5 Kasım 2010 Cuma

MATEMATİĞİ KULLANMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

Gerçekte matematikten daha 'popüler' olan çok az başka konu vardır. Çoğu kişinin güzel bir melodiden zevk aldığı gibi, birçok kişi de matematikten bir ölçüde hoşlanır. Galiba matematiği yaşamlarında kullananların ve ilgi duyanların sayısı müzikle ilgilenenlerden fazladır. Bunun tersi geçerli görünse de açıklaması basittir. Arabanızı bir sokakta kaldırım kenarında duran iki arabanın arasına yerleştirmek için neyi hesaplarsınız? Tabii ki iki arabanın arasındaki alanı ve bu alanı arabanızın kaplayacağı alanla karşılaştırırsınız. Bu alanları eğer eşleyebilirseniz park etmeye kalkarsınız. Bu zihninizde hiç öğrenmediğinizi düşündüğünüz geometrinin bir uygulaması değil midir? Peki ev bütçenizi nasıl yaparsınız? Aldığınız maaşla ay sonunu getirmek için hesap kitap yapmaz mısınız? Bütçenizi tutturmaya çalışmaz mısınız? Bu dönemde bütçeyi tutturmak beceri istese de ilk başvuracağınız araç matematiktir. 

Müzik kitlelerin duygularını harekete geçirebilir, matematik ise bunu yapamaz; müzik yetisinin eksikliği (kuşkusuz haklı olarak) biraz küçültücü bir özellik sayılır, halbuki çoğu kişi matematik sözcüğünden o kadar ürker ki matematik konusunda yetersizliklerini açık kalplilikle kendileri abartırlar. Hatta bu abartıyı, utanç duyulması gereken bir durumdan kurtarıp sevimlilik düzeyine getirerek "ay benim lisede de matematiğim zayıftı!" esprisi yapan nice kendini entelektüel sayan kişiye yayın organlarında tanık olmuşuzdur. Oysa bir matematikçi Picasso'yu, Umberto Eco'yu, Mahler'i... Bilmediğinde nasıl da yuh! çekeriz içimizden. 


Bir yazar bir roman yazmak için günlük yaşamdan daha az mı matematik kullanır? Hiç sanmıyorum. Roman kurgusu için gerekli olan düşünce dizgesi matematiksel bir yapı içermez mi? bir yönetmen sahneleyeceği bir tiyatro oyunu için sahneyi alanlara ayırmaz mı? Bu ayırdığı alanlar üzerine sahneleri yerleştirmez mi? peki bir besteci ne yapar oluşturduğu nota yapılarını, periyodik olarak kullanarak oluşturduğu dizgelerle, periyodik fonksiyon kullanarak yerleştirmez mi sizce? Nedendir bu çaba? Eserlerin en estetik şekilde izleyiciyle okuyucuyla paylaşılması kaygısı değil midir? Sorsanız belki de matematikle aralarının hiç de iyi olmadığını tebessümle anlatır size sanat esrinin üreticisi. Edebi bağnazlığın tutarsızlığını ortaya koymak için daha fazla düşünmek gerekmez. Bir sanat eserine güzel diyen herkes matematiksel bir güzelliği de dolaylı yoldan dile getirmektedir. 


Her uygar ülkede yığınla satranç oyuncusu vardır; Rusya'da eğitim görmüş olan hemen herkes bu oyunu oynar. Her satranç oyuncusu 'güzel' bir oyunu veya problemi anlayabilir ve takdir eder. Halbuki bir satranç problemi yalnızca soyut matematiğin bir uygulamasından ibarettir.  Bir satranç problemine güzel diyen herkes matematiksel bir güzelliği dile getirmektedir. 


Daha alt düzeyde olan fakat daha yaygın bir kitleye hitap eden briç oyunundan, ondan da alt düzeyde kalan, günlük gazetelerin bulmaca köşelerinden de aynı sonucu çıkarabiliriz. Büyük kitlelerce bütün bunlara ilgi gösterilen büyük ilgi, temel matematiğin ilgi çekiciliğine gösterilen övgü ve takdirin farkında olunmayan ifadesidir. Kaliteli bulmacalar düzenleyen kişiler, yalnızca bu temel kuralları uygularlar. Onlar işlerini iyi bilirler; halkın istediği bir parça entelektüel 'heyecan' dır ve bu duygu, başka hiç bir şeyde, matematikte olduğu ölçüde bulunmaz.



KIRÇIL





                                                              CAHİT ARF 





3 Kasım 2010 Çarşamba

İTİRAF EDEN AĞZIN YALNIZLIĞI: ÜLKEM



Kenti terk edeli kaç zaman geçti şimdi anımsamıyorum. Bana ait topraklardan çıkıp gitmeye karar verişimi bir çılgınlık anına bağlayanların çokluğundan haberdar oluşuma karşın, buna itiraz etmediğimi çok iyi anımsıyorum ama. Yola çıkmaya hazırlanırken arkamda hiçbir şey bırakmamaya kararlı, sakince toparlandım. Ülkemi terk ediyor oluşuma bir anlam veremeyenlere kulak asmadan yol hazırlıklarıma devam ettim. Sakin görünmeme rağmen içim kederle doluydu. Keder ve öfke.Yakıcı bir ikili. İçten içe yanıyordum ama bunu halkıma göstermeye hiç niyetli değildim. Halkım. Bir güruh. İçten pazarlıklı, nankör ve umutsuz halkım.

Yasaları çiğniyor oluşuma yönelik itirazlara yanıt vermedim. Gidiyordum işte. Suça verilecek en büyük cezayı vermiştim kendime. İtiraza ne hacet? Ülkemden, o hep sevdiceğim olan topraklardan sürüyordum varlığımı. Başka bir ülke aramaya dermanın da niyetim de yoktu. Bunu böyle demedim ama geride bıraktığım o sarı otlarla kaplı meraya. Başka ülkeler, başka yerler arıyorum, dedim. Senden daha verimli topraklar. Durup uzaktan bakacağım, seçtiğim toprağı uzun uzun seyredeceğim ilkin; sonra kararlı adımlarla toprağına basıp, bayrağımı dikip en yüksek tepesine yeni ülkemin, yüzünü vatanım ilan edeceğim. O da sevinçle kucak açacak varlığıma; sarıp sarmalayacak terk edişin okuyla yaralanmış bedenimi. Yaralarımı otayacak, sihirli merhemler akıtacak dudaklarından kanayan her bir yaraya. İçimdeki tarifsiz kederden ziyade o kara, kapkara öfkeydi dilimi zehirli bir yılana dönüştüren. Meşruiyetimi geçersiz ilan eden o sarı topraktan aldığım naçar bir intikamdı bu, biliyorum.

Gitmeden, yediğim onca dayağın utancını hafifletmek için, okkalı bir tokat da ben yapıştırmak istiyordum sadece. Amacına ulaşmayan o şamar en çok benim canımı yakmıştı yine de. Boynuma takacak güçlü bir muskayı nereden bulacaktım ki? Bu yüzden defteri, aşk’ı, hasret’i, ülkemin güzel gözlerini yazdığım defteri kararlılıkla çöpe attım. Yırtmadan, parçalara ayırmadan olduğu gibi, sokağın en kalabalık çöp bidonuna fırlatıverdim. Ayrılmadan yaptığım son iş bu oldu.

Yürüdüm, yürüdüm sırtımda yüküm; belleğimi geçtiğim dağ, ova, yayla ne varsa, boşalta boşalta yürüdüm. Geçtiğim ırmaklarda soluklanırken, kabuk bağlamaya yüz tutmuş yaralarımı yıkadım. Başkalarının vatanlarından geçtim yol boyu, harama yüz çevirmedim.

Sonunda bir ağaç kovuğu bulup oturdum. Dallarının arasındaki bir dolu canlıya kucak açmış, gönlü zengin, heybetli bir ağaçtı sığınağım. Beni kabul edişindeki tevazu, ruhumu minnetle doldurdu. Yüzüme bakmış ve anlamıştı. Bilgeliğinin önünde hürmetle eğildim.

Yıllar yılları kovaladı bu kabul edilişin ardından. Ben yaşlandım, yüzüme çizgiler doldu; bacaklarım inceldi, onlar inceldi ama içimdeki keder ve öfke dinç kaldılar. Bazen rüzgar – dost mudur, düşman mıdır hala bilemem- burnuma çok uzaklardaki yurdumun kokusunu getirir. Ülkemin o unutulmaz vanilya kokusunu alırım rüzgarın ellerinden; yayarım yaşlı bedenimin her bir yerine. Bütün gün oturur ellerimi koklarım. Böyle zamanlarda, ağacı paylaştığım küçük hınzır kuşlar benle eğlenmeye başlarlar. İncelmiş bacaklarıma bakıp, “ tahta bacak, tahta bacak” diye ötüşüp, uçarlar başımın üzerinde. Kızmam onlara, kızamam.  Artık başkasının yüzü, başkasının ülkesi olan o topraklara duyduğum özlemle yumar gözümü koku kaybolmasın diye dua ederim tanrılara.

Sonra daha fazla dayanamaz sırrı, o binlerce kez açık ettiğim sırrımı, fısıldarım hikmeti benden çok olan ağacıma:

   “ ülkemi ben terk etmedim…”

Ağaç anlamını çözemediğim sakinliğiyle sorar.

   “ çağırsa seni yanına? “

Gidemem, gidemem, gidemem.

Öfkelenirim konukseverliğini kötüye kullandığım hamime. Ve itirafçı olmanın öfkesiyle avazım çıktığı kadar bağırırım, sonrasında gelecek utancı hiçe sayarak.

Öyle bir ülke yok, hiç olmadı. Ben hiç sere serpe uzanmadım terli bedenimle o toprağın üzerine. Ellerim hiç dolaşmadı saman sarısı otların arasında. O vanilya kokusunu hiç almadı burnum. İnce uzun ırmak boyunca koşmadım asla; nefes nefese kalıp titreyen bacaklarımı fark edip gülümsemedim. Hiçbir zaman veda anlarında bir virüse dönüşüp onun bedenine sızmayı düşlemedim. Şiir şiir dolaştırmadım benliğimi peşi sıra. Bunlar hiç olmadı.

Hakikat… Hakikat…Hakikati söyle artık!

O kederli ve öfkeli hakikati!

Ben olmayan ülkemden kovuldum… Bilmediğim diyarlara sürüldüm.

İtiraf eden ağzın yalnızlığı işte bu sürgün yeri. Neden ?

Söz ortaklık kabul etmez (mi?) .

Üçrenk Kırmızı

                                                                   Lal

1 Kasım 2010 Pazartesi

MÜZE




bugün ben kendi müzemi gezdim
soluğumda samandan kağıt hışırtıları
taştan taşa günışığı bana taştan da ağır
dedim kendi kendime -baş taçlarını
takınıp çıkmalı -mor ceplerimde
virginanın taşları
 
ben bugün kendi müzemi gezdim
fazlasıyla yürekli-ve telaşlı
ne giymiştim adımlarım sık mıydı
kendi müzemde kendi lahidime yabancı
dedim-paslı kanatlar çırpınıyor şuramda
'geldi yitme zamanı'
 
müzemde hepimize söz geçiren bir anı
gibi acının gözlerinden okudum
ne kadar sevmiş olduğumu sizi
anlattılar torsolar bana
kaybettiğimi ve bükülmüş bileğimi
oyuna sürülmüş kağıtlar arasında
 
ben bugün kendi müzemi gezdim
aldanışımın tozlu düzeneğinde
deneysel bir keder yarattı sizi
aşkın tarih önceki solucanları
tutkunun kırk ayakları yarattı
iştahla devinmesi karıncaların
 
ben bugün kendi müzemi gezdim
sevimli bir etek dizlerimin üstünde
yağmur birden başladı -yürüdüm
sırtımda incecik bir cesetle..
 
S.İ.Y.A.H



                                                                        Lal

29 Ekim 2010 Cuma

ARAP KIZI CAMDAN BAKIYOR





Yağmur damlaları cama vuruyordu. Kara gözleri sokağa bakıyordu, küçük burnunu cama dayamıştı. Çocuğun ağzında bir tekerleme;

Yağmur yağıyor
Seller akıyor
Arap kızı camdan bakıyor

Pencerenin ardından yaşamı izlemek hoşuna gidiyordu. Yağmura rağmen sokakta bir kaç oğlan çocuğu topun peşinde koşturuyordu. Annesi odada yokken camı hafifce aralayıp  “Ali ‘’ diye bağırıyor, sonra saklanıyordu.  Yaptığı muzurluk çok hoşuna gidiyordu. Bir yandan da farkedilirse diye korkuyordu. Ali mahallenin en haylaz çocuğuydu.

Evin içinde bir nem kokusu vardı, annesi çamaşırları dışarı asamadığından sobanın demirlerinde kurutmaya çalışıyordu. Bu koku ona yalnızlığı hatırlatıyor, bu kokuyu sevmiyordu. Ne zaman evde bu koku olsa annesi onunla ilgilenmiyordu, odadan bir içeri, bir dışarı çıkıyor, sürekli bir şeyler yapıyordu. Sanki bir düğmesi var da kurulmuş gibiydi.

Arada bir çocuğun yanına geliyor bir tabak bırakıyor, sanki kendi kendine bir şeyler konuşuyordu, kavga eder gibi. Annesinin bıraktığı mandalinaları yiyip kabuklarını koşarak sobanın üstüne koyuyordu. Yalnızlığını geçirecek koku bu olmalıydı.

Tekrar pencerenin önüne geçti, camlar buğulanmıştı, eliyle bir kalp çizdi cama. Kalbin arasından koşuşturan insanları izlemeye devam etti. Kaldırımda şemsiyesiz koşan kadının ayagi kaydı, yere kapaklandı. Gülmeye başladı, sonra hemen toparlandı, utandı güldüğü için. Ama düşenleri izlemek çok komik geliyordu ona.

Camdan bakarken hayallere dalıyordu, belki babası akşama çekmeceli çukulata getirirdi. Çok istediği oyuncak çamaşır makinası vardı acaba onu alırlar mıydı? Birden irkildi o oyuncaktan vazgeçti, burnuna keskin bir nem kokusu geldi. Büyüyünce annesi gibi olmayacaktı, çoraplarını, giysilerini kendisi alacaktı. Geçenlerde annesi çorap parası istediginde, babası bağırmıştı:

‘'Eşşek gibi çalışıyorum, akşama kadar evde oturuyorsun, evdeki çoraplar neyine yetmiyo'’ 

Ertesi gün annesi çorabının tabanlarına yama yaparken ağlamıştı, saklamaya çalışsa da, o annesini görmüştü. Uyuma numarası yapar onların konuşmalarını dinlerdi gizli gizli..

Hayallere dalmışken bir gürültü koptu. Ne olduğunu anlayamadan, kucağına bir top fırladı. Eli kanıyordu. Annesi koşarak geldi, bir yandan sokaga bağırıyor, bir yandan telaşla sağına soluna bakınıyordu. Bir yeri acımıyordu, ufak bir kesik. Ali'nin topu camı kırmıştı. Ali korku içinde ortadan kaybolmuştu bile.

Çocuğun annesi onu kucağına aldı, en sevdiği kurabiyelerden getirdi yanında da süt. Kızının yanından ayrılmadı, çok korkmuştu kadın.

Çocuk bu topu çok sevdi, evdeki nem kokusu siliniverdi. Annesi yanındaydı. Mutlulukla mırıldandı.

Yağmur yağıyor
Seller akıyor
Arap kızı camdan bakıyor

Üçrenk Mavi

                                                                   Lal

28 Ekim 2010 Perşembe

ORTUS


Nasıl bir sancıydı çektiğim?
Nasıl bir sancısızlıktı çektiğim?
Ruhunu açık edebilmek için dünyaya,
Bir isim, bir öz tayin edebilmek için bütün bu unsurlara!
Gün ışığı kadar güzelsin ve akıcı.
Adın yok ve yok bir mekânın da,
Nasıl bir sancıdır bu çektiğim, açık edebilmek için ruhunu;
Bir isim verebilmek için sana ve bir beden varlığına!

Kuşkusuz bağlısın ve dolaşıksın dünyaya,
Ne kadar iç içesin öyle kimsenin bilmediği unsurlarla;
Ben bir akışı ve gölgeyi sevdim.
Yalvarırım bırak gireyim artık hayatına.
Yalvarırım öğren artık "ben" demeyi
Sana bir soruyla yaklaştığımda;
Çünkü eksik kalıyor parçalar senin gibi bir bütünü tanımlamada,
Çünkü bir nasip değil, eksiksiz bir varlıksın hayatımda.

Ezra Pound

Türkçesi:  Zincifre

                                                                        
                                                                               Lal  

26 Ekim 2010 Salı

PENCERE ÖNÜ KONUĞU


Kalkıp pencereden dışarı baksa, onun orada olduğunu, o iki kestane ağacı arasındaki beton duvara yaslanmış beklediğini görecekti. O gözlerini penceresine dikmiş olacaktı ve elindeki sigaranın ateşi karanlık sokakta parlayacaktı. Niye kalkıp bakayım ki, diye düşündü, orada olduğunu biliyorum. Günlerdir, hatta neredeyse aylardır orada. Her gece. Her gece bekler orada, elinde hiç sönmeyen sigarası, pencereme dikilmiş bakışlarıyla oradadır hep. Hiç uykusu gelmez mi, diye sormuştu başlangıçta kendi kendine, hiç uyumaz mı, düşleri yok mu; düşleri tarafından büsbütün terk edilmiş biri midir yoksa benim gibi. Işığımın sabaha kadar sönmeyeceğini anlamadı mı daha, bir tür güvensizlik midir onu yağmur çamur demeden penceremin altında bekleten? Varlığı, o iki kestane ağacı arasındaki varlığı tedirginlik vermiyor artık ilk gecelerdeki gibi. Artık pencereden yarı belime kadar sarkıp gitmesi, beni rahat bırakması için kah yalvarıp kah küfretmiyorum. Yalnızca arada bir başımı uzatıp sezdirmeden bir göz atıp  çekilmekle yetiniyorum. Gitmeyecek, hiç gitmeyecek biliyorum, bu kah koşar adım, kah yüzyıllar kadar uzun sürede sabaha varan geceler var oldukça o da var olacak.

Birkaç kez aklından aşağıya inip onunla konuşmayı, neden gecelerine ortak çıkmaya kalkıştığını sormayı geçirmişti, bir kere de ayakkabılarını giymiş, çıkmak üzereyken vazgeçmişti. Bunun yerine, üzerine “Yukarı gelsene” diye yazdığı kırmızı bir kağıt atmıştı ona. Eğilip kağıdı almış, okumadan katlayıp cebine koymuştu o da. Hiç okumadan. Önce kızmıştı bu davranışına, ama sonra düşününce, okusaydı bile gelmeyeceğini anlamış ve daha önce hiç duymadığı bir rahatlamanın bedenini sardığını hissetmişti. Bir dönem sürdürdü ona kırmızı kağıtlar atmayı. O hep aynı ağır hareketlerle eğilip aldı kağıtları, hiç bakmadan katlayıp cebine koydu. Adamın paltosunun büyük cebi o kağıtlarla dolmuş, küçük bir çuval gibi görünmeye başlamıştı. Kırmızı kağıtlar bitmek üzereydi artık, sonuncusuna ani bir kararla “yaşamım boyunca tek bir gerçek çingene görmediğim de doğru,bu kenti terk etmeye hiç kalkışmadığım da..”diye yazdı. Bu anlamsız görünen cümlelerin kendisinden çıkışıyla rahatladığını hissetti, nedenini bilmeden. O gecenin ardından sık sık kendini onunla ilgili bir hayal kurarken yakalamaya başladı. Yakalandığına mı utansın yoksa öyle bir hayal kurduğuna mı, bilemiyordu.

Bir gece sigaram biter  (sigara konusunda asla tedbirsiz olmamıştı) çaresiz ondan bir iki sigara istemek için yanına giderim. Elinden tutup , yukarı çıkarır ve onu yatağıma yatırırım. Yatmalısın, aylardır o duvara dayanan bacakların bak nasıl da yorgun düşmüşler, seni taşıyamayabilirler günün birinde ve ben , pencere önü konuğum olmadan gecelerimi  sabaha nasıl vardıracağımı bilemem. Uzan hadi. Sesini çıkarmadan uzanır yatağa. Onu seyrederim, ona ömrüm boyunca gördüğüm en güzel çiçeğe bakar gibi, mor çiçekler veren dev bir küçükorospuya bakar gibi bakarım. Hiç konuşmaz, zaten istemem konuşmasını, öylece yatsın yatağımda, bacakları dinlensin , hatta uyuyabilir isterse. Ben de yanına uzanırım, başımı göğsüne gömerim, belki ben de uyurum, uyurum değil mi? Ya da belki çay demlerim, yok yok çay olmaz, iki şekerli bol köpüklü kahve daha iyi. Sessizce içeriz kahvelerimizi. Fincanını ters çeviririm, falına bakacağım senin, derim, gülümser, gülümser mi? Yok, hayır henüz değil. Tebessümleri boşa harcamamalı. Fincana bakarım ciddiyetle, bir roman görürüm orada. Okumamalıyım, o romanı okumamalıyım. Dayanamaz okurum. Ne güzel yazmış, ne güzel. Hiç böyle güzel yazılmış bir roman okumamıştım, derim ona. İşte tam zamanı: Gülümser. Gülümser, yüzüne yayılır gülümsemesi, sakalının arasında dolaşan gümüş rengi bir ırmak olur, dişlerinde lezzetli bir yemeğin kalıntıları ve gözlerinde odaya dolan aydınlığın kaynağı. Öyle mutlu olurum, öyle çok sevinirim ki, eğilip onun, o mütemadiyen sigara içmekten yorulmuş dudaklarından öpmek isterim. Usul usul eğilirim.....


Şiddetli bir tokat yemiş gibi irkildi. İşte yine yakalamıştı. Kızardı, aynaya bakmasına gerek yoktu. Kulaklarına kadar kızardığını biliyordu. Başını bir süredir okumadan yalnızca bakmakta olduğu kitaba eğdi yeniden. Okuduğu sözcükler tenine değmeden yanından geçip gidiyordu. Hiçbirinin anlamını bilmiyordu, unutmuştu. Belki hiç öğrenmemişti. Fincanın içindeki romanı anımsadı. Ne güzel romandı, diye düşündü, ne güzeldi.

   Kalkıp penceren dışarı baksa, onun orada olduğunu, o iki kestane ağacının
   arasındaki   beton duvara yaslanmış beklediğini görecekti. Oturduğu yerden kalkıp
   pencereye yaklaştı. Gözleri önce sigarasının kırmızı ateşini, sonra da diğer elinde
   tuttuğu bir tomar kırmızı kağıda eğilmiş başını seçti. Sigara paketini aradı gözleriyle,
   dokundu, boşalmıştı. Hiç sigarası kalmadığını fark edince, ”usul usul eğilirim ve onun
   o mütemadiyen sigara içmekten yorulmuş dudaklarından öperim.” diye fısıldadı.

    Lila Gam
                                                                  
                                                                  Gustav Klimt



24 Ekim 2010 Pazar

MUTLULUĞUN HARFLERİ. Bir


Aklımın çentilmiş, yontulmuş, kısmen delik deşik ve yer yer mutedil oyuklarında saklanan, hiçbir zaman üzerinden aksayan ayağımla atlayıp da geçemediğim. Bir dostun ince ince kırmızılarla süslediği, salkımları saçaklara, yeşilleri tanelere bezediği anılarım vardır benim.


Ah! Unutur muyum sahi, kahvenin her türlüsünü yasaklamışlardı küçüklerine eskiler.


Kendimizi büyük, en büyük daha da büyük hissettiğimiz anlara kavuştuğumuzda, onlarla da artık aramızda fark kalmadığını, acı acı yudumlarken keşfettim.


Annem babamın başına eğilmiş, bir eliyle yüzünü, diğer eliyle dizini dövüp dururken, gözleri ilk ıslandığı yerlerinden fırlamış, geçmişe, anılara, sevişmelere, bize; erkek kardeşime, kız kardeşime, hepimizin doğumuna, evimizin yeni açılan odasına, bin bir kat merdivenlerle çıkılan, sonrasında göçüp gidilen o sonsuzluğa kaptırırken kendini.


Ve ben hiç farkında olmadan tam yedi kaşık şekeri ekleyivermişim suluboya kahveme.


Sizin anlayacağınız, ilk kez böyle bir zamanda tanışmıştım ben kahveyle. Çok eski zamanlardı, çok. Koyuydu yüzü. Acıydı tadı. İçindeki kaşık çaya neyi yapıyorsa, kahveye de aynısını yapıyordu isteyerek, bilerek. İşte o an ben, bir tutamaca sarınıp acılardan çıkabilmeyi; karmakarışık olanın içinden çekilip, damlaya damlaya, bir köşeye konulup unutulabileceğini anlamıştım insanların.


İşsizdi benim babam daha doğrusu biz öylesini bilirdik, öylesini söylerdik ortalık yerde. Yıllar sonra, gidenlerin arkalarında bıraktıklarını okuyup anlamayı becerdiğime inandıkça, doğduğum büyüdüğüm evin; eskimiş, yıpranmış, en nihayetinde bakımsızlıkla baş edilemeyip, saçma sapan bir lümpene satılmış duvarlarını, bir gece gizlice yıktım.


Çivit mavisi, Çingene moru, şampanya veya şempanze sarısı, mutluluk yeşili, kırağı, farklı farklı tonları, bütün ırmakları suyun, lüzumsuz ve anlık gelen, birden bire duvarları, birden bire camları, birden bire bütün bir evi kuşatan; sonra o öfkeyle yalpalayıp toza dönüşen bordo.


Tırnaklarımdan sökülürken vahşiliğim, her katman anı olup dökülüyor üstüme. Geçmiş gözlerimden, geçmiş alnımdan, saç diplerimden, burun deliklerimden; önce nemlenen, sonra koy verdiğim ve arkasından bile bakmadığım, şırıl şırıl akan gözyaşlarıma birikiverdi.


Güçsüzdü benim babam. Her baba gibi o da, çocuğunun biriktirdiği anılar çoğaldıkça gücünü kaybedenlerdendi. Bir zamanların koskocaman, bir zamanların büsbüyük adamları, sizler onlara yetişmeye kalkıştığınızda, hiç bir yere kaçamayacaklarını anlarlar, siz büyümeye devleşmeye ve kocamanlığa giden yolda adımlarınızı şaşırdıkça, onlar da bir köşeye büzülüp, yeniden çocuk olmaya kalkarlar, türlü türlü hayaller, önünüze büyük adam işleri kurarak onları size yutturmaya kalkardı, Öylesini kuranlardandı babam da işte.


Sıkışınca ağlardı, biraz da küçüldükçe


Yıllar sonra annemi, yıllar sonra kardeşlerimi, arkadaşlarımı, dostlarımı, sevdiklerimi, içimdeki duyguları keskinleştirip, onları birer birer doğramaya kalkışınca fark ettim delirmekte olduğumu.


Babam işsizdi. Babam güçsüzdü. Elimdeki tırpanı, anılarımın üzerlerine hırsla savurup doğradıkça ben de anlıyordum artık nasıl delirdiğimi. Evet, evet deliydim ben. Aklımı uçsuzluğa, edimlerimi bucaksızlığa terk ettikçe, eylemlerim duruluyor, sakinleşip ferahlıyordum. Şimdi önümde açılan kapılar; hiç olmadığım kadar özgür, hiç olmadığım kadar keyifli, hiç bilmediğim kadar deniz.


Artık yaşam denilen o çamurdan derede, saçma sapan çırpınmaları bırakıp, deliliğin masmavi denizlerinde enginlere, yitirdikçe kendimi bulduğum tapılası akılsızlığa doğru kulaçlar atıyordum.


Bir taraftan koca deniz, bir taraftan koyu kahve, birinde tuz çığırtkan, birinde şeker oysa: Kuşatılıp bırakılan, sarılıp sarmalanan sonra yine. Çığlıklar, gümbürdeyen davullar, beynimin kıvrımlarıyla dans eden çılgınlıklar. Lanet olsun değişik hal ve gidişlere bağlı törenlerin ortasından üremek denen şeye.


İçime batan çocuk, dışıma kaçan adam.


Uyanıyorum sonra o derin uykulardan. Ellerim tırnaklarım, bakıyorum her biri kan. Olmasa çoğalmasak yitip gitsek diyorum.


Elimdeki teneke, çalarsam davul gibi, bakıp bakıp haykırıyorum içimdeki seslere;


"Babanız yok. Babanız öldü. Babanız hiç doğmadı ki!


Susun artık! Susun artık! Susun lütfen, susun, susuuuun!..”


Tenekeden Macivert



                                                                  Chagall