gerçek bi acı çekince nolcak, o metaforik ( ne güzel metaforik diyorum ya) acı yerini gerçek bi acıya bırakacak. Gerçeğin karşısında zayıf düşen o kökü dışarda düşmanın esamesi yavaş yavaş silinecek. Ne bakıyosunuz safistliğimin yanında realistim de bi kere.
3 Şubat 2013 Pazar
BİR MASAL KAHRAMANININ NOTLARINDAN: KARANLIĞA ÖVGÜ RAPUNZELE SAYGI
Bugün gelip bana şöyle söyledi:
-Senden kurtulduğumu sanıyordum, oysa kendimden kaçıyormuşum
sürekli. Bunu anladığımda kendi oyunumda başrol oynayamayacak duruma gelmiştim.
Yorgun, bitmiş, tükenmiş ve aslında başından beri kaybedişi kabullenmiş
birisiydim ben.
Ta ki seninle tanışana ve en gizli sırlarımı sana açıp kendimle olan savaşımda bir adım atıp kazanacağımı sanana kadar. Sana kadar diyorum, çünkü ben hep savaşmaktan korkmuşumdur. Bu yüzden sen hiç olmamışsın gibi yapmaya ve senden kurtulmaya karar verdim. Oysa kendi oyunumda çoktan başrolü kaybettiğimi bile biliyordum aslında.
Ta ki seninle tanışana ve en gizli sırlarımı sana açıp kendimle olan savaşımda bir adım atıp kazanacağımı sanana kadar. Sana kadar diyorum, çünkü ben hep savaşmaktan korkmuşumdur. Bu yüzden sen hiç olmamışsın gibi yapmaya ve senden kurtulmaya karar verdim. Oysa kendi oyunumda çoktan başrolü kaybettiğimi bile biliyordum aslında.
Kendisiyle savaşan herkese…
Siz hiç sahip
olamayacağınız bir şey istediniz mi? Ben istedim ve evet sahip olamadım.
Şaşırtıcı değil mi?
Fırıncı çocuğun, aldığım ekmekler için bozuk param çıkışmadığında yaptığı on kuruşluk cömertlikler kadar rezil bir haldeyken mutluluklarım, iyi ve güzel şeylerden bahsetmek istemiyorum. Ah, hadi ama küçük mutluluklar güzeldir sloganını bir kez daha duyarsam ilk söyleyen kişinin kemiklerini sızlatacak kadar küfür edebilirim bilmiş olun.
Fırıncı çocuğun, aldığım ekmekler için bozuk param çıkışmadığında yaptığı on kuruşluk cömertlikler kadar rezil bir haldeyken mutluluklarım, iyi ve güzel şeylerden bahsetmek istemiyorum. Ah, hadi ama küçük mutluluklar güzeldir sloganını bir kez daha duyarsam ilk söyleyen kişinin kemiklerini sızlatacak kadar küfür edebilirim bilmiş olun.
O
küçük şeylerden elde ettiğim mutlukların tadını yaşamadan biriktirmeye ve
hepsini biranda yaşayarak büyük bir mutluluk elde etmeye çalıştım ama bilin
bakalım ne oldu?
Götümde patladı! Evet, aynen öyle oldu. Meğer o kahrolası şeylerin bir son kullanma tarihi varmış. Nerden bilebilirdim ki sonuçta üzerlerinde yazmıyor, haksız mıyım?
Götümde patladı! Evet, aynen öyle oldu. Meğer o kahrolası şeylerin bir son kullanma tarihi varmış. Nerden bilebilirdim ki sonuçta üzerlerinde yazmıyor, haksız mıyım?
Diğer pek çok
insanın aksine bana, ‘’Ne yapıyorsun?’’ diye sorulduğunda, ‘’İyiyim.’’ demek
yerine o anda ne yapıyorsam onu söylüyorum. Ne kadar enteresanım öyle değil mi?
Sonuçta iyiyim cevabını verebilmeniz için birisinin size nasılsın ya da benzeri
bir soru sorması gerekiyor. İletişimsizliğimiz ve birbirimize yabancılaşmamız o
kadar hızlı olmuş ki bazı şeyleri anlamaya çalışmadan bırakmışız bir kenara.
Beni şaşırtmak için, ‘’Ne yapıyorsun?’’
dediğinizi duyar gibiyim. Görmüyor musunuz içimi döküyorum şuraya. Nasıl mıyım?
Durun anlatayım.
Saçlarına bit
düşmüş bir Rapunzel gibiyim bugün. Yıkasa kurtulamayacağının, ilaç kullansa
masal dünyasının kilometre taşlarını ören saçlarına para yetiştiremeyeceğinin
bilinciyle, kestiği saçlarının yasını kökü bende avuntusu içinde kutlayan bir Rapunzel
gibi.
İçinde bulunduğum ruhsuzluk halini başka nasıl ifade edebilirim inanın bilmiyorum. Anlıyorsunuz ama beni değil mi? Her neyse…
İçinde bulunduğum ruhsuzluk halini başka nasıl ifade edebilirim inanın bilmiyorum. Anlıyorsunuz ama beni değil mi? Her neyse…
Lisede bize,
yazarın düşündüklerini kanıtlama amacı gütmeden kendi kendine konuşuyormuş gibi
yazdığı metinlere deneme denir diye öğretmişlerdi. Evet, kendi kendime
konuşuyormuş gibi görünebilirim ama itiraz ediyorum ben deneme falan
yazmıyorum. Hem ben zaten sizinle konuşuyorum, bir de yazamam ki zaten ben ama
yinede yazdıklarıma üzülün, ağlayın, kahrolun istiyorum; benimle aynı şeyleri
düşünün istiyorum. Bakın güdülmeyen amacı da güttüm. Offf siz bana neler
yaptırdınız böyle?
Saçlarım yokken bile aşağıda dikilip ‘’Uzat saçlarını.’’ diye bağıran dangalaklar çıkıyor ortaya. Tabeladaki, ‘’Saçlarımı kestirdim uzun yıllar boyunca kapalıyız.’’ yazısını göremeyecek kadar kör vicdanlı insanlarla ne yapıyorum ben, dememe sebep oldu elbette bu.
Vefa denen şey bir zamanlar sadece bir semt adıyken artık o bile değil. O semtin adını değiştirerek vefanın üstüne toprak atıp uyduruktan bir namaz kılınalı çok oldu, o yüzden artık boşuna beklemeyin. Vefayı diyorum yani, boşuna beklemeyin!
Her insan yalnızdır
aslında ama nedense ben hep tek pencereli dar kulemdeki kendi yalnızlığımın
daha özel olduğunu düşünmüşümdür. Sonuçta günümüzdeki pek çok şey gibi
yalnızlıklarda birbirine benzemeye başlamadı mı sizce de? Kafamı nereye
çevirsem hep aynı yalnızlığı görüyorum ve bu yüzden kendi yalnızlığımı daha çok
seviyorum. Hem bu kaynak araştırması yapmamı da sağladı ve bilin bakalım ne
buldum?
Ruhumun
kimsesizliğinin kalbime yaptığı sızdırmaydı sanırım benim yalnızlık duygumun
bitmez tükenmez kaynağı. Kaynağı besleyen başka şeylerde olabilir tabii ama
onları ortaya çıkarabilmem için biraz daha araştırma yapmam lazım sanırım. Bir
düşünsenize herkes, kalbinin kimsesizliğinin peşine düşmüş ben ise ruhumunkinin
ve evet, içinizde bir yerlerde bir delik var, kara bir delik. Hani bir yeriniz
acır ve neresi olduğunu bilemezsiniz ya işte o zamanlarda ruhunuz bedeninize
sızdırma yapar ve siz acı çekersiniz. Fiziksel olarak hiç tatmadığınız bir acı…
Bence zaten NASA bırakmalı uzayı
incelemeyi, gelip içimdeki kara delikle oynamalı bir şeyleri yeni keşfeden
küçük bir çocuk gibi. Bilinmeyeni değil de önce bilineni anlamaya çalışmalı,
belki böylesi onun içinde daha kolay olur. Ben keşfedilmeyi bekliyorum, pek
çoğunuz gibi. Beni farklı kılansa bunu istiyor olmam.
Yaşasın! Yine öndeyim…
Yaşasın! Yine öndeyim…
En dibe
vurduğunuzda, yani aşağıda gidebilecek başka hiçbir yeriniz kalmadığında
gidecek tek bir yer kalır geriye; yukarısı. Her düşüşün bir kalkışı ve
yükselişi olmalı diye motive ederken kendimi, elimi ve ayağımı nereye koyup
destek almam gerektiği sorusu bir fare gibi kemirmeye başladı en masum
hayallerimi. Umudumun, biraz önce tükürdüklerini yerde sürünerek geri yalamaya
başlamasıyla birlikteyse düştüğüm delikte biraz daha oturmaya başladım.
Etrafınızdaki kime sorsanız herkes cennetlik
ve onlardan iyisi yok. Peki, cehennemdeki ateşli partilerde ölümüne dans
edenler kim? Onu geçin peki sizi bu kadar üzüp bunca kötü duyguyu yaşatanlar
kim? Onları tanıyanlarınız var mı, yani cehennemdekileri diyorum?
Kusura bakmayın benimki de soru, siz daha oraya gitmediniz ki oradakileri göresiniz.
Tekrar özür dilerim, siz oraya hiçbir zaman gitmeyeceksiniz, çünkü siz de cennetliksiniz.
Kusura bakmayın benimki de soru, siz daha oraya gitmediniz ki oradakileri göresiniz.
Tekrar özür dilerim, siz oraya hiçbir zaman gitmeyeceksiniz, çünkü siz de cennetliksiniz.
Annenizin sizi rahminden fırlattığı
ilk günkü kadar masum ve günahsızsınız. O yüzden hala o gününüzü kutlamak ve unutmamak
için o kaydıraklarda kaymayı çok seviyorsunuz mesela.
Cennetlik olmayan benim itiraf ediyorum. Yaptığım bütün iyi ve güzel şeylerin tek bir hatamla silinebildiğini gördüğümden beri kötü birisiyim ben. Kötülüğümü kutlamak için kötülük ormanları ektim içime ve meyve veren her ağacımı yine kendim taşladım. Şaraplarımın ve kahkahalarımın eşlik ettiği danslarımla büyüttüğüm her meyveyi göz yaşlarımla teslim ettiğim toprağa. Böylece bir kısır döngüye yakalandım ve her zaman daha kötüsünü elde ettim kendi yasak meyvelerimin. Bir kez tadına bakanların siyah kanlar aktı ağızlarından köpük köpük, kalpleri parçalanırken ruhları lime lime oldu karanlığımda ve zehir kattım biraz, o yüzden öldürücü oldu geride kalan masumiyetim.
Kaydıraklarla aram,
hep popomun üstüne düştüğüm için hiç iyi olmamıştı zaten ama salıncakları da
hiçbir zaman sevemedim ben, çünkü hayallerim ve karanlığım arasındaki savaşı
kaldırıp beni uçurabilecek güçte olanını bulamadım asla.
Ne kadar karışık anlatıyorum değil mi? Olsun…
Ne kadar karışık anlatıyorum değil mi? Olsun…
Asla mucize
beklemeyin. Dipteyken diyorum yani, asla mucize beklemeyin. Çünkü ne yer
yükselir göğe doğru ne de gök alçalır yere doğru sizin için.
Bir suçlu da aramaya kalkmayın sakın,
zira bulamazsınız. Bir suçlu olabilmesi için ortada bir de suç olması lazım,
ama olanlar gösterdi ki aslında suç da kimin kimden peydahladığı belli olmayan
bir piçten başka bir şey değil. O yüzden kendinizi zorlamayın ve cennet
hayalleri kurun.
Rapunzel olmak
hiçte öyle sanıldığı kadar kolay değil. Ne yani siz benim durmadan saçlarımı
aşağı sarkıtıp kuleye adam attığımı falan mı sanıyorsunuz? Öyle olsa mahallede
adım çıkardı. Çok ayıp! Ben aslında psikologum. Tabii ya ben aslında, işte
biraz önce o dediğimdenim.
Gelenler, dertlerine derman bulup öyle
dönerlerdi her zaman ve saçlarını süpürge ettikleri iddiasıyla, feryat figan
bağıran masalların kenar mahalle kahramanları, beni görünce konuşmayı unutup
agu bugudan tekrar başlamak isterlerdi.
Yardımsever olmanın, insana değer
vermenin, yaptıklarını karşılık beklemeden yapmanın beş para etmediğini aslında
çok geç öğrendim. Vallaha para mara almadım kimseden, hem ormanda para
kullanılmıyor, malum benim kule biraz sapa bir yerde de. Ne diyordum, hah!
İşte zaten o yüzden bu delikteyim,
vicdanımı yiyemediğimden yani. Sanılanın aksine vicdan denilen şey kişinin en
güçlü silahı değildir, en zayıf tarafıdır. Eğer zamanında vicdanımı
yiyebilseydim bu noktaya gelmezdim. O zaman insanlığımız nerede kalacak demeyin
sakın bana, insanlığı ancak insanlar oluşturabilir ve fakat etrafınıza bir
bakın, insan görebiliyor musunuz?
Beni, aynaya baktığımda
kendimi gördüğüm gibi görmesini isterdim etrafımdaki herkesin. Gerçek beni… Belki
böylesi daha güzel olurdu, çünkü insanlar bakarlar ama görmek istemezler çoğu
zaman.
Üzerimde, boyundan bağlamalı, yazılı
bir pankart taşısam şöyle yazardı sanırım, ‘’Bedava günah keçisi!’’ Yapmadığınızı sandığınız pek çok şeyi aslında
yaptığınızı öğrendiğinizde vicdan denilen o şey kalbinizin üstüne oturur ve
oradaki yırtığı daha da büyüterek ruhunuzun daha çok sızdırmasına yardımcı
olur. İşte öyle anlarda, onu yiyerek mideme oturmasına izin vermediğim her
dakikaya lanetler yağdırırım.
Edip Amcamın dediği
gibi, ‘’Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin.’’ Bu yüzden ben hiç
gitmedim. Canıma çok düşkünümdür ve bir yerim daha fazla acısın ya da ağrısın
istemedim. Sonra fark ettim ki o ağrı sadece giden için değil kalan için de varmış.
O kadar fazla ağrıdım ki…
Ben ağrıdıkça gidenlerin sayısı arttı ve sayı arttıkça daha çok ağrıdım. Bir insan aynı şekilde kaç kere kırılabilir ki diye düşünmeyin sakın. Ben kırıldım, hem de aynı yerimden defalarca. Şimdi kaçıncı kez kaynaşmasını bekliyorum kırılan yerlerimin bilmiyorum. Yanlış hatırlamıyorsam, sanırım sayılar sonsuzdu…
Ben ağrıdıkça gidenlerin sayısı arttı ve sayı arttıkça daha çok ağrıdım. Bir insan aynı şekilde kaç kere kırılabilir ki diye düşünmeyin sakın. Ben kırıldım, hem de aynı yerimden defalarca. Şimdi kaçıncı kez kaynaşmasını bekliyorum kırılan yerlerimin bilmiyorum. Yanlış hatırlamıyorsam, sanırım sayılar sonsuzdu…
Aile denilen şey
dört harfli bir kelimedir, tıpkı anne ve baba gibi. Yoksa siz onların daha
fazlası olduğunu mu düşünmüştünüz. Hadi ama yıllarca kandırıldınız ve bu
gerçeği keşfedip suratınıza çarpan ben olduğum için gerçekten mutluyum. Bir
dakika egomun kulağını çekip geleceğim, yine şahlandı da. Gerçi çokta kızmak
istemiyorum ona, o olmasa ne yapardım hiç bilmiyorum çünkü. Yoksa siz egoyu
sadece üç harfli bir kelime mi sanıyorsunuz? Unutmayın anne ve babanız bir gün
sizi terk edebilir ama o asla!
Beni bırakmayacağını bildiğim tek şeye tutundum. Ona yani, kendi şeytanıma, kendi üç harflime, kendi egoma. Önce vicdanımı nefessiz bırakıp onu bayılttı, sonra kalbimdeki deliği dikti ve son olarak da ruhumu sakinleştirdi. Boğazımda düğümlenen şeyi çekip aldı ve zehirlediğim masumiyetim döküldü gözlerimden. Gırtlağım parçalanırcasına ağladım ve ağladıkça hafiflediğimi hissettim. Bir insan göz yaşlarından nasıl doğarsa ben de öyle doğdum ve yeni doğmuş birisinin aksine ben kahkahalarımla tamamladım yeni varlığımı. Artık o lanet delikten çıkabilirdim ve öyle de yaptım. Tırmandım ve her şeyi geride bırakmayı seçtim. Biliyordum çünkü verilen sözlerin hiç ama hiçbir anlamı yoktu. İnsanlar konuştuklarının havaya karışıp gittiğini sanıyorlardı. Oysa pek çoğu nefesim olup içime işlemişti ve ben pes etmeden beklemeye başlamıştım bir umutla.
Beni bırakmayacağını bildiğim tek şeye tutundum. Ona yani, kendi şeytanıma, kendi üç harflime, kendi egoma. Önce vicdanımı nefessiz bırakıp onu bayılttı, sonra kalbimdeki deliği dikti ve son olarak da ruhumu sakinleştirdi. Boğazımda düğümlenen şeyi çekip aldı ve zehirlediğim masumiyetim döküldü gözlerimden. Gırtlağım parçalanırcasına ağladım ve ağladıkça hafiflediğimi hissettim. Bir insan göz yaşlarından nasıl doğarsa ben de öyle doğdum ve yeni doğmuş birisinin aksine ben kahkahalarımla tamamladım yeni varlığımı. Artık o lanet delikten çıkabilirdim ve öyle de yaptım. Tırmandım ve her şeyi geride bırakmayı seçtim. Biliyordum çünkü verilen sözlerin hiç ama hiçbir anlamı yoktu. İnsanlar konuştuklarının havaya karışıp gittiğini sanıyorlardı. Oysa pek çoğu nefesim olup içime işlemişti ve ben pes etmeden beklemeye başlamıştım bir umutla.
Uyanma vakti uykucu…
Hayat dediğiniz şey
bir köpeğin kendi kuyruğunu kovalamasıydı. Ha yakaladım ha yakalayacağım derken
bir de bakıyorsunuz ki aslında hep aynı yerde dönüp durmuşsunuz ve elinize
geçen ise koca bir sıfır olmuş.
Özen Amca’nın dediği gibi, ‘’Siz değil miydiniz rakamların kâşifleri ya da rakamları icat edenler? Sıfır diye bir rakamı sıçan kim?’’
Alın işte, görüldüğü gibi varlığından en mükemmel septikler gibi şüphe ettiğim insanlık, bir kere daha sıçmayı başarmıştı eline.
O yüzden az düşünüp çok yaşayın ve kesin adımlar atıp, keyfinizce oynayın.
Bırakın hayat sizi yakalasın.
Özen Amca’nın dediği gibi, ‘’Siz değil miydiniz rakamların kâşifleri ya da rakamları icat edenler? Sıfır diye bir rakamı sıçan kim?’’
Alın işte, görüldüğü gibi varlığından en mükemmel septikler gibi şüphe ettiğim insanlık, bir kere daha sıçmayı başarmıştı eline.
O yüzden az düşünüp çok yaşayın ve kesin adımlar atıp, keyfinizce oynayın.
Bırakın hayat sizi yakalasın.
Offff ben de o
kadar yıl bekleyemem, birikmiş parama kıyıp kaynak yaptıracağım sanırım
saçlarıma, bir ton derdi kederi olan aç insan bekler şimdi beni. Doğurmayı
başardığım yeni kendimi test etmem lazım hem, bakarsınız insanlıkta çığır
açarım.
Not: Ne yazdığımı ya da yazamadığımı bilmiyorum, saçlarımın yediği fazla oksijen boşta kalıp beynime hücum edince kendimi şaşırdım.
Not: Ne yazdığımı ya da yazamadığımı bilmiyorum, saçlarımın yediği fazla oksijen boşta kalıp beynime hücum edince kendimi şaşırdım.
to be
continued…
EKRU
andrej pejic
1 Şubat 2013 Cuma
TAŞKIRANGİLLERDEN BİR AĞAÇÇIK
Bahçe duvarının ardından kaldırıma sarkmış turuncu begonvillerin
altından geçerken fark ettim onu. Aynı kaldırımdaydık. Bana doğru ilerleyip bir
gölge gibi geçip gitti yanımdan.
‘Eve varınca bir çay
demleyeyim,’ diye düşündüm.
Dalları hâlâ çiçeksizdi…
Acı mı acı Ağaççık’ın ışığa değil de, karanlığa uzanan
dallarında çiçekler nasıl açsın ki? Kristal bir kibirle dondurduğu yüreğini
buzdan bir zırha hapsetmişken hiç şansı yoktu.
Istırap karşısında güçlü görünmenin, sağlam kişiliğin en önemli
kanıtı olduğuna inanırdı Ağaççık. O
kaskatı duruşunun, insanlara sadaka
falakası atmak için yaptığı iyiliklerin (!) egonun en pis kokusundan başka
bir şey olmayan o kibirden kaynaklandığını fark edememesi de bir başka talihsizlikti.
“Para,
insanın yürüyüşünü bile değiştirir!”
Övünürdü sahip olduğu o pis kâğıt parçalarıyla. Oysa
onca malına rağmen hâlâ kambur yürüyordu. Hakedilmemiş kazançların ağırlığı
mıydı, taşıyamadığı? Kendisine miras kalan o zenginliğin alın teriyle
kazanılmadığını o da biliyordu. Yine de pasaklı parayla böbürlenmekten geri
kalmazdı. Onun için yalnızca bir intikam aracı mıydı para? Sanmıyorum, basbayağı
seviyordu parayı.
“Aç
köpeklere yiyecek atar gibi, kapı aralığından fırlattım paketi önlerine. Yüzlerine
bile bakmadan hem de. Biliyor musun, en ucuzundan alıyorum peyniri, zeytini. Zıkkımın
pekini yesinler!
Nefretimi
doyasıya yaşamak için tepiyorum onca yolu. Yiyecek paketlerine yüklediğim
kinimi, kapı aralığından öfkeyle kusmak için!
Koştura
koştura, büyük bir zevkle gidiyorum sadaka falakasına.
İhtiyarların
ayak uçlarına düşen paketleri yerden toplayışlarını izleyip ‘köpekler!’ diyorum
içimden, ‘zehir zıkkım olsun!’
Ölüm
neden beni seçti?”
Ağaççık, esrik bir edayla bunları anlattığında ürpermiştim. Artık emindim, en ürktüğüm canlı türlerinden birine dönüşüyordu
hızla.
“Kin ve
nefretle yaşayabiliyorum ancak!”
Oysa burnunun dibindekiler de acı çekiyordu.
“Benimki daha gerçek!” diyerek ıstırabları da yarıştırırdı Ağaççık. Doğuştan rekabetçiydi.
Bu yokedilesi, yerle bir edilesi düzenin perperişan ettiği insanları
görmezden gelerek, “Neden ben?” sorusuna
yanıt arayıp duruyor, gitgide büyüyen nefreti ve o taş çatlatan donukluğuyla
kendisine destek olmaya çalışanların burnundan getiriyordu.
Yaşayan her şeye kin duyan Ağaççık,
yaşamı güzelleştirmek için uğraşanları da sevmiyordu. Yaşamak bir suçtu onun
gözünde. Zulmüne usturup katmaktan başka bir işe yaramayan zaman bile çaresizdi
onun karşısında.
Ağaççık’ın
yaptığı zulmü ona anlatmaya çalışıyordum. Ama ne yazık ki havaya sıçradığı an
sönen kıvılcımlardan farkı yoktu sözlerimin. İşkence devam ediyordu. Sonunda karar verdim. O zehirli kibrinin onu dikenli
bir çarmıha nasıl gerdiğini açık açık anlatacaktım. Anlattım da.
Hiç tepki vermeden dinledi beni. Tek bir sözcük
bile çıkmadı ağzından.
Sen misin, kraliçe
çıplak, diyen?
Canımın yakılacağı günün - daha önce de denemişti,
ama susmuş, yanıt vermemiştim - çok yakın olduğunu o buz sarkıtı bakışlarından
anladım.
Ağaççık’ın nefretini öfkeyle demlediği bir akşam, sıra bana da geldi.
Telefon çaldığında masa başında çalışıyordum. Gidip açtım. Sert ve buyurgan bir
ses titredi ahizenin ucunda.
“Palyaçoluk
yapmaya gelecek misin bize? Hadi, bekliyoruz!”
Şaşırmadım. Soytarı kim, soytarılık ne, sormadım
bile. Usulca kapattım telefonu.
Ve kibir, o talihsiz Ağaççık’ı
yerden yere vururken, acısını bile insanca yaşamasına izin vermiyordu.
Gamzeli bir ışık gibi göğe
ağan o güzel çocuğun gülüşünü düşündüm. Ve onun anısına son kez konuştum Ağaççık’la.
Çok söylemedim, birkaç cümle…
Sonra neler mi oldu? Görmezden, duymazdan geldiğim; öykümüzde yeri
olmayan nobranlıklar…
Yürüyüşe çıktığım bazı günler - bugün olduğu gibi -
Taşkırangillerden bir Ağaççık’la
yolumuz kesişiyor. O, başını öteye çevirip geçiyor yanımdan, bense ‘eve varınca
bir çay demleyeyim,’ diye düşünüyorum hep.
Sağır Renk
Migle Kosinskaite
29 Ocak 2013 Salı
27 Ocak 2013 Pazar
GRİ GÜNCE
gri günce 10
Donmuş karanlıktan uyanan devasa
gizillik azgınlaşıp; o fısıltıları perçemlerinden tutup, -azimle kasvetli
derinliğe düşürüp- yavaş yavaş kapanıyordu. Kendini paralayan ışıklar birer
birer boğulup yok oluyordu. Yine de kıyıda bu kıvılcımı tutuşturan, bu
perçemlerle şenlenen bir ışık seli bu fısıltıyı çoğaltıyor ve küçük suspus
evlere düşürüyordu. Bu evler de kendilerini sakınmadan sunuyor ve vefasını
şehrin içine doğru yaygınlaştırıyordu. Böylece derin azgınlığa yedirilen o
yitik kızıl yolcular vefalı levhalarda anlamını bulup tüm şehre yerleşiyor,
melankolik ezgisini bu rastlantılarla ölümsüzleştiriyordu. Tutuşan evler derme
çatma gözlerle, aksayan dar yollarla uğulduyor; minik, çilekli kekleri andıran
sundurma çatılar, beşik çatılar, kırma çatılar açığa çıkıyor ve derinleşen
alınlarını -o ahşap- yıllanmış, kıvrımlı yüzeylerini -nemlene nemlene
melezleşen- sergiliyorlardı. Kızıl tufana boğulan bu çatılar aynı rengin
uyumsuz şekillere düşkünlüğünü bükülerek; büyülü büzgülere kesilerek henüz
sökülmemiş, karanlığa yedirilmemiş göz göz pencerelerden; hafifleyen ışıkları
ılık tınılarıyla sezilip kuşanılmış o kadim vaade sözceliyorlar.
Kararlı bir ses pes dalgalarla duvarlara çarpıyor ve oraya yansıyan
gölgelere gömülüyordu. Gölgeler de bu yansıyan sesten, odadaki karakterlere
daha silik, buna rağmen gıdıklayan tuhaflıklarla gerisin geri çarpıyor ve, ve
kendini duyuran diğer sözcüklerin yeni çatlamış, canlı dolanışında ister istemez duyulamaz hale geliyor,
fark edilmeden oradaki eşyalarda kendilerine damarlar bulup orayı gömü yeri gibi
kullanıyorlardı. Kısık ışıkta bir gölge oyunu sahneleniyordu ve oyuncular bu
oyunu yeni repliklerle daha karmaşık hale getiriyordu. “Nerde miydim?” diyordu
biri. “Ne önemi var... Uzun mu uzun bir yolculuk işte. Kinik bir yolculuk.” Yol
aldıkça uzayıp durdum. Geride bıraktığım yol, tekrardan önümde beliriyordu.
Doyumsuz bir yoldu da, içimi delen açgözlü bir yol. Delik, bir yumağa
örülüyordu ve o yumak tekrardan uzayıp; deliği azdırıyordu. Karanlıkla bastıran
bir yol, belli ki bununla yolcuya dolan bir yol... Ne kadar sürdü, bilmiyorum.
Yer yer bilincimi yitirir gibi oluyordum; varacağım yeri şiddetle hazırlayan
belleğim beni hepten bulandırıyordu.
gri günce
11
Denizi düşünüyordum, onda beni
sakin kılacak bir dalgayı kollar gibiydim. Ama dalgalar durmadan çoğalıyordu ve
milyonlara varan köpüklerle yüzeyimde patlıyordu. Durmadan yeni dalgalarla
beslenen köpükler kımıldamama olanak bırakmıyordu. Sonra bu köpükler
farkedilmez oldu, hafifliğini dayatır oldu ve o anda sakinleştim. Bir aracın
içinde hızla yol alıyordum. Gözüme takılan uzam, gözümü alan ağaçlar, dağlar,
tarlalar; hızla sökülüyor, köpüklerin yerini alıyordu ve onlarda hemencecik
kayboluyordu. Onlar da uzayıp belirsizleşiyordu ve birden önüme eskiyen
imgeleriyle atılıyorlardı. Ölebilmenin atılımı, bir levhada darbelendiği halde
kendini anıtsal kılan sanılı atılım. Olduğum yerde, dağılmadan, kendime olan
yakınlığımı yitirmeden; uzayıp duran, sökülen, sökültü olan kıvrıma geçiyordum,
ama asla onun kendi kıvrımı olamıyordum. Zihnimde belirli tümcelerle bu uzamı
işleyip duruyordum. Elimde pek bir şey yoktu, ama olanı çoğaltmaya ayartmayı da
iyi biliyordum. Beliren aymaz sökükleri onarıp hemen emeğimin karşılığını
alıyordum. Bir aylaklıkla beslenen, tembellikten ileri gelen güçlü, anlaşılmaz
duygular. Elimi bir işe değdirmeyi çok gören, beni yumuşatan ve gereksindiğim
olmazsa olmazları kendi baskın cömert doğalarında çeviren duygular. Ben ne
işlerle sınandım, ne işlerle duygular edindim, ama nerde onlar, hani onlar?
Bilmediğim şeylerin yokluğunu sessizce, kanıksamadan ağırlıyordum. Ya da
ses etmeden, kanıksanmadan ağırlanıyordum, yine de birbirimizde çoğalamıyorduk.
İki taraflı bir açıklıkta birbirimizi hoş görerek -yer yer hafif tedirginlikle
de olsa- açığa çıkarmaya çalışıyorduk. Yine de birbirimizi hızla yitiriyorduk
ve kısıla kısıla bizi besleyen, sağlıklı kılan yalnızlığa çekiliyorduk. Ya da
''oluşa gelmeye'' yakalandık. Hatta o an; o ilk karşılaşmada birbirimizde açığa
çıkan o çakımda kalıba dökülmeden hızla uzayan, yiten şey; -bir renk, aslı
olmayan bir yansıma gibi- düşüncemizin içine savrulup, ondaki kesinliğe sokulup
oracıkta geçici bir kayboluşa da yakalanıyordu. Gülümsüyordum. Bu gri, soluk
deneyimden; şehvete benzer bir şiddetle, bozulmayla sınanmıştım.
Gri
Charles Schenk
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






