23 Ekim 2010 Cumartesi

...al.kara.ak...



-bak gözler sözler var
yüzünde kir saklı yerler
kulakta eksik kalmış esrik harfler-

allıktan…

nefesten çekinmeyince
çekilmeyince aşk bedenden
köşeleri ayna dolu geceler
kapmaca yok kaçmaca
yatmaca kalkmaca yok
öylece durunca
anla bunu artık
geçince zaman atardamardan

sığınakta deprem
hava kara çalıyor etrafa
ışıktan bulaşık haneler
alışık dil al üzümü kafaya almaya
ucunda ölüm var an hazır kanat olmaya
derinlikten beter yuvarlakta
yuvarlaktan yoksun kuyuda


karanlıktan…


vurgun yemiş dalgıç hortumunda
tutulmuş bir nefes
köşelere kayıp dalınca uzunca uykuya
bir çakmak yakışı sonrası kömürlükte fare düğünü
bir aşktan son delik zurnada

delik deşik uyandın
bir fırça fırlattın
binbir renk patladı içine
kapının eşiğinden duydun
işte koca bir sayfa çevrildi


aklıktan…


tenler eridi... köz
sesler eridi... köz
kilitler eridi... köz
bir süpürge bir faraş
bulutlara yeter

-bak gözler sözler var
yüzünde kir saklı yerler
kulakta eksik kalmış esrik harfler-



al.kara.ak


                                   Rene Magritte   


21 Ekim 2010 Perşembe

VE ÖĞRENECEKSİN ZAMANLA DİĞERLERİNİ

"Federico,
Görüyorum işte dünyayı,
Ceddeleri, sirkeyi,
istasyonlarda uğurlamaları,
duman kalkınca ve dönünce hissiz tekerlekler
hiçbirşeyin ve kimsenin olmadığı
diyara doğru
ayrılışları, taşları, rayları..
insanlar dert çıkarmadan duramazlar,
kendini koyuvermişler,
endişeden tırnak ağacı olanlar,
onun bunun sırtından geçinen eşkiya eksilmez.
İşte hayat böyle Federico, işte bunlar,
sana dostluğumun delikanlıca kederinden
sunabileceğim şeyler.

Zaten
biliyordun
bunların
nicesini

ve öğreneceksin zamanla diğerlerini.."


Pablo Neruda



Ben bir “hiçim”, zaten az sonra söyleyeceklerimi size bir yaşayan yetişkin söylese inanma ihtimaliniz olmazdı. Çünkü bir yetişkinse ve yaşıyorsa muhtemelen yapacak çok daha önemli işleri vardır! Değil mi? Çalışması gerekir, koşması, kahkaha atması, saatini kontrol etmesi gibi hayati işlevlerden söz ediyorum. Hayat ozanı, keramet taslayıcı, mitos yaratıcı varlıklar gibi davranmalı, paradoksal keyif meselesi dünyayla kutsal bir bağlantıyı en güçlü anlamıyla bir re-ligio’yu tapınma ve dogma olmaksızın-akaitsiz bir inanç olarak- yüceltmeli. Hatta yeri gelmişken bir yığın değeri parodileştirerek uzaklaştırma gerekir yaşam çemberinden. Yalan söylemesi, doğruymuş gibi yapması gerekir. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşaması – yaşıyormuş gibi yapması – gerekir.


Çünkü yaşıyorsanız meşgulsünüzdür.


Ya da insanların narsistik dünyaları içinde giderek artan oranlarda kilitlenmesi ve sistemin yarışmaya yönelik beklentileri içinde sürüklenip gitmesi. Yaşamak böyle bir şey mi acaba? Kim demiş?


Eğer balıkların tümü aşılı olsaydı deniz hep fırtınalı olurdu ve iki paralel çizginin belirsizliğinde siz ve yaşam denilen kavram hayal ya da “masal ”olurdu.


Erdem ulumalarının yoğun atmosferinde gönülde yer açmak ve böyle bir yerin varlığına inanmak. İnsan olma onuruna bu yakışır.


Varoluşçuların “being there” deyimiyle açıkladıkları gibi, insan ancak birileriyle ya da şeylerle, yani “dünyasıyla var olarak” kendisini algılayabilen ve yaşamına anlam verebilen varlıktır. Mestane ya da Akil olmak tercihi (ya da: an) meselesi!


“Harabat ehliyiz mestaneyiz biz
Alemin nadan biganeyiz biz
Vahdet şarabı içmek istersen
Bizden iç meyhaneyiz biz”.


Dedim ya ben bir hiçim, yani meşgul olacağım hiçbir şey kalmadı, bu suni, sahte düzene, riya dolu oyunlara, sahte gülücüklere, sahte çabalara, suni koşuşturmalara, temelsiz stratejilere dair de bir şey, hiçbir şey söylemeyeceğim artık. Satranç düzleminde içi boş hamlelere seyirci olmak yoruyor kalbimin gözünü.


Yitirdiğimiz değerlere, yiten şeylerin ardından kalan boşluğu doldurmak için giriştiğimiz o korkunç ve sonuçsuz feryatlar, figanlar, koşuşturmaca ve karmaşaya, karmaşayı düzenli hale getirmek ve boşluğu unutturmak için kullandığımız ya da üzerimizde uygulanan tüm stratejilere dair de hiçbir şey yazmayacağım artık.


Ya da bir “ölü , “ öldürülmüş” olarak, bunu hatırlayıp, haddimi bilip sizin gibi susabilirim..
Esas konuşulması gerekenden bahsetmeye gerek yokmuş gibi ..unutmak için her gün saatlerce çalıştığınız boşluğunuzu size hatırlatabilirim!Ama ben kimim ki?


Susabilirim, ki “ölüler” genelde böyle yapar.. oysa bizim susuşumuz, gerçekten trajik sandığımız trajik değil, yıllarca trajik sandığımızdan kaçmak için yaptıklarımızın trajik olduğunu anlamamızdandır..


ikiyüzlü, üçyüzlü, çok yüzlü hiç olmadım..


Hatırladıklarımın, arenada izlediklerimin hepsi değilse yarıdan fazlası yalan! İnanın: yalan!
“Yetiştirildim, eğitildim ve “s a t ı l d ı m”” budur işte bütün mesele! (ironik benlik nihayet patladı).
Üzgünüm, hepimiz birer kuklaya dönüştürüldük, hatta “Hay”ı da “öldürdüğünüze” göre iplerimiz yüzlerini bilmediğimiz ama emellerini bildiklerimizin elinde artık. Masum doğmuş olsanız da her trajiği tadan gibi düzeninizi kurtarmak için insanı, adaleti bile hor görenleri sadece izliyoruz.
Herşeyi “MIŞ” gibi yapmanın hafifliği sarmış dört bir yanımızı, j.m’nin dediği gibi “dekora dönüşmüş ortamda, mekanlarda gerçekliğini yitiren, sonra aynı hakikatleri tekrar, bu kez ağır aksak aramaya meyilli bir hayatı tercih eden sözde postmodern ama kendi kuyruğunu ısıran balıklar olduk! Sahte zevk deryasının “meraksız” balıkları olmak da var, sayıları hiç de az değil…Ama bu naçiz ten der ki, kendiniz için de olsa bir şey yapın, böyle bir şey kaldıysa, yeter ki umutsuz olmayın, öyküleriniz, şiirleriniz, resimleriniz, kağıt cinsinden söz kaleleriniz, o en kutsal yapraklar, kitaplarınız, dergileriniz gür bir nehir gibi aksın daima, sözün, yazının kutsaniyeti adına. Bilmeliyiz, yara, görünmeyen tuhaf yaz(g)ının ruhunda açılmış. Dert de sizsiniz derman da.”
Bu sözler, sözcükler bana Milan Kundera ve o efsane yapıtı “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” adlı yapıtının taşıdığı ana taslak ve düşünceyi de anımsattı bir yandan.


Yaşamın bir rastlantılar dizisinden oluştuğunu, ama onun bu kadar önemli olan şeyin, insanların bu rastlantıları nasıl yaşadıkları ya da yaşayamadıkları olduğunu kahramanlarının yaşam öykülerinde dile getiriyor. Kitaptaki karakterler, kendilerini kendi dünyaları içinde algılayarak olmayı ya da olmamayı sonuçlarının getireceği sorumluluğu kabul ederek yaşıyorlar.


Yazımın başından beri söylemek için can attığım nokta: “olmak” ile “yapmak” arasındaki o büyük fark. Kendi yaşamımızda bu denklemi ne kadar kavrayabiliyorsak o kadar “varız”.

Sen sır tutmayı iyi bilirsin
tarihin başlangıcından beri
bilirsin bütün kentlerden, zamanlardan denizlerden geçmeyi

Söyler misin ?
hangi kuvvet Gece ile Karanlığa aynı yemini ettirdi.

Sufi.


NOT: Bu yazı daha önce Sivil Fanzin 2 ve Borges Defteri sayfalarında yayınlamıştır. 


                                                                    Fatih Mika


                                                             

18 Ekim 2010 Pazartesi

AYNA TUTUCUNUN MARİFETLERİ











Gibi değil. Gerçekti. Neyse ki, tam zamanında fark etti; aksi halde, hikâyeye bambaşka bir başlangıç yapabilirdi. Aklında, yüzünde acı çeker gibi bir ifade vardı, cümlesi geziniyordu örneğin. Yanılgıdan kıl payı kurtulmuş olması ve muhtemelen hikâyeyi de kurtarması, ona başından beri “ gibi” kılığında görünenin tümüyle gerçek olduğunun nihayetinde anlayabilmesiyle mümkün oldu.

Gibi, değil. Acı gerçekti. Oradaydı. Kendini sakınmaya çalışmıyor; somutluğuyla insanı yanıltıyordu. Süslenmemiş acı, görmezden gelinmeye yatkınlık taşır; salt oluş’un cazibesinin yokluğu, onu belli belirsiz kılar ve “ gibi” ye yakın durmasına neden olur. Sanısına gerekçe aranırken aklına bir çırpıda doluşuveren fikirler, hikâyeye nasıl başlayacağı sorununu çözmüyorsa da, rahatlamış hissetmesini sağlıyor. İyi bir giriş cümlesi bulmaktan olabildiğince uzak oluşunu ikincil bir soruna indirgiyor. Zihni, “gibi” sözcüğünün üzerine yıkılmaya meyilli ve huzur, gidip geliyor. Henüz başlayamadığı hikâyeden giderek uzaklaşıyor olduğunun bilinci kavurucu olmalıydı; fakat değil.

Bir insanın yüzüne baktı; gördüğünü “ acı gibi” nitelemesiyle zihnine yerleştirip, giriş cümlesi arandı. Ardından “ gibi”nin abesliği hikâyesini ters köşeye yatırırken, salt acı’yı anlatmaya çalışmanın gereği sorusunun arkasına gizledi kifayet korkusunu.

Neden gibi, diye düşündü. Neden gibi? Daha yakından bakabilme şansı olabilseydi, 
“gibi”nin tuzağından kurtarabilir miydi yakasını?

( Araya girmemeliyim belki. Belki de girmeliyim. Bilmeniz gerekeni, bildirmenin başka yolu olmadığından, belki’yi bir yana bırakarak belirtmeliyim ki, sorularını kendine yöneltmek yerine bana sorabilme cesareti olsaydı; ona söylerdim. Sorunun kaynağında, yüzümden yansıyanın acıya benzer bir ifade gibi görünmesinden çok, başkasının acısına bakabilmenin sanıldığının aksine bir cesaret değil bir yetenek oluşunun yatmakta olduğunu  uzun uzun anlatabilirdim ona. Bu zahmete değer birine benziyordu. O sormadı, ben de hınzırca bıraktım onu “ gibi”nin peşine. Zihinsel debelenişini izlemekten keyif aldığımı neden saklamalı? )

Hikâyeyi bıraktı. Yanılgısını yüzüne vuran çıplak sancıyla ilgisini kesti ve söz söylemeyi kesinliğin riskli sularından çekip çıkaran, açık kapıyı hazırda tutan “gibi”nin, ne şahane bir sözcük olduğunu düşünmeye başladı. İçten içe, farkındalığıyla kendisinden uzak düşen hikâyeden utanıyor ama kolay olanın cazibesinden kurtaramıyordu yakasını. Bir yandan da ifadesine “ gibi” makyajı yerleştirmiş yüzün sahibine kızıyordu. “ gibi” batağından çıkabileceğine dair umudunu yitirmeye başlamıştı ki, temel soruyu sorabilmeyi akıl edebildi.

Nasıl oluyordu da, bunca “ gibi” görünen şeyin gerçekliğini görebilmeyi, ayırt edebilmeyi başarabilmişti? Şaşkınlıkla ifadenin sahibine baktı yeniden ve onun gözlerinde muzır kırmızı bir parıltının arkasına saklanmış cevabı gördü:

( Başkasının acısına bakmak bir yetenektir, diyebilirdim ona. Ama, asıl büyük yetenek, bir başkasının acısını, o başkasına tüm ilkelliğiyle gösterebilmektir. Bir ayna tutucunun tüm mahareti aynaya bakanın, neye baktığını anlayabildiğinde kendine yönelttiği iltifatı alçak gönüllülükle kabulünde yatar. Ve evet, bir şey değil)

Tokat etkisi yapan farkındalığını, kaybettiği hikâyesini ve ayna tutucusuna duyduğu öfkeyi yanına alıp alelacele ayrıldı oradan. Gözlerinde kırmızı parıltılar dolanan ve hadsizliğini görmezden gelerek gülümseyen birinin iltifatı hak ettiğini düşünmüyordu.

( Ediyordum oysa. Hem de çok. Moralimi bozmadan, etrafa bakınmaya devam ettim.)

ÜçRenk Kırmızı


17 Ekim 2010 Pazar

BENİM ADIM SEPYA


Adımla ses uyumu yaratıyor sepya, şiirsel bir uyum sağlıyor sanki aramızda.

Ben “mesut insanlar fotoğrafçısı”yım.

Yaşamın akışı içinde bir anı yakalayıp bir fotoğraf karesi içine aldığım o sonsuz kesintide, renkler birden sepyaya dönüşüyor.

Geçmişin anılarıyla dolu buğulu bir ses yükseliyor fotoğraftan.

Orada hüznün sararmış, solgun, sepya anıları var.

Hiç unutmam; çocukken fotoğraf albümlerine bakmayı ne çok severdim.
Eski zamanlar içinden bana bakan insanlar sepya renkli gülüşleriyle ruhumu doldururlardı.

Sepya, eskinin mesut insanlarının fotoğraflarından yaşama düşen bir gülüş, bir tat, bir ses ve bir kıpırtı idi.

Bana, akıp giden zamanı, yaşamın geçiciliği içinde durup derinden hissettiğim incelikleri anımsatan bir masal rengiydi sepya.

Şimdi de eşyayı saran, nesneleri kuşatan sonsuzluğun tülü, sepya rengine bürünmüş, zaman rüzgârında uçuşuyor…

Savrulan bütün renkler sepyada buluşuyor…

Evet; eminim artık, benim rengim sepya…

Sepya

                                    Pablo Picasso, Le Rêve (The Dream), 1932
                                    (hole supplied by Photoshop)

15 Ekim 2010 Cuma

GECE




        
kulakları örten seslerdir
aklın duvarlarında penceresiz kalan
ey gece
o sen misin gündüzden kaçan



biz bu siyahın içinde beyaz çiçekler aramıştık
kenarı sarı
ve hüznün damgasını yemiştik daha en baştan
bu yollar bizim değil demiştik evvela
sonra çıkılmamış yol bizim hiç değil deyip
kaptırdık kendimizi bildik bir yörüngeye
şaşkın bakışlarımızda sıkışıp kalmış
bir hengameye

yolumuza çıkan her neyse biz ona takıldık
engellerine çarptığımız kendimizdik aslında
duygu sağanağında kaybolan bilincimiz
o zifir kuyulardan çıkmaya çalıştıkça
incindi bileklerimiz
“yaşanmamış şeylere kırılır insan” diyordu şair
biz yaşayamadıklarımızı büyüttük hep içimizde
çalınan hayatların izbe köşelerinde
bir suçlu aradık çoğu kez

yaşamadıkça yaşamı bekler
yaşayamadıkça küser olduk herkese
olur olmaz düşler
olur olmaz ülkeler
olur olmaz hüzünler yarattık

çok değil
az kalan ömrümüzün günlerini
bir hiç uğruna savurduk
çok değil
az kalan zamanlarımızın en güzel anlarını
tozlu raflara kaldırdık
ertelenmiş her şeyi
bir başka bahara sarmalayıp sakladık
biz sakladıkça saklandık

artık görünmez bedenlerimizle dolaşırken
bir değil
bir çok şehrin birbirine benzeyen yanlarında
hep aynı hikayeleri yarattık
bir kenara yazılıp gözden kaçırılmış
görmezden geldiğimiz duyguları
hep müsvette yaptık
 


yol deyip çıktığımız yolculuklarda
adını bilmediğimiz duraklar aradık
aradıkça çıkmaz yollar çıkmaz sokaklar
biz hep birilerini ararken
kendimize çarptık
bu çarpmalar rastgele kazalardı
çok yara aldık

şimdi mevsim gece
şimdi pencerelerde çiçeksiz saksılar
çünkü mevsim kış
biriktirdiğimiz tohumlara gebe susmuş topraklar
çünkü gece
adı gece
adımız gece
siyahın içinde bir sarı alev
yüzümüz gibi

haydi yak ışıkları sönsün
nasılsa yüzümüzde
hep o sisli
hüzünlü gölge...

 Mor





                                                                Zerrin Tekindor






13 Ekim 2010 Çarşamba

İYİ Kİ...


Adım sanım yok. Ne olduğum belli değil. Sağda solda bulunmam. Alınıp satılmam. 
Gösterişli değilim. Tarif edilemem.

Derin bir suskuya hükümlüyüm. 


Ne dediğinizi duymam ama vurdumduymaz sanmayın beni. Sesim soluğum çıkmasa
da yüreğimle dinlerim sizi.

Kanlı canlı renklerin yanında nutkum tutulur, kalırım... Ben donuklaştıkça 
onların ışıltısı artar. Varoluşumun nedeni budur.

Kendimi nimetten sandığımı düşünmeyin sakın. Işığın hizmetinde bir çilekeşim ben. 
Acıyı renge dönüştürebilenler anlar beni.

Her ne kadar “Sağır renk” deseler de bana, yaşamın hüzünle karılmış tüm renklerini 
saklarım içimde.

Ressamların; tanrı olduğu bir dünyanın kuluyum. İyi ki öyleyim...

Sağır Renk


                                                        chagall  
                                                      

12 Ekim 2010 Salı

SALI AKŞAMI MIYDI?

Kendimden gideli çok mu olmuştu? Ben bir şeye bakıp gelecektim! Yıllar mı geçti? Şöyle bir bakacak yeni anlamlar bulacak, geri dönecektim; elimde sözcükler olacaktı. Üzerinden çok mu zaman gecti? Zaman üstümden mi geçti? 

Hatırlar gibiyim: Sözcüklerim vardı; mavi derdi, sonbahar derdi.. Yaşam derdi mi? Bu mu unutturdu? Nefes alayım derken, soluksuz mu kaldım? Sözcüklerim miydi bana soluk veren? Nerede bıraktım? Hani şöyle bir bakıp gelecektim ben.

Hatırlar gibiyim bir Cuma sabahıydı;  şehir bir ezgiyle esiyordu, sonbahar yaprakları sarıdan kızıla sokakları boyuyordu, dar sokakların arasından geçiyordum, birkaç sözcüğümde birikmişti hatta. İşte tam da oradaydım, yok yok kendimi aramıyordum. Kendimdim; fazla mıydım-eksik miydim bilemiyorum.

İşte zaman o zamandı, bir bakıp geleyim, demiştim. Sözcüklerim yeter sanmıştım gittiğimde. Çok mu zaman geçti? Biraz soluk alma telaşıydı. Tanımlamış  mıydım o halimi? Yok yok sözcükleri tanımlamazdım o zaman; bilirdim her bir sözcük başka bir tanım oluştururdu farklı zihinlerde.

Şimdi o şehirdeki sözcükleri tanımlayamayan kadını nasıl getireceğim buraya? Bunca tanım varken artık bulanık zihnim de. Edip Cansever’den miydi? Şimdi tam burada sırası geliveren o sözcükler:

‘’Bir çocukta kadın hayaleti mi?

Bir kadında çocuk hayaleti mi?’’

İkisi bir arada olamaz mı ?

Bir bakıp gelecektim. Çok mu geç kaldım? Gelmez mi artık o Sonbahar kokusu, geri vermez mi bana sözcükleri mi?

Yok yok ağlama yağmur gözlü, hatırladım. Hala sözcükler var, Sonbahar olmasa da bu kent de, sonbaharın renkleri var, renkler var, kızıldan maviye...Sonbahar olmasa ne çıkar? Yeni tanımlar buluruz kendi imgelemlerimizde.

Gel hadi gidiyoruz, hem de burada kalarak, sözcüklerimizi bulmaya..

Üç Renk Mavi

                                                              Zerrin Tekindor