31 Ağustos 2015 Pazartesi

KALP AĞILI

Susuyorsun yine
Gözlerini öyle fener alayına dikmiş, susuyorsun.
Aklının ucunda sallanan sözcükler,
Zaman hızlandıkça düşüyor birer birer.
Bir çocuk gibi, apansız.
Yaralı dizler gibi sızlıyor o zaman içim.

Hatırlar mısın?
Mavi bir gecede örmüştün saçlarımı.
Gece mavi, saçlarım siyah, ellerin beyazdı.
Kar yağmıştı sanki ellerine o gece.
Saçımdaki siyahı aldın akıttın içine.

Kirpiklerine tırmanıyorum durmadan.
Rüyan olamasamda, şahidin olayım istiyorum.
Içim rutubetleniyor.
Çiçekleri özlüyorum.
Ben seni tanımadan önce…
Aşka hep uzaktan baktım.
Görmedim menekşeyi, tanımadım moru.
Duyumsamadım böyle bir koku.
Bir göçebenin taşıdığı,
Ekilen ama biçilmeyen toprakların kokusu bu.
Çıplak dallarımla düştüm toprağına.
Senin derinin yaprakları,
                            kurumuş bir bedeni sarabilir.

Susuyorsun yine
Kutsanmış teninin içinde saklıyorsun nefesini.
Gözlerinde donuyor kelimeler.
Işte o zaman içimdeki ateş dans etmeye başlıyor.
Ritimlere uymadan…

Sevgilim…
Kalbimin çapağı.
Gözlerim dikilmiş geçtiğin yollara.
Donup kaldı bir kapı ağzında.
Hiç bir göz yaşı silemedi bu bekleyişi…

Düşürmedim seni kalbimden.
Göğsümde taşıdım.



Siyah Eskisi





17 Ağustos 2015 Pazartesi

BU SABAH UYANMADIM



1. GÜN

Sıkıcı bir odada uyandığımda gözlerimi bile açamadım. Sıkıcı olduğu sessizliğinden ve kokudan belli oluyordu. Cihazların sesini ayırt etmekte zorlandım önce. Toplam kaç cihazdan kaç farklı ses çıkıyordu? Kaçı bana bağlıydı? Burada kaç kişiydik? Tam olarak kestiremiyorum ama sanırım bir yoğun bakım odasındayım. Eski karım intihar etmeye kalktığında gördüğüm yoğun bakım odasına göre kafamda şekillendirmeye başladım. Penceresiz büyük bir oda. Her yer beyaz. Kapıdan girince sağlı sollu yatan hastalar garip aletlere bağlı yatıyorlar. Uyanık bile olsa kimsenin konuşmaya mecali yok. Ağzına takılan hortumlar yüzünden dudaklarının kenarları morarmış ve susuzluktan inleyen insanlar, burada geçmişte yaptıklarını sorgulayıp aslında ne yapmaları gerektiğini düşünüyorlar. Ve buradan bir çıkış varsa eğer, hemen hemen tüm yaşamları ve hayata bakışları değişecek. Muhtemelen öncelikle sevdiklerini daha çok sevecekler. Onları kaybetme korkusu daha da büyüyecek çünkü yaşamın sanıldığı kadar uzun olmadığı ve ölümün ne kadar hızlı ve umulmadık geldiğini daha iyi biliyor olacaklar. Kollarına ve bileklerine, çıkarıldığında bir süre daha izi kalan pis bez bantlardan yapıştırılmış. Serumlar ve iğneler için takılı duran aparatlar ellerimizin üstüne ve kollarımızın içine sabitlenmiş durumda. Sağ tarafımda, dün gece ders çalışmaya gittiği arkadaşının aşırı alkollü olması sebebiyle Saraçhane’de, Perşembe Pazarı’na dönüşteki bariyerle tanışanlardan biri var. İtfaiye ekipleri kızın kalan parçalarını ve gencin ölüsünü çıkarırken atılan çığlıklar, toplaşan meraklı insanlar, yanıp sönen ışıklar, kararan bir yaşamın burada makinalara bağlı yanımda yatarken “ulan şimdi ne olacak?” sorusunu neden dün sabah annesini ikna etmeye çalışırken değil de şimdi sorduğunu merak ediyor. Sadece kazanmaya odaklı oyunlar oynuyorduk hepimiz. 510 milyon kilometrekarelik oyun parkımız sırf eğlenceyle dolu değil. Az önce yanına gelen doktor, “tekrar yürüyebilir mi?” diye soran hemşireye “önce hayatta kalmasını sağlayalım, sonrasını o zaman düşünürüz” dedi. Kendinde olmamasına rağmen, bunu duyduğunu düşündüğüm kızın, şakaklarından süzülüp yastığının içinde kaybolan pişmanlığını görür gibiyim. Oysa şu an, bu steril yastık yerine bir çimenlikte uzanıp, hayallerini başının altına yastık yapıp, güneşe çevirdiği yüzünü kocaman bir gülümsemeyle dolduracaktı. Bu kızın adını Kader koydum. Karşımda yatan amca (hırıltılarından bir kaç saat önce kalp krizi geçirdiğini tahmin ediyorum) birde ona bağlı aletlerden daha değişik sesler çıkıyor. Benimkilere benziyor. “ne vardı o kadar içlenecek” diyor dışarıda bekleyen yakınları. Bak dayanamadı kalbi oğlunun acısına. “aslanım” dedi, “yiğidim” dedi. “erkek adam yapacak tabi” dedi. Oğlunun ölüsünü görmek. Oğlunun parçalanmış cesedinin başında kalp krizi geçirmek sürpriz bir tepki değil ki. O artık yaşasa bile kalan ömrünü hep kendini sorgulayıp her seferinde mahkûm ettiği mahkemelerde kendini idam ederek geçirecek. Bitmeyecek bir özlemin her gün, her dakika içini yaktığı bir hasret! Hasret amca az önce bu diyardan gitmeye karar verdi. Bir telaş oldu etrafta, ayak sesleri çoğaldı. Birileri geldi koşarak. Sanırım dört kişiydi. Hasret amcayı tekrar hayata döndürdüler. İyi de oldu çünkü makinalardan çıkan sesler tahammül edilir gibi değildi. Ben neden buradayım? Hep burada mıydım? Yoksa bende mi yeniyim? Evet hatırladım. Kimin olduğunu bilmediğim siyah kartalı duvarın dibine park ettim. Sürpriz yapmak için onların gelmesini bekliyordum. Uzaktan “Zeynep!” diye bağıran bir erkek sesi duydum… Sol tarafımdalardı... Sevgilisinin kolunda yürüyen Zeynep “abi” dedi. Arkasını bile dönmeye korkuyordu. Kaçsalar… Artık çok geç. Neredeyse on metre kalmıştı aralarında. Son bir bakışa yetecek zaman kalmıştı belki. Zeynep “seni çok seviyorum” der gibi baktı. Genç çocuksa “senin için ölürüm” der gibi... O gece, sevda uğruna en az bir kişi kurşun yiyecekti. Eli silahlı adamın kemikleri siyah kartalın altında çatırdamadan hemen önce… Üç el silah sesi geldi… İlki sağ koltuğun başlığını delip arka camdan çıktı. İkincisi omuzumu sıyırıp arka koltuğa saplandı. Üçüncüsü, tam göğsümün ortasında kaldı. Sanki olması gereken yere oturmuş bir parça gibiydi. Sadece. “ananı!” dedim… Başka bir şey söylemek için nefes alamadım. O kadar değişik ses var ki. Ama hepsi birbirine benziyor. Bekledikçe belirgin bir melodi çıkıyor ortaya ve ezberleniyor. Bir tanesinin sesi değişse ahenk bozuluyor. Bu sabit ve uzunlu kısalı -bip- seslerini bestelemeye çalışıyorum. Hasret amcaya bağlı olan cihazlar sıkça alarma geçiyor. Birileri koşuşturuyor tekrar sesler normale dönüyor. Hasret amca bugün altı kez öl(e)medi.

NarÇiçeği




4 Ağustos 2015 Salı

DEVEKUŞU

İkinci sayfa haberleri bunlar yırt at.

Koro: Gençler ölüyor

Durduk yere yapmazlar '' kuyruk sallamazsa''

Koro: Gençler ölüyor

Ne işi varmış orada gitmeseymiş!

Koro: Gençler ölüyor

Kanalı değiştir hanım, bak bakalım elenmiş mi bizim tuttuğumuz kız.

Koro: Gençler ölüyor

Tövbe tövbe en önde durmuş eksik etek, neymiş basın açıklamasıymış.

Koro: Gençler ölüyor

Dolar yükselmiş bak. '' Dolarımız mı var ki bey'' Sus kadın sana mı sordum dediği lafa bak.

Koro: Gençler ölüyor

Al okulu bitirdi kız ne oldu neymiş öğretmenmiş atanamamış. Kafasız, evleneceksin tez elden ilk kısmetinle..

Koro: Gençler ölüyor

Yollar yapıldı yaranamazsın bunlara '' arabamız mı var ki baba'' lan sus bak hele ufacık boyuyla..

Koro: Gençler ölüyor

''koş bey koşşş'' Sus kadın ne bağırıyon.. '' kız.. koş.. ip.. kopar koş..''

Koro: Analar ağlıyor...

Üçrenk Mavi




31 Temmuz 2015 Cuma

GÖKYÜZÜ, KAYGISIZ

bu muhteşem enkaz
rüyasında atlarla sevişen bir aşktan kaldı
gençliğinde çok ağladığını öğrendim suyun
kabuğuyla sevişen bir ağaç yüzünden
bir ağacın gövdesinden okudum adem’in çocukluğunu

ölü bir duvar da yeterdi
aramıza hazdan kurulmuş yazı anlamak için
geçmek için çatlak kuyuların sızısından
kollarının ot toplamaktan dönen yorgunluğuyla
genzine takılırdı tarlalara ağlamaktan gelen kükürt
çatlamış meyve, köklere dolanan yılan kavı
annen rüzgârın yıkadığı perdelerde çoğalan leke
yere düşüp kırılmaması porselen bardağın
dudakların kırılmış dallar ormanına doğru genişledikçe

hayat, hiç açmayan bilmem belki çiçeği
çok köyler, oteller görmüş bir külden miras
bu mucizeler çadırı, bu toz denizi, zalim imlâ
bu da tırnağının örtüye takılırken çıkardığı ses
ilk defa can alacak bir kılıç gibi duruyor boynumda
üşümesin diye gökyüzüne hırka ören ellerin
kalbime batıyor rüyama ördüğün kafes

sen doğduğunda şarkı söylemeyi öğretti geceye
parmaklarıyla dünyayı şekillendiren bir ebe

bu muhteşem enkaz
avıyla karşılaşan bir kaplanın gerilmiş derisinden kaldı
gecede gümüş bir ay gibi parlayan terli gövdelerden
yanlış sevilmiş yerlerin ağrısından
kararmış yosunların kapladığı bir süs havuzundan
bir terliğin yalnızlığından, yazlık evin terasında unutulmuş
yeni kesilmiş çimenlerin kokusundan
küçük taşra kasabalarının cumartesi telaşından
yaşlı bir pijamanın kaybolmuş çizgilerinden
tek kişilik sofralarda kendi ömrünü yiyen kadınlardan
kocamış eşyaların rutubet kokulu kederinden
eskiyince bir kenara fırlatılmış şarkılardan kaldı
güneşte bırakılmış bir kitaptan döküldü kirpiklerin
kuşlar da öptü
kürtçenin en işlek sokağı olan ağzından

dayasam göğsüne başımı, bir buluta yaslanmış gibi
otağımı karnına kursam, evimi sırtına
tedirgin kimyasını öğrensek kış bilgisinin
boğulsam, rüzgârda bir deniz gibi dalgalanan teninde
aldığım yere bıraksam ömrümü
-zaten yürüdüğüm bütün yollar bozuk satıh-
hayat inatçı bir erik çekirdeği gibi kütürdese ağzında

bu muhteşem enkaz
üç oda bir salon yalnızlıklardan kaldı
sonunda bütün ormanı kül etti, ağaca yaktığın kına

boynun diyorum, içime atılmış çengel ve ninova

kahverengi










5 Temmuz 2015 Pazar

KÖR BUKALEMUN


Güneş kokusu kediciğin sırtına yuva yapmış
kokla
kıyıyı çapkınca öpüyor dalga
ah şu ısırdığın kara eriğin konuştuğu dil çıtır çıtır bronz
ah ağzın
ah sırtın, karınca duasıyla tavaf ettiğim sırtın
yaşamın sırrı
sevgilim sana bunları değil
sana bunları değil
bunları değil
değil

bu ıssız yazda
incir çekirdeğinin içine
özenle doldurduğun sabrını
timsah hafızanı
balık gözyaşlarını
ve seninle iki kör bukalemun olduğumuzu
yazmak isterim

İki kör bukalemunuz seninle
İki kör bukalemunuz
İki kör
İki.
İki kör bukalemunuz seninle
Kör bukalemunuz seninle
Bukalemunuz seninle
Seninle.

Bozkır


23 Haziran 2015 Salı

YA, RANA…



Çalan telefonu, güçlükle uzanıp aldım. Gözlerim yarı kapalı, bu saatte kim ola ki, diye düşündüm. Saçma bir düşünceydi; çünkü saatten haberim yoktu. Sabahın körüydü belki veya öğlen olmuş olabilirdi. Rana’dır belki düşüncesi gelir gelmez aklıma ayıldım tabii. Gözümü telefon ekranına diker dikmez hayal kırıklığı. Rana niye arasın oğlum seni? Doğru. Niye arasın beni Rana? Rana konusunu ertelesek? Telefon ekranında Hakan’ın adı var. Açtım tabii.

-          Hakan?

-          Abi evde misin, uyuyor musun, diye soruyor. Sesi telaşlı.

-          N’oldu, saat kaç, diyorum.

-          Abi, sana geliyorum, diyor soruyu duymazdan gelip.



Hakan, birkaç yıl önce trafik kazasında kaybettiğimiz kan kardeşim Kaan’ın kardeşi. Bir bakıma, Kaan’dan miras kardeş. Kaan çekip gidince, bu oğlan bana düştü iyice. Ne yalan söyleyeyim, ben de ona. Öncesinde, abisiyle nereye gitsek peşimize takılan, aramızda olmak için rahatsız edici bir çaba içinde olan, pek de istenmeyen küçük kardeşti. Kaan’ı defnettiğimiz günden beri oğlana abilik yapmak kaçınılmaz oldu. Geçenlerde evlendirdik; düğününde hiç utanç duymaksızın “ Ankara’nın Bağları” ve ardı sıra çalınan “ Hayatı Tespih Yapmış Sallıyormuşum” şarkıları eşliğinde göbek de attık. Yine de büyümedi oğlan bak, başı sıkıştıkça bende.

-          Gel, diyorum. Evdeyim, nerede olacağım?

-          Abi, kahvaltı ettin mi, poğaça filan alayım mı, diye soruyor.

-          Al Hakan, diyorum. Karaköy böreği de al. Nasılsa Rana yok; yağlıydı, o yenir miydi lafları edecek, kafa şişirecek bir Rana yok, diye düşünüyorum. Rana’nın yokluğunun iyi bir yanını görebileceğim aklıma gelmezdi. Toparlıyorum herhalde, diye seviniyorum buna.

-          Tamam abi, diyor Hakan. Sesi hala sıkıntılı.



Telefonu kapatıp, doğruluyorum yatakta. Mıymıy ile göz göze geliyoruz. Rana’nın kucağında, ki el kadardı o zaman, eve geldiği günden beri ne vakit göz göze gelsek yaptığı gibi sarı gözlerini kısıp pis pis bakıyor bana. Rana’nın gidişinden bu yana şiddetlendi bu bakışlardaki kızgınlık. Sırf onu terk etti sanki Rana. Bizi birbirimize ceza bıraktı kızım, anla işte diyorum bakışlarına tahammül edemediğimde. Bir şey anladığı yok tabii. Yemeğini, suyunu verip, işini halletmesi için bahçeye bakan pencereyi açık bıraktım mı, ilişkimiz sonlanıyor. Birbirimizi olabildiğince görmezden gelerek yaşamayı sürdürüyoruz işte. Giderken onu neden götürmediği de muamma. Bir kadının aklından ne geçtiğini anlamak mı, yok işte orada cidden yeteneksizim.

Yataktan kalkıp banyoya geçiyorum, Hakan gelmeden hızlı bir duş olasılığını şöyle bir tartıyorum. Nerede olduğunu sorsaydım keşke. Elimi yüzümü yıkayıp çıkıyorum. Mutfağa yöneldiğimi fark eden Mıymıy da yataktan atlayıp, peşimden geliyor. Önce çayı koy, sonra huysuzun yemeğini ver, pencereyi aç, sonra bir sigara yak planlamasını yapıveriyorum hızlıca. Ardından bir bir yapıyorum kendime dediklerimi. Pencereyi açınca içeri dolan ama üşütmeyen serinlikle, sigaranın ilk nefesinin ciğere dolmasının ürpertisi aynı anda geçiyor içimden. Su kaynıyor, demlerken kapı çalıyor. Geldi bizim oğlan. Acaba derdi ne? Büşra ile kavga etmiştir’e yatırırdım paramı. Kedi – köpek gibiler kızla. Evlenmelerinden önce de böyleydiler, dünya evine soktuk bir şey değişmedi. Gidip kapıyı açıyorum, elinde köşedeki pastaneden alınmış poşet, yüzünde epeydir görmediğim bir gerginlikle giriyor içeri. Mıymıy koşup paçalarına sürünüyor. Hep sevdi bu oğlanı, hiç yapmaz bana böyle. İçimden saçma bir kıskançlık dalgası gelip geçiyor.

-          Geç, diyorum mutfağı göstererek.

Elindeki poşeti mutfak masasına bırakıp oturuyor. Yüzüne fazla gelmiş sıkıntı, ağırlığının birazını da omuzlarına vermiş gibi çökkün.

-          Naber abi, diyor. Sesimi çıkarmıyorum. Nasıl olduğumla ilgilenecekmiş gibi durmuyor.

-          Hayırdır, diye soruyorum. Sabah sabah bu ne hal?



Cevap vermeden, cebinden sigara çıkarıp yakıyor. Sonra aklına gelmiş gibi paketi bana da uzatıyor. Bir tane çekiyorum paketten. Sigaramı yakması için eğiliyorum. Bakışlarımız denkleşiyor. Canı gerçekten sıkkın bu çocuğun, o an anlıyorum. Doğrulup, tabak çıkarıyorum masaya. Çay bardakları, çatal kaşık, biraz peynir ve yaz sonu Rana’nın annesinin Ege’den getirdiği çam balından çıkarıyorum. Bal kâsesini elimde tutmanın tuhaf hissini bir yana atıp, ikimize çay doldurup karşısına oturuyorum.

-          Rana abladan haber var mı, diye giriyor söze. Hay Rana ablana, diyecek gibi oluyorsam da vazgeçiyorum. Söze nasıl gireceğini bilemediğinden belli ki.

-          Yok, diyorum. Rana meselesinde her şey aynı.

Tabağına Karaköy böreğinden ve birkaç parça poğaça koyuyorum. Hafifçe ittiriyorum ona doğru. Açlık sıkıntıyı katlar, dolu mideyle daha kolay halledilebilir gelir meseleler. Börek de güzelmiş ayrıca, sıcak ve bol yağlı.

-          Birkaç gün misafir kabul eder misin abi, diye giriyor Hakan söze.

-          Hayırdır, Büşra kapıya mı koydu yoksa, diyerek gülüyorum. Sıkıntıyla bakıyor.

-          Sen he demezsen o da olacak, diyor. Meraklanıyorum.

-          Doğru düzgün anlat oğlum işte mesele neyse, diyorum sabırsızca.



Anlatıyor.  Şu kızmış işte. Hani, üniversite yıllarında sevgilisi olan. Hani okul bitince çekmiş memleketinde gitmiş. Hani, geçenlerde bunu facebooktan bulmuş da, mesajlaşmaya filan başlamışlar. Ama yok abi, düşündüğün gibi değil. Dostça. Büşra’nın haberi yok tabii. Abi biliyorsun kıskançlığını, gebertir beni. Kız da yazıyor napayım, engelleyeyim mi? Neyse işte bu kız geliyormuş akşama ve kalacak yeri de yokmuş. Laf arasında da ayarlarız bir şeyler demiş bulunmuş. Ama kızı kendi evinde nasıl misafir edermiş. Büşra derisini yüzermiş vallahi. Ocağıma düşmüş. Rana abla da yokmuş zaten. Sanki bilmiyoruz olmadığını! Boş odam da varmış. N’olurmuş şu kızı, bir iki gün misafir etseymişim. Sessiz sakin, İyi kızmış, rahatsızlık vermezmiş.

-          Kız kabul eder mi ki, diye sordum sanki tek derdim buymuş gibi. Tanımadığı etmediği bir adamın evinde kalmayı? O sırada, ya kız evdeyken Rana’nın geleceği tutarsa diye geçiyordu aklımdan. Ya kızı görürse, ya açıklamamı dinlemek istemezse, ya dönmemek üzere giderse. Zaten öyle gitmedi mi ki, cevabının da tam yeri hani.

-          Orası kolay abi, diye atılıyor Hakan. Kızla konuştum, önce nasıl olur, olur mu filan dedi ama sonra, işi acil tabii ve kalacak yere ihtiyacı da var. Kabul etti.



Her şeyi de ayarlamış kerata. Rana’dan sonra bu eve ilk kez girecek kadının, tanımadığım biri olduğu fikrinden daha korkutucu ne olabilirdi o an bilmiyorum. Yine de çocuğu yüz üstü bırakmayacağımı biliyorum.

-          Bir düzenim yok biliyorsun, diyorum yine de Hakan’a. Geliş gidişim belli değil. Rahatsız olmasın arkadaşın.

-          Yok, abi diyor. Aldırmaz o. Kendi halindedir zaten. O da yatmadan yatmaya gelir zaten.

-          Büşra duyarsa benim de derimi yüzer biliyorsun, diyerek son çekincemi söylüyorum.

-          Duyarsa ikimiz birden gittik zaten abi, diye gülüyor. Vallahi benim kötü bir niyetim yok, kızla bir kahve içersem içerim eski gümlerin hatırına. Hepsi bu, diye de ekliyor.

-          Tamam ulan, inandım diyorum. Rahatlıyoruz.



Çaylarımızı içiyor, börekleri bir solukta tüketiyoruz. Arkasından birer sigara tellendiriyoruz. İkimiz de düşünceliyiz. Kaan’la pek çok kez suç ortaklığı etmişliğim vardı yıllar boyunca. Hakan’ın suç ortağı olacağımı hiç düşünmemiştim. Böyle mi abilik yapılır, diye sorduğunu işitir gibi oluyorum Kaan’ın. Oğlum, n’apsaydım? Çocuğu nasıl yüz üstü bırakırım? Üstelik kötü bir niyeti yok, diye açıklama yaparken buluyorum iç sesimi. Rana’nın geleceği tutarsa da tutar. Beni terk ederken, şu kediyi de başıma bırakırken düşünecekti bunları. Aşk bitmişmiş! Birbirini çok seven kardeşlere benzemişmişiz! Hayat geçiyormuş! İkimizin de önünde şans varmış henüz, bundan mahrum kalarak birbirimize haksızlık ediyormuşuz! Gelsin ulan! Gelsin görsün!

Akşama havaalanından alacakmış kızı bizim oğlan. Ev leş gibi, dolap da tam takır. Çayları bitirip, ikimiz iki koldan telaşlı bir temizliğe girişiyoruz önce.

-          Kral adamsın, diyor durup durup Hakan. Kaan geliyor ikimizin de aklına. Gözlerimi kaçırıyoruz birbirimizden.

Hakan’ı alışverişe yolluyorum sonra. Yoldan gelenin önüne yemek çıkartmadan olmaz. Oğlum, ne bu heyecan, bu telaş diye sorsam yeridir kendime. Ya Rana… Mıymıy’ın kızgın bakışlarındaki yoğunluk artmış gibi geliyor bana ya, aldırmıyorum. O hep böyle baktı bana. Hakan eli kolu market poşetleriyle dolu, kapıda bitiyor az sonra. Kız için ayırdığımız odayı havalandırdık, çarşaflarını da değiştirdik. Başka? Bir buket çiçek de mi koysaydık odasına. Yok deve!

Hakan öğlene doğru çıktı. Büşra’yı yeni açılan alışveriş merkezinde arkadaşlarıyla buluşması için götüreceğine söz vermişti, işine de gelmişti keratanın. Kızı almak için bahane düşünmesine gerek kalmamıştı. İşin rast gidiyor ha, diye dalga geçmiştim. Aman abi ya, demişti utanarak. Akşamüstü kızı alacak, belki deniz kenarında bir çay içmeye götürecek, ardından da bana bırakacaktı. Allah var, akşamı dar ettim. Oda oda gezinip, Rana’nın geride bıraktığı boşlukların artık o kadar da boş görünmediklerini fark edip şaşırdım. Daha çok Rana’nın beğenisi olan eşya çokluğuna bakıp, neden bunları götürmemişti ki yanında diye meraklanıp, bir kısmından kurtulmanın işe yarayıp yaramayacağını düşündüm. Akşamın yaklaşmakta olduğunu görüp panikle mutfağa attım kendimi. Kıymalı makarna, salata ve anne tarifi yalancı Çerkez tavuğu. Fena olmadı.  Mutfak penceresinden bir içeri girip bir dışarı çıkıp duran Mıymıy’ın huzursuzluğunu görmezden geldim. Nihayet kapı.

Çok da hevesli görünmemeye çalışarak açtım kapıyı. Sıkılan gülümseyen Hakan’ın hemen yanındaydı. Utangaç bir gülümseyişle bakıyordu. Nazikçe buyur ettim onları içeri. Davetsiz misafirimin gözlerine bakar bakmaz düşünmekten kendimi alamadım: Ya Rana….


Mel’un Renk