3 Ocak 2011 Pazartesi

SİGARAYI ACISIZ BIRAKABİLMENİN ON PRATİK YOLU

1. SEANS

Simbiyoktik ilişkilere öteden beri meylim varmış da, habersizmişim bundan. Böyle açıklıyor kocaman, kalın camlı gözlüklerinin ardından bana gözlerini kırpıştırarak bakan adam . Adam, diyorum çünkü onu hangi sözcükle niteleyebileceğim konusunda kararsızım. Doktor, desem doktor değil; danışman, desem o da değil sanki. Bu belirsizlik yüzünden ona içimden “gözlük” demeye karar veriyorum. Simbiyotik ilişki de ne, diye soracağım sırada lisedeki biyoloji derslerinden bölük pörçük bir şeyler hatırlar gibi oluyorum. Bağlı yaşam ?.. Bağlantılı mı, yok yok buldum, ”bağımlı yaşam”. Tam Gözlük’e bundan söz edecekken, o konuşmasına devam ediyor kaldığı yerden.

“Bu meyil, sizi zayıf, zaaflı ve kırılgan kılıyor” diyor.

“Nasıl yani?” diye soruyorum,sözlerinin yarattığı tokat etkisini geçiştirmeye çalışarak.NASIL YANİ..?

        ( “Nasıl başladı?” diye soran biri  olsa verecek yanıtı yok . Bilmiyor çünkü.
          önemsiz, üzerinde düşünülme gereksinimi yaratmayacak basit bir ta-
         nışıklık; rastlaştıkça birkaç yüzeysel hal-hatır sorma.  Aylarca görülmese
        akla gelemeyecek öylesine bir tanıdık. Buydu, böyleydi… Ötesi yoktu.)

“Biyolojiye ait bir kavram aslında bu” diyor Gözlük “hani varlığını başka bir varlığa bağlayarak yaşama “.

“Evet, biliyorum da benim durumumla ilgisini kavrayamadım” diye yanıtlıyorum. Sinirlerim bozuldu bozulacak, sesim titredi titreyecek; boğazımdan bir çığlık yükseldi yükselecek. Sakin kalabilmeye çabalayarak, onu dinlemeye hazırlanıyorum. Mantıklı bir açıklaması olsa gerek.

        (Mantıklı bir açıklaması yok. Öylesine oluverdi işte.  Her salı öğleden
         sonra olanlar oluyordu o salı da. Kitabevinde geçirilecek keyifli bir
         saat için çıkmıştı işinden. Kapıdan girerken , her salı aynı masanın
         ardında oturmakta olan aynı kıza gülümsemiş ve dinginlikle dolaşmaya
         başlamıştı rafların arasında.  Sonra o kitabı görmüş, uzanmış; daha
         kitaba dokunamadan diğer eli fark etmişti.  Kendine ait olmayan o daha
        büyük, o daha kararlı eli.  Belki her şeyi başlatan o elin fark edildiği andı.
        Evet, belki de buydu.)

“Freudyen bir yaklaşım, oral döneme ilişkin takıntınız olduğunu söyleyebilir” soluğunu bıraktı . “Ama bu açıklamanın yeterli olmadığını düşünüyorum. Sanırım sizi de tatmin etmeyecektir”. Sustu, gözlüklerinin ardında kırpıştırıp durduğu gözleri, canımı sıkıyordu.

“Peki sizin görüşünüz nedir*” diye sordum, sabrıma hayret ediyordum bir yandan da. “Nedir beni böyle simbiyotik kılan?”


“Bunu birlikte bulacağız” diye yanıtladı beni. “Adım adım ilerleyeceğiz.  Konuyu derinliğine tartışacağız ve göreceksiniz nedeni ya da nedenleri saptadığımızda, ondan kurtulmak çok kolay olacak sizin için”

Duy da inanma!

  
          (O anda elleri birbirine temas etti mi, gerçekten anımsamıyor.  Ama
           öyle olmalı. O fark edilmeyen ilk temasın ne kadar önemli olduğunu
          düşünemezdi elbet. Başını çevirdiğinde o tanıdık yüzü görüyor ve
          gayri ihtiyari gülümsüyor. Merhabalar , nasılsınlar alınıp; iyiyimler
          seni sormalılar veriliyor karşılıklı. Sonra adam az önce uzandıkları
          kitaptan iki tane alı, birini ona veriyor.  Açıp bakmıyor her ikisi de
         kitaba, çevirip arka kapağına göz atan da olmuyor. Ayaküstü söz
        konusu yazar ve yeni kitabı hakkında başlayan konuşma; adamın işaret
        ettiği kitabevinin arka bahçesindeki masada çay içerken devam ediyor.)

“Yapacağımız ilk şey..” diyor Gözlük “bağımlılığınızın ilk başladığı anı ve o anın koşullarını saptamak olacak.”

Anlamaktan çok uzak, safça baktığımı fark edince sabırsızca devam ediyor:

“ Yani ilk eylem hanımefendi.  Bağımlılığınızın miladına gideceğiz. İlk içişiniz.”

        (Birkaç yıldır süregelen tanışıklık boyunca birlikte içilen ilk çay
         bu.  O anda düşünmüyor tabii bunu.  Adamın gözlerindeki parıltıyı
        çayının şekerini karıştırırken fark ediyor. Edebiyat, kitaplar ve yazma
        eylemi üzerine devam eden sohbet arasında, düşünmeden neden söylediğini
        bilmeden, salı geleneğini anlatıveriyor adama. Bundan kimseye söz etmemişti
       daha önce.  Kendine ve kitabevinin girişindeki masada oturmakta olan
       kıza ait bir sırdı bu oysa.  Yaptığına şaşırmak aklına gelmiyor.)

“İlk ne zaman ve nasıl içtiğimi anımsamıyorum” diyorum sıkıntıyla. Belleğimi zorladığımı düşünmesi için, hatırlamaya çalışan bir insanın ifadesini takınıyorum. Gözlük için şu anda yapabileceğim bu sadece. İş birliği yaptığımı düşünmesi, kendini iyi hissetmesine neden olur diye düşünmekteyim.

“Hatırlayacaksınız merak etmeyin” diyor beriki “Unutmayın önümüzde sizi sıkıntınızdan kurtaracak on adım var ve bu ilk adım büyük önem taşıyor”

          
        (ertesi salı, adam kitabevindeydi; daha önce çay içtikleri masada
         oturmuş, bir kitabı karıştırıyordu .  Başını kitaptan kaldırdığında
        gördüler birbirlerini.  Gülümsediler.  Yanına gitmekle, o merhabanın ardından,
        sırtını dönüp kitaplara yönelmek arasında ikircikli kaldı. Adamın beklentili
        yüzü, ayaklarına sihir yapılmış gibi oraya doğru yürümeye başlamasına
       neden oldu. İlk kez o sırada soru belirdi zihninde: bu ne ki şimdi? “)

Gözlük beni kapıdan kış kışlarken bir sonraki seansı unutmamı tembihliyor. Nedense benden çok da haz etmediğini düşünüyorum.



5. SEANS

“Kat ettiğimiz yol ortada “ diyor Gözlük  gururla “artık bağımlılığınızın kötülüklerinin ve ona neden yenik düştüğünüzün bilincindesiniz.”

“ Haklısınız” diye onaylıyorum onu sahte olmadığını umut ettiğim bir coşkuyla. Oldukça havaya girmiş durumdayım. Olan biten bana bu denli komik gelmese, işe yarayacak belki.


            (duyguların içinden çıkamayacağını fark edip de, neredeyse korktuğu için
            salı günleri kitabevine gitmeyi bıraktı. çok da zor olmadı bu başlangıçta.
            yapması gerekenin bu olduğuna ikna etmişti kendini ve içi rahattı. Her
            ikimiz için de doğru olan bu, diye düşünüyordu. Adamın onu aramayacağını
            biliyordu . Nasılsa vazgeçecekti beklemekten. Onun için okunacak daha nice kitap
            vardı nasılsa.)

“Vazgeçmeniz için çok geçerli nedenleriniz var, bunun bilincindeyiz değil mi?” diyerek ani sorularından birini daha soruyor Gözlük. Sanki zaman zaman oradan zihinsel bir yolculuğa çıktığımın; onu dinlemediğimin farkında da, beklenmedik sorular sorarak beni yakalamak istiyor.

Başımı sallıyorum yanıt vermek yerine. Üstüme gelmemeye karar veriyor.

“ Son seansımızdan bu yana, ne kadar içmeden dayanabildiğinizi merak ediyorum” diyor.


              ( Sekiz salı dayandı. Sekiz hafta boyunca her salı kendisiyle mücadele
                ederek dayandı. Dokuzuncuya gücü kalmamıştı. Adeta koştuğundan
               kapıdan içeri girdiğinde soluk soluğaydı. Bahçeye doğru yöneldiğinde
               onu orada görüp göremeyeceğinin merakı ağır bastığından, bir açıklama
               isteneceğini düşünmemişti. Açıklaması yoktu ki…)

Gözlük’e yaptığım itirafın ardından arkama yaslanıp, sitemkâr bakışlarını karşılamaya hazırlanıyorum. Durumun o kadar da umutsuz olmadığına dair, benden çok kendini ikna etmeye yönelik konuşmasını sakince dinliyor; bir sonraki seansa zamanında geleceğime söz vererek ayrılıyorum yanından.

10. SEANS

Hangimize acıyacağımı bilemez durumdayım. Hadi ben, iflah olmaz bir simbiyotiğim de, Gözlük kendine ve “sigarayı acısız bırakmanın on pratik aşaması” adlı kitabına duyduğu inancı yitirmek üzere. Son seansımızda, umutsuzluğunu gizlemeye çabalayarak konuşuyor:

“Kendinize neden bunu yapıyorsunuz? Düşünün, lütfen düşünün bir kere, neden? “


              (Salılar acı verici olmaya başladı. Adam kırgınlığını acımasızlığın
               ardına saklayarak, bulduğu her fırsatta incitiyor onu. Her defasında,
               bir daha oraya gitmemek kararı aldığı halde, salı sabahından başlayarak
              hazırlıyor kendini olacaklara. Ayakları kendiliğinden buluyor yolunu,
              cellada başını sunuyor büyük bir sükunetle. Masum değil o da. İşkenceyi
              kabul ederken , işkencecinin zayıflığını yüzüne vurmak da onun zaferi.
             egolar çarpışıyor; kim daha çok acıtan sözleri bulduysa, kim kırbacı
             daha hızlı indirdiyse haftanın galibi ilan ediliyor. Bunu kendine ve ona
             neden yaptığını hiç bilmiyor.)


Suskunluğum, “yapamıyorum, vazgeçemiyorum” diyen bakışlarım çileden çıkarıyor Gözlük’ü. Gerçek zafer, yenildiğini kabul ettiğinde başlar. Biliyormuş Gözlük de bunu. Bu beklenmedik bilgelik şaşırtıyor beni.

“Bu işi birlikte başaramayacağımızı kabul etmek zorundayız ne yazık ki” diyor.

Sırıtıyorum biliyorum, ama elimde değil.

“son bir yol kaldı” diyor istemeye istemeye.  On seanstır ilk kez büyük bir merakla bakıyorum yüzüne.


                (Günler , haftalar sürdü zaten çoktan alınmış ve haklılığı su
                 götürmez kakarı uygulama gücünü toplamak . Önceleri adama
                 bir açıklama yapmanın gerekli olduğuna inandırmıştı kendini;
                biliyordu böyle olmazdı. Sonra yüreğinde migren sızılarıyla dolaştı bir süre
                başladığı anı ve o ilk teması tekrar tekrar yaşadı zihninde . Sadece
               “tanıdık” ya da “aşina” oldukları zamanı özledi durdu. Sonra salı
                günlerini kesti, çıkardı yaşamından. Haftanın ikinci gününün tek anlamı
                kaldı onun için. O kitabevine gitmek, içeri girmeden büyük cam vitrinin ardından
               adamın bir kitaba eğilmiş başını izlemek . Onun orada durduğunu, başı bir
               kitaba gömülmüş varlığını bilmek; özlemi hep taze tutmak! )


11. SEANS

Serap hanıma minnettar gülümsüyorum.

“Büyük iş başardınız, biliyorsunuz” diyor. “ ama unutmayın her bağımlılık, zararsız hale getirilse de, yeniden yaşamın merkezine yerleşmek için hazır bekler, dikkatli olmalısınız”

Büyük cam vitrinin ardında kızgın, kırılgan parmakları o kitabı kavramış, gözlerini sayfaların arasında dolaştıran adamın sersemletici görüntüsü beliriyor zihnimin ekranından.




“Biliyorum” diyorum doktoruma “ biliyorum..”

Kadının esmer, ince parmaklı elini sıkıyor ve yanından aceleyle ayrılıyorum.

Günlerden salı….

Lila Gam
                                                              Abidin Dino






             

28 Aralık 2010 Salı

BOZULAN DNA SARMALI

Dilderesinde, toprağa dokunmaz işçi Mehmet’in elleri
Her gün ayasında bir parça et düşer ekmek teknesine
Sevdiğinin eteklerinden tutmaz, göğsündeki acıya yatırmaz tenini
Gizler ciğerindeki dumansız ateşi
Bir komşusu kimya fabrikası, bir komşusu mermer atölyesi
Bacaları zehir tüter, nafakaları pay edilir yakaları armalı çocuklarına
İşçi Mehmet’in elleri diş geçiremez ömrünün yarısına



Dilderesinde, çocuklar maviye bürünmez
Yolu düşmez taş duvarların grisine
Babalar işsizdir çocuklar işçi
Tezgâha yetişmez boyu
İlmiği atılmamış soketi tutamaz eli
Uydurulur yasası, yazdırılır kullanım kılavuzu
Yakası yaldızlı birine…



Dilderesinde, gün erken kalkar, yol uzar
Başı omzuna değmez avuçlarına dayar Mehmet’in oğlu
Geçerken gözlerini rehin bırakır vitrinin grisine
Bir gecede baskın yapar rehin düştüğü yere
On dördünde tanışır taş duvarlarla
Hurdaya çıkar bir ömür uslanmaz



Dilderesinde, annelerin memelerinde süt rehin kalır
Bir gecede büyür kafası, gözü çukura iner
Korkar dölünden konuşamaz
Bir çukur açılır şakağında
Dayar memesini soluksuz bırakır
Adı konulmamış bir künye aslıdır artık bileğinde



Dilderesine, kolera sızar, manşetler yalan söyler
Adı bağırsak dolanmasına çıkar
Uyluk kemiğinden kemik nakleder diline
Bir gökdelenin ucundan ofset baskılar yapılır
Hipokrat’a yalancı şahitlik pay edilir
Birileri devşirme acılar edinir kendine



Dilderesinde, çıraktır Mehmet’in oğlu
Mermeri kesemez bileği, alnında tuz birikir
Bir ressam zamanı mermere işler
Musa ayıp yerlerini örter Freud’un karşısında
Mehmet’in oğlu mermere adını yazdırır on beşinde



Soluksuz Gri
                                                                  Yeşil



21 Aralık 2010 Salı

OLUŞUMUZUN VANİLYA KOKUSU


Korkuyu hissedebiliyorum. Çünkü kokuyor. Yaydığı koku, kendimi bir köpek gibi hissetmeme neden oluyor. Burun deliklerim açılıp kapanıyor: Saldırıya hazırım. Keskin dişlerim ve sivri tırnaklarım olsun istiyorum. O kokuyu binlerce parçaya ayırıp havaya savurmak, endişe zerreciklerinin rüzgârla yayılışını izlemek istiyorum. Acıyı da savurabilsem keşke…

( Öfkenin nerden çıkıp geldiğini bilmiyor. Bu hikâyeyi anlatma işini bana niçin verdiğini bilmediği gibi. Bilinmeyene merak tutkusunu körüklerken, cevapsızlık sinsice zihnini ele geçiren hırsı büyütüyor. Bir hikâye anlatıcısı için fazla ketumsun, diyor donuklaşmış bakışlarını yüzüme dikip. Duymazlıktan geliyorum. Kokunun neye benzediğini bilmek istiyorum sadece. Anlıyor )

Vanilya. Belli belirsiz ama vanilya. Yayılan kokunun farkında olmaması çileden çıkarıyor; tahrik büyüyor. Duyumsamak iyiydi hani? Hani haz nesnesiydi duyumsadıklarımız? Tutarlılığa kafayı takmış temellendirmeler tarihine gömmek istiyorum o koku yayan tanecikleri de fikirlerle birlikte. Her şeye baştan başlamalı belki. Tüm öğrendiklerimi unutarak ama öncesinde tersine çevirerek zihni; benden bir “ tabula  rasa” yapmaya koyulmalı derhal.

( Beden bedene değerken, ruhlar temassız kalırsa, yoksunlaşan bilinç tutunacak bir şey arar. Vanilya baştan sona kurgudur bundan böyle. Öfke bunun farkındalığından doğar. Bu hikâyeyi istemiyor oluşumu ona söylemek zorundayım. Kokunun,  anlatmaya hevesli dilimde tadı çok belirgin o kokunun, asıl kaynağını kendiliğinden anlamasını beklerken çok geç olabilir diye korkuyorum bir yandan da. Vazgeçmek için çok yorgunum bir de.)

Diyelim ki, neysem onu yapan benim; edimlerimin bir sonucuyum dedikleri gibi. Onlar haklı, diyelim: o kokunun fırlatılmışlığımla giriştiğim mücadeleyle ne ilgisi var?

( Söylemeliyim, ona gerçeği söylemeliyim. “ Gerçek söylenilemez” diyecek daha söz ağzımdan çıkmadan biliyorum. Ama yine de söylemeliyim. Korkum gerçekten kokuyor olabilir mi? )

Gerçeği söyleyemezsin. Dile getiremezsin. Söz gerçeği söylemeye soyundu mu, doğru veya yanlış giysisini geçirir sırtına. Bu kokuya, bu korkuya hiçbiri yaraşmaz şimdi. Sus!

( Boyun eğiyor susuyorum. Dilimin ucunda zımpara sözcükler: Vanilyanın kokusu benden değil, benden değil. Hiç değil! )

Rüzgâr kokuyu alıp götürüyor, görüyorum. Hikâye anlatıcısı çoktan gitmiş. Geriye saf çirkinliğiyle çıplak korku kalıyor. Kollarımı kendime doluyorum.

Üçrenk Kırmızı
                                                                       Esher

19 Aralık 2010 Pazar

DEMON



Yangın başladığında önce pencereler yandı. Yağmurdan sıçramış olsa gerek diye düşündük. Derken duvarda asılı duran fotoğraf yandı. Dedem olduğu söylenen birine ait yırtık bir fotoğraftı. Oradaki yangın da bilinmezlikten sıçradı. Ben o esnada odanın ortasında oturmuş sesi kıbleye dönük sazımın namazına dua olmakla meşguldüm. Bamtelinden sıçrayan yangın parmaklarıma kadar sıçradı. Hızla ayağa kalktığımda duvarda asılı duran aynanın yanmaya başladığını gördüm. Belli ki alev benden sıçramıştı.
Kapıya doğru koşmaya başladığımda bir anda kapıda yanmaya başladı. Ayağımın altındaki halının da tutuşmaya başlamasıyla iyiden iyiye sıkışıp kalmıştım. Artık kül yığınına dönüşeceğimden en ufak bir şüphem bile yoktu. Ölümü kabullenmem gerekiyordu. Böylesine aciz bir durumda yanan kapıya doğru bakarken aynada bir kıpırtı gördüm. Bir insana ait olmadığı belli olan bilezikli bir el, koca pençelerini uzatmış öylece duruyordu. Gidebilecek bir yerim olmadığından o iri ele doğru yürümeye başladım.
Tam aynanın önüne gelmiştim ki aynanın içinden kocaman bir Demon'un başı belirdi. İri, sivri dişleriyle beni omzumdan kavrayıp aynanın içine doğru çekti. Koltuğunun altına alıp yerden göğe kadar dört bir tarafı insanla örülü yerlerden geçip genişçe bir alana geldik. Beni yere bıraktığında birinin yüzüne bastım. Hızla ayağımı çektiğimde başka birinin ellerine bastım. Dikkat etsene be adam, kör müsün, lafları arasında birinin sırtına basarak Demon'un karşısında durabildim.
Boyumun kasıklarına geldiğini o an fark edebildim. O koca yaratık öylece durmuş bana bakıyordu. Gözlerimi Demon'dan kaçırıp etrafıma bakmaya başladım. Az ileride bir ağaç vardı. En azından ilk bakışta ben öyle sandım. Çünkü birbirlerine eklenmiş insanlarla bir ağaç görünümüne ulaştığını anlamak pek de zamanımı almamıştı. Dallarında bulunan insanların vücutlarının parçalarıysa oradan geçen başka demonlardan tarafından kopartılıp kemiriliyordu.
Gökyüzü de yine insanlarla kaplıydı. Tam başımı kaldırmış gökyüzüne bakarken Demon beni kucağına alıp götürmeye başladı. Bağırıp çağırıyordum ama hiçbir faydası olmuyordu. Koca Demon'un kollarında hiçbir etkim olmuyordu. Benim onca debelenmeme karşılık olarak bir kez sıkması beni susutuyordu. Ama peşinden gelen acının dürtmesiyle birlikte daha da hızlı bir şekilde debeleniyordum. Bu kez da Demon beni daha şiddetli bir şekilde sıkıyordu. Son sıkmasıyla birlikte gözlerim karardı ve bayıldım.
Gözlerimi açtığımda çok -hem de çok- sıcak bir yerde buldum kendimi. Beni getiren Demon’un bıraktığı yerde, öylece iki büklüm bir halde uzanıyordum. Tam doğrulacaktım ki beni getiren Demon'un konuştuğu diğer Demon sağ bacağımdan kapıp sürüklemeye başladı. Tüm gücümle bağırdım, nereye götürüyorsunuz beni, diye! Demon o anda durdu. Burnumun dibine kadar gelip, cehenneme, dedi... Sonra ekledi, senden cehenneme alev yapacağız!
Kafkarengi
                                                          Alberto Giacometti

15 Aralık 2010 Çarşamba

KOŞ!


Sesteki ok hedefi bulamadan düşüşe geçti. Koştu kız çocuğu; erkeksi kısacık saçı ve ayağında basması... Ne ardında bıraktığı kan izleri ne de acısı. Yerde kıvranarak boğuk sesler çıkartıyordu; koş diye ünleyen adam.

Eksik eteğin peşine düşmüştü bile üflediği nefese yapışan anasının duası, çalı çırpı yüklü eşeğin sahibi komşu kadının gözleri ve sırtını nişan alan baba tüfeğinin namlusu.



Lapis Lazuli

                                                                Iman Maleki

13 Aralık 2010 Pazartesi

HEMHAL OLURKEN



Bulutlar ıslaktı, gökyüzünden ağlayan renkler sarmıştı boşluklarını. Bu ne olabilirdi? Neyse neydi, sadece duyumsadı. Yağmur beklentisiyle birlikte yıkanıyordu zihnine dolan tüm oldular ya da olmadılar.

Öz oldu, söz oldu, köz oldu. Bu kadar kolay mıydı? Yırtarak bedenini bir ateş topu gibi çıkan, birbirine örümcek ağı gibi kenetlenmiş tüm maskeleri nasıl da uçuşuyordu boşlukta. Çıplaktı adeta, ilk yaratılışının ahengini hissetti hücrelerinde, benliğinde; küçük-büyük, kısa-uzun, güzel-çirkin, iyi-kötü… Tüm tanımlamaların ötesinde kapsamıştı içinde her şeyi ya da kapsanmıştı, kim bilir?

Uzandı ve kucakladı tüm dünyayı, öteye beriye baktı, kara deliklerin içine girdi oradan beyaz deliklere, sonsuzluğun içindeydi, oysaki yerinden hiç kıpırdamamıştı bile…

Yaşamı, sevgiyi hissetti, atıldı birden, öyle ki sevginin ilkel bir duygu olduğu zamansızlıklarda konakladı bir süre. Sevgi yoksa, korkular da yoktu, barış yoksa savaş da yoktu… Hiçlikten hepliğe, heplikten hiçliğe… Hala sözcüklere tutunuyordu, sembollerin, simgelerin değerinin yüksek olduğu zamanlardaydı yeniden. Bedeni ne kadar  dar ve ağırdı, bir o kadar da mükemmel.  İkilik içindeydi yeniden; bir el uzandı yüreğine, ıslak, rengarenkti. Öylesine renkliydi ki , siyaha dönüştü ve kutsadı. Değişim dönüşüm başlamıştı artık, durdurulamazdı bu ışık…

Demirlemeliydi dünyanın en kuytularına bedenini.  Canlıydı, bunu hissediyordu ama biraz da yorgundu… Nicelerini barındırmıştı üzerinde,  akan zehirleri çekmişti içersine. Görevi almadan vermekti. Elini gökyüzüne uzattı, geçmişinin izlerini taşıyan yıldıza uzandı, kim bilir belki yoktu o sadece görüntüydü, ışığı alıp diğer eliyle dünya anaya yansıttı. Her şeye rağmen dünya ana, insanlar tarafından sevildiğini biliyordu. Çünkü insan sevgiden yaratılmıştı, özü sevgiydi…

Bir ses duydu “anneeee” içi sevgiyle doldu ve bu sevgi onu ürpertti. Yavaşça kalktı yerinden, süzülerek kızının yanına gitti, ona sıkıca sarıldı. “Anne, kurabiye yapacaktık, söz vermiştin.” Elinden tuttu ve mutfağa doğru yöneldiler, koyuldular kurabiye yapmaya. “Anneeeeeee” bu kez oğluydu seslenen, yavaşça elini temizledi, oğlunun ne kadar da büyüdüğünü düşündü bir an, odasına gitti ve sevgiyle göz göze geldiler. “Anne, şu şarkıyı bir dinlesen, çok güzel”, gerçekten de çok güzeldi. Tempo tutarak dinlediler şarkıyı birlikte. Mutfaktan kızının heyecan dolu “annneeee” seslenişiyle irkildiler bu sefer, hay Allah kurabiyeleri unutmuştu, koşarak mutfağa gitti,. Kurabiyeler çok güzel kokuyordu.. Düşündü, gerçekten de söylendiği gibi mutluluk bir an değildi, bir yolculuktu.

Sonsuzluğuna kısa bir süre ara vermiş, dünyaya, buraya uygun olan insan denen bedenle gelmişti. Herkes, her şey görünmez bir bağla birbirine sımsıkı bağlıydı, bunu görebiliyordu. Derin bir nefes aldı, akşam yemeğini hazırlamalıydı, yaşam arkadaşı gelirdi birazdan…

Tünami


                                                            Edmund Dulac




7 Aralık 2010 Salı

DİNLEME: DUYMA


dile zoraki yapışmış tanecikleri

topla: sivri keskin uçlarını çıkara batıra cımbızı

..
kemirmesin
..


mıknatık kanlar bezenmiş keyfine kahkahalaşırsın
içmesen de vampirini

kel gözler...

koy: ayracı boynunun şah damarına 

cisminin teranelerini oraya şuraya
bilince akan kanlar ego dansında

düş: her günü kutsala...

bokun içine bata çıka...
bata...çık..

..
ziyafet
..

bat: kal orada!!!

dinlen: dinlemeden...

üç ton kara
                                            erik johansson