24 Ağustos 2013 Cumartesi

PİETA


                                                                                                                                                                                                                                                                   Oğlum REŞO’ya


O günden beri
ağustos
ağu
kapkara bir ağu

Hayır Allah’ım sana kızmıyorum haşa
senin yerinde kim olsaydı bencil davranırdı
güzel kokan ölüyken bile böylesine
ölüyken bile böylesine güzel bakan
bir oğuldan bahsediyoruz netice itibariyle
tek avuntum bu koskoca yalnızlıkta
ölmeden önce en sevdiği yemeği yemiş olması
tek avuntum diyorum Allah’ım tek avuntum beni anla

O günden beri
sığamıyor açık kalmış gözleri
rüyalarıma

Oğluşum
dün gece rüyamda görmedim seni
iyi misin?



                                                                                                   Bozkır
                                                                                                  Ağustos 2013



20 Ağustos 2013 Salı

BEKLERKEN...


bu kırmızı yağmurların altında
neye başlasam
kir tutuyor


susa susa öğrenemiyor da
insan

kurumuş ağaca su veriyorum
yanına oturmuş
ot'a da

fakat bu yağmur
temizlenmiyor
durmuyor da

ağaca yaslanıp
dilimi kurcalıyorum
kuşkudan,kirden,beklemekten
temizliyorum.
gayet açık
gayet gerçek
bu yağmurun altında
...

narenciye rengi



16 Ağustos 2013 Cuma

KEBAPÇIDA KONSOMATRİS



Beni hatırladın mı abi, sorusunun bana olduğunu masadaki arkadaşlar işaret edince fark edip döndüm. Ses tanıdıktı ama yüzü çıkarmak mümkün değildi kafamın dumanı arasından. Çok içmiştim. Yüzüne baktım. Ne çok boyamış yüzünü diye düşündüm önce. Tanıyacak gibi oluyor, sonra ipin ucunu kaçırıyordum. Etine dolgun vücudunun hatlarını ortaya çıkaran dar bir elbise giymişti. Göz alıcı bir mavi. Saks mavisi diyorlar galiba bu renge. Eteği kısaydı, bakışlarımı bacaklarından güçlükle uzaklaştırıp tekrar yüzüne baktım. Masadaki şamata kesilmiş, dikkatler bize yönelmişti. Benden önce Fatih akıl edip kadına oturması için yer göstermeseydi, o öyle başımda dikilmişken bakıp duracaktım. Kadın gösterilen sandalyeye oturdu. Yüzünde, şimdi düşününce safça olduğunu kabul ettiğim, bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Mehmet abi, bizi tanıştırmayacak mısın diye atıldı bu sıra. Hınzırca. Ne diyeceğimi bilemeden baktım Mehmet abiye. Beyoğlu’nun arka sokaklarından birindeki bir kebapçıdaydık, işyerinden Fatih ısrar kıyamet getirmişti bizi buraya. Hocam çok ilginç bir yer demişti, daha önce görmemişsinizdir böyle kebapçı. Hem içki var hem de konsomatrisler çalışıyor. Merak etmiştik haliyle. Toplanıp geldik. Pis bir sokakta salaş bir dükkân. İçerde çalışan kadınlar var gerçekten de. Pavyon desen pavyon değil. Bildiğin kebapçı. Beyaz gömlekli garsonlar servis verirken, kadınlar masalara yanaşmanın cilveli yollarını arıyordu. Şaşkınlıkla oturmuştuk karayağız bir garson çocuğun gösterdiği masaya. Masaya yanaşmaya çalışan kadınlara, Fatih’in heves etmesine karşın yüz vermeden içmeye başladık. Neden sonra, abi beni hatırladın mı, diyen o ses ve kadın masada. Ne kadar zorlasam da çıkaramıyor, saçlarının rengine takılıp kalmış gözlerimi başka yöne çeviremiyordum.

Çıkaramadım, diye itiraf etmek zorunda kaldım sonunda. Bu arada Mehmet abi garsona işaret edip kadın için bardak istiyordu. Çok oldu hatırlamazsın diye sözü aldı sonunda. Hani benim kızın doğum günü için senin kafeye gelmiştim, deyince hayal meyal hatırlar gibi oldum. Ben Zerre, dedi bu sırada masadakilere dönüp. Hepimiz aynı anda tekrarladık adı: Zerre. Birkaç yıl önce, çocukluk arkadaşımla bir kafe işine soyunmuştuk. İstiklal caddesinde. İki yıl içinde battık. Hala o kafe işinden kalan borçları ödüyordum. Zerre’ye dönüp baktım bir daha ve hatırladım. İşlerin iyiden iyiye kötü gitmeye başladığı zamanlardı. Öğle vakti girmişti dükkâna çekingen adımlarla. Gözlerindeki ürkeklik şimdi kalmamış ama o zaman vardı. Makyajsız yüzüne, kapkara iri gözlerine bakakalmıştık. Saçlarının bir kısmını açıkta bırakan bir eşarp bağlamıştı çenesinin altına. Çantasını sıkı sıkı kavramıştı. Müşteri olmadığı belliydi, iş arıyor galiba diye düşündüğümü hatırlıyorum. Buyurun demiştim her ihtimale karşı bir masaya işaret ederek. Yok abi, oturmayacağım karşılığını alınca uzun bir sessizlik olmuştu. En nihayetinde derdini anlatmaya başlamıştı, ürkekliğini üzerinden atıp. Lise bire giden bir kız var bende, demişti. Haftaya doğum günü. Hiç doğum günü kutlamadık, ahtım var ona bir doğum günü kutlaması yapacağım. Çok param yok ama diyerek susup, kara gözlerini gözlerime dikmişti. Hesap yaptık, sıkı pazarlıkçıydı. Çantasından çıkardığı buruşmuş bir avuç kağıt parayı önüme koymuş, hadi abi he de, yap bir iyilik bizim kıza demişti. Olurdu, olmazdı derken hayır demeyi imkânsız kılan gözleri galip gelmiş, dediği gibi olmuştu. Söylediği gün geldi kızı ve arkadaşları. Kutlamalarını yapıp gittiler. Kızın mutluluğuna uzaktan bakıp, gururla gülümsemişti Zerre. Nasıl unutmuşum?

Şaşkınlıkla bakıyordum Zerre’ye, o beni unutmuş çoktan masadaki arkadaşlarımla koyu bir sohbete dalmıştı. Arada bir bana dönüp gülümsüyor, sonra dönüp yine konuşuyor, sustuğunda ise yüksek sesle çalınan Zeki Müren şarkılarına eşlik ediyordu. Sonunda dayanamayarak, ne zamandır burada çalışıyorsun diye sordum. Beş yıl oldu cevabını verdi, sonra hınzırca güldü. Ama kocam geceleri mantıcıda mantı döktüğümü sanıyor, dediğinde tüm masa dikkatini ona vermişti bile. Nasıl yani, soruları yükseldi önce. Zerre, eliyle iki masa öteyi işaret etti. Şu masadaki Beri benim eltim, dedi. Hep birlikte dönüp işaret ettiği kadına baktık şaşkınlıkla. Mehmet abi dayanamadı, sabırsız adamdır. Anlat hele Zerre dedi, nasıl oluyor bu dediğin. Pür dikkat Zerre’ye döndük. Aldı sözü başladı anlatmaya. Köyleri boşaltılınca maaile gelmişler İstanbul’a. Yan yana iki konduya sığınmışlar. Çok sefillik çekmişler. Adamlar iş aramış önce ya, sonra yayılmışlar kahvehanelerde, evlerde. Beri ile Zerre kafa kafaya verip bir çare aramışlar. Gündelikçilik, mantıcıdaki iş derken hayat bu kebapçıya atmış onları. Belimizi doğrulttuk işte abiler diyor. Herifler bizi hala mantıcıda çalışıyor biliyor. Ya da böylesi işlerine geliyor kim bilir. Masadaki ağır havayı bir anda dağıtan bir kahkaha atıyor sonra. Bir gece abiler çok içmişiz, içmeyiz hâlbuki içer gibi yaparız. Ama o gece çok içtik. Eve bir gittik ki dut gibiyiz. Adamlar bastı bize köteği. Sonra, diye merakla atılıyor Fatih. Sonrası, diyor Zerre oramız buramız sızlaya sızlaya geldik yine ertesi gün. Başka yol mu var? Bana dönüyor, eli kolumda bu abinin çok iyiliğini gördüm. Kıza doğum günü yaptım sayesinde. Utanıyorum hem dediklerinden hem de kolumdaki elinden. Bu sırada oyun havası çalmaya başlıyor kebapçıda. Kadınlar masalardaki adamları ellerinden tutup kaldırıyorlar oynamaya. Zerre de hareketleniyor, hadi abi gel bir çiftetelli döktürelim karşılıklı diyor. Ben bilmem, olmaz dedimse de aldırmıyor. Kolumdan çekip kaldırıyor. Ben sana öğretirim diyor. Masadakilerin tezahüratları arasında geçiyorum Zerre’nin karşısına. Bedeninin kıvrak hareketleri yerine kapkara gözlerine bakarak olduğum yerde sallanıyorum.

Kebapçı artık kapatıyoruz diyene kadar kalıyoruz orada. Vedalaşırken sıkıca sarılıyor Zerre bana. Yine gel abi, e mi diyor. Gelirim, diyorum kollarım beline dolanmışken. Kolundan tutup onu oradan çıkarma, yalnız bana ait olacağı bir yere götürme arzumu kontrol etmeye çalışırken saçlarının kokusunu hatırımda tutamayacağım günlerin gelmesinden korkuyorum. Kebapçının sokağından caddeye çıkarken, Mehmet abi yine gideriz değil mi, diyor. Gideriz ya diye atılıyor Fatih. Bana dönüyorlar onay istercesine. Sesimi çıkarmıyorum. Onlar da üstelemiyor. Caddenin başından evlere dağılıyoruz. Ayrılırken, Zerre’nin bedenime bastırdığı bedeninden aldığım sıcaklık soğumasın diye hızlıca eve yürüyorum.

Melun Renk


14 Ağustos 2013 Çarşamba

YASEMİN OTELİ...

çamlardan sızan reçineler gibi akıyordu yaz, başlarını toprağa
gömen otların arasından. dünya avucuna bırakıyordu yuvarlağını.
gözlerinde iki karınca, portakal çekirdeklerinden bir gerdanlık
yapıyordun mevsimin boynuna.

bir kilise çanı gibi uğuldadı yalnızlık. yıkık duvarların üstünde
kurusun diye bekletilen gün, çukur ağzına kurulmuş bir sedirin
boşluğunu ekledi ömrünün geri kalanına. dağlara kekik toplamaya
giden çocuklar, omuzlarında yaralı ağaçlarla döndüler eve. çok
kırılmış bir kalp kadar esnedi gece. atladı fundaların, ısırganların,
hatmilerin üstünden. gelip bir üzüm tanesi bıraktı, rüzgârın
tozlarla eğittiği sırtına.

gövdende nem müptelası bir mahzeni ağırladın sen. bacaklarını
karnına çekerek ağlayan akşamları, kuyuya atılan bir taşın
yankısını, fırtınanın peşinden sürükleyip getirdiği kurumuş
dalları ağırladın. yaseminler suya bıraktı kokusunu.

gece vakti terleyen isimsiz kasabalara benziyordu ömrüm. seni
tanıdığımda, devrilmiş bir ağacın geride bıraktığı sessizliktim.
bir taş taciri, durduk yere boynunu kayalara sürten. terk edilmiş
bir evin gölgesinde sallanan salıncak, durgun suda yüzen köknar
kabuğuydum. eğilip kendi ellerinden öpüyordu rüyama sığınmış
şehirler.

sana dokundukça yaşını büyüten bir kışı ağırladın kalbinde. avluya
dağılmış porselen kırıklarını, denizini kaybetmiş yosunları, boynunu
yurdu bellemiş yağmur göllerini ağırladın. içinden baktı uykusunu
dağlara ödünç vermiş bir ırmak, adını bir kimsesiz atlarla değiştirdi
sabah esintisi.

aşk; denizi görünce aksamaya başlayan doğu ekspresi.



Kahverengi


8 Ağustos 2013 Perşembe

İZLERKEN OYNANMIŞ BİR OYUN...

Bir... İki... Üç... Ve oyun başlar. Bir oyunda, oyuncuların adını asla unutmam, üstelik sahne ışıklandırılmamış, kimin kim olduğu kesin olarak ortaya çıkmamışken bile. Ama durun, yalnızca maskeli oyunculardan hoşlanmam, bir sonraki sahnede maskelerini çıkarıp, sizi yanıltmaya çalışabilirler. Ve ben, yanılmaktan nefret ederim.

Bir... İki... Üç… Güneş var, güzel bir gün olabilir, ben birisine içtenlikle gülümseyebilir, ona elimi uzatabilirim. Dudaklarından yalan dökülen birine inanabilir, var oluşumla gurur duyabilirim. Kocaman elleri olan o adam beni incitmek için kapı aralığında beklerken, sekiz kare çizip seksek oynayabilirim. Peki... Oyun başlıyor, susuyor ve oyuncuları bekliyorum.

Dört… Beş... Altı... Birinci sahne, karanlık ve oyuncunun maskesi var. Öfkeliyim, çok öfkeliyim. Adını unutmamak için dikkatle izleyeceğim yüzler yok. Yalnızca kendinden memnun renkler var. İlk sahneden nefret ediyor ve arkama yaslanıp gülümsüyorum.

Dört... Beş... Altı... Tek ayağımı kaldırıp zıplıyorum. Birinci kare, ikinci kare, üç- dört çift ayak; tekrar tek ayak, beş altı... Taşı almalı... Yedi, sekiz yine çift ayak. Peki, taş nerede?

Yedi... Sekiz... Dokuz... İkinci sahne. Yüzler ve adlar yabancı. Ama her şey normal. Tek bir maskeli yüz yok. Adlar tamam da, kim kimdi?

Yedi… Sekiz… Dokuz… Taşı üzerinde yedi yazan kareye denk getirmeli, aksi halde sonsuza dek oyun dışıyım. Ellerim titriyor, zihnimi o anın yoğunluğundan uzaklaşıp, boşaltmalı. Yedi numaraya hedefleyip, yavaşça fırlatmalı ( ! ) taşı...

On... On bir... On iki... Oyunculardan birini tanıdım. Oyundaki adı, “deli divanem”, benim hayatımdaki adını ise unutmuşum çok önce. Öyleyse sahte bir ad olmalı bu. Yine de komik. Gülmeli buna tüm izleyiciler. Katıla katıla gülmeli… Ha ha ha… Gülmeli...

Sayılar anlamını yitirdi.
Adlar da öyle...

Maske görmek korkutmuyor artık beni. Tüm sahtelikleri ilk görüşte tanıyor ve gülüyorum.

Taşı aldım, geri dönmeli... Yedi, sekiz çift ayak, altı tek sek, beş, dört çift as, üç sek, iki sek, bir sek. Yani sek sek... Ve işte güvendesin...

Oyun bitti, oyuncular izleyenleri selamlıyor teker teker. Son olarak, maskeli baş aktör geliyor selamlamaya. Çılgınca alkışlıyorum... Bravo bravo müthiş bir oyunculuk... Bravo...


Üçrenk Kırmızı


3 Ağustos 2013 Cumartesi

ÇEMENCİ DAYI

                      
Kasapların henüz inek ve koyun etinden başka et bilmediği, hebelerin kilim tezgahlarından kaldığı zamanlarda komşu Cemele Köyü’nden, gölgesinden önce şapurtulu dudakları arasında tiz sesi geliverirdi; Çemenci Dayı’nın:

-“ Çemenciiiiiiiii geldi, çemenciiiiiiiii!!!!”

Onun ardı sıra dökülmüş boz tüylerini sergileyen bir kasıntı, dört ayak gurur abidesi; nasıl olur, varın siz düşleyin gerisini. Bir o kadar da inatlık bakımından sahibiyle yarış halinde, bizim köyün çocuklarınca diğer eşeklerin arasından en şanslı seçilen ahır ve baharat kokulu cüssesinden sağır kulaklara bin deva bir ses ki sormayın gitsin. Köyümüzün en nameli sesi, eşek sesinin bozlak türünden:

_ Aaaaaiiiiiiiiiiiii!!!

Çemenci Dayı’nın yanıbaşında ses nidalandıkça elindeki budaklı iğdeden kalın sopayı önce bir iki yere vurur, yoldaşı daha da coşar, Çemenci Dayı ondan da beter o da bir güzel verip veriştirirdi:

_ Sus ulan, sus! Anan mı öldü, baban mı? Avradın mı gaçtı, çoluk çocuk sağnaa(sana) mı galdı?

Çocuklar peşinde, derttaşı yanında söylene söylene soluğu alırdı, Musta Efendi’nin dere içindeki bakkalında. Kirden, terden kurum bağlamış sicimi, çektiği gibi eşek peşi sıra gelir, bağlanacağı yeri bilirdi. Cemenci Dayı “çüüüş”, dedi mi bizim çok bilmiş mahlukat görülmeyen düğmesine görülmeyen bir el dokunmuş gibi durur, sahibi hemencecik keresteden elektrik direklerine bağlar, çözülmesin diye de bir iki ilmek attıktan sonra boz, susuz topraklarımızın renginden yemliğini geçiriverirdi, ağzına. Eşek onca yolu teptiğinden, biz eşeği köyümüzün tek hemi de kuyruklu eğlencesi bildiğimizden peşinde soluk soluğa, Musta Efendi’nin azarlamalarına; terli, tozlu suratlarımıza yapışan sineklerin ısırmalarına aldırış etmeden sıraya dizilir, eşeği sakındırmamak koşulu ile gözetim altına alırdık. Bu gözlem işi köyümüzün atmosferi altında en bilimsel çalışma olur, hafta da bir kez tekrarlar, mahallemizin erkek üyeleri arasında sözlü olarak rapor edilirdi. Komisyon üyeleri hep aynı kişilerden oluşurdu. Cinsel ayrımcılığımızın temel atıldığı o ilkel dönemlerimizde, kendimizde birebir olduğunu bildiğimiz; ancak üzerimize almaya bir türlü kabul edemediğimiz günahımızın- gerçi bu kelimenin harfleri var, manası yoktu mahallemizde- günah keçisi kızları aramıza almak yoktu. Yorumlar ki böylesine tek sesli koradan olurdu hep:

_Bak, bak Çemenci Dayı bugün bir çerik arpa verdi.

_Hem de kırılmış. O iri olanları da ne? Yoksa onlar nohut mu?

_Akıllım nohutu bulsa eşeğe niye yedirsin, satar?

Çemenci Dayı:

_ Dııırrdıır etmeyi bırakın da ulan; ananızı, bubanızı çığırın? Geberyatlık çemen alsınlar. Yoksa, satamazsam bu gidişle ben gebereceğim.

Böylesi bir cümlenin ardından başka makamlarda türkü söyler gibi:

_ Uy anam, ayaklarıma gara sular indi.

Bakkal Musta Efendi:

_ Gel, otur baalim(bakalım), Çemenci Dayı. Anlat hele , ne var, ne yoh karşı köyde?

Çemenci Dayı, yaz kış başından çıkarmadığı imamlara has koyu kahve, örgü takkesini sol eliyle çekip çıkarır, sallayıp terini kuruturdu. Cebinden kirli mendilini alır,mendilinin rengini daha da koyultmak istercesine kıpkırmızı kesilinceye kadar bastırarak alnını silerdi. Yanında yoldaşı, olmayınca daha yalnız kalır, dünyanın bütün yükü omuzlarına bindikçe biner, kamburu küçük bir tepe gibi çıkardı. Bu hali ile sol ayağının üstüne ağırlığını yükledikçe yükler, sağ ayağını geride bırakırdı. Uzuvları da benzemezdi, hiçbir şeye kendi hayatına benzediği kadar. Belki de bunu bildiğinden ayaklarını sürüdükçe:

_Offf anam, ooof; şu ciğerlenmiş bedenim benden olan şeyleri mi göstermeli hep?

Bu sözleri duyacağımı bildiğimden Çemenci Dayı, Musta Efendi’nin karşısında oturan veresiyecilerin arasında yerini almak için yönelirken ondan önce derdim:

_Ooof anam, off!

Musta Efendi, her zamanki oturduğu yerden kıpırdanırdı. Her zamanki oturduğu yerden diyorum, abartısız. Bahar geldi mi dört bacaklı demir üzerine tahta çakılmış iskemlesini eline alır, sırtını evinin duvarına dayardı. O, sırtını serpme duvara dayadıkça hep merak ederdim, bu adam müsveddesinin sırtı da mı delinmiyor? Öyleki merakım, herkes el ayak çektikten sonra gidip, sırtımı o duvara dayayıp ne kadar dayanabileceğimi hesaplamaya kadar giderdi. Hazır hesap demişken, hesaba dair şeyleri bu adamdan öğrenirdim. İnsanlar nasıl kandırılır, ağızdan nasıl laf alınır; bir, iki çürümüş sakız karşılığında kurtlanmış fıstıklar, yememek şartı ile mahallenin çocuklarına nasıl temizlettirilip satılır. Çıkarcılığa dair her şey… Onun eline iskemlesini alıp çıkışından saatin kaç olduğunu dahi bilirdim. Yanına uğrayanlarla saatlerce onun bunun kızını, oğlunu konuşur durur, etrafına üşüşmüş veresiyecilerin, ağzına bakacağını it gibi bildiğinden ahkam kesip dururdu. Haydar Emmi de oldu mu değme gitsin, keyfine. Haydar Emmi, dişleri dökülmüş, ağız dolusu gülerdi, hele bir de ordan burdan duyduğu laflara karşılık Musta Efendi’nin, kocaman avuçlarına döktüğü beyaz leblebi varsa demeyin keyfine.

Hani, şu Haydar Emmi… Bozacıların Haydar… “Ana “, derdim; ” Niye derler, Bozacıların Haydar?”

Anam, boyuna anlatır durur, Haydar Emmi niye bozacı oldu. Dinlemezdim, inatla kabul etmezdim. Yok, yok olmamalıydı, bu adamın lakabı, yandan çarklı olmalıydı. Tabii ya bu olmalıydı. Haydar Emmi’nin ne zaman şapkasını doğru taktığı görünmüştü ki. Bir de onun peşi sıra gelen başka merak dolu bir soru eklenirdi:

_Ana, Tuğlu’nun babasına Çemenci Dayı niye deli diyor?

_Sus ulan, deli deme gelir de döver vallah. Hem sen de sonra olursun deli. Töbe töbe, yat da zıbar.

Anam, bana yat da zıbar dedikçe karanlık gibi çökerdi, üzerime Tuğlu’nun azat etmeye yakın bakışları. Bu öyle sıradan bakış değildi; öfke, terkedilmişlik, yoksulluk ama en önemlisi de sevdiklerinden yoksunluk… Sadece bir kırpmalık bakışlarına bütün ezilmişliği ile sinen türden. Tekrar tekrar eden karanlık bakış… Bir de asla tarif edemeyeceğim Çemenci Dayı’nın burnuma sinmiş kokusu... Gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştıkça ince bir ses; varlık ile yokluk arasında olmaya tezat görüntüsü ile öylesine netleşirdi ki. Hayal mi rüya mı bilinmez.

Biz arpa mı nohut mu iddaasındayken usulca çekingen bize doğru yaklaşırdı, Tuğlu. Mavinin mi, siyahın mı(?) hangisinin hangisi zemininde olduğu belli olmayan çiçekli patiskadan, uçlarına süs olsun diye üstün körü dikilmiş fırfırlı eteği, sünepeliğini daha da ortaya çıkarırdı. Hele temmuzun sıcağında giydiği yün bordo örme kazağı, onu öylesine hıkboğum ederdi ki en azından bana öyle gelirdi; üzerine atılıp o kazağı ellerimle, dişlerimle paramparça etmek isterdim. Hani anamın kulağına gideceğini bilmesem sessiz sedasız bir köşeye çekip sırf onun nefes alabilmesi için parçalayabilirdim; kazağını, evet parçalardım. İtiraf ediyorum, işte; sesinin çıkması için gerekirse bir temiz döverdim. Hem eşeğin sudan da gelmesine gerek yoktu ki hemen yanıbaşımızda direkte bağlıydı zaten. Ah, yeter ki bir sesi çıksaydı! Neden erkek değildi ki; aramızda olsa onu bir güzel adam eder, en çok da sesini duyurabilmesi için bağırmasını isterdim. Belki o zaman mahallenin çocukları onunla alay etmez; tuğludan, sünepeden daha başka gerçek adı olurdu. Bizim gibi, hani biz gibi olan bangır bangır konuşan. Hakkını arayan, elinde tuttuğu cırk yumurtasına rağmen. Sağlam yumurta yerine cırk bir yumurtaya sahip; deli, ayyaş bir babanın, hasta bir annenin kızı olmak suçu değildi ki! Ben böylesine içimde her şeyle, herkesle kavgaya tutuşurken gözlerimin önünde her zamanki gibi birçok şey olup biterdi. Tuğlu, kazağının sol kolunu çekiştirdikçe çekiştirir, avuçlarının içinde utangaçlığından terlettikçe terletirdi. Damaklarından fırlayacakmış gibi duran eğri dişlerinin arkasında dili ağır ağsak döner, fısıltılı, yapışkan bir sesle:

_Çemenci Dayı, yanıma bi gelsene.

Çemenci Dayı, Tuğlu’yu duyar duymaz, Musta Efendi’ye kaşla göz arasında göz kırpıp kalın, tok sesi ile:

_Oooo, senin tuğlu yeğen… Döndü mü eve deli babası?

_Aman be Çemenci Dayı, bilmezmişsin gibi sorarsın, galk da işine bah(bak). Hem söyle bakim senin kaçan garıdan ne haber?

Hiç bilmez mi Cemenci Dayı, Musta Efendi kendi dişine dokununca lafı vermez de başkalarından almak ister, hep.

Kalkmadan karıncalanmış ayaklarını usulca hareket ettirirdi, önce. Sonra bir elini oturduğu alçak duvara dayayıp destek alarak kalkar; birkaç adım atıp yere eğilip fazla büyük olmayan taşlardan alıp eşeğin etrafına toplanan çocuklara atmaya başlardı, söylenerek:

_Gaçın bakim burdan. Yeter artık Boz Tüylü’mü hoşnutsuz ettiğiniz.

Etrafa kaçışan çocuklar, kendilerince bir tekerleme tutturup:

_ Çemenci Dayı’nın papuçları,

Ağhşama(akşama) gider;

Küt küt atar tabanları.

Daha devamını getiremeden Musta Efendi, bulunduğu yerden kalkıp, öfkeden kıpkırmızı kesilerek:

_Yürüyün lan eşek sıpaları, diye kovalamaya başlardı, mahallenin toplanan çocuklarını.

Bu esnada Tuğlu ürkmüş olmalı ki bir iki adım gerilerdi. Çemenci Dayı, Tuğlu’ya yaklaşıp Tuğlu’nun başını okşardı, gurbetten yeni dönmüş kızına hasret gibi. Biraz önce bağıran kendisi değilmiş gibi; babacan, tok; ama yumuşak sesiyle:

_Söyle bakiim(bakalım), zeytin gözlü gızım ne istersin?

Tuğlu, Çemenci Dayı’nın nasırlaşmış, kocaman elleri altında daha da küçüldükçe küçülürdü. Çatlamış ve çatlaklardan kan sızmış sağ elindeki yumurtayı uzatıp ağzı ile dişi arasında geveleyip:

_Şey ben, çemeni hiç sevmem; ama annem çok sever. Hasta yatıyor; ona bu yumurta karşılığında ne ederse çemen almak istiyom.

Çemenci Dayı, yumurtayı alıp kulağının dibinde sallamaya başlardı. O sırada Musta Efendi’nin sesi:

_Gız, o yumurtayı nerden aldın, sizin tavuk mu var, geberesice?

Tuğlu, kafasını önüne eğer, susar sadece susardı .

Musta Efendi, daha cevabını alamadan Çemenci Dayı:

_Ama gızım, bu yumurta cırg. Bir şey etmez ki…

Demesine kalmadan sesi içine kaçmışçasına “peki” deyip Tuğlu, arkasını dönüp giderken

Çemenci Dayı:

_Gızım, gel bakim yanıma. Daha lafımı bitirmedim ki! Hem yumurta isteyen kim, senden? Uzat sahani(aynalı tabak).

Tabağı alıp içine bir iki kaşık cemen koyardı. Tuğlu’ya uzatıp geri çekerdi.

_Dur bakiim, bunun bir ederi yoh mu? Eğilir, Tuğlu’nun boyunca, işaret parmağıyla sol yanağına tıp tıp yapıp öp bakiim Çemenci Dayı’nı, derdi.

İğne batırıp çeker gibi hemencecik öpüverdi. Öpmeyi de bilmezdi; işte, bu kız. Sonra burnunu kıvırıp yüzünü ekşitirdi. Belki Çemenci Dayı’nın batan sakallarından belki keskin cemen kokusundan.

O sırada Musta Efendi, asabiyetinden burnundan soluyarak:

_Gaç defa dedim, sağna(sana) yüz verme, şu gıza. Çocuk, dediğin tepene çıkar.

_Ne yüz vereceğim? Öyle beleş yok. Dayısı değil misin? Göster, balim(bakalım ) dayılığını da çek Buzdağı soğukluğunda bir gazoz.

Musta Efendi, bozuntuya vermemek için o zamanların modası olan sigara sarısı dişlerinin arasına serpilmiş altın dişleri ile sırıtarak:

_Baran Dağı’nın soğunu nettin de bir gazoz içmeye onca yolu tepip geldin, adı batasıca…

_Uzatma lafı hadi, hadi. Gördük, işte veresiye veren ile peşin veren arasındaki farkı. Asmışsın, Ali Emmi’den galma iresimi(tablo) başköşeye, gözümüze sohar(sokar) durursun peşin ayaklarına. Az buçuk konar olmasa da göçebe esnafız, biz de. Kendimize pay çıkarmasını biliriz, evellallah. Veresiye iresmimizi asacak duvarımız olmasa da. Hem nice efkarlandın, her zamanki gibi delinin defterine yazarsın gelince ödeyiverir.

Hani kötülüğünden değil, kötülere inatlığından yapardı, Çemenci Dayı. Hele bir de doğruya doğru olduğundan. Neme gerek diye örtmezdi; üzerini, öyle bir gerçeğin. Bulmuşsa yolunu inceden inceye dokundururdu. Musta Efendi’nin öyle ortada söylediği gibi değildi, bu veletlere de ben bakıyom dediği. Çevirdiği dolapları bin kişi bilip sussa da bir kişi söylemeliydi; ona ve onun gibilerine.

Lafı gediğine oturtup, gazozunu yudumlayıp henüz boşalan şişenin içine sinekler üşüşmeden evvel yola düşerdi. Ekmeği, aşı, yoldaşı ne önünde ne de arkasında, yanında sadece; kulakları çocukların yarım bırakıp tamamladığı şarkıda:

_Çemenci Dayı’nın papuçları,

Ağhşama(akşam) gider,

Küt küt atar, tabanları.

Avradı kaçar, savurur saçları.

Çemenci Dayı yalar, avuçları.

Dudakları kendi kendine mırıltıda:

_ Eeeeee Mustaaa Efendi, şuncacık çemenin nafakasını yükledin de garip delinin sırtına, ben kime yükleyeceğim kaçmış karının, dört masum boğazın nafakasını.

Sonra eşeğini çözüp elini yoldaşının omzuna atar gibi eşeğinin sırtına atıp:

_Çüçüü, çüüüniiiiittttttttt, çüüniitt, eşek olduktan sonra.

Şimdi kendimi unuttuğum zamanların birbirine geçtiği yaştayım; lakin hatıralar unutmadı, beni. Ne Musta Efendi, ne de Bozacı Haydar Emmi, hatta Tuğlu bile yaşamamalıydı, belki. Sadece şu karısının terk ettiği, gözleri hep yerde sanki bir karıncayı ezecekmişçesine korkan, ama bir o kadar da haksızlığa dayanamayan Çemenci Dayı olsaydı.

Ah, Çemenci Dayı dünya yüreğiyle gerçek sevgiyi, gerçek hakkı buldun mu acaba?

Nefti



(Tuğlu: Dolaşık saçlı.)

                                                              Bedri Rahmi Eyüpoğlu