12 Temmuz 2011 Salı

TEK GÖZ OLUK


uçucu bir boşluktu
sona ermeyecek sandığımız…


sihirli yıldız tozlarını serpiştirdi
önce ve hep
bedenlerine ve dirilmiş ruhlarına tüm hükmediciliğiyle.
yaralı parmaklarının sonsuzluğa öykünen
maceralarından bir zerresinde, yine
yeryüzüne dokunmadan süregiden
kirpiklerini ay ışığına yasladılar
tane tane…
kirpiklerinin okları kendi danslarını raksediyorken


tenleri ve “ben”leri boşlukta
salına salına asılı...
silüetlerinin eskiz çalışmaları
evrenin derinliklerinde damarlarla kazılı
dipsiz boşluğun baloncuklarında ayrışmış ruhları
demirin çekim gücüne direniyordu.


serzeniştir “mani”ler…


loşluğun zerreciklerinde
kan damarları hızlanır.
hızlandı…
akıncılar toplandı devasa üçgen gezegeninin
bütüncül varoşlarına.


parmak uçlarından akan irtifanın asil damlataşları !


gece
yakıcı bir boşluğa uzanıyordu
şamanist yıldızların tozlarını serpiştirdiği
evrene, aya ve ışığının dansına
ve sona ermeyeceğini sanrıladığımız
yıkıcı boşluğa…

 üç ton kara

                                                            Ümmühan Yılmaz

4 Temmuz 2011 Pazartesi

SOKRATES'E AİT NE VAR ELİMİZDE!


ÜÇRENK FELSEFEYE DÜŞERKEN

En başa, kendisinin ve dış dünyanın varlığının bilincine ilk varan insan zihnine ulaşabilseydik, orada ne görürdük? Muhtemelen korku ve belirsizlik. Çünkü başlangıçta korku ve belirsizlik vardı. Çözüm anlamı bulmaktı; evrenin, doğanın, insanın anlamını. Önce doğaüstü güçler ve dinsel inanışlar sunuldu insana, anlam arayışına yanıt olarak; sonra aklın ve düşüncenin ürünü olan felsefe.

Derler ki, felsefi düşüncenin doğuşunda, insanın yetinmeyen, hep daha fazlasını, daha iyisini ve doğrusunu talep eden bir varlık oluşu yatmaktadır. Var olan açıklamaları yeterli bulmayan insan zihninin, aklın ve düşünebilme yetisinin daha tatmin edici yanıtlar üretebildiğini fark ettiği noktada felsefi eylem başlamıştır.

Ve yine derler ki, felsefe kızamık gibidir, ancak kızamıklı birinden geçer. Üçrenk kızamık kapmak üzere…

Borges Defteri’nden sevgili dostumuz Argos Ahiska’nın kaleminden çıkma bir yazı ile felsefeyi kucaklıyor Üçrenk: Sokrates’e ait ne var elimizde.

Bazı felsefe tarihçilerine göre, Sokrates bir insan olmadan önce bir sorundur. Felsefeyi eylem alanına aktarmanın ilk örneklerinden olan yaşamı, fikirleri, kendisinden sonra gelecek büyük zihinler üzerinde yarattığı etkiyle felsefi ve kültürel bir fenomen Sokrates. İnsanın yaklaşık iki bin beş yüz yıldır üzerinde kafa yorduğu, tekrar tekrar anlamaya çalıştığı bir fenomen. Argos Ahiska, bizlerle paylaştığı cümleleriyle bu fenomeni yeniden gündemimize sokuyor ve bizlere Sokrates üzerinde yeniden düşünme serüveninin kapılarını açıyor. O kapıdan seve seve geçiyoruz, çünkü;

“ Felsefe direnmenin temel biçimidir
  Çünkü dünyanın kendisine direnmedir
  Felsefe direnmektir – dünyaya” ( O.Aruoba)

Argos Ahiska ve Borges Defteri’ne teşekkürlerimizle.

İyi okumalar

Üçrenk
 
.............................................................



Sokrates, 77. Olimpiyatın dördüncü yılında, yani İ.Ö 470/469 yılında, Atina’da doğdu. Atina’nın demokratik serpilme dönemiydi o sıralar. Bir sanatçının, yani heykeltıraşın oğlu olan Sokrates ergenlik yıllarından itibaren baba mesleğini usta sayılabilecek ölçütte öğrenir, çoğu kimse aslında Sokrates’in çok usta bir heykeltıraş olduğunu bilmez. Hatta kendini felsefeye adamadan önce uzun bir süre heykeltıraşlık yaparak hayatını sürdürür. Bazı antik dönem kayıtlarına göre Sokrates’in elinden çıkmış heykeller olağanüstü güzellikteymiş. Bin yılların ardından kim bilir hangi toprağın altında kendilerini zamanın akışından koruyorlar. Bir süre sonra kendini tamamen felsefeye verir.  Sokrates’in felsefi yönelimine, yöntemine Meotik adını vermesi ise  ilginç bir öyküyü anımsatır. Meotik Yunanca “maieuein” sözcüğünden türetilmiş, anlamı ise doğurmadır. Ama her şeyden önce Sokrates’e bu ismi benimseten ise mesleği ebe olan annesi olmuştur! Peleponez savaşlarına katıldığını biliyoruz, kimisi onun cesaretini, kimsi ise korkaklığından söz eder. Zamanın güç erkine meydana okuyarak Attika demokrasinin durumunu bir zamanlar eleştirdiği için kendisinden destek uman oligarşik zulüm egemenliğine yardımı reddetmiştir, ama öyküler  Sokrates’in felsefi yaşamını eksiksiz olarak vermekten de uzak. Zamanın komedi şairlerinin şiirlerinde ona yer vermelerine de şaşırmamalıyız. Sokrates heykeltıraşlığı bıraktıktan sonra hiç bir işe  girmedi. Sık sık Pazar yerinde, Atina’daki spor salonlarını çevreleyen kutsal ormandaydı. Zamanı ve keyfi olan herkesle doğru bir yaşam üzerine konuşuyordu. Konuştuklarının kafasını karıştırmayı da fazlasıyla beceriyordu.  Erdemli yaşamayı bildiklerini iddia edenlerin havası kısa sürede sönüyordu onun öne sürdüğü derin sözcükler aracılığıyla.  O anlarda sözde bilgi, bilgisizliğin  bilinmesine dönüşüyordu.  İşinden başka bir şey düşünmeyen sadık Atik yurttaşları  Sokrates’e herhalde hem değerli zamanını çar çur eden, hem  de geleneğin kutsadığı değerlerden kuşkuya düşen mızmızın, zıt düşüncelinin biri diye bakıyorlardı. O dönemlerde bazı meraklı bakışlar Sokrates Soruları’ndan etkilendi. Ortada bir göz boyama, olmadığını, soruların altında büyük bir bilgeliğin yattığını hissettiler. Delf’li falcı Sokrates’in en bilge kişi olduğunu boşuna ilan etti. Çünkü Sokrates’in kendisi hiçbir şey bilmediğini söylüyordu. Bu kimseler Sokrates ile diyalog kurdular, Sokrates çevresini oluşturdular ve hocalarını yücelttiler.  Onu dinlemeye gelenler Sokrates’i bir otorite olarak kabul etseler de, o hiçbir zaman öğreten biri olarak ortaya çıkmadı. O hep soran, arayan, öğrenen oldu. Bu  onun bir mal sattıklarını öne süren ve bu yüzden para isteyen Sofistlerden ayırır. Sokrates, değil para armağan  bile almıyordu. Sokrates her akşam eve cepleri boş dönüyordu, günümüzdeki bir çok ressamın, heykeltıraşın, şairin, yazarın, sanatçının hala içinde bulunduğu sıkıntılar gibi, şan, şöhret, ün, para, meta aşığı ucube tayfalar haricinde toplum hala doğru düzgün üreten, yaratan insanı cezalandırmaya devam ediyor, öte yandan tüm manevi hazzını, doyumunu da bu kuşak üzerinden türlü hilelerle tatmin etmeyi başarıyor, bu çarkın en sıradan dişlisi ise günümüzün bezirgan kılıklı kimi küratörlerdir.
Tarihi kaynaklar Sokrates’in  Ksnatippe adında güzel bir Atina’lı kızla evlendiğini aktarır.
Bilgiyi kendine özgü neşeyle birleştirmesi, nevi şahsına münhasır komik biri diye ünlenmesine yol açar. Ziyafetlerde şarap içmede kimseden aşağı kalmıyordu. Herkes masaların altında sızıp kalmışken o pazara çıkar ve felsefi konuşmalara girerdi: “ Alacakaranlıkta durur, dalıp gider, bir şeylere kafa yorardı. Çözmedikçe oradan ayrılmaz, kafasında araştırarak öylece kalırdı.Öğlen olur, insanlar bu durumu fark eder, şaşırırlar, birbirilerine Sokrates’in sabahın köründen beri orada durduğunu, sürekli bir şeylere kafa yorduğunu söylerlerdi. Sonra akşam, bazı İyonyalılar serinlemek için sokaklara çıkarlardı. Biraz da Sokrates acaba bütün gece orada duracak mı diye merak ederlerdi. O ise gün ağarana, güneş doğana kadar öylece dururdu. Sonra güneşe dua  etmek için giderdi.” (Platon-Ziyafet, 220)
Sokrates on yıllar boyu filozof yaşamını özgürce sürdürdü. Çoğu ona güldü, hatta  ondan nefret etti. Diğerleri ise hayranlık duydu ve yüceltti. Ne var ki, 5. yüzyıldan 4. yüzyıla geçerken üzerine kara bulutlar çöktü. İ.Ö 399’da yargılandı. Dava sonucu zehir içerek ölüme mahkum oldu ve ceza infaz edildi. Ne olmuştu? Perikles zamanında( İ.Ö 494-429) Atina kültürel ve ekonomik gelişiminin zirvesinde ve demokratik düzen hiç olmadığı kadar sağlamken siyasi güçler Sokrates’e pek aldırmıyorlardı. Tersine onu Atina’nın atraksiyonlarından biri olarak görüyorlardı. O ise yaşamını özgürce düşünmenin ellerine teslim etti.  Platon ise ona ait  tek ses oldu, söz oldu, yankılandı.


Argos  a.




2 Temmuz 2011 Cumartesi

GÜNAYDIN E.


                                                   “ Okunacak bir metin olarak ben, yazarken senden yavaş yavaş
                                                      Varlığını çekip alan tükenişle var kalıyorum.”


Yağmur omuzlarıma damlıyor. Omuzlarım çıplak. Damlalar tenha. Omuzlarımdaki ıslaklığı duyuyor ve bunun enfes bir sabah olduğunu düşünüyorum. Bunu E.’ye de yazdım: Enfes bir sabah, dedim. Bir de günaydın. Yağmur damlacıklarının bedenimde seçtikleri konum yüzünden, daima olduğumdan biraz daha neşeliyim. Hep olduğumdan daha fazla.

Neşemin olduğum şeyle, her neysem, ilgisi olduğunu nicedir biliyordum; bilmediğim ise nedeniydi. Yüzümde nikbin bir tebessümle yaşıyor olmamın, olmadığım bir şeyle ilgisini de az çok seziyordum. Aslında neyim, sorusunu sorabilmem için o enfes sabahın gelmesi ve yağmur damlacıklarının az sonra terk edeceğim şehrin tenha bir sokağında omuzlarıma düşmesi gerekecekti.


Gerçek bir varlık olmayıp, başka bir zihnin kurgusu olduğum fikrini sindirir sindirmez, neşeme sıkıca sarılmış olmamın, çok derindeki o korkuyla ilişkisi olduğunu sananlar yanılıyorlar. Saf neşe’yim ben. Kurgulanmış ve hizmete sunulmuş saflığı garanti bir neşe.

Soru sorabileceğimi söylüyor yaratıcım. İstencim olduğunu, düşünebileceğimi ve hatta neşemi bulaşıcı bir hale getirebileceğimi. O yüzden: Günaydın E.

Varoluş sorunum olup olmadığıma indirgendiğinde, “hallolmayan bir can çekişme “nin boğazıma yapışıp kalacağına ilişkin inancın beni rahatlattığını söyleyebilirdim. Ama oluş, “ bireysel varoluşun akışkan anlamı” imiş. Üzerine gitme, diyor yaratıcım. Oluşunu kabullen. Neşe’yi.

Neden, diyorum. Neden neşe; onca varoluş hali varken arkasına gizlenebileceği. Beni neşe’den ibaret bir giysiye mahkum edişi neden? Çünkü neşe ancak yalnızlıktan ölürmüş, cevabıyla teselli bulmaya çoktan hazırken; neşemin sorumlusunun yanıtıyla burkuluyor içim: “ çünkü kahraman neşelidir”

İşte bu yüzden, neşeli bir sabah. Günaydın E.


Üçrenk Kırmızı



                                       
                                                                            Mustafa Ata
               

30 Haziran 2011 Perşembe

Nû-Cat

                                             Üçrenk Kırmızı’ya

Rüyasında bir kapıydı. Gayet ahşap, duvarların beyazının aksine siyahtı. Önce bir gölge sandı kendini. Paslı bir bedenin iniltisi denli inceydi. Derke gıcırdayarak açılıp uzun bir koridoru görünce kapı olduğunu anladı. Açılınca ardında kalan oda geçmişi oldu. Şimdi ona düşen hatırlamaktı. Ne kadar ilginçtir ki o odaya giren şuanı yaşadığını zannederken aslında bir kapı tarafından hatırlanıyordu.

Koridorsa uzun bir şimdi’nin geçmeyecek anılarının toplamı gibiydi. Orası da beyaza boyalıydı. Hemen karşısındaki duvarda bir resim asılıydı. Kendisi gibi ahşap olan çerçeveye bakındı bir süre; acaba hangi ağacın kendinden silinişi, diye düşündü. Çerçevenin ortasındaki resimdeyse uyuyan biri vardı; adamın başucunda bir kapı duruyordu. O değildi veya ona benzemiyordu resimdeki kapı ama mutlu oldu. Aralık kapının ışığı uyuyan adamın yüzüne vuruyordu. Daha doğrusu adamın yüzünün sol yanına vuruyordu. O aydınlıktaysa bir kadının yüzü şavkıyordu adamın yüzüne. Demek ki kapının ardından bir kadın vardı. Gözlerini gıcırdatarak açıp tam resme bakacaktı ki hızla arkaya doğru çekildiğini hissetti. Düşüyordu.

Göz Ağlamak:

     Sıçrayarak uyandı. Yatağı ondan da evvel uyanmıştı. Yorganı ve altındaki nevresimi duvar tarafına doğru yığılmıştı. Yatağından kalkınca gözü kapıya takıldı. Rüyasındaki kapıya yani kendine göre şuan aslında bir geçmişti. Özündeyse bunların hepsi bir kapının hatırlamasından başka bir şey değildi. Kendi kendine gülümseyip biraz da düşleri böylesine abartmasına içerleyerek odadan çıktı.

     Banyoda elini yüzünü yıkayacaktı ki sağ elinin avuç içindeki sivilceyi gördü. Hayli iriceydi. Tepesinde irini biriktirdiğinden hayli bembeyaz olmuştu. Suyu açıp altında sıkmaya karar verdi. Sol başparmağı ve orta parmaklarının arasına alıp sivilceyi sıkmaya başladı. Tepedeki beyazlık hafif kızarıp patlayınca çok az irin aktı. Hissediyordu ki sivilcenin içinde bir şey vardı. Acıya rağmen biraz daha şiddetle sıktı. O anda sivilcenin içinden masmavi bir göz lavabonun içine düştü. Kendini hızlıca geriye atıp kocaman gözlerle lavabonun içinde duran göze baktı. Göz de ona bakıyordu. Kekeleyerek, bu da ne böyle, diye sayıkladı.

     O an avucunun içinden banyonun fayanslarına damlayan kanlara aldırış etmiyordu. Tek umuru akan suyun altından ona doğru bakan bir gözdü. Hareket de ediyordu galiba. Muhtemelen akan su yüzünden böyle görüyordu. Hızlıca kapattı musluğu.

Duvardaki havluyla hemen eline kapattı. Bununla daha sonra ilgilenecekti. Çünkü şuan daha büyük bir sorunu vardı. Lavabosunun içinde bir göz ona bakıyordu. Hareket edip etmediğini anlamanın tek bir yolu vardı; sağa sola hareket edecekti. Eğer göz canlıysa mutlaka onu izleyecekti.

Biraz sağa doğru hareketlendi. Göz hâlâ sabitti. Derken biraz daha sağa doğru yürüdü. Göz de onunla birlikte kıpırdadı. Tüm vücudu kekeliyordu artık. Gözleri parça parça görüyordu. Görmek de denilemezdi gerçi buna. Olsa olsa göre göre körleşmekti. Hızlıca silkeledi kendini ve banyodan koşar adım uzaklaştı. Eli hâlâ kanıyordu. Önce bunu çözmeliydi. Bu esnada biraz rahatlayacak, sağlıklı bir şekilde de düşünebilirdi.

Öteberiyi koyduğu odadan ilk yardım çantasını alıp mutfağa geçti. Banyoda elini yıkayamazdı. Gerçi o göz orada olduğu sürece banyoya da giremezdi. Mutfak musluğunun altında elini yıkadı. Oturma odasına geçip avucunun içine biraz merhem sürüp sargı beziyle sardı.


     Gözlerini yumup ardına yaslandı. Aklı hâlâ banyodaki gözdeydi. Belki göz kıpırdamıyordu. O anki heyecanla öyle sanmıştı. Yoksa tek başına nasıl kıpırdardı ki bir göz? Mümkün değildi bu! Sakinleşirse kıpırdamadığını pekâlâ görecekti. Zaten hep bu heyecanım olmadık işler açtı başıma, diye geçirdi içinden.

     Bir süre odada oturup sakinleştiğine kanaat getirince banyoya doğru yürümeye başladı. Kararını vermişti; gözü alıp çöpe atacaktı. Bunun için de mutfaktan bir çöp poşeti alıp banyonun yolunu tuttu.

     Banyoya geldiğinde göz lavabonun dibinde duruyordu hâlâ. Damlalardan oluşmuş gibiydi. Aşınmış bir bedenden damlamış gibiydi. Tek bir göz binlerce sözden ibaretti. Sessizliğin o çıldırtıcı işkencesinin her hali vardı. Biçimsizce, suretsizce bakıyordu. Her deviniminde başka bir gözle görüyordu sanki. Uzak bir yerde veya zamanda farklı insanlarca görülüyor gibiydi. O gözse ötekiliğin içinde açılan bir çatlaktı sadece.

     Lavaboya doğru eğilince gözün bebeğinin büyümeye başladığını gördü. İşte o ân gözün canlı olduğundan emin oldu. Anlaşılan oydu ki göz onu görüyordu. Peki, korkmasını ne veya hangi yaşanmışlık söylüyordu ona? Sonuçta bu göz kendi bedeninden çıkmıştı. Nasıl, niçin olduğunu bilmese de çıkmıştı bir şekilde.

     Diğer elinde duran çöp poşetini hızla gözün üzerine atınca bir hamlede gözle görülür bir çöpe sahip olmuştu. Mutfaktaki çöp kutusuna doğru giderken her gözün göremeyeceği bir telaşa sahipti. Ne zamanki bedeninden çıkan bir varlık çöpe dönüşmüştü işte o zaman kendi bedenini kocaman bir çöplük olarak gördü. Yaşadıklarının içinde öğütülmüş, yaşamadıklarındansa geriye koca bir artık olarak kalmıştı.

     Mutfaktaki çöp kutusuyla arasında saniyeler, saliseler vardı. O saniyeler ve saliseler ölçüsüzce eylemdiler. Ne kadar süre bekledi bilinmez ama bilinen şey zaman kendini artık onunla ölçüyordu. Nefes alışverişi akrebiyle yelkovanı olmuştu saatin. Birden gerisingeri yürüyerek oturma odasına doğru yürümeye başladı. Poşet elindeydi. Atmamıştı. Atamamıştı!

     Poşetin ağzını açıp ters çevirerek içindeki gözü sehpaya bıraktı. Sehpanın üzerindeki göz korkuyla ona bakıyordu. Bir şey demesine gerek yoktu. Çünkü gözün kendisi korkulu bir bekleyiş, delirtici bir sessizlik haline dönüşmüştü. Yorulduğunu hissetti biran! Bu bilinmezlikti anlaşılan onu yoran. Kendi cevabından sürgün edilmiş bir soruydu artık!

Rüya İkindisi:

     Rüyasında pencereydi. Ahşap çerçeveli ve yer yer boyalarına unutkandı. Camı bir ona gördü. Onu kıracak olansa bilmeden, görmeden çarpacağı bir gölgeydi. Belki radyodaki bir şarkının, belki o şarkıdaki bir gözün veya o söze şavkıyan sesin gölgesiydi onu kıracak olan. Belki de yansıdıkça kendine kırılan, uzaklaşan bir suretin gölgesizliğiydi bu.

     Önünde koca bir sokak uzanıyordu. Dokunmaya kalksa yırtılacaktı sanki asfalt. Sağlı sollu binaların beton aynalarına yansıyan balkonlara bakıyordu çokluk. Her bakışın hangi aksin yankısı olduğunu düşünüyordu. Anlamsız geliyordu ona tüm bunlar. Biliyordu ki en büyük anlamsızlık da kendiydi.

     Sırtında koca bir kambur gibi duruyordu oda. Ne doğrulabiliyor ne de eğilebiliyordu. Yani ne isyan edebiliyordu ne de itaat edebiliyordu. Bu belirsizliğin kölesiydi. Ve sahip olduğu tek şeydi bu kölelik!

Yalancı bir kardeş gibi duvara asılı duran tabloya imrenirdi bazen. Duvardan sırrı olan bir aynaydı o. Karşısında ne durursan dursun yansıtmazdı yüzeyine. Hayrandı yalancı kardeşin bu istikrarına. Karşısına Tanrı bile geçse kendini değil onun inkâr edilemezliğini görürdü.

Yalancı kardeşin çaprazındaki siyah kapı ona silik bir anı gibi gelirdi. Her hatırlama girişiminde kapı ondan kaçarcasına bir devinimle açılıp kapanıyordu. Buna söylenebilecek tek şey kaçıştı. Bazense kapının onu unutmaya çalıştığını düşünüyordu. O her açılıp kapanışlar da farklı anlara, anılara tekabül ediyordu.

Silinmeyen – daha doğrusu unutulmayan- tek şeyse yalancı kardeşinin yüzerindeki yansımaydı. Uyuyan bir adam ve aralık bir kapıdan ibaret bir resimdi. Yataktaki adamın yüzündeyse aralık kapıdan sızan bir kadının yüzünün yarısı yansıyordu. O kadında unutamadığı tek şey mavi gözleriydi.

Göz Kırığındaki Söz Şavkı:

     Rüzgârın gölgesiydi perdeyi titreten. Camın üzerine yansıyan ismi seslendi ona. Önce gözleri duydu. Sonra da ismi! Yeniden yumdu gözlerini. Çünkü ona değil ismine seslenmişti. Aniden açtı gözlerini. Sızdığı koltuktan doğrulup çevresine bakındı. Boş kuş kafesi, ötüşe boşaltılmış kuşu ve sehpadan başka bir şey yoktu. Sehpaysa ona nişan alarak bakıyordu. Başını çevirip sehpanın üzerindeki göze baktı. Nişan almıyordu. Sonuçta tekti. Acaba diğer neredeydi? Belki bir masaldan kaçarken merdivenlere düşürmüştü. Düşenin bu göz olmadığı ne malûmdu? Eğer bu doğruysa kendisi bir yalandı. Ne olduğu belirsiz bir şey ondan daha gerçekti.

     Sargılı eline baktı. Bir göze yuva olmuştu burası. Eli çukuru olmuştu sehpadaki gözün. Rüyasındaki odaya takıldı aklı; neresiydi acaba orası, diye düşündü. Şimdiye değin yaşadığı veya gördüğü hiçbir eve benzemiyordu. Enteresan biçimde ona benziyordu oda. Belirsizliği, tuhaflığı ve sanrılarıyla onu andırıyordu. Her rüyasında aynı odanın farklı bir bölümü oluşu da bunu destekliyordu.

     Anısı var mıdır rüyaların? Hatırlar mı bir rüya kendinden öncekini? Ve rüya görenini anımsar mı? Tüm bu soruların cevapları bilinmez ama onun gördüğü rüyalar bir şekilde hatırlıyorlardı. En azından hatırlamaya çalışıyorlardı.

     Midesine kazınan açlık hissiyle irkildi. Oturduğu koltuktan kalkıp mutfağa doğru yürümeye başladı. Açlık adımlarına sinmemişti. Aksine gayet tok, isteksizdiler. O an bu hissin bir yalan oldu fikri doldu içine. Gerçekten açsa adımları neden bu kadar isteksizdi ki?

     Buzdolabını açtığında açlığına neden olan şeyi aradı soğuk gözlerle. Sadece bakındı. Bir içgüdüyle tavanın içinde – rastlantısal bir biçimde- duran donmuş çorbayı alıp ocağa yerleştirdi. Ateşini de yaktıktan sonra donuk bir şekilde kütleleşen çorbanın çözülüşünü izlemeye koyuldu. Sol omzunda tatlı bir kaşınma hissetti. Sarılı haldeki elini omzuna götürdüğündeyse hızla ateşi söndürüp banyoya doğru koşmaya başladı. Elindekiyle aynı büyüklükte bir sivilceydi bu!

     Aynanın karşısına geçtiğinde hemen üzerindeki penyeyi çıkartıp gövdesinden de çıplak gerçekle karşılaştı; elindeki sivilcenin aynısıydı bu. Artık e yapması gerektiğini çok iyi biliyordu. Sonucunun şaşırtmayacağını da bir kadar iyi biliyordu. Tırnaklarının arasına aldığı sivilceyi acıyla sıkarken açılan tepeden çıkan gözü suyun altına tuttu. Ardından omzunu da temizleyip oturma odasına geçti. Artık bir çift mavi gözü vardı.

Düş Ölüsü:

     Rüyasında odaydı. Zeminsiz ve tavansızdı. Bir pencere, bir kapı ve bir de tablodan ibaretti. Kenetlendi boşluk ondan da sıkı tutunuyordu. Düşse bir şeye dönüşmek – en kötüyüyse bir şeye benzemekti- boşluğun korkusu. Oysa iyi biliyordu ki şuan olabileceği her şeydi. Sırf bu korkusu bile onu hiçleştirmeye yetiyordu.

     Zaten odadaki – daha doğrusu kendindeki- en tanıdık şey de bu boşluktu. Belki bir oda bile değildi. Ne olduğunu unutmuş bir boşluktan ibaretti.

     Bir zamanlar konuşuyordu da! Kendi sesini duymuşluğu da vardı. O zamanlar yeni yapılmıştı. Yeni olan bir şeyin olabileceği kadar anısızdı. Hatta şunu da düşünmüştü bir keresinde: aslında zaman denen şey hep daha eskiye benzemekten başka bir şey değildi.

     Derken birinin sesine çatlığı bir çiviyle onu susturma yolunda ilk adımını atmıştı. Ardından da tam sesinin çıktığı yere bir tablo asılmıştı. Tam hatırlamıyordu ama sanki başta o tablonun bir resim yoktu. Emin de olamıyordu bu fikirden. Çünkü hatırlamak ondan da eskiydi.

     Emin olduğu bir şey varsa o da odadaki kapının her açılıp kapanışında resimde uyuyan adamın yüzünün belirip ardından kaybolmasıydı. Zaten boş bir odaydı. Yaşayan kimse de yoktu. Sesindeki bu boşluktu belki de o resim. Sırf o resim yüzünden kendine çırılçıplak kalmıştı. Kendisinin bile olmayan bu çıplaklıktan da utanır olmuştu.

     Ona yansıyan belirsizliğin içinde kaybolup yitiyordu. Neydi ki bu güvensizliğin nedeni? Oda mı olmak? Yoksa kapı veya pencere mi olmak? Hatta o tablo mu olmaktı onu güvensizleştiren! Belki de kendi olmaktı. Kişinin kendinden yeni ya da eski olması da olasıydı. Yeniydi ki tanımıyordu kendini. Eskiydi ki unutabiliyordu. Belki de bu oda bir emanetçi dükkânıydı. Ölümün yaşama bıraktığı bir emanet hem de!

Resimdeki o mavi gözler de bu yüzden yansıyordu belki. Kendi cümleleriyle göremeyen biri nasıl kendi gözleriyle bakabilirdi ki?


Nû-Cat:

     Sokağı seyre koyulduğu pencerenin önünden ayrıldığında gözlerin mavi bir kuyudan ona baktığını gördü. İstemsizce gülümsedi. Veya gözler öyle gördü.

     Bir süre sehpanın üzerinde duran gözleri rüyalarından aldığı ilhamla iki ayrı resim çerçevesine yapıştırmıştı. Böylece onları – pek de rahat bir biçimde- istediği yere taşıyabiliyordu. Uyumaya giderken yatağının başucuna, oturma odasında otururken hemen karşısına veya yemek yaparken ocağın üstüne asabiliyordu. Böylece yalnız kalmıyordu. Daha da önemlisi kaybolma korkusundan kurtuluyordu.

     Artık bir gözün gördüğüydü. Ne olduğunun, ne yaptığının bir önemi yoktu ona göre. Önemli olan bilinmesiydi.

O ki kendi etinin altında suskunluktu. Çürüyüp, küf tutması bu yüzdendi. Şimdiye değin söylenmiş her şey derisinin altında kanayan bir hayattan ibaretti. O bir şeyi bilmiyordu. Çünkü etinin altında sustuğu her şey artık ona suskundu. Etinin dışında kalansa susulanın inkâr ettiklerinin toplamıydı.      

     Belki bir gözün hatırasıydı kendi. Göz onu unutmamak için direniyordu. Bulunduğu gerçekliği körleştirip onun gördüğünü görmesi için evcilleştiriyordu. Veya bir gözün gördüğü düştü. Kendini unutturmamak için gözü bir rüyanın içinde mahkûm ediyordu.

Kafkarengi

                                                                     David Salle

21 Haziran 2011 Salı

ADLANDIRILMAMIŞ METİN

derinlik: birbirleriyle bütünlüğü yakalayıp, tutmuş o iki(bin yıllık) kişiliği sarmalayacak
genişlik: bütünlük sarhoşluğuna denk
renk: bukalemun olgunluğunda, kara ve kara
cismi: yakıcı boşluk hissiyatında

konuk silsilesi: kesici, loş birkaç mum, delici, kum tozu, aşk, filtre, müziğin ağır tekinsiz ritmine döngüsel bach, su, kendi kendini yaratan koku, kaypak sırça ip, sağır edici şahaneliğinde kolektif “lal masallar” anlatan ses(ömre örme), kıyıları keskin ruh ve ruh, sabırsız beklentiye raptiye, sigara, yumuşacık baloncuklar…

heyecanla içine içine damlayan kana bandır.. yıkıcı saldırganların şevkatine ve aşkına ve tinine ve tenine, sonsuzlanmış ve ilerleyen bir aşk-ı hüzünle, sakin moleküler mutluluğu karıştır..önemli bir özenle dingin mutlulukların kan tıkırtılarını dinle, yıkıcı boşluğunu(boşluğumu) saran çok sesli ve gürültülü bir düşle…

ömre verim veren örme, kan revan olmuş puslu ve paslı suyun ıslak renginde
sırılsıklam ağır kanlı kırmızılar kuşanmışlar ince çelik aşk ile
bedenlerine göz kırpan sevgili kara gölgeleriyle
yağmalamadan yağmalamaktan duyarak
ve sokaklara akışkan gözlerle birer perde yayarak

akış: “sokaktaki fahişelerin aşkına ortak olmalı(yız)…”

yarasaların dansı başlayacak bir yıkıcı boşluğun(boşluğumun) etkinliğinde!

yer: ölürken bütünselliğinde uzayda uçuşan varoluşsal özlem
cismi: yıkıcı boşluk hissiyatında, süt kara…

--------------------

üç ton kara
                                                                        Bill Mack



15 Haziran 2011 Çarşamba

BULUTLARDAN ARMAĞAN




Havai düş gösterisinde
bir dağ çizdi göğe bulutlar,
doruğa bir ıhlamur ağacı
dallarına da yıldızlar.

Öyle gürültülü ve soğuk  
öyle kan revandı ki
şehrin yalnızlığı,
ağaç gönderdi yıldızları.
Köstebek ayaklar,
yırtılmış anılar,
plastik maskeler,
acıların yanarsuyu
yükseldi gökyüzüne.

Bahar rengiydi açan
katranlı kalbinde şehrin.
Silindi gecenin resimleri
sabah yağmuruyla
yazıldı mutluluk
gökyüzünün kalbine.
Kuş tüyleri yorgun.
Gören olmuş mudur
yıldızları kuşanan ölüleri?

Turkuaz

                                                                      Van Gogh