12 Ağustos 2016 Cuma

kuzey taşları


                        
                                              william blake için

sözcükler dağılarak doğuyor
içinde kırıla kırıla
ölçüyor aşkların yaralarını
kar kurak bilmez diplerde
kudurmuş yalanlar toplanıyor
canlı alevlerin içinden
sessiz ellerin sesi bir de

öp   kal  sarıl
sonra saklan yükünle
neye dönüşürsen dönüş
hayat bize sözcükler bağışladı

sen buna masal de
ben rüzgar misali sonsuzluk diyeyim

alevlerin düşüşü
soğuk ağaçlardan başlıyor
bir de parlak boşluklardan
küçük ellerle alkışlanan şarkılar
dahildi yaşayan her şeye
ve her şey
toprağın suya uzaklığı kadardı

göğün doğusunda dağlar kararıyor
aklımın kuzeyini taşlarla sardım


Akıl Karası 


2 Mayıs 2016 Pazartesi

Renk Özgürü Dünya



Rengârenk olmayı
Ben de isterdim
Elbette.
Böylesi kapkara
Vahşetin içinde
Kalmasam.


Kedi Beyazı




25 Nisan 2016 Pazartesi

Q bugün suç işlemek istiyor

                                                                                                                                 Ziya Alpay Anısına

Dil’im ele versin beni istiyorum bugün
Korkusuzca yazabilmeliyim evetti, hayır’ı
Bugün geçmişin ayıplarını yırtabilirim belki de
Yasaklı ıslığı kör zihinlerden çıkarabilirim
Ve sesimi bölebilirim her dil’e korkmadan, saklanmadan
Parmaklarımı boğazıma sokup o kahredici düğümü çözebilirim
Bugün.
Kapı eşiklerinden doğan çocukları hepimiz
Öyle uzun uzadıya düşünülmedi adımız
Çoğumuzunki baba yadigarı desek yalan olmaz
Yalan olmaz ıslığın sesi
Bir ses etse geçmişim adım değişir buralarda
Koşar giderim ıslığın peşinden
Eğer kendi dili mi konuşabilseydim yahut yazabilseydim,
Annemin adını
Toprağın rengini
Suyun sesini
Ağacın adını
Evimin adresini
Mektuplarımı
Sevinçlerimi, sızlarımı
Öfkemi, kavgamı
Küfürlerimi
 Masallarımı
Güneşimi
Denizimi
Bütün renklerimi
Ve kendi dilimde ‘’seni seviyorum’’u diyebilseydim eğer…
Diyemedim de yazamadım da
Ağzımızda parşömenden bir yama
Tam tekmil milli eğitimimiz
Ne milli olduk ne de mutlu
Resmi bayramlarda buz kesiği ayaklar
Avuçlarımızda buğulu nefesimizi saklarken
Kırk kesim tekmil birden
Tarih çizelgesi yazıyor
Gök yüzünde ne ay ne de güneş
Motorlar sahte renklerle gökkuşağı çiziyor
Yalan yok
 Tanrı o zamanlar henüz çocuktu
Kendi ellerimizle tutuk, kaldırdık kendimizi
Sek sek oyunlarından gizlice ceplerimize misket yerine taş koyarak
Oradan oraya koşarak bıraktık ağırlıklarımızı
cep deliklerimizden içeri sızan hava tüylerimizi diken diken etse de

Memeleri bıngıldak yumuşaklığındaki kızlar
Elinde kasnaklar sürü önlerinde
Bordo bereli vatanseverlerin iştahlarını okşarken
Sakalarını kendine batıran delikanlılar
Kan ter içinde
İskele üstünde güne başlarken
Bütün yalanlar önce çocuklara söylenir
Sonra çuvalla ata-sözleri. özdeyişler
Oysa onlara kalsa yalan fukarası olacaklardı belki de
Maalesef biz büyüdük hanımlar beyler
Ve gövdelerimizden daha ağır yalanlar var kucağımızda
Bana dair bildikleriniz ise
Tarih bilgisi dersinde fotoğraf altındaki parantez içi kadar
Ve
Ben
Ve 
Siz
Ve 
Onlar
? 


 Soluksuz Gri






22 Nisan 2016 Cuma

ZİHN'İ KALP 1



''Ben senin için bahaneler ararken öykülerimi yazdım''

Hızlı adımlarla yürüyor, kalbinin ritmini bastırmak ister gibi. Yağmur, kirpiklerine düşerken; eğilip yerden bir taş alıyor ve avucunda sıkıca kavrıyor.

O eskide kalmış İlk cümleyi yazmasa, ne yağmur olacak ne sıkıca kavradığı taş. Hiçlik içinde adımları devam edip, yağmura bir şemsiye açacak. İflah olmaz bu diye hayıflanıyor. Onu dürtmelerimden hoşlanmıyor.Tahmin ettiğim gibi birinci tekil şahısdan devam edecek.


Düş bedenimi teslim alıyor: Bulanık, sisli, hüzünlü.

Sıradan bir gündü, anlam yüklemediğiniz günlerden biri. Ta ki açılan o kapıya kadar.Bazı kokuların bellekten hiç silinmediğini düşünüyorum, yıllar geçtiğinde o kokuyu tekrar aldınız mı hafıza o güne götürüp size bir sürü ışık yakıveriyor. Açılan o kapının ardındaki koku, o varoluşun kokusu sanırım. Sonra bir resim, üstüne çok yazıldı tekrar bahsetmeyeceğim, sonra bir sürü cevapsız sorular. Sorunun soru olarak kalması gereken durumlar belki de (buna şimdi karar veriyorum). Sadece bir harf, bir sözcük, küçük bir cümle duyabilmek için yazılmış notlar, hikayeler, bahaneler, bahaneler...

Düşten uyandırmak istiyorum onu belli ki bir kurgu yapacak. Kurgu da denmez buna, yaşadıklarını yazıya dökerek hiçleştirmek amacı. Ya da yeni bir bahane arıyor. 


O gün başlıyor uzun yolculuğum, şimdi bilebiliyorum bunu. İnsan uzun süre duygularını kendine bile itiraf edemez. O yolculuğa başladığınızda da tesadüfler peşinizi bırakmaz. Sizi dener durur hayat. Duygunuzu besler; bir yandan hayat, bir yandan kendiniz. Ya da siz bu duyguyla beslenirsiniz. Ve kendinizden bile beklemediğiniz bir anda, karşı tarafa itiraf ediverirsiniz. Ben de öyle yaptım.. Ardından bekleyişler- ah insanı en fazla boğan- hüzünler, sevinçler.. Sonradan baktığınızda bir sürü haller. E hali, de hali,mış miş hali. İşte o mışlar mişler, kendi kendinize oluşturduğunuz varsayımlar. Hem de bunu tamamen içinizde yaşatarak, karşı tarafın haberi bile olmadan kendini yemeler. Sanırım hepsi kokudan!

Biraz sessiz kalayım, kendini sorguluyor anlaşılan. 


Aramızda hiç bir şey başlamadı garip olan hiç de bitmedi. Duygular hiç konuşulmadı. Ben kaçak dövüşmeye devam ettim! Uzağımdayken yazdım, yanımdayken sustum.. Sadece bir keresinde ikimizin de düş mü gerçek mi olduğunu bilemediğimiz; yüksek çok yüksek bir tepede, karanlık bir yolda durduk. Avuçlarımız gökyüzüne açılmıştı, sessizdi çok sessiz. Başımı yerden kaldırdım. gözleri, gözlerim.. Avuçlarımızı tekrar açtığımızda kuşlar uçtu. Tüm sessizliğin ortasında öylece uçtular.

Bu hikayeden kaçmak istedim, baş kahramanı olmak istemediğim, gidişatından hoşlanmadığım bu kurgudan. Benimle başlamıştı hikayeye. Tekrar söylüyorum kirpiklerime yağmur falan düşmedi. Hem hiç ağlamam ben. Zihinim ben, senin savunma mekanizmalarını, susmayan iç dünyanı gayet iyi bilirim.Peki madem hatırlıyoruz, hatırlasana sana yazdıklarını:


''yazar kendi yazma edimine aşıktır sadece diyebilir miyim ki. Bu da bir zorunluluktur belki. Bundandır herhalde şarkı sözü, şiir roman yazanların birinde çok kalamamaları, hep gitmeleri...''


Kuşları bir daha hiç konuşmadık. Ama ben hiç vazgeçmedim, hep bir cevap bekledim. Tanımlar koymak istedim. Şimdi düşünüyorum da ne çok yormuşum onu. Ne kadar kalabalık olmuşum. Aşk biraz da şuurun bulanıklaşması değil mi.

Bu hikayeye başlarken zihnimi kullanmak istemiştim, korktuğunu hissettim: beklemenin dehlizlerine gireceğimden, yine varsayımlar yapacağımdan, iniş çıkışlarımdan. Oysa ben duygularımdan korkmadım. Yağmurdan kaçmadım, sessizliğimizin boşluklarını sevdim, etrafında dolaştığımız cümleleri sevdim. Korkma! senin farkındayım. Farkında olacak kadar büyüdüm…


Yıllar sonra onunla tekrar karşılaşınca korktum, beni yani şuurunu bulanıklaştırmasından korktum. Sadece yüreğinin sesini dinlemesinden yorulmuştum. 


Ne yalan söyleyeyim kuşları ben de hiç unutmadım..

ÜçRenk Mavi




7 Nisan 2016 Perşembe

Dûv re... (Sonrası)


Dün yaşlı bir amcanın Karıncaları sevdiği için toplaşsınlar diye helva pişirdiği hikayesini duydum.

Bilir misin karıncalar helvaya bayılır.! Nerden bileceksin be canım. Bende yeni öğrendim bunu...

Hikayeyi dinlerken ki sevincim bi an seni hatırlattı bana...  Böyle hikayeleri duyduğunda dönüp bana bakardın. Gözlerimin taa içine! Gözce anlatırdık birbirimize insanları sevmeyi, dayanışmayı, bir lokmayı paylaşmayı ve sonra önümdeki lokmayı sırf doymadığın için muzipçe çalmayı.

Bu hikayeyi sana anlatamayacak olmanın ezikliğini hissettim.

Ah, küçücüksün sen daha, titreyen sesin değiyor her gün kulaklarıma. “Abla orada insanlar ölüyor, nasıl bu kadar duyarsız kalınıyor?” derken yine gözümün içine baktın yaşlı gözlerinle. “Bana sarılır mısın?”  dediğinde minnacıktı  canın. O an içimden bir şeyler koptu fakat kopup gidenin sen olduğunu anlayamadım. Oysa bu duyguyu çok kez yaşadım. Hala anlayamayacak kadar seviyordum inanmayı, umut etmeyi. Hala üstü kapalı vedaları hissedecek kadar içli ama durumu o dakika çözemeyecek kadar matematikten yoksunum. Toplama’dan Çıkarma’yı  sonra Eşittir ölümü kavrayamıyorum.

Senden sonra bir kez daha anladım aslında Çarpım tablosunu ezber etmenin zamanı geldiğini.

Sosin! Sana söz veriyorum, geri geldiğinde sevginden bunalmayacağım.... 


Emayeden Mavi




31 Mart 2016 Perşembe

CENNET KUŞLARI

…..sonra
      “Bu sefer yeşil kuşluyu ben bağlayacağım; siyahın rengi ağarmış, hem geçen sefer seninkini beğendi.”
       Sustum, sadece sustum; sanki yeşil kuşlar kanatlanacaktı kafasında! Siyah, gri, beyaz kuşlar da bende…Büyüktü ya benden, kuşları da gözleri de çok çok da sözleri…
       Buğulanmış sular döküldü sonra kuşlara, bir göz kör pencerenin aydınlığıyla ağaran sular, sıcak sular döküldü. Yıkandı, arındılar küçük oyunlarından. Saçlar en çok da saçlar tertemiz oldu.
       Bir el tarakta, bir el sudan sıcak ,okşar başları. Giyinirler sonra en temiz, en uzun, en ulaşılmasız ve en kalın. Zira oku, diyecek biri tüm bilinmezliği ve karanlık yeşiliyle.
       Saçlar taranır, örülür ve dahası bakışlarla kirlenmesin diye sarılıp sarmalanır renklere. Uzun hırkalar, kalın çoraplar ve en mühimi rengarenk lastikler giyilir ayaklara. Rengarenk ki çocuklukla dost, eyleme tezat.
      Yumurtalar koyulur sepete hediye niyetine ve önde abla arkada kardeş düşülür okuma yoluna.
     “Yine öne geçti ,bir de yetişebilsem, nasıl da koşuyor. Sepeti de bana taşıtıyor. Hem nolacak ki, yine kapıda çekecek elimden sertçe, o verecek hediyeyi. Şu çamur da bir bozuyor ki rengimi… Yeşil kuşlarıyla nasıl da salınıyor…”
        Kapıya varılır, önde büyük arkada küçük. Büyük elde sepet çalar kapıyı. Hoca yoktur evde, hanımı açar kapıyı, alır usulca kızları içeri. Konuşulmaz içerde, yerler değişir sadece, bir de bakışlar. Oturulur rahle niyetine dizilmiş minderlerin önüne. Ders ablanındır; kardeş, abla yalnız gitmesin diye… Sonra harfler çıkartılır satırlara dik, düz, yatık, kavisli, noktalı harfler. Abla bakar harflere, hanım ile kardeş de ablaya. Harfler öyle kolay kolay vermez kendini ele, çoğu da unutulur.
         Ablanın bildiği bir elif’ tir bir de haydi bilemedin be, pe, te… Aksilik bu ya hanım beyaz kısa tırnaklarıyla hep gösterir eğri büğrü ve karşılığı olmayan harfleri. Tıkanır abla, kızarır yavaş yavaş o bembeyaz teni.
       “Ben biliyorum, ben biliyorum; söylesem mi, kaf desem mi? Bak şimdi de kef. Söylesene hadi, söylesene. Nasıl da kızardı. Söylesem kızar mı ki?”
      Hanım parmağıyla bastırır harfe. Sanki harf canı yanmış gibi kardeşin ağzından bağırıverecek! Abla susar yine sonra küçük dayanamaz sin, der bir çırpıda suç işlemişçesine. Hanım duymazlığa vurur. Küçük yine sin, der öncekinden biraz yüksek. Bakışlar bu sefer iki şaşkın , iki kızgın küçüktedir. Hanım kef’i gösterir, abla yine elif, der; küçük kef, der öncekinden daha cesur. Hanımın eli siyah, beyaz, griye gider, okşar usulca; kuşlarsa uçmayı bırak çekilir yeşil çalıların ardına.
        Hocanın eve gelmesine kurulu saat kalkma zamanını çalar sonra…
       Önde boş sepet, ortada mağrur küçük, arkada suskun abla…
       Eve dönüş yavaş, eve dönüş sorgu sual, eve dönüş kimi sevinç çok da hüsran.
      “niye, niye, niye söyledin?” der, vurur abla kardeşin omzuna, kardeş omuzundan acıya bulanır, susar hep susar, çabalar anlamaya.
       Anne açar kapıyı, öper kızlarını, küçük daha bir gülümser,büyüğü soğuk…
    Yeşil kuşlar hınçla savrulur yatakların dibine . Dört duvar hıçkırıklara boğulur; örükler çözülür,dağılır. Abla kızgın, abla anlamasız; kardeş ne yaptığını bilmesiz, anne …..
    Anne gelir sonra, kanadı kırık  kuşları alır yerden.
    Anne güçlü, anne bir başına.
    Anne kısık sesle söylenir :”Bingöl’den getirmişti o yazmayı.” …

 

                                                                                GAZEL RENGİ