26 Temmuz 2013 Cuma

ALİ'İS...



Ali İsmail

Ethem

Medeni

Abdullah

Mehmet'e...




ali'is...

harikalar diyarında mısın?

kar ve aşk üşüyor peşinden

geleceğini sabahlıyor bir kadın.

ali'is...

ne yapsak bulamıyoruz

serüvenin altın tokasını

çok şiir okumayan biri

öfkeyi yazıyor günlüğüne


uçurumlarımızı değişiyoruz


Saydam


22 Temmuz 2013 Pazartesi

GRİ GÜNCE 2-5



Gri 2

II

Mekaniğin yasaları gibi alışkanlıklar da ait oldukları bütüne dahildirler. Devinen yüklemin tekdüzeliğinden fışkıran maluma yazgılı özne misali kendi iliklenmelerini, limitlerini soluyup gerçekleşirler. Ancak, rastlantılar bu özünlülüğü -araya girerek- kendi yazgılarıyla karmaşık hale getirirler. Onları süsler ve türevlerle yalnızlaştırıp, o zarif deneyimden, hakikatten ve ona duyulan saf eğilimden uzaklaştırırlar. Gözlemlediğimiz bir alışkanlık bir süre sonra karakterimizde gedikler açar. Öyle ki; kararlı bir mizacın zaaflarını bile birer erdem olarak, süslemeden içimize eker. Bakınanda şevke gelen ve bakınanı mucizevî inceliklerine boğan bu zarif tutku tam da bu anda bileşimini yitirir ve gözleyenin nazarında işlenip ölgünleşir. Bir evin gözeneklerinden dışarıya kımıldayan bu kurtçul direngenlik; küçüle küçüle dışarının görünmezliğine eklenir, onda eklemlenir ve onun tökezlemelerini ustalıkla kemirir. Evde. Nelere alışılmaz ki. Ne çok alışkanlık.

Bir odanın penceresine patlayan ve içine sırf biçemi üzerinden varlığımızın karanlık, katı dokusunu renk renk desenlerle fısıldayan çizgisiz, anlık kıvılcımlarla bizi hafifliğin ışığına bağlayan... İşaretler renklere, ketum, donuk renkler de örtülü hislerle duygulara sürünür. Bir yaşlıcağız ağır aksak yolalıyor -yeniden bulur gibi- buruşmuş ağırlığınca çıkarımsız, taşmış bir yitişle. Eline asılı bir çanta; uçucu bir kavrayışla sürüklenen, diğer elinde; titrekliğini dikey bir ağırlığa uzuvlayan gri siyah bir şemsiye. Günün sabahında sokağın tozunu alır gibi yalpalayan soluğuyla o anın çakımını, yorgunlukla bitiklik arası bir ucu boşluğa savurur ve gelecekle ilgili taşkınlığı-tebessümle-güvensizliğin sarmalına bırakır.

Sözcüklenmiş bu biçem bizi kederlendirmekle kalmaz; bakışımıza da farkına varmadığımız eğilimlerin yumağını bırakır. Bizi ayartan bu keşif, anlık bir hüzünden; sevince de evrilir. Böylece beklemenin değil, davranmanın esrikliğine olan inancımız pekişir.

Güneş yılgıyla dokunuyordu; kanı alınmış bir uzuv gibi nesneler titreşen yalımlardan kopup kopup başkalaşan, farklılaşan ıssız izlekler ağırlıyordu. Sessizlik. Kulağında çınlayıp duruyordu. Her şeyin çekildikten sonra geride bıraktığı sesti bu. Bu da tekdüze ve mecrasızdı. Israrla belirlemeye çalıştı; hangi nesneden,en çok hangisinden geriye kalandı, diye. Ama çınlama her yerde idi. Ona odaklandığında- ki odaklanamıyordu-sanki onu birarada tutan o sümüksü, elastik doku çözülüyor, dağılıyor gibiydi. Bu çınlama bir gidiş değil de bir yitişti sanki; bir sözcük, bir inleme gibi bir deneyimden fışkırıyor, onu duyumsayacak olanı yoklarken anlaşılmaz bir halde çırpınıyor ve başka bir dokuda patlıyordu. Benliğin kuşadığı, zaptetmeye çabaladığı vahşiliğe koşulu, kapatılmış bir kavram gibi bir ağızdan fırlayıp boşluğa dökülüyor, sonsuzluğun bükülemeyen uçkurunda külleniyordu. Aynı zamanda duyulamayandı da bu çınlama, ona yakalanma, onda yakalanma onu kusturacak ve bu kusma ile bir ilk olacaktı; dağılıp-çözünüp, deneyimlenen zamanın, mekanın ve a priori yasaların yutulduğu boşluk... Boşluk, ''bir''i şeylere çınlıyordu.

Küçük odanın perdesini örttü, ama perde pencereyi tamamen örtecek büyüklükte değildi ve sırf bu yüzden dışarıya bakmaya delil bulmuşçasına gözattı. Sakınan bir bakışla hızla gezindi, karanlığa yedirilmiş ağaçları aynı hızla ürkekçe ama belirsiz korkuyu biraz da çekingenliğe yoracak düşüncelilikle hatta bunu da sıyırıp atan utangaçlığa aralayarak sürdürdü. Ne vardı dışarıda? Bu neydi, başını cama yapıştırmak, ''ben burdayım...'' demenin hangi amaçla sahnelenen oyunuydu? Neyi fark etmişti? İki servi ağacı, bir iki araba sonra, sonra; hiçbirşey. Ama hayır, hayır hayır; bunlar değildi gördüğü esas bunların bir arada durduğu, durmakla gizlediği, gizleyerek belirginleştirdiği, onu gözleyen, onu merkez kılan tetik, katı ve keskin gözler; saplantılı öngörüler idi.

gri günce - 5

Yüzüne yerleşen yenik ruhu yetinmeyip, tüm bedenini de hükmüne eğip onu da odaya hapsetti. Yüzünün alımlı grisi düzensiz, iğreti çillerine gömüldü. Sivrilen her uzuvda büyüdükçe büyüdü ve uykusuzluğun çıldırtıcı yoğunluğuna yedirildi. Bir duygunun bedene yedirdiği bu zehir tüm deneyimlerini belleğinden kopartıyor, bedenine gösterdiği ilgiyi bedenin bu bilince tutkuyla koşmasını bir çeşit hummaya tutuyor, onu ya oburlaştırıyor ya da deneyimin yaşamsal koşuşundan koparıp alıyordu.

Gri


16 Temmuz 2013 Salı

DENİZE KARŞI, SAHİBİNDEN

Eskiden boğulmak için sularım vardı. Şimdiyse susuzluktan boğuluyorum. Sen benim denizimi aldın. Bir ipeği ucundan tutup yırtar gibi yırttın onu. Çölün ortasında bir balıkçı heykeli gibi kaldım. Babam sağken, ‘dağı seviyorsan yangına da alışmalısın oğlum’ derdi. Yangını dağdan daha çok sevdim sanırım. O zaman anladım, sana dokunanın ateş bulaşırdı ellerine. İnsan içinde közlerle gezer de, farkına varmazdı paçalarından dökülen külün.

‘Biz’ diye bir şey olmadı ki hiç. Sen ve başkaları oldu hep. Ben balkondan çürüsün diye sarkıtılan çamaşır iplerine benzedim zamanla. Rüyalarımda hep ağladığımı gördüm. Biz çoktan yitirdik o şansı. Hep ‘bende kal’ diyememenin ağrısı düştü payımıza. Uzaklıklardan evler yaptık kendimize. Sonra o evlere gömdük çocukluğumuzu. Deniz kıyısında delicesine koşturan atlara bakıp, nasıl da uzaklaştığını gördüm içimdeki neşenin.

Hem erik toplayamadığımız günleri ne çabuk unuttun. Ya çıkamadığımız ağaçları, inemediğimiz kıyıları, mesafelerin göğsünde uyutamadığımız olasılıkları, demli çayın buharını, gidemediğimiz şehirleri… Beraber ezbere söylediğimiz bir şarkımız bile olmadı bizim. Hep aksak bir ağaç gibi durduk gecenin kenarında.

Bir gün sana anlatmaktan vazgeçtim rüyalarımı. Şiirlerimi okumaktan, mektuplar yazmaktan, her sabah senin için denizin üstüne dönen martılara bir şeyler söylemekten, suların ortasına içinde harf kırıntıları taşıyan potkallar bırakmaktan, begonyalı pencerelerde yıldızları saymaktan vazgeçtim. Çünkü imkânsız bir hayaldik biz. Unutulmuş bir öyküde geçen iki küçük gözyaşıydık. Ama ayrı ayrı gözlerden aktık hep. Başka başka eller uzandı gözaltlarımıza. Birbiriyle hiç karşılaşmayan iki dere gibi, farklı farklı yerlerden döküldük denize. Akıntılar seni bir uca götürdü, beni bir uca. Aramızdan tekneler geçti. Aramızdan gemiler, tankerler, şilepler, kalyonlar. Aramızdan bizi asla bir araya getirmeyen bir dünya.

Bazı şeyler yaşanınca yitiriyor anlamını. Bazı şeyler de yazılınca. Ömrüm yitirdiklerimle dolu. Hani çok istersin ya bir şeyi. Uğraşırsın, didinirsin, geceni gündüzüne katarsın, aklın ondan başka hiçbir şeyde olmaz. Sonra bir bakarsın ki, sen bir elinle o duvarı örerken, diğer elin o duvardan taşlar söküyor. O zaman çözersin işte boşluğun anlamını. O zaman, o duvardaki taşlardan biri olmak istersin sadece. Ben o taş bile olamadım. Kuyusunu kendi elleriyle kazan Yusuf gibi, içimde dipsiz oyuklar açtım. Yazdıklarımın hiçbir anlamının olmadığını fark ettim birdenbire. Sana yazdığım şiirleri bir kitapta göreceğim diye mutluluktan bir kiraz ağacına dönüşmüşken, bir anda o ağaçtan düştüğümü anladım. Ne tuhaf, o yazdıklarım o kadar uzak ki şimdi bana. Sanki başkası yazmış onları. Sanki okurken o şiirleri, tüm bunları yaşayan ben değilmişim gibi yabancı hissediyorum kendimi. Bir kitabın, bir insana mezar olacağını düşünmezdim hiç. Düşünmezdim, içimde kırıldığını ağaç olsun diye yuttuğum çekirdeklerin.

Fesleğenler okşandıkça daha çok koku yayarlar ya, şimdi kalbime dokundukça iyice dağıldığını fark ediyorum siyah mürekkebin. Her şeyin bir ömrü vardır diyorum. Sonsuza kadar sürecek sandıklarımız ya da öyle olmasını istediklerimiz, bir gün bir bakmışız ki bitmiş. Sahile vuran köpükler gibi kaybolup gitmiş kumların arasında. Sözcüklere en çok bu yakışır şimdi; denize karşı intihar. Sözcükler de bilmeli kendini yok etmeyi.


Sen benim gökyüzümü aldın. İnsan göğe bakmadan nasıl yaşar ki? Başımı her kaldırdığımda üzerime çöken siyah bir perdeyle karşılaşıyorum artık.

Kahverengi


12 Temmuz 2013 Cuma

ÇİLE ODASI

Ben, senin sessizliğinde çoğalıyorum
Biliyorum birçok kimse senin çile odana kilitli
Ve biliyorum git gide
Bu köhne halı üzerinde
yıkık baca karşısında
bahçedeki bitkinin gövdesinde
yeşeriyorsun
ve biliyorum,
yıllardır
bende olan sen
sessizdir.

Dil Rengi


4 Temmuz 2013 Perşembe

EĞRETİ



devam ediyorum kendime

açılış


Cinneti, kırılmış saç tellerinin umursanmadığından da anlıyoruz diye; gel şöyle oturup konuşalım biraz. Söyle, ne derdin var

söyleyelim ve acıtalım yolu
kötü bir devrimi çok uzaktan tanırsın
çocuklarını yerken ki büyük laflarından
içelim, hepsi bu

yanı sıra burkulmuş bir ayak bileğini sürükleyerek; şaraplar ve şiirlere
esirgenmeyen sözler mi kurtarırmış ruhu

kırılma noktasıyken her İstanbul ülkeye, kendime devam etmeliyim
tarih yüklü nesneler… uykuya yatmış bir güneş…
bir de çıt çıkmaz bir sessizlik olduğumuz zamanlar…
cümlenin içindeki gizli dünya, ey


ruhlarını sarınmış iki insan
sonsuza kadar Marx’a kapılabilir
ya da kopabilirdik ondan
ne yapsak ne etsek duruşumuz eğreti; özlenen o dev kalabalıktan uzakta
öznesiz
avaz avaz bağırsak da kördür ve sağır 

belki de hiç göremeyeceğimiz günlerden söz etmenin tam yeri ve zamanı;
bu çöl, bu serap bitecek. çekip gidecek hayatın seferisi de bitecek göçebelik bir sabah kızıllığında; bu aynı toprak yeni bir toprak olunca
içelim, söyletelim ve bırak acıtsınlar şimdi bizi

ayıklayamadığım pirinçler
susarak ilerlediğimiz bir resmin içinde
tıpkı düşen yağmur gibi
düşen akşamlar
düşen bir baş

kaybolmuş ve ıslanmış pabuçlarıyla
yeşil koyusu çimenlerin içinde
yenilmiş bir grevin bezgin yüzü yüzümde


tek başıma çiğnemek istedim vakitsizliğimizi

Ortalık Kırmızısı



27 Haziran 2013 Perşembe

ÇAPULCU KLAVYE


“Fııısssttt, fııısssttt!”

“Hayrola ÇAPULCU, niye fıslayıp duruyorsun?”

“Öyle yazıya böyle işte! Al sana BİBER HAVASI!”

“Anlamadım, ne havası?”

“Fııısssttt, fııısssttt!”

“Fıslayıp durma yahu, derdin neyse söyle de öğreneyim!

“HİÇ BİLE YOKMUŞ! Şu yazdığın saçma sapan öykünün adını söylüyorum. O ne biçim öykü öyle? Hele o ilk paragraf yok mu? Ayıp ayıp, gençlerden utan! İçi geçmiş, pörsük ruhlardan birisin sen de!”

“O kadar da değil, ÇAPULCUM; direniş başlayınca kendime geldim. Bak, yeniden yazıyorum öyküyü!”

“İstediğin kadar tornistan et, unutmam o yazdıklarını!”

Oyuna inanmadığım, artık oynamak istemediğim bir gündü. Bahçeyi son kez görmek için çıkmıştım yola. Dolmuş durağına nasıl geldiğimi hatırlamıyorum. Labirent faresinden bir adım önde biri için önemsizdi bu. Durağın kalabalığına sızan kaos, geleni hizaya sokuyordu, beni de hizaladı.

“Siz böylesiniz, PÖRSÜK RUHLAR! Bir dolmuş durağının kaosuyla bile baş edemezsiniz. Gelene gidene teslim olup hizalanırsınız.”

“Çok acımasızsın ama! İnsan kendini LABİRENT FARESİ gibi hissederse, ancak bu kadar yazar, ÇAPULCUM!”

Korkunç bir girdaba kapılmışken, beton kıpırtısızlığındaki duruşumu nasıl koruduğumu bilmiyordum. Labirent farelerine özgü o donukluğu elden bırakmamam gerekiyordu. Hem labirent faresinin işi neydi ki? Hele benim gibi koridorları olmayan, dümdüz bir dolambaçta saatte bilmem kaç gerzekmetre hızla koşan bir fare için...

Varacağı hiçbir yer olmadığını bile bile bir çizgi üzerinde kendini kemirerek sürüklenen ve tek meziyeti sabır olan bir farenin ürkekliğiyle oturdum şoförün yanına. Bir grup kahkaha arka koltuklara yerleşince yola çıktık.

Hızlandıkça hızlandı dolmuş. İskele durağını tabakhane, yolcularını da bilmem ne yerine koyan bıçkına göz ucuyla baktım; hazdan ölmek üzereydi. Sağlayıp solladığı araçlara bıyık altından gülen yaratık, caka satayım derken hangi cehennemi boylayacağımız belli değildi. Bahçeyi son kez görmeden göçüp gideceğim korkusuyla yolu izlemeye başladım.

Cehennemlerarası geçiş yapmanın işten bile olmadığı trafikte hızla kayıyorduk. Tam yüreğimin ortasındaki fırtınayla çarpışıyordu yol. Göğüs kafesimdeki çırpınışı duymazdan gelip dolmuştaki konuşmalara kulak kesildim. Arka koltukta insanoğlunun hayata çeki düzen verebileceğine inanan kader karşıtı bir kadın konuşuyordu.

 “Helal olsun adama! İçindeki eşşeğe çüş diyemeyenleri karşısına alıp mastürbasyon yapıyor. Üstelik paranızı da alıyor. Kaç paralık hayat öğretiyorlar orada? Sahi, seansı kaç liraydı? Bir de hepinizi azarlıyor, değil mi? Oh olsun size!”

Konuşan kadının hızı, bıçkını yavaşlatır gibi oldu.

“Kişisel gelişim-miş, yerim sizin gelişiminizi! Gelişe gelişe bir hâl oldunuz zaten!”

Yanımdaki, “HEE VALLAAA, ABLA!” diye bağırıp bir yumruk indirdi  direksiyona.

“GEEL İŞEE, GEEL İŞEE... GEELİŞİN DE BATSIIIN, İŞŞİİN DEEE!”

Aşka gelen delikanlı arabayı ışık hızıyla uçuyordu yolda, ama bizden hızlıları da varmış...

“AHA DA!” diye bağıran şoför, “ULLAN SENİ, TAHTALIKÖY ŞEBBEEKKİİİ!” deyip daha beter bastı gaza. Gökten düşmüşcesine önümüze geçen kırmızı motosikletin peşine takıldık. Bir cehennemden diğerine ışınlandığımızı düşünürken arkadaki kadının sesini duydum.

“Yavaşla be kardeşim, gebereceğiz yoksa! LAĞIM FARESİ mi taşıyorsun?”

Kadının yaşadığı korkuyu küçümseyen bıçkını gülme tuttu. Hıçkırıkla aksırık arası bir sesle kahkahalar atan şoför, kendisinden beklenmeyecek cümlelerle konuşmaya başlayınca, ‘Kara cahilin birkaç ton açığı,’ diye düşündüm. Yarı cahilin karesine yakın bir koyuluktaki cümleler gülünmeyecek gibi değildi.

“Meraklanma abla, bu işin matemematiğini biliyorum ben!”
“İyi de kardeşim ya öndeki, arkadaki, yandaki matematik bilmiyorsa?”
“Öğretiriz be abla, dert etme sen!

Biliyor musun, yazdığın kıytırık öyküde ‘Kara cahilin birkaç ton açığı,’ diye küçümsediğin o bıçkın, günlerden beri direniyor. Gece meydanlarda “Defansa gel yavrum!” diye bağırıyor polise. Gaz yiyor, cop yiyor ama hiç vazgeçmiyor. LABİRENT FARESİYİM gibi zattırı zutturu laflar da etmiyor!

Labirent fareleri için bulunmaz bir eğlenceydi konuşmalar. Dolmuşun boğuk havasında uçuşan cümleleri kemirirken, arkaya dönüp “Ben LAĞIM FARESİ değilim!” diyecektim ama havayı bozmak istemedim.

PES DOĞRUSU, ÖYKÜYE EL KOYMANIN ZAMANI GELDİ ARTIK!

“DELİKANLI, AL BU KADINLARI DOĞRU TAKSİM’E! SON DURAK; GEZİ PARKI!

HARFLERİMİ, TUŞLARIMI TOPLAYIP BEN DE GELİYORUM ARKANIZDAN!

                                                                                                                          Sağır Renk



10 Haziran 2013 Pazartesi

DİREN TRENSES…

Ne zaman uyusam rüyama köken saçaklı Platon gelmeye başladığından bu aralar pek uyuyamıyorum çok sevgili gözlüklüler. İşte geçende yine böyle Platon korkumdan televizyonda penguenleri izliyodum. Çok tatlılar, kıyafetleri de hoşuma gidiyor, böyle badi badi yürümeleri de. Ay canlarım benim filan derkene birden telefonum çalmaz mı? Ne ayol bu saatte, kim bu diye söylenerekten telefonu elime aldım, o da ne: birden kalbim hızlı hızlı hatta çok hızlı çarpmaya başladı çünkü arayan benim güzel gözlü, sakallı, muhteşem kafası kalın kitaplar tarafından zehirlenmek suretiyle körleştirilmiş ve beni görmekten aciz saçaklım değil mi? Sesime tatlı ve bi o kadar da çekici bir ton vererekten açtım telefonu. N’oldu ayol bu saatte, dedim. Saçaklı nefes nefese demez mi ki. Trenses ben yarın işe gelemeyebilirim beni idare et olur mu? Niye ki saçaklı yarın bi dünya iş var niye gelmiyosun dedim. Dedi ki taksim’deyim, çatışma var belli olmaz n’olacağı. Ne çatışması ayol derken oturduğum yerden bi fırlamışım; aklımdan bin bir senaryo geçiyo ve bunların hepsinde de güzel gözlü saçaklımın başına bir şey geldiğinden düşlerimin vuslatı suya düşüyo. Saçaklı dedi ki bu sıra, gezi parkına AVM yapılacak ya onun için işte. Beni idare et, tamam mı? Sonra çat diye kapattı telefonu. AVM lafını duyunca kalbim sevinçle çarpmaya başladı. Yaşasın diye düşündüm tabii. Taksime yeni AVM. Bu moda kısırı ülkeye gelmemiş bi dünya marka var. Onlar gelir belki, ayyy ne güzel olur diye düşünürken; iyi de bu benim saçaklı niye AVM için çatışsın ki diye aklıma bi kurt düştü. Heralde sonunda beni mutlu edicek bi şey yapmaya karar verdi diye bi sevindim sormayın gitsin saçaklılar. O saatten sonra bu şirin penguenler bile beni evde tutamazdı. Hemen taksim’e gitmeli ve AVM için destek olmalıyım diye düşündüm. Ne giysem paniğiyle dolabıma bi koştum. Hemencik en minisinden bi etek, en şarıltısından bi bluz buluverdim, acelem vardı eylemden daha önce haberim olaydı daha gösterişli bi şeyler hazırlardım diye de hayıflanıyordum bi yandan. Aslında bu kıyafetin altına 18 inçlik topuklu daha iyi olur ama eylem maden 15 de idare eder düşüncesiyle kırmızı Louis vettonları geçiriverdim ayağıma. Kendimi bi dışarı attım, inşallah gecikmemişimdir sonra açıldıktan sonra o AVM katlarında dolaşırken utancımdan yerin dibine geçerim diye koştura koştura aşağı inip taksi bulmaya çalıştım. İşte benim gezi parkı direnişim böyle başladı çok sayın sakallılar. Sonra da şunlar oldu:

Taksime bi gittim o da ne. Ortalık toz duman. Göz gözü görmüyor, aynı beni kalbim gibi saçaklılar. Alla alla dedim, ne bu ayol. Bi AVM’cikten ne istiyor bu polisler, bırakın yapsınlar. Ara sokaklara daldım hemen, bulabilirsem güzel gözlü saçaklımı bulayım diye. Fekat ve heyhat ne mümkün. Bi sokağa girdim orta yerinden. Bi başında yüzünü gözünü çaputla bağlamış bi takım insanlar, öbür başta da robot gibi giyinmiş polisler. Daha güvenli diye polislere doğru gitmeye başladım tabii. O sırada çaputlular gel gel, gitme diye bağırışıyorlar. Dinlemedim tabi, yüzleri gözleri görünmüyor, in mi cin mi belli değil. Gittim polislerin yakınına. Dedim ki ayol noluyor ne istiyorsunuz, niye engel oluyosunuz ne güzel AVM yapılcakmış işte. Bu insanlar hep aynı markaları giymekten sıkıldı, gelsin işte dünya markaları. Ben konuştukça polisler gülüyor. Bu işte bi tuhaflık var diye düşüncesi işte o zaman geldi oturdu içime sevgili danteller. Tabii ben o düşünceye boş verip konuşmaya devam ettim. Bi süre sonra polislerin şefi midir nedir öbürlerine seslendi. Bu trensesi başımızdan alın, söz gaz atmıcaz. Çaputlulardan ikisi gelip beni aldı, ne yapıyosun falan dediler beni götürürken. Ne yapcam ayol alış veriş özgürlüğümüz için mücadele ediyorum. İşte o zaman bana anlattılar. Onlar anlattı ben anladım. Aaaa, dedim yoksa geçen öğle tatilinde gövdesine saçaklımla kendi adımı yazıp, kalp içine aldığım ağacı mı kesmeye kalktı bunlar? Bi öfkelendim anlatamam çok akıllı enteller. O adları o ağaca kazıyacam diye iki tane tırnağımdan olduğum gerçeği içimdeki direniş ateşini bi körükledi sormayın gitsin. Ama sadece ağaç değil dedi saçaklılar, başka ne var ayol, dedim. Dediler ki, özgürlük de istiyoruz, onların istediği gibi yaşamak istemiyoruz da dediler. Haklısınız gözlüklüler dedim, ben de kalın kitap istemiyorum ama güzel gözlü, sakallı, vicdanı karalar bağlamış saçaklımı istiyorum. İstediğimiz gibi yaşamak için direniyoruz dediler. O zaman ben de direnirim sakallılar dedim. O gün bugündür gezideyim işte.

 

Bi sürü şey gördüm: birbirine yardım eden, elinde ne varsa bölüşen insanlar mesela. Anlatsam ağlarsınız çok sayın saçaklılar. Bi sürü şey öğrendim. Saçaklı kızlarla birlikte nefesi gazdan korusun diye sirkeli su yapmayı misal. Bu saçaklı kızlara dedim ki ayol bu üzüm sirkesi, elma olaydı iyiydi. Niye ki trenses dediler. Aaa dedim bilmiyor musunuz elma sirkesi ciltteki lekeleri açar. Yooo bilmiyoduk dediler. İçine biraz da yeşil çay eklerseniz çok güzel tonik olur, kozmetiklere bi dünya para vermezsiniz dedim. Böyle günler geçiyodu, arada bi saçaklım da gelip gidiyodu parka. Uzaktan bana bakıp gülüyodu ben de mutlu oluyodum tabii. Ara sıra AVM nolcak ki diye düşünsem de, başka yer mi yok ayol diyen aklıma hak veriyodum. Parkta işe yaramak için, üzerimde donna karan eşofmanlarım ve yine donna karan apartman topuk ( onla koşulabiliyor gerçi ben topuklularla da koşarım ama bu saçaklılar endişe ediyo diye bunları giyiyorum bir süreliğine), saman saçları sarısı saçlarımı tepeden toplamak suretiyle koşturup duruyodum ki bi grup saçaklı geldi geçen gün yanıma. Yüzlerinde böyle bi sırıtış. N’oluyor ayol dedim toplandınız başıma, gidin atölye filan yapın. Bunlardan bi kız saçaklı var, çok fena, gözleri fel fecir okuyo . Dedi ki trenses senin için harika bi iş bulduk. Gezi için yapabileceğin en iyi iş. Hem koşturup yorulmazsın da. Merak ettim, neymiş o iş saçaklılar dedim. Başka biri, sürpriz seni oraya götürcez ama gözlerini bağlıcaz dediler, gidene kadar bakmak yok. Ne planlıyo bu kalın kitap düşkünü, ağaç ve insan sever saçaklılar diye merakımdan çatladım ayol. Tamam bağlayın ama çok sıkı bağlamayın yüzümde iz yapar, güneş de var leke kalır sonra hiçbi elma sirkesi işe yaramadığı gibi, sirkenin kokusu parfümümü de bastırabilir. Buna dikkat edin enteller dedim. Tamam, trenses merak etme dediler. Gözlerimi bi bezle bağladılar. Biri bi kolumdan diğeri öbür kolumdan tuttu, epey bi yürüdük. Sonra dediler ki geldik trenses, hazır mısın? Tabii hazırım ayol, benim gibi bi trensese en uygun iş nedir. Tabii ki direnişi giydirmek, kesin bu işi vermişlerdir bana diye seviniyorum. Hem iyi olur, bu salkım saçaklıların da hakkı iyi görünmek, güzel çocuklar çünkü. Bu sırada gözlerimi açmalarıyla direnişçi ruhumun karalar bağlaması bi oldu kalın gözlük camlarınız sizi inandırsın saçaklılar. Bi de ne göreyim önümde bi dünya kitap. Hem de ne? Çoğu kalın kitap. Bu ne ayol diye bi cırlamışım. Saçaklılar gülmekten kırıldı ayol. Seni gezi kütüphanesinin başına getiriyoruz, bu işten sen sorumlusun isteyene kitapları sen vereceksin. Yok, olmaz, kalın kitaplara alerjim var dedimse de dinlemediler. Görüyosunuz değil mi, benim makûs talihimi? Ne yana dönsem kısmetime kalın kitap çıkıyor offf ya off. İşte o gün bu gündür danteller, gezideki kalın kitapların yanında duruyorum. Allah’ını seven bana bi marie claire veya bi esquire filan getirsin, yoksa sonuçları kötü olacak. Ayrıca bu işin başına getirilmemde o güzel gözlü saçaklı sakallımın bi rolü olduğuna eminim çünkü arada yanıma gelip pis pis gülüyor; bakışlarımdan kalın kitapları kafasına fırlatma arzumu fark edip hemen tüyüyor sonra da. Ben de napim, allahım ben bu hallere düşecek trenses miydim diye kahrediyorum kaderime ve bu aşkın beni içine atıp kör kuyularda merdivensiz bıraktığı kederime, sonra çaresiz bütün gün kalın kitaplara bakıp içimden kendime şöyle diyorum:

Diren Trenses!
Diren Trenses!



Trenses